• Çünkü şahıs itibari ile âlâyız, fakat toplum, toplumsal kabiliyet nokta-i nazarından henüz berbadız. Türlü türlü sebeplerden dolayı aramızda daima iğrenç bir nifak ki hükümrandır.
  • Ruh bir icattan başka bir şey değil, ölümün son nokta olması düşüncesinden kaçabilme arzusuyla ürettiğimiz muhteşem bir illüzyon.
  • 86 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    23. Söz İnsan ve iman ilişkileri; insanın kuvvetli ve zayıf yönleri ve tekâmül yolları.

    Birinci Mebhas: İmanın güzellikleri ve insana kazandırdıkları.

    1. Nokta: İnsanın, Yaratıcısına mensup olmakla kazandığı değer. İnsanın yaratılışında, iman ışığında okunan mânâlar.
    2. Nokta: İman ışığı altında geçmiş ve geleceğe bakış.
    3. Nokta: İman ve tevekkülün verdiği kuvvet. Tevekkülün tanımı.
    4. Nokta: İnsanın yaratılışındaki tekâmül amacı; âcizlik ve güçsüzlüğünden aldığı kuvvet.
    5. Nokta: Duanın gücü, anlamı, çeşitleri, cevaplandırılması ve kabulü.

    İkinci Mebhas: İnsanın sonsuz yükseliş ve sonsuz alçalış sırları. “Ahsen-i takvim,” “âlâ-yı illiyyîn,” “esfel-i sâfilîn” kavramlarının açıklanması.

    1. Nükte: İnsanın evrensel ihtiyaçları; iyilik ve kötülük yönündeki yeteneği; Allah’a kul olmakla kazandığı güç. “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir” meâlindeki âyetin bir açıklaması.
    2. Nükte: İnsanın dünyaya ve âhirete bakan yönleri; duygu ve yeteneklerinin ayrı ayrı kulluk görevleri.
    3. Nükte: İnsan duygu ve yeteneklerini sadece dünya hayatına yöneltmekle ne kazanır, ne kaybeder? Dünya hayatından alınan lezzetlerin bir kulluk görevine dönüştürülmesi.
    4. Nükte: İnsanın âcizliğiyle kazandığı güç; bütün varlıkların insana hizmetkâr olmasındaki sır.
    5. Nükte: İnsanı, yaratılmışların en üst mertebesine çıkaran tefekkür ve kulluk görevlerinin iki yönü.

    20.mektub iki makamdan oluşur.Cenab-ı hakkın hem varlığını ,hem birliğini hem de kelime-i tevhid’in mahiyet ve keyfiyetini içerisinde bulunduran bir hakikattir.23.söz’ün ardında sadece birinci makam kitaba dahil edilmiştir.

    Dördüncü Kelime
    Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    “Ben bir insandım.”
    Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, okurken huzursuz oluyorsuz. En başından başlamak istiyorum; okurken geçmişime götürdü, annemin banyo yaptırırken kafama vurması, çocukken dışarda oynadığım oyunlar hepsini tekrardan hissetmek muhteşemdi. Sayfalar ilerledikçe kitap kendi içerisine daha çok çekti ve aslında her şeyin başlangıçtaki gibi toz pembe olmadığını, her şeyin aslında kan kırmızısı olduğunu gösterdi. Işid zulmünden kaçan mültecilerin sadece Müslümanlar olmadığını, aynı zamanda, ‘Yezid’ dinine mensup kişiler de olduğunu öğrendim. Bu dine mensup olan kişiler ‘kafir’ denilerek Müslümanlardan daha çok eziyete maruz kalıyor ne yazık ki. Kaçarken çektikleri eziyetler, insanı gerçekten ‘huzursuz’ ediyor. Biz neden bu olanlara sessiz kalıyoruz diye sorgulamamıza sebep oluyor. Bu Mültecilerin Mardin’in cahil insanları tarafından ne gözle bakıldığına ve orada Müslüman olmadıkları için dışlanmalarına tanıklık ediyoruz. Komik kısım ise Yezidler Mardin’de Müslümanlar tarafından dışlanıyor, Müslümanlar ise Amerika’da saldırılara maruz kalıyor. Konu hakkında daha fazla spoiler vermeden yazarın üslubuna geçelim; genel olarak sürükleyiciydi. Anlatımın çok yavaş olduğu yerler yok denecek kadar azdı. Dil yalın ve duruydu sıkıntı çekmeden kolaylıkla anlayabilirsiz. Betimlemeler güzeldi, Mardin kafanızda canlanıyor, sokaklarda yürüyor ve kuş bakışı olarak Mardin’i izliyorsunuz. Tek eksik gördüğüm nokta, bazı kısımlarda sadece cevaplara yer vermiş, sorular yoktu.
  • 480 syf.
    ·10/10
    Elif Gürsoy henüz genç bir kız bile değilken tanıştığım ve kalemine hayran kaldığım bir yazar. İlk kitabı Sevdam Sana Emanet adlı kitabını okuduğumdan beri yazılarını sabırsızlıkla bekler hale geldim. Dördüncü kitabı Ukde'de diğer üç eseri gibi altı çizilecek ve insanın kendini bulacağı satırlarla dolu bir roman. Betimlemeler öylesine derin ki gözlerinizin önünde birebir canlanıyor her şey. Edebi dilse oldukça naif ve okuyucunun karakterlerle aynı hisleri paylaşmasını sağlayan cinsten. Her birinin üzüntülerini, sevinçlerini, vicdan azaplarını, içinde düştükleri ikilemleri sizde onlarla beraber yaşıyorsunuz.

    Ukde genç bir kızın, babasının intikamını almak için yanıp tutuşan genç bir adam yüzünden yaşayamadıklarını, kursağında kalan heveslerini yakardığı bir kitap.

    Hikayemiz Trabzon'da başlıyor ve Karadeniz insanı sadece bir cümlelik muazzam bir tabirle anlatılıyor.

    "Küçüklüğünden beri gökteki güneşi, akşama kadar çalışıp ter döken sıcaktan yanakları al al olmuş, sıcakkanlı, becerikli ve pratik zeki Karadeniz kızlarına; boydur boyu ufku kaplayan koyu mavi denizi de, kendi gibi hırçın, dalgaları gibi karışık, bereketli, soğuk, güçlü ve capcanlı Karadeniz erkeğine benzetirdi."

    Başkalarının günahını ödemeye maruz bırakılan genç kızımız Zeynep Karlı okuduğum en güçlü karakterlerden biri. Korumacı bir tavra ve bitmez tükenmez bir vicdana sahip. Fakat bunların yanında kendinden ödün veren biri değil. Henüz 16 yaşında yaşadığı korkunç olay onu olgunlaştırmış ve keskin çizgiler çizmiş hayatına. Mahalle baskısı ve 'elalem ne der' kavramı çok iyi ele alınmış ve bu doğrultuda hareket eden bir baba profili oluşturulmuş. Reşat Karlı namına gölge düşmesine izin vermeyen, eğer biri gölge ettiyse de onu ortadan kaldırmaya odaklı güç gösterisini seven bir adam. Öyle ki bunun uğruna kızını bile gözden çıkarabileceğini okuyoruz.

    Eşi ise kocasının sözünden çıkmayan 'o diyorsa bir bildiği vardır' mantığıyla ezilip büzülen bir kadın. Yazarımız Zeynep'in annesi ve onun gibi yaşayan kadınların düşünce yapısını şöyle özetlemiş;
    "Bu dünyada başında erkek olmadan yaşanmaz, bir kadın yarımdır, ancak yanındaki erkeğiyle bir bütün olur."
    Zeynep bu düşünceden ne kadar nefret ettiğini defalarca dile getiriyor ve annesine karşı olan kızgınlığını bir türlü son veremiyor.
    Maruz kaldığı tüm baskılara rağmen dimdik duran Zeynep ne yapılanlara boyun eğiyor ne de ailesini hayatından çıkartabiliyor. Kitap boyunca kendi içinde düştüğü çelişkileri ve elinden alınan çocukluğunun verdiği masumiyetin kaybettirmediği iyimser yönünü okuyoruz.

    Erkek karakterimiz Orhan Çarmıklı ise ne yapacağı tahmin edilemez bir adam. Kitabın başlarında öcünü almanın hırsıyla yanıp tutuşan genç bir adamken asıl amacının ne olduğunu, intikam planının nasıl şekilleneceğini tahmin edemiyorsunuz. Nerede nasıl davranacağı, ne diyeceği öngörülemeyen bu adam her bir cümlesinde sizi şaşkınlığa uğratıyor.
    "Ben derdim olana 'zehir' gibiysem, derdi olana da 'ilaç' gibiyim. Derdin 'ben' olduğumda güzelim söz veriyorum ilacın da ben olacağım."
    Orhan nasıl bir adam olduğunu kendi özetliyor aslında. Nefret ettiğine asla sönmeyen bir öfke ve kin beslerken, sevdiğinden sevgisini göstermeyi esirgemeyen bir genç. Yazarın ince ince dokuduğu karakter sizde gerçeklik hissi uyandırıyor ve her bir lafıyla sizi kitap boyunca gülümsetmeyi başarıyor.

    Spoiler vermemek için karakterle daha fazla değinmeyeceğim fakat kitabın can alıcı ve okuduklarınızın gerçeklik hissi uyandırdığı birkaç noktadan bahsetmek istiyorum.

    Öncelikle kitapta iki farklı aile yapısından bahsediliyor. Bir taraf size korku salarken diğer taraf içine girip yaşamak, sahip olmak istediğiniz cinsten. Hele bir bayram sahnesi vardı, gelenekçi bir aileye sahip olduğum halde öylesine güzel bir bayramı hiç yaşamadım. O eskilerin bahsettiği bayram havası bu kitapta dirilmiş, ve tüm sıcaklık okuyucuya hissettirilmiş.

    "Bunu bize nasıl yerleştirdiler bilmiyorum ama başardılar. Sanki bayramlarımız kutlanması ayıp, coşkuyla karşılanması geri kafalılık gibi görülen ve farkında olunup yada olunmadan sahteleştiren bir gün oldu. Hak ettiği değeri görmediği gibi akrabadan, aileden, gelenekten, insanlıktan ve İslam'dan kaçış için bir fırsat bilindi." syf:383

    Yazar kaybolan değerlerimize dikkat çekmiş ve onlarsız ne kadar eksik kaldığımızın üzerinde durmuş.

    Bir diğer değinmeden geçemeyeceğim nokta ise kitabın akıcılığı. 480 sayfa bir çırpıda bitiyor ve bu kadar kalın bir kitabın akıcılığı sizi şaşırtıyor. Bölüm aralarında asla duraksama olmuyor ve farkında olmadan kitabı bitiriyorsunuz.

    Serinin ilk kitabı başından beri varmak için sabırsızlandığımız noktada son buluyor ve büyük bir merak içinde bırakıyor okuyucuyu. Umarım devam kitapları bir an önce çıkar ve kıymetli yazarımız Elif Gürsoy'un kalemine ve Zeynep- Orhan ilişkisine bir an önce kavuşuruz.
  • ... Bay Palomar'ın içinde, her şeyin bir başka türlü, bir düğüm gibi, bir pıhtı gibi, bir birikinti gibi var olduğu bir nokta kalıyor: Burada olduğun ama olmayabileceğin duygusu, olmayabilecek, ama olan bir dünyada.
    Italo Calvino
    Sayfa 24 - YKY, 6. Baskı