• Her kitabını merakla beklediğim ve kesinlikle beklediğime değen bi kitap İle kalbimi fethetti.Yazarımızın naifliğini ve okurken içine çeken,en derine kadar işleyip hissettiren kalemiyle tanışmalısınız
    Bir gece karanlık dağ başındaki davetsiz misafirlerin gelmesiyle Bulut'un karanlığına bomba düşer. Çiçek'in minicik kalbi,büyük,karşılıksız sevgisiyle aydınlanır.Bulut'un merhametine aşık olmamak mümkün mü🤔Bir erkeğe yakışan en güzel şey merhamethele ki sabrına ah Yağmur ah ismiyle uyumlu menekşe gözlüYüreği sevgiyle çiçek açmaya başlayan,merhametli,güçlü,gözü kara,gizemli,yüreğinden yaralı bir adam Bulut Yağmur kırılgan,korkusuz korkak,sevdiklerini her türlü tehlikelerden korumaya çalışan,masum,hüzünlü,cesur yürekçaresizlik içinde bir bilinmeze yaprak misali savrulan hayatıBütün olumsuzluğa rağmen birbirine sımsıkı sarılıp ayakta kalan,sevgilerine,aralarındaki bağa hayran bırakan bi avuç insanYağmur'un çırpınışlarını,yakarışlarını,çaresizliğini,sevgisini,korkusunu okurken içimde hissettimYağmur sağanak sağanak yağdı küçük kalbiyle nasır tutmuş çorak Toprağa.Sevgiyi almadan vererek bi Çiçek açtı Toprak yıllar SonraSevmek için kan bağı degil asıl can bağının en güzeli Sadece Arkadaşım Bulut ve Çiçek️Sırlar tek tek ortaya çıkarken en çok merak ettiklerim ikinci kitaba kaldı çünkü kitabın finali hık dediğimiz yerde yüregim ağzımda kaldı finaldemodern bi Çirkin-Güzel hikayesinin içinden çıkmak istemeyecek aşık olacaksınız onlara️
  • Her şey seninle şimdi, masum ve dilsiz
    öyle çıkıyoruz yukarılara
    ağzın ötelerin şelâlesidir
    saçlarına kar değmemiş daha ne ?
    ellerinden tutayım bırakma beni.

    sesin okunuyor su çırpıntısından

    Her şey seninle şimdi, karanlık kışla
    gömleğime değen berrak bir türkü
    al al götür beni akşamlarına
    gideceğim adres yeni değil ki
    oralarda selvi, bir kaç menekşe.

    Cafer Turaç
  • ve bu benim
    yalnız bir kadın
    soğuk bir mevsimin eşiğinde,
    yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
    başlangıcında
    ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
    ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

    zaman geçti
    zaman geçti ve saat dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    bugün aralık ayının yirmi biridir
    ben mevsimlerin gizini biliyorum
    ve anların sözlerini anlıyorum
    kurtarıcı mezarda uyumuştur
    ve toprak, ağırlayan toprak,
    dinginliğe bir belirtidir.

    zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

    sokakta rüzgâr esiyor
    sokakta rüzgâr esiyor
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
    cılız, kansız saplarıyla goncaları,
    ve bu veremli yorgun zamanı
    ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
    yukarı süzülmüştür
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorlar
    -selam
    -selam
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

    soğuk bir mevsimin eşiğinde
    aynaların ağıtı topluluğunda
    ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
    ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

    gitmekte olan o kimseye böyle
    dayançlı
    ağır
    başıboş
    nasıl dur emri verilebilir.
    o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
    zaman diri olmadığı.

    sokakta rüzgâr esiyor
    inzivanın tekil kargaları
    sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
    ve merdivenin boyu
    ne kadar kısa

    onlar bir yüreğin tüm saflığını
    kendileriyle masallar sarayına götürdüler
    ve şimdi artık
    nasıl birisi dansa kalkacak
    ve çocukluk saçlarını
    akan sulara dökecek
    ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
    ayakları altında ezecek?

    sevgili, ey biricik sevgili
    ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu 
    bekleyen.
    uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
    o kuş belirdi
    sanki yeşil hayal çizgilerindendi
    esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
    sanki
    pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
    lambanın masum düşüncesinden başka bir şey 
    değildi.

    sokakta rüzgâr esiyor
    bu yıkımın başlangıcıdır
    senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
    sevgili yıldızlar
    kartondan yapılı sevgili yıldızlar
    gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
    artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
    sığınılabilir? 
    biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
    varırız ve o zaman
    güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

    ben üşüyorum
    ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
    sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç 
    yıllıkmış? "
    bak burada
    zaman nasıl da ağır
    ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
    neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

    ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    ben üşüyorum ve biliyorum
    yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
    birkaç damla kandan başka
    hiçbir şey arda kalmayacak.
    çizgileri bırakacağım
    sayı saymasını da bırakacağım
    ve sınırlı geometrik biçimler arasından
    enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
    ben çıplağım, çıplağım, çıplak
    sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
    ve aşktandır tüm yaralarım benim
    aşktan, aşktan, aşktan.
    ben bu başıboş adayı
    okyanusun devriminden geçirmişim
    ve dağ patlamasından.
    ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
    en değersiz zerresinden güneş doğdu.

    selam ey masum gece!

    selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
    inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren! 
    ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
    baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
    ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
    dünyasından geliyorum
    ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
    ve bu dünya
    öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
    seni öpüyorken
    kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

    selam ey masum gece!

    pencereyle görmek arasında
    her zaman bir aralık var.

    niçin bakmadım? 
    bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
    gibi...

    niçin bakmadım? 
    annem o gece ağlamıştı sanırım
    benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
    benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
    İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
    ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
    içine dönmüştü
    ve ben onu aynada görüyordum
    ayna gibi duru ve aydınlıktı
    ve ansızın çağırdı beni
    ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
    annem o gece ağlamıştı sanırım.

    bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
    uğradı
    niçin bakmadım? 
    tüm mutluluk anları biliyorlardı
    senin ellerinin yıkılacağını
    ve ben bakmadım
    ta ki saatin penceresi
    açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
    dört kez öttü
    ve ben o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
    baldırlarının kımıltısında giderken sanki
    benim görkemli düşümün kızlığını
    kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

    acaba saçlarımı yeniden
    rüzgârda tarayacak mıyım? 
    acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
    ve sardunyaları
    pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım? 
    dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde? 
    kapı zili acaba beni
    yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

    "bitti artık" dedim anneme
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    boş insan
    güvenle dolu, boş insan
    bak dişleri nasıl
    çiğnerken marş söylüyor
    ve gözleri nasıl
    yırtıyor dikizlerken
    ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
    dayançlı,
    ağır,
    başı boş.

    saat dörtte,
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
    yukarı süzülmüş oldukları an
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorken
    -selam
    -selam
    sen asla o dört su lalesini
    kokladın mı hiç? ...

    zaman geçti
    zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
    gece pencere camlarının ardında kayıyor
    ve soğuk diliyle
    geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

    ben nereden geliyorum? 
    ben nereden geliyorum? 
    böyle bulaşmışım gecenin kokusuna? 
    mezarımın toprağı tazedir hâlâ
    o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

    ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili! 
    ne de sevecendin yalan söylerken
    ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
    ve avizeleri
    tel saplarından koparırken
    ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
    ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
    buğu uyku çimenliğine oturdu
    ve o karton yıldızlar
    sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
    sözü neden sesli söylediler? 
    bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
    neden okşayışı
    kızoğlankız saçların arına götürdüler? 
    bak burada nasıl
    sözle konuşanın
    bakışla okşayanın
    ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
    sanı direklerinde
    çarmıha gerilmiştir.
    ve gerçeğin beş harfi olan
    senin beş parmağının dalı
    onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

    suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili? 
    suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
    ben susuyorum fakat serçelerin dili
    doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
    serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
    serçelerin dili fabrikada ölüyor.

    bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
    birlik anına doğru yürüyen
    ve her zamanki saatini
    matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
    kuran
    bu kimdir bu, horozların ötüşünü
    gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
    kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
    kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
    ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

    demek sonunda güneş
    aynı zamanda
    umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
    sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

    ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
    kılıyorlar...

    mutlu cenazeler
    üzgün cenazeler
    suskun düşünür cenazeler
    güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
    belirli saatlerin duraklarında
    ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
    ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
    şehvetinde...
    ah,
    kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
    ve bu, dur düdüklerinin sesi
    zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
    gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
    ıslak ağaçların yanından geçen adam...

    ben nereden geliyorum.

    "bitti artık" dedim anneme,
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    selam sana ey yalnızlığın garipliği,
    odayı sana bırakıyorum
    kara bulutlar her zaman çünkü
    arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
    ve bir mumun tanıklığında
    apaydın bir giz var onu
    o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

    inanalım
    soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
    düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
    işsiz devrik oraklara
    ve tutsak tanelere.
    bak nasıl da kar yağıyor.

    belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
    durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
    ve bir dahaki yıl, bahar
    pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
    ve teninde fışkırdıklarında
    uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
    çiçek açacak olan o iki genç el
    sevgili, ey biricik sevgili

    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.
  • ve bu benim
    yalnız bir kadın
    soğuk bir mevsimin eşiğinde,
    yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
    başlangıcında
    ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
    ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

    zaman geçti
    zaman geçti ve saat dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    bugün aralık ayının yirmi biridir
    ben mevsimlerin gizini biliyorum
    ve anların sözlerini anlıyorum
    kurtarıcı mezarda uyumuştur
    ve toprak, ağırlayan toprak,
    dinginliğe bir belirtidir.

    zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

    sokakta rüzgâr esiyor
    sokakta rüzgâr esiyor
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
    cılız, kansız saplarıyla goncaları,
    ve bu veremli yorgun zamanı
    ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
    yukarı süzülmüştür
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorlar
    -selam
    -selam
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

    soğuk bir mevsimin eşiğinde
    aynaların ağıtı topluluğunda
    ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
    ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

    gitmekte olan o kimseye böyle
    dayançlı
    ağır
    başıboş
    nasıl dur emri verilebilir.
    o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
    zaman diri olmadığı.

    sokakta rüzgâr esiyor
    inzivanın tekil kargaları
    sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
    ve merdivenin boyu
    ne kadar kısa

    onlar bir yüreğin tüm saflığını
    kendileriyle masallar sarayına götürdüler
    ve şimdi artık
    nasıl birisi dansa kalkacak
    ve çocukluk saçlarını
    akan sulara dökecek
    ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
    ayakları altında ezecek?

    sevgili, ey biricik sevgili
    ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu
    bekleyen.
    uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
    o kuş belirdi
    sanki yeşil hayal çizgilerindendi
    esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
    sanki
    pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
    lambanın masum düşüncesinden başka bir şey
    değildi.

    sokakta rüzgâr esiyor
    bu yıkımın başlangıcıdır
    senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
    sevgili yıldızlar
    kartondan yapılı sevgili yıldızlar
    gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
    artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
    sığınılabilir?
    biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
    varırız ve o zaman
    güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

    ben üşüyorum
    ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
    sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç
    yıllıkmış?"
    bak burada
    zaman nasıl da ağır
    ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
    neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

    ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    ben üşüyorum ve biliyorum
    yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
    birkaç damla kandan başka
    hiçbir şey arda kalmayacak.
    çizgileri bırakacağım
    sayı saymasını da bırakacağım
    ve sınırlı geometrik biçimler arasından
    enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
    ben çıplağım, çıplağım, çıplak
    sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
    ve aşktandır tüm yaralarım benim
    aşktan, aşktan, aşktan.
    ben bu başıboş adayı
    okyanusun devriminden geçirmişim
    ve dağ patlamasından.
    ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
    en değersiz zerresinden güneş doğdu.

    selam ey masum gece!

    selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
    inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
    ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
    baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
    ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
    dünyasından geliyorum
    ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
    ve bu dünya
    öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
    seni öpüyorken
    kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

    selam ey masum gece!

    pencereyle görmek arasında
    her zaman bir aralık var.

    niçin bakmadım?
    bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
    gibi...

    niçin bakmadım?
    annem o gece ağlamıştı sanırım
    benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
    benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
    İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
    ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
    içine dönmüştü
    ve ben onu aynada görüyordum
    ayna gibi duru ve aydınlıktı
    ve ansızın çağırdı beni
    ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
    annem o gece ağlamıştı sanırım.

    bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
    uğradı
    niçin bakmadım?
    tüm mutluluk anları biliyorlardı
    senin ellerinin yıkılacağını
    ve ben bakmadım
    ta ki saatin penceresi
    açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
    dört kez öttü
    ve ben o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
    baldırlarının kımıltısında giderken sanki
    benim görkemli düşümün kızlığını
    kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

    acaba saçlarımı yeniden
    rüzgârda tarayacak mıyım?
    acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
    ve sardunyaları
    pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
    dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
    kapı zili acaba beni
    yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

    "bitti artık" dedim anneme
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    boş insan
    güvenle dolu, boş insan
    bak dişleri nasıl
    çiğnerken marş söylüyor
    ve gözleri nasıl
    yırtıyor dikizlerken
    ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
    dayançlı,
    ağır,
    başı boş.

    saat dörtte,
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
    yukarı süzülmüş oldukları an
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorken
    -selam
    -selam
    sen asla o dört su lalesini
    kokladın mı hiç?...

    zaman geçti
    zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
    gece pencere camlarının ardında kayıyor
    ve soğuk diliyle
    geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

    ben nereden geliyorum?
    ben nereden geliyorum?
    böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
    mezarımın toprağı tazedir hâlâ
    o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

    ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!
    ne de sevecendin yalan söylerken
    ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
    ve avizeleri
    tel saplarından koparırken
    ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
    ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
    buğu uyku çimenliğine oturdu
    ve o karton yıldızlar
    sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
    sözü neden sesli söylediler?
    bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
    neden okşayışı
    kızoğlankız saçların arına götürdüler?
    bak burada nasıl
    sözle konuşanın
    bakışla okşayanın
    ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
    sanı direklerinde
    çarmıha gerilmiştir.
    ve gerçeğin beş harfi olan
    senin beş parmağının dalı
    onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

    suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
    suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
    ben susuyorum fakat serçelerin dili
    doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
    serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
    serçelerin dili fabrikada ölüyor.

    bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
    birlik anına doğru yürüyen
    ve her zamanki saatini
    matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla kuran
    bu kimdir bu, horozların ötüşünü
    gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
    kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
    kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
    ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

    demek sonunda güneş
    aynı zamanda
    umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
    sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

    ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz kılıyorlar...

    mutlu cenazeler
    üzgün cenazeler
    suskun düşünür cenazeler
    güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
    belirli saatlerin duraklarında
    ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
    ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma şehvetinde...
    ah,
    kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
    ve bu, dur düdüklerinin sesi
    zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
    gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
    ıslak ağaçların yanından geçen adam...

    ben nereden geliyorum.

    "bitti artık" dedim anneme,
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    selam sana ey yalnızlığın garipliği,
    odayı sana bırakıyorum
    kara bulutlar her zaman çünkü
    arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
    ve bir mumun tanıklığında
    apaydın bir giz var onu
    o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

    inanalım
    soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
    düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
    işsiz devrik oraklara
    ve tutsak tanelere.
    bak nasıl da kar yağıyor.

    belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
    durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
    ve bir dahaki yıl, bahar
    pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
    ve teninde fışkırdıklarında
    uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
    çiçek açacak olan o iki genç el
    sevgili, ey biricik sevgili

    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.


    Fûruğ Ferruhzad.