• 463 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kitap incelemesinden ziyade yazarın hayatına dair bilgi içeren bir yazı yazmak istedim.

    Fikirleriyle, hayatıyla beni etkilemiş bir insandır kendisi. İncelemede yazdığım bilgilerin kaynağı;
    Kızı Ümit Meriç’in yazdığı: Babam Cemil Meriç
    Dücane Cündioğlu’nun yazdığı: Bir Mabed Bekçisi

    TRT'de yayınlanan Türkiye’nin Ruhu Belgeseli ve İstanbul Valiliğinin Cemil Meriç’in hakkında yayınladığı yazılardan benim not ettiğim, altını çizdiğim yerlerin bir kısmı.
    Muhtemelen uzun bir inceleme olacak olsa da, konu Cemil Meriç olduğu için kısa bir özet olarak görülebilir.


    Fikir işçisi, Türkiye’nin ruhu, Aydın gibi sıfatları fazlasıyla hak eden Türkiye’nin yetiştirdiği ender insanlardandır kendisi.
    Çocukluğundan başlayacak olursak yakınlarının tasvirine göre;
    ‘’Kısa pantolonlu, gözlüklü, yalnız ve farklı.’’
    Çocukluğu boyunca hayatının diğer dönemlerinde de olacağı gibi yalnız.
    Yaşıtları oyunlar oynarken o sütten kesildiği yaşta, dört yaşında okumayı öğreniyor.
    Mehmet Emin Yurdakul’un Türk sazı dergisini o yıllarda elinden düşürmüyor. Dört yaşında, dört numara miyop.
    Ailesini ve kendisini şöyle anlatıyor;
    ‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan, hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralıkta doğan ben, hep itilip kakılmışım, düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.’’

    İlkokulu bitirip Antakya Sultaniyesine başlıyor, bu okul tam ona göre. Öğretmenlerinin bazıları iki doktora yapmış, mutasarrıflık, profesörlük ünvanı almış kişiler. Aynı zamanda farklı milliyetlerden öğretmenleri de var bu okulda. Fikir hayatına böyle bir ortamda atılıyor Cemil Meriç. Hatay’ın Fransız mandası olduğu bu yıllarda müfredatta buna uygun tabii. Birçok ders Fransızca okutuluyor. Bu sayede Fransız Edebiyatını çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuş. Ama yalnızca Fransız Edebiyatı ile sınırlamamış kendisini, okuma yelpazesi çok daha geniş ve okuma sevgisi çok daha büyük.
    Yıllar sonra bu durumu şöyle anlatıyor;
    “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de.’’

    Çok okuyan, fikirlerini tartışmak isteyen bir insan kendisi fakat onunla tartışabilecek hiç kimse yok çevresinde. Her sene sınıf birincisi ama bu da yetmiyor ona ve yazmak istiyor.
    İlk yazısı ‘’Yerel gün’’ gazetesinde çıkmış. Ardından Hataylı Türklerin Fransız mandasına direnmesini destekleyen bir yazı yazıyor. Bu yazı Fransız İstihbaratının gözünden kaçmıyor, ‘’Fransız karşıtlığı’’ ile suçlanıyor ve okuldan artık hiçbir şekilde mezun edilmeyeceğini anladığından okulunu son senesinde bırakmak zorunda kalıyor.

    Bunun üzerine gözlerinin ışığı daha da sönmeye başlıyor bu yıllarda, altı numara miyop ve yine büyük bir arayışın içinde.
    Marksist bir anlayışa sahip, daha sonra ki durakları Ateizm ve Türkçülük olacaktır.
    Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılıyor:
    1917-1925: Koyu bir Müslümandır.
    1925-1936: Şoven milliyetçidir.
    1936-1938: Sosyalisttir.
    1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir.
    1960-1964: Hint devrindedir.
    1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

    1933’de İstanbul’a taşınıyor ve Nazım Hikmet ile tanışıyor. Geçim sıkıntısının kendini gösterdiği bu yılları şöyle anlatıyor;
    ‘’Yıllarca aç kaldım ve koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık, bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam.’’

    Ekonomik nedenlerden dolayı İstanbul’da tutunamıyor ve mecburen memleketine geri dönüyor. Kazandığı sınav sonucunda İskenderun tercüme odasına giriyor. Bu iş ona yeniden umut veriyor fakat çok uzun sürmüyor bu durum.
    Bir telefon emriyle aniden görevine son veriliyor.
    Ardından Hatay Aktepe’ye, Nahiye Müdürü olarak atanıyor. 22 gün sonra tekrar görevden alınıyor, yine bir telefon emriyle.

    1939’da ise polis Cemil Meriç’in evini basıp tüm kitaplarına ve dergi koleksiyonlarına el koyuyor.
    Suçu ‘’Komünizm propagandası yapmak ve Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs.’’
    Savcının talebi, idam.
    Cemil Meriç mahkemede muhalifliğinden ödün vermiyor ve ‘’Ben bir marksistim’’ diyor.
    Böyle bir cümle Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde ilk kez kullanılıyor.
    Bu dönemi ve gördüğü baskıyı şu satırlarla anlatmış;
    ‘’Herhangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba daha ezilen kaç kişi var bu memlekette, her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim.’’

    İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ediyor fakat geri kalan hayatı boyunca polisin takibinden kurtulamıyor.
    1940 yılında yeniden İstanbul’a giderek yabancı diller yüksekokuluna kaydını yaptırıyor. Burada da hocalarının bilgi eksikliğini yüzlerine vurmaktan kaçınmıyor.
    Öyle ki Öğretmeni Sabri Esat Siyavuşgil, ‘’Evladım senin bu derslere hiç ihtiyacın yok ki, artık okula gelme’’ diyor.
    O da daha fazla kitapların dünyasına sığınıyor, Salâh Birsel tanıklık ettiği kitap tutkusunu şöyle anlatıyor;
    ‘’Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı.Odasında masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.’’

    En sevdiği yazar, düşünce dünyasına onunla girdim dediği Balzac. Çeviriler yapmaya bir yandan da dergilerde yazdığı yazılarla para kazanmaya çalışıyor. Yalnızlıktan yakındığı 1942 yıllarında, Kerim Sadi’nin ısrarıyla Öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanışıyor. Birkaç ay sonra ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulunuyor. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net: “Cesaretimi takdir edersiniz”
    Ve evleniyorlar.

    Bu yıllarda yabancı diller okulundan mezun oluyor ve mecburi hizmetini yapmak için Elazığ’a tayin ediliyor. Savaş yılları açlık, sefalet ve kıtlığı beraberinde getiriyor. Ve Fevziye Hanım, aşırı soğuk yüzünden peş peşe iki çocuğunu düşürüyor.Cemil Meriç ise buz gibi salonda öğrencilerine eğitim vererek acısını dindirmeye çalışıyor.
    Fevziye Hanım 3.kez hamile kalınca İstanbul’a gidiyor, Cemil Meriç de bu yıllarda görevinden istifa ederek onunla beraber gidiyor. Geçinmek için gece gündüz Balzac çevirileri yapmaya devam ediyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Okutmanlığı görevine atanıp bir yandan da Sosyoloji üzerine dersler veriyor.

    Gözlerinde ki bozukluk daha da ilerlemeye başlamış.
    Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğu. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.
    Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

    38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Fakat bu durum bile onu hayattan koparmaz. En çok üzüldüğü şey, bir daha kitap okuyamayacak olmasıdır. Öğrencileri bu üzüntüsünü bildiği için her gün onun evine gelerek saatlerce kitap okur. Yine tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra verir.
    Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Öte yandan Jurnal Cilt 2’de Lamia Hanıma yazdığı mektuplar aşkın en saf ve en tutkulu halidir. Edebi değeri son derece yüksek bir eser.

    Gelelim 1980 yılında yayınlanan bu kitabına. Edebiyattan Felsefeye, Doğu Batı meselesinden, Oryantalizme kadar her konu ayrıntılı ve sade bir biçimde kendine yer bulmuş.
    Kendi söylemiyle kurmak istediği kütüphanenin bir kısmı ve yazdığı bir ansiklopedi.

    Anlaşılmasını temenni ettiğim bir insandır Cemil Meriç. Sıkıntıların, sorunların, baskıların yıldıramadığı kitap sevdası benzersiz, büyük bir ‘’Fikir Adamı.’’

    Kendisininde söylediği gibi;
    ‘’Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye.’’
  • Dücane Cündioğlu tarafından yazılıp Kapı Yayınları tarafından yayımlanan; Cemil Meriç'in çevirmen, düşünür ve eleştirmen yanlarını anlamaya çalışan Bir Mabed Bekçisi, Bir Mabed İşçisi ve Bir Mabed Savaşçısı serisini İBRAHİM ALTAY inceledi

    İki adam... Birisi mabedin içinde yaşamış ve oraya gömülmüş. Diğeri içeri girip, orada daha önce yaşamış olanın hatıralarına dokunmaya çalışıyor. Modern Türk düşünce tarihinde bir araya gelmeleri en çok merak uyandıracak yazarlardan ikisidir; Cemil Meriç ve Dücane Cündioğlu. İkisi de başkalarının kendileri için yaptığı tanımlamaların dışında, yeni bir kara parçasına ulaşmak için uzun süre kıyıdan uzak kalmaktadır. Cemil Meriç, Balkan Savaşı sırasında Türkiye'ye gelmiş muhacir bir ailenin oğlu olarak 1916'da Hatay'da doğar, 1987'de İstanbul'da yaşama veda eder. Dücane Cündioğlu, 1962'de Meriç'in uzun yıllar mesken tuttuğu Üsküdar'da dünyaya gelir. Cemil Meriç, gençliğinde bir mahkemede komünist olduğunu haykırdığı için ceza alır. Dücane, gençliğinde ülkücü harekete bulaştığı için. Cemil Meriç çoğu tercüme olmak üzere bazıları kayıp 20'den fazla eser verir. Dücane Cündioğlu'nun eserlerinin sayısı şimdiden 30'u geçmiş bulunuyor fakat çevirmenlik yönü ön planda değil. Bu ikisinin bir ortak özelliği daha var: Akarsuyun çağıltısını, durgun suyun sayhasına tercih etmeleri. Bazıları tarafından kayıtsız şartsız beğenilirken diğer bazıları tarafından kayıtsız şartsız eleştirilmeleri... Dücane Cündioğlu'nun, Kapı Yayınları tarafından topluca ve yeniden yayımlanan Cemil Meriç incelemeleri, üç kitaptan oluşuyor: Bir Mabed Bekçisi, Bir Mabed İşçisi ve Bir Mabed Savaşçısı... İlk ikisi 2006 yılında yayımlanan kitaplarda 'bekçi', çevirmen Cemil Meriç'i; 'işçi', düşünür Cemil Meriç'i ve 'savaşçı' da eleştirmen Cemil Meriç'i anlatıyor. Cündioğlu, ilk kitap olan çevirmen Cemil Meriç'i yazmaya Fransa'dan döndükten sonra bir dostunun "Balzac'ı Meriç'in tercümesinden okumalısın," önerisi üzerine karar veriyor ve sonrasında Meriç, Cündioğlu'nu kendi düşünce ve eleştiri dünyasına sürüklüyor. Cemil Meriç söz konusu olduğunda birçok insan onu niye sevdiğini ya da ondan niçin nefret ettiğini anlatmakta zorlanır. Günümüzde moda haline gelen bir ön kabulle herkes onun memleketin en önemli değerlerinden biri olduğunu kabul etmişe benziyor fakat bu durum geçmişte böyle değildi. Çünkü, Meriç'in her biri demir leblebi ağırlığında olan cümlelerini ve görüşlerini anlayıp yorumlamak kolay değil. Meriç, kimsenin adamı olmamaya, arabasına binmemeye gayret eder ve bu gayret onu yalnızlaştırır. Bu, aynı zamanda 'kahramanlaşma' demektir. Meriç'in bu özellikleri dolayısıyla Dücane Cündioğlu, ağır bir yükün altına giriyor. Bu ülkede Cemil Meriç'i niçin beğendiğimizi ve beğenmediğimizi söylemek zor; onu ete kemiğe büründürmek, üstün yanlarıyla ve zaaflarıyla derli toplu bir biçimde değerlendirmek daha zor. Cündioğlu işte bunu yapmaya çalışıyor; yani bu büyük düşünür, eleştirmen ve çevirmeni anlamaya. Onu ne yüceltiyor ne de yerden yere vuruyor. Eleştirilmesi gerektiğini düşündüğü yerlerde eleştiriyor, övülmesi gerekiyorsa övüyor. 
    BEKÇİ, İŞÇİ VE SAVAŞÇI MERİÇ 
    Bir Mabed Bekçisi, diğerlerine göre daha çok iktibasın yer aldığı bir inceleme. Birçok ilginç anekdotlarla süslenmiş; öğrencilerinin ve dostlarının ağzından hatıralar anlatılmış. Cemil Meriç'in yankı bulmuş eleştirilerine ve onlara verilen aynı ölçüde 'zarif' cevaplara yer verilmiş. Orhan Veli'ninki mutlaka okunmalı, mesela. Kitapta, çevirmenliğin nasıl ince bir görgü, birikim ve anlayış gerektirdiğine dair bir örnek var ki, günümüz çevirmenlerinin kulağına küpe olsun diye burada zikretmeden geçmeyelim: "Vekalet sonra razı oldu Sefiller'in tercümesine. Girişte dört satır var. Bir hafta uğraştım, Türkçe (karşılığını) veremedim. Ve yazdım, 'Yapamayacağım tercümeyi,' dedim." Bir Mabed İşçisi'nin girişinde Cündioğlu, Cemil Meriç'in en önemli özelliğinin düşünürlüğü olduğunu ima ediyor ama düşünce dünyasının şifrelerinin kolay kırılamayacağını da kabul ediyor. Yaşamının çeşitli devrelerinde çeşitli 'izm'lerle anılmış olsa bile aslında 'izm'lerle başı çok hoş olmayan bir kişidir Meriç. Bir düşünceye mensup addedilmesi çoğu zaman bir başkasının hamlığından ve yozluğundan kaçışı nedeniyledir. Yine bunu, en güzel kendi kaleminden ve Cündioğlu'nun kitaba epigraf olarak seçtiği cümleden okuyalım: "Ben İstanbul'a gitmek için Kadıköy'den vapura biniyorum. Gayem belli, karşı kıyıya varmak istiyorum. Vapurda yanımda oturanlar beni hiç ilgilendirmiyor." Ve nihayet eleştirmenlik, Meriç'in en keskin yanlarından biridir. Bir Mabed Savaşçısı, kalemini keskin bir kılıç ve bazen mitralyöz olarak kullanan Cemil Meriç'i anlatıyor. Yer yer eleştirilerinde bilgilerinin değil de, duygularının etkisinde kaldığını açığa çıkarsa da bu kitap, Meriç'in polemikçi tarafını bütün tarafsızlığıyla açığa çıkarıyor. Cemil Meriç eleştiriden maksadının şu olduğunu açıkça söylüyor: "İstediğimiz, şaheserlerin kazanç hırsına kurban verilmemesi, yani mabedin bezirganlardan temizlenmesidir." Son paragrafta ilk kez kendi bağlamında kullandığımız ve seriye adını veren mabedin hangi dinin ya da düşüncenin mabedi olduğu konusu karmaşıktır. Cemil Meriç'in çok temel düşüncelerini ifade ederken sıkça başvurduğu bu imgelem onun düşünce dünyasını anlamak bakımından çok önemlidir. Cemil Meriç'in kendi mabedini tasvir ettiği onlarca cümlesinden birkaçı şöyledir: "Her mabed bir Fildişi Kule, her Fildişi Kule bir mabed. O mabedin kandillerini gözlerimin ışığıyla tutuşturdum. O mabedin mihrabında şahlanan alev, kalbimden fışkırıyor. Fildişi Kule'mi senin için hazırladım, meçhul dost." Yukarıdaki cümleler yazar ve eleştirmeni arasındaki farka dair ipuçları taşıyor. Meriç'in görmeyen gözlerinden ve kalbinden şahlanan alevle tutuşturup aydınlattığı bir mabede Dücane Cündioğlu çıplak gözle bakmaya çalışıyor. 40'ına girmeden gözlerini kaybetmesinin de tesiriyle olsa gerek, Meriç, dünyaya gözleriyle bakmadı, bakamadı. Onun tam da aksine Cündioğlu gözlerine yani aklına fazla güveniyor. Meriç'in bir mabedi var ama Cündioğlu'nun bir mabedi olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Bu da mabedin dışındaki bir adamın, içindekini anlamaya çalışmasını zevkli hale getiriyor.
  • Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
    En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
    Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
    Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.

    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
    Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
    Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
    Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
    Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
    Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar`dan mı? Tunus`dan mı, Cezayir`den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
    Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

     YAHYA KEMAL
  • Süleymaniye`de Bayram Sabahı
    Yahya Kemal Beyatlı

    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
    En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
    Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
    Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.

    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
    Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
    Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
    Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
    Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
    Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
    Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
  • 290 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Kitap bir "Dücane Cündioğlu" kaleminden çıkmış,
    - Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.
    Diyen "Cemil Meriç"in kitaplarından, gazete ve dergi yazılarından, röportajlarından derlenen dört konuya ayrılmış müthiş bir kitap.
    Dücane hocamız bu kitapta üstadı övüyor da, tenkit de ediyor.
    Okumaktan sıkılmayacağınız bir kitap. Cemil Meriç'in fikirlerini ve kendisini anlamak için yararlı olunacak bir eser. Bu serinin son kitabıymış, dikkat etmemiştim bundan başka iki kitap daha var. Onları da inşAllah okurum.
  • Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede 
    Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de 
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, 
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi 
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, 
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan. 
    Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir, 
    Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. 
    Bir geliş var!.. Ne mubarek, ne garib alem bu!.. 
    Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu... 
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; 
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. 
    Bu sükünette karıştıkça karanlıkla ışık 
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık; 
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, 
    Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya. 
    Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor, 
    Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor. 

    Ordu-milletlerin en cok döğüşen, en sarpı 
    Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı. 
    En güzel mabedi olsun diye en son dinin
    Budur öz şekli hayal ettiği mimarının. 
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi, 
    Seçmis Istanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi; 
    Taşımış harçını gaazileri, serdarıyle, 
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle. 
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne, 
    Uhrevi bir kapı açmıs buradan gökyüzüne, 
    Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları.. 

    Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı. 
    Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum; 
    Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum; 
    Bir zaman hendeseden abide zannettimdi; 
    Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi, 
    Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim 
    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. 
    Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını 
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını; 
    Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes 
    Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses; 
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi, 
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi! 

    Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri 
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i 
    Ne kadar saf idi simasi bu mu'min neferin! 
    Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin? 
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu 
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu, 
    Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli; 
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz 
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz; 
    Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o, 
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde, 
    Hem de çoktan beri kaybettigimiz yerlerde. 

    Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahceleri, 
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri. 
    Gökte top sesleri var, belli, derınden derıne; 
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı? 
    Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı? 
    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa, 
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa; 
    Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan, 
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan. 
    Ne kadar duygulu, engin ve mubarek bu seher! 
    Kadın erkek ve cocuk, gönlü dolanlar, yer yer, 
    Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını, 
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını. 

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor? 
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor: 
    Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan.. 
    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an; 
    Belgrad'dan mi? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı? 
    Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı? 

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? 
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. 
    Adalar'dan mi? Tunus'dan mi, Cezayir'den mi? 
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi 
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; 
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? 

    Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
    Cok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine 
    Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahi. 

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı
  • Kimin için yaratacaksın? Tefekkür Sina'sı metruk bir manastır. Kitaplar boş kutular gibi. Mabedler her devirde ziyaretçisiz kalmış. Buda kovalanmış, İsa çarmıha gerilmiş. Gandi öldürülmüş. İnsanlar ışığa, hayata, sonsuza düşman. Onları rahat bırak. Ve yaşa! Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.