• Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
    Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
    Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
    Hazîndir ki; dertleri aşmaya umman düştü

    Şehirler... Modernizmin makyajına boyanmış tünekler... İnsanın estetik algısını körelten beton ve demir yığınları. Gürültüleri, bastırmış "öteki"nin "Ben de buradayım!" çığlıklarını. Kalbi, akrep ve yelkovan arasına sıkışmış bir "ben"in beyhude kendini arama macerası için atıyor. Ruhunda ise birçok gedik açılmış toprağını hoyratça kullanan insanlar yüzünden. İbni Haldun'un ortaya koyduğu "asabiye" kavramı, yani cemaat şuuru köylerde şehirlere nispeten fazla. Bu sayede köyler, bir nebze olsun kurtarabilmiş bağrında sakladığı insanları modern yaşamın açmazlarından. Şehirlilerin bangır bangır bağırarak topa tuttuğu muhafazakar ve gelenekçi yapı, toplumun en küçük birimi olan ailenin korunağı olmuş köylerde. Şehirlerde cemaat şuurun yerini zevk, lüks, çıkar aldığı için "asabiye" idraki zayıflamış, aileler imamesi kopan bir tespih gibi savrulmuş her bir yana.

    Çocukluğu köyde geçen bir şairin şehir hayatına bir türlü adapte olamayışı, ruhunun bu keşmekeşi reddedişi bir otobüs yolculuğunda camdan dışarı bakarken Kur'an-ı Kerim'de geçen şu soruyu çaktı şairin zihnine: "Fe eyne tezhebün (Nereye gidiyorsunuz)?" (Tekvir, 26) Çağın her türlü tuzağına bağrını açmış neon ışıklarının gözlerini kamaştırdığı bir şehre mi yolculuğun? Bir baksan göreceksin: Ahir zaman fitnelerinin birer bomba gibi şehrin kalbine düştüğünü. Dumanlar köyleri bile sarmış. Peki, nereye gidiyorsun? Menzilin neresi? Bu âlemde bir yer mi? Yoksa zamanın dürülüp, mekânın lâmekâna dönüştüğü bir aleme mi yolculuğun? Kimleri görüyorsun orada? Allah ve Sevgilisi'ni mi? Yalnızlar değil mi sahnede? Yaratılan ne varsa hepsi birer seyirci, birer tanık. Bu “aşk”ın bir tanığı... Alemleri üst üste bindirince okudun mu hikmetleri? Dünya zamanıyla Saadet Asrı'nda sergile dikleri bu "oyun"dan çıkardın mı dersler kendine? O'na (sav) öykünüp âşıklık/maşukluk nasıl olur anladın mı? Senin de bir hissen olsun diye sundukları yol haritasına baktın mı bir kere, anlamaya çalıştın mı? Ürperdin mi hiç? Sana nasıl bir erk verilmiş, nasıl bir şeref bahşedilmiş, idrak ettin mi? İkna edebildin mi semaları gadabı değil, rahmeti göndersinler diye? Nuh'un gemisinden bir tane de sen yaptın mı kesret denizinde boğulmamak için? Nasibine ne düşürdün söylesene? Kırık bir kayıkla, "Yelkenler fora!" denir mi hiç? O nurlu çehre aydınlatmadan rotan karanlık dehlizlerden sağ salim çıkabilir misin karaya?
    Nurullah Genç
    Sayfa 184 - TİMAŞ / YAĞMUR'UN ŞERHİ
  • 136 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Immortal Hulk serisi, Hulk'un 2018 yılında başlangıç yapan en güncel serisi. Orijinal olarak şuan 42 fasikül ve 6 cilt çıkmış durumda. Civil War - İç Savaş 2 macerasında ölüp, Avengers Teslim Olmak Yok macerası ile geri dönen Hulk'ın bu andan sonraki düzenli ilk serisi Immortal Hulk.

    Bu seride gerilim - korku öğeleri ile bezeli bir hikaye örgüsü mevcut. Yazar Al Ewing kitabın sonunda yer alan yazısında Hulk'un orjinal ilk sayısının kendisindeki etkisinden bahsediyor ve bunun bir korku kitabı olduğunu söylüyor.

    Bruce Banner geri döndükten sonra low profile yaşıyor ve otobüs ile yolculuk ederek Amerika'nın küçük kasabalarında dolaşıyor. Buralarda karşılaştığı küçük olayların peşine takılıyor. Market soygunu ve cinayet, ilginç ölüm vakaları, kaçırma girişimleri gibi daha çok sokak seviyesi kahramanların (örümcek adam, daredevil, punisher vs.) karşılaştığı olaylara müdahil oluyor.

    Bu kez karşımızda her zamankinden farklı bir Hulk mevcut. Akıllı bir Hulk mevcut ama Banner'ın kontrolündeki Akıllı Hulk hali değil bu. Dönüştüğünde konuşan, kararlar veren, yalan söylendiğini anlayan - kendi deyimiyle yalanın kokusunu alan - ve cezalandıran bir Hulk var karşımızda...

    Genel olarak bu seriyi çok beğendim. Hikaye çok iyi ve çizimler gayet uygun. 3. ciltte farklı tanıkların ağzından anlatılan hikayeler için ayrıca 4 farklı çizerin çizimlerine yer verirmiş. Bu tarz işleri daha önce de görmüştüm ve yine çok beğendim benzer kullanımı. Kapaklar için de efsane isim Alex Ross ile çalışılmış.

    Umarım hızlı bir şekilde devamı gelir.
  • Kimselere gözükmeden gizlice gittiğim randevuevlerinde, orospular öylelerine daha iyi davranıyorlar diye, yakın geçmişte başımdan korkunç ve umutsuz bir aşk macerası geçmiş bir umutsuz gibi yaptığımı hatırladım.
    Kaldırım değiştirecek vaktim yoksa, polis karakollarının önünden iyi uslu bir vatandaş gibi gözükmeye çalışarak geçtiğimi hatırladım.
    Orhan Pamuk
    Sayfa 181 - iletişim
  • 211 syf.
    ·15 günde·Puan vermedi
    İlk sayfalarda başlayıp kitabın genelinde devam eden ve  bence kitabın kurgusunu zayıflatan, 'anlatımın kesilip bilgi verilmesi' hoşuma gitmedi. Bir yerde 'saçı uzun aklı kıt kadınlar' sözünü geçirmesi beni çileden çıkarmadı değil.
    ''Hadi bakalım, kendinize gelin ve kitabı incitmeden sayfayı çevirin. '' cümlesiyle karşılaştım ve devamını gerçekten merak ettim umarım kitap beni şaşırtır.
    Mavi kuş ve diğer unsurlar güzel tasvir edilmiş. Bir otobüs yolculuğu anlatılıyor. Otobüs eski ama köyün tek otobüsü. Trene yetişmeye çalışan yolcuların ve yolun macerası gözler önüne serilmiş.
    Sanki siz de o otobüsün içinde ilerliyormuş gibi hissediyorsunuz. Hele ki benim gibi çocukken bir köy otobüsüne bindiyseniz. Çocuklarıyla vedalaşıp hastaneye yetişmeye çalışan hasta kadın ve kocası, kuyumcu, doktor, öğretmen ve karısı, mühendis, köyün ağası, mahkum ve jandarmalar, köyden kaçıp gizlice binen çocuk ve iki Amerikalı çift.
    Onları götüren şoför ise Deli Kenan ve muavini. Bunlara ek olarak ise yolda karşılaştıkları kişiler vardı. Bunlardan Deli Kenan'ın kardeş gibi büyüdüğü Bilal'in hikayesi hüzünlüydü.
    Acıklı aşk hikayeleri, hüzünlü vedalar, ölüm,cinayet, ayrılık ve ümit dolu yolculuk hikayesi.
    Peki sonu mu? Evet tam bir Türk filmiydi..
  • 211 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10 puan
    Benim ilk kez okuduğum bir yazar. Sıcacık hikayeler anlatıyor . Erzincanlı olan yazar edebiyat fakültesi mezununu, dergi yayin yönetmenliği yapıyor. Kendi editörlüğünü ve kendi kitap kapak tasarımlarını da yapıyor. Anlayacağınız farklı sanatsal yönleri olan biri. Kitabında mavi kuş bir otobüs, küçük bir köyden yolcularıyla yola çıkışı ve trene yetişme macerası kaleme alınmış. Otobusteki yolcular ,doktor ,öğretmen ve eşi, arkeolog, Amerikalı karı-koca,mahkum,hasta kadıncağız, muavin ,şoför hepsi cok duru bir dille anlatılmış, sanki gerçekten tanımış gibi oldum. Çabuk okunan bir kalemi var diyebilirim. Bize mesaj kaygısı taşıdığını düşündürtmeden ,dogru yasam nedir onu anlatmış sanirim. Köy yaşamına hakimiyeti de cok belirgin. #uzunhikaye filmini izlemiştim daha önce, yazarın #otobiyografi si olduğunu da öğrenmiş oldum. O kitap da cok temiz temiz anlatılmış. Oğuz Atay'dan sonra bi farklı geldi açıkçası ama bu tür hikaye sevenlere tavsiye ederim.
  • - " (…) 12 Nisan 1991… Ben, Mevlût Koç, Harun Yüksel, Süleyman Dal, Ali Osman Zor Ve Bilâl Saylak’ın, “Şartlı Tahliye” hükümlerinden yararlanarak Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktığımız gün… Cuma günü!..
    1 Şubat Cuma günü yakalandım… Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına çıkmam gereken gün Cuma iken, kanun ihlâli ile, arkadaşlarımla beraber Cumartesi günü çıktım ve 6 arkadaş tutuklandık… 12 Nisan Cuma günü tahliye olduk… Ve Körfez Savaşı’nda Amerikan domuzunu protesto gösterilerinin Cuma günleri macerası, bu şekilde ve arkası pek bereketli gelecek şekilde noktalandı!..
    Perişan bir gün geçirdim… Af kanunu 5’te (1) nisbetiyle kısmî bir mahiyet arzedince, içeriden çıkmamız kesin, fakat arkasından benim askerî mahkeme davam başlayacak… Onun ardından da Vatan görevi (!)… Kaç gündür bu sıkıntı içinde iken, mahkemeye çıkacağımız günün gecesi de, her zaman olduğu gibi sabahladım… Ali Osman Zor’un parlak (!) teklifi:
    – “Eğer bugün tahliye olursak, askerlik işi için gelse gelse bir-iki polis gelir, Cezaevi çıkışında onlara bir girişsek, Kumandan en az 100 metre mesafe alır; onu yakalayamazlar!”
    Her neyse… Uykuyu alamadan uyandık… Dışarıdaki güneşe aldanıp ince giyindiğim için, Cezaevi arabasına binmek üzere dışarı çıkarıldığımızda üşümeye başladım… Ali Osman Zor ile ben, Harun Yüksel ile Mevlüt Koç, Süleyman Dal ile Bilâl Saylak, ikişer ikişer birbirimize kelepçeliyiz… Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önüne geldiğimizde, polis otobüsleri, Askerî cemseler, bir sürü polis ve asker arabaları… Ve tabiî ki hâlis gençlik ve halk… Heyecan verici bir manzara… Bizi telâş içinde yan kapıdan eskiden morg olan Mahkeme binasının alt katına sokuyorlar… Alt katta, önünde parmaklıklı demirler olan hücre… Hücrenin demir parmaklıklardan yapılma kapısını, kilitledikten sonra bir de zincirle kilitliyorlar… Merdivenlerde asker ve polisler… Hücrenin önündeki küçük bir oda büyüklüğündeki yerde birkaç asker… Bahçeye açılan kapı önünde, bahçede asker ve polis… Biz, birbirimize zincirli olarak bu tuhaflığı-komediyi seyrederken, merdivenlerden 15-20 kişilik bir asker grubu silâhlarıyla takviye (!) geldi… Kıpırdamaya yer olmayan boşlukta birkaç dakika dikildikten sonra mecburen, üç-beş’i içerde kaldı, gerisi bahçe kapısı önüne… Arkadaşlar içinde en zor durumda olan benim; 163. Madde kaldırıldığı için, zaten ortada dava mevzuu kalmıyor… Ben, Ali Osman, Bilâl ve Süleyman’ın, ruhsatsız silâh davası kalıyor ki, zaten içerde yattığımız müddet onu karşılıyor… Fakat benim askerlik davam?.. Cezaevindeyken hep askerî savcılıktan ifâdeye çağrılacağım endişesinde idim… Eğer bugün (12 Nisan) tahliye olmazsak, Kanunun Resmi Gazete’de yayınlanmasına kadar geçen müddet içinde Askerî Mahkeme davası çıkabilir ki, Cezaevi’nde kurbanlık koyun gibi beklemektesin… O gün… Eskiden morg olan binanın alt katındaki hücrede, merdiven altına yakın olması hasebiyle, müthiş cereyanın da ayrıca etkilemesiyle, çok üşüdüm ve kafam resmen dondu… Bizden önce mahkemeye giren iki komünistin davası uzayınca, benim de çektiğim işkence uzadı… Nihayet, en az iki saatlik gecikmeyle mahkemeye çıktık… Yerimize geçtik… İki dakika sonra dinlemeye gelenler de içeri doldu… Yer kalmadığı için itiş-kakışlar, içeri giremeyenler vesaire… Ben mahkemeye gelirken hiçbir savunma hazırlamadım ve duruma göre konuşmaya veya konuşmamaya karar verdim… İçeride o güzelim gençler kalabalığını görünce, kendim için değil de onlar adına davamın şah duruşu zaruretini yerine getirmem icab ettiği karanı verdim… Ki hitabet bir yana, böyle durumlarda göze alamayacağım çılgınlık yoktur… Mahkeme başlıyor; aslında bir takım adamların Müslümanları sorgulaması, sorgulayabilmeleri ne utandırıcı… Rabbim İnşaallah karşımızda köpekler gibi titreşerek hesap verecekleri günleri de gösterecek… Her neyse; her şeyiyle ruhuma giran gelen ve beni unufak eden bir manzara… Hâkim, Savcı’nın iddianamesinden sonra, ne diyeceğimi soruyor… İşte tam o ânda hârika meydana geliyor!.. Bu, milimi milimine bir zamanlama ile ruhaniyet âleminden gelen bir imdattır!.. Savcıya, Ankara’dan faksla geçilen, af kanununun Resmî gazetede yayınlandığı haberi… Hademe bunu Savcıya iletirken, bizim avukatlardan, eski Adalet Bakanlarından İsmail Müftüoğlu Bey, harika bir çıkışla Hâkimi uyarıyor… Savcı da ona destek vermekte… Zaten kelek bir tipi olmayan Hâkim de bunu nazara alıyor… Karar için ara veriliyor, dışarı çıkarılıyoruz… Karar açıklanıyor: 163’ten yargılama iptâl, silâhlar için de Asliye Mahkemesi bakacak… Böylece, şayet on dakika önce bizim mahkeme neticelense idi, biz bir dahaki mahkemeye veya bayram ertesine kadar Cezaevinde kalacak ve bahsettiğim tehlikeye çatacak yerde, böyle bir lütfû İlâhî ile kurtuluyorduk… Daha doğrusu kurtuluyordum!..
    Benim durumum, iki ucu pisli değnek değil de, her tarafı pisli değnek… İçerideyken, Askerî Ceza Kanunu’na göre 5 ile 10 yıl arası hapis isteğiyle dava açılacağını zannediyoruz… Hafifletici sebep filân, 7 sene olsa, af kanununa göre cezanın 5’te (1) oranı yatılacağına göre, eder 1,5 yıl civarı… Silâh davasından açılacak davada cezayı paraya çevirttirebilirsek, içeride yattığımız müddet bunun (1) senesini karşılar… Ama ondan sonra 20 ay askerlik… Olmaz işler içindeyim!..
    12 Nisan… Cezaevinden tahliye oluyoruz… Dışarıda gazeteciler ordusu… Cezaevinden çıkana kadar hep Askerlik davası… Neyse… Cezaevi çıkışında karakola “buyur” edilmiyorum… Zaten aksi olsa, arbede çıkardı… İşkenceci tosunlar ise, dikizlemeye bile gelemediler… Mehmet Fazıl, Muş’tan hiç durmamasıya gelmesi için 6 kişiyle otobüs kaldırdıklarını söylediği arkadaşların ve Konya, Bursa gibi vilayetlerden gelenlerin, tabiî ki yakın çevremizdeki gençlerin ve bir takım gönüldaşların hatırını ileri sürerek, yakındaki bir lokantada iftar yemeğinden bahsediyor… Oysa ben kafamı taşıyamıyorum ve bir ân önce eve gidip yatmayı düşünüyorum… Ama mecburen Fazıl’ın ve arkadaşların isteği oluyor!..
    Aradan birkaç ay geçiyor… Eve gelen polis… Kapıyı açmıyorum… Bir kağıt bırakıyor… Askerlik maceram yeniden başlıyor!
    Ben firardayım… Eve uğradığımda kapıcının verdiği bir tomar karakola davet kağıtları… İçinde silâh için mahkeme davası da var… Ve Aziz Demirci de benim adresten aranıyor… Ve cebren ihraz tezkereleri!..
    Asliye mahkemesindeki silâh davasına arkadaşlar gidiyor, ben yokum… Mahkeme savsaklanıyor… Ve Hasan Ölçer’den müjde: “Ateşli silâhlarla ilgili kanun değişikliği bilmem neyinden, dava düşüyor… Hâkim benim için şöyle söylemiş.
    – “DGM’den afla kurtuldu… Bu adam gelip hiç ifâde de vermedi, bu işten de kurtuldu… Herhâlde Allah öbür dünyada da küçük günahlarını affedecek!”
    1992’nin başlarında çıktığını zannettiğim o kanundan sonra, 1992’nin bir diğer ve asıl güzelliği de, 40 yaşını geçenlerin bedel ödeyerek askerlikten kurtulabilmesi imkânının doğması… Bundan yararlanabilmem için, firarı bırakmam lâzım… Neticede askerlikten kurtuldum… Tutuklanma ihtimâli çok zayıf ve en geç bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılacağım kaydıyla gittiğim, Sivas’ta, başka bir vartaya düşüyordum… Kendi ayağımla gittim, tutuklandım ve bir hafta ile en fazla bir sene ceza alacağım ve bunu da Bayrampaşa’da yattığım süre karşılayacağı kaydına güvenmişken, hakimin hamaratlığı ile 20 ay ceza aldım… Ve 15-20 gün daha yatacağım kalmış olarak ve temyize başvurma hakkıyla tahliye oldum… Temyiz, cezayı lehte bozdu ve bu iş bitti… Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki o harika oluşun ardından, sıkıntılı fakat her seferinde bir harika ile sıyrılmış olmanın sırrı ile nihâî hükmüm şudur:
    – “Gaibi Allah’tan başka kimse bilemez… Ama olan bitenden, olacak ve bitecek olana doğru feraset nuruyla bakmayı kuluna bağışlayan da Allah… Beni erken tutuklama gafını yapan Kemalist rejim, ardından gelişen hadiseler boyunca kendi kuyusunu kazmış, Allah’ın vereceği takatle bize de onu kuyuya atmak kalmıştır!”
    Velhasıl… 12 Nisan 1991’deki, Allah’ın ve Resûlü’nün izniyle büyüklerin ruhaniyeti imdadımıza yetişmiş, bizden 10 dakika önce mahkeme olanlar Cezaevi’nin yolunu tutarken, biz ilk tahliye olan siyasî mahkûmlar olarak işin içinden sıyrılmışız… Sıyrıldık!.."
    Salih Mirzabeyoğlu
    Sayfa 526 - 532 İBDA Yayınları
  • "İyi ki dünyaya geldik, yaşadık, ışığı gördük.
    Ya gelmeseydik, ya bu güzellikleri görmeseydik..."
    diyor büyük usta Yaşar Kemal.

    Biz de bir düşün ardından ışığı bulmak için düştük yollara...
    Yaşar Kemal'in izinden umuda yolculukta bir grup edebiyat-doğa sever olarak Yaşar Kemal'in birleştirici gücüne olan inancımızla koyulduk 2. Geleneksel Yaşar Kemal Kampı yoluna...

    Bu sefer rotamız; Doğanın gerçekleştirdiği büyüyü kanıtlayan, kıyametin bile kopmayacağı, yeşil zeytinlerin, mis kokulu ağaçların çevrelediği, tepelerin ardındaki köy: ŞİRİNCE

    Kamp ekimizin olay yerine büyük heves ve heyecanla kah otostopla, kah traktör arkasında intikal etmesinin ardından bayrağımız göndere çekilerek, ilk çadır kurularak obamız belli olmuş, gelecek misafirleri gözlemeye başlamıştık.

    Kamp alanına ulaşmaya çalışan masum kampçıların videosu :))
    https://www.youtube.com/watch?v=uG0lnJnacmE

    O halde önce bu kampta bizimle 4 gün boyunca farklı şehirlerden gelerek Yaşar Kemal'i konuşacak ekibimizi tanıyalım.

    Elif - Selman - Pınar - Ayşe - Büşra - Osman - Erdal - Cemre - Nuri - Gökhan

    Tüm ekibimiz toplanınca kamplarımızın geleneksel tanışma ve kaynaşma etkinliği ile başlıyoruz.

    Artık tanıştıysak esas meseleye gelelim:
    "Yaşar Kemal Bilgi Yarışması"

    Kaynaşan gruplarımızı bir de güzel yerleştirip güzel güzel grup dinamiği yarattık.
    Kim mi bu gruplar?

    Topal Ördek Grubu
    Pınar/Nuri

    Şırdan 35 Grubu
    Büşra/Erdal

    Kara Kızıl Grubu
    Ayşe/Gökhan

    Uçan Kaplumbağa Grubu
    Osman/Cemre

    Ve tabii ki büyük juri/moderatör
    Elif/Selman

    Sonuna kadar çekişmeli geçen yarışmanın sonunda Şampiyon "Topal Ördek" grubu oldu.
    Kendilerini tebrik ederiz. Ardından ödül törenimize geçtik.

    Ödül törenimizin videosu
    https://www.youtube.com/watch?v=3woUKE1X6d4

    Yarışma sonrası hem öğrendiklerimizi sindirmek hem de Şirince'nin masalsı yemyeşil doğasını keşfetmek üzere yola koyulduk.

    Gün biterken, kampımızda her şeyin imece usulü büyük bir keyifle yapıldığını anlatmış mıydık?
    Günün sonunca sımsıcak bir ortam, kulağımızda türkülerin kucaklayan ezgisi, dilimizde aynı sözler kendimizi doğanın kollarına bırakarak aydınlattık geceyi.

    Ve sonraki gün

    Bir yazarı en iyi kendi ağzından anlamaz mıyız? Biz de onu anlamak için birincil kaynak kullanarak, eserlerinde kendi dünyasını yaratan yazarın kendini anlattığı "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor (Alain Bosquet ile Görüşmeler)" kitabını inceledik. Ülkemizin en büyük şansı anadilimizde Yaşar Kemal'i okumaktır.

    Kitap Yaşar Kemal'in dostu Alain Bosquet ile yaptığı bir röportaj.Toplamda otuz soru var. Kitap aslında iki bölüm gibi: ilk soru ve diğer sorular. Zaten ilk sorunun cevabı yaklaşık kitabın yarısına kadar sürüyor.
    Bu soru özetle, Yaşar Kemal'in hayatını anlatmasına yönelik. Yaşar Kemal, çocukluğundan itibaren ünlü olduğu döneme kadar her şeyi tüm açıklığı ile anlatıyor. Çocukken yaşadığı zorluklar, sürgün, babasının gözlerinin önünde öldürülmesi, kekeme olması, okumayı yazmayı öğrenmesi, köy köy dolaşıp destanlar hikayeler anlatması, saz çalmayı öğrenmesi, gözünün kör olma hikayesi, sosyalizm ile tanışması, ilk hapishane zamanları, sebepleri sonuçları, adının değiştirme sebebini, edebi yönünün nasıl şekillendiği, yazdığı kitapların çıkış noktaları, sansüre takılması, kitaplarının yazılarının asker tarafından yok edilmesi, İstanbul'a gitme macerası, evlenmesi, yazarlık zamanları..... daha neler neler

    Bir insana yapılacak hemen hemen her şey yapılmış Yaşar Kemal'e. Otuzdan fazla işe girip, fişlendiği için hepsinden çıkarılması. Zindanlar, işkenceler, aşağılama, onur zedeleme. Yaşadığı işkenceler, patlayan ayaklar ile mahkemeye götürülürken, annesinin anlamaması için zorakiy yürümesi, fidan gibi. Bunu hangi insan yapabilir, hangi insan dayanabilir?

    Tarihteki pek çok bilinen Türk yazarlar ve şairlerle çok yakın ilişkisi olduğunu kim bilir? İnce Memed'i SSCB ve Bulgaristan'da bastıranın Nazım Hikmet olduğunu?
    Abidin Dino'nun tüm parasını Yaşar Kemal'e vermesi olayını kim bilir? Peki ya Abidin Dino'nun verdiği paradan otobüs için 75 kuruş istemesini, utana sıkıla?

    Kısacası pek çok güzel anı var bu bölümde. Dönemin hükumetine Türkiye'sine tanık oluyoruz. Belki de tarih kitaplarında bulamayacağımız detaylar, dönemi yaşayan usta çınar tarafından anlatılıyor.
    Geri kalan 29 soru ise Yaşar Kemal'in hamlığını, olmasını ve pişmesini anlatıyor. Kişisel özelliklerini, korkularını, çekincelerini çok açık anlatıyor. Öz eleştirisini yapmaktan da geri kalmıyor. Dönemin siyasileri hakkında da ilginç bilgiler bulacaksınız bu bölümlerde. Yeri geliyor Alain Bosquet tersliyor, sorduğu sorudan dolayı yerden yere çalıyor. Yaşar Kemal, naif, umut dolu, aksi, inatçı, devrimci, yürekli, utangaç ama dünyalar güzeli bir insan.

    Yaşar Kemal sadece bizim değil tüm dünyanın bir değeri. Evrensel bir yazar. Yazıları, düşünceleri, duruşu ve mücadelesi ile dünyanın saygınlığını kazanmış, 1997 yılında Frankfurt'ta barış ödülüne layık görülmüş bir şahsiyettir. Tüm baskılara, cezalara rağmen ezilen Anadolu köylülerin, Alevilerin, Kürtlerin sorunlarını dile getirmiştir.

    Bir hayat Yaşar Kemal'e ait olur da hikayesi biter mi, bitmez elbet tıpkı yayımlananların yanı sıra polisler, jandarmalar tarafından imha edilen onlarca eseri gibi. Bu kadar zulme uğramasına rağmen umudun baş kahramanı olması boşa değil elbet. Umut demişken bu kelimeyi bile Yaşar Kemal'in bize kazandırması şaşırtmaz aslında ama biz bunu ilk duyduğumuzda çok şaşırmıştık.

    Ve Arif Dino - Yaşar Kemal arasındaki Don Kişot kitabının hikayesi.

    Bana klasikleri, Don Kişot’u tanıtan Arif Dino’ydu. Arif Dino ünlü ressam Abidin Dino’nun ağabeyiydi. İkisi de İstanbul’dan Adana’ya sürgün edilmişlerdi. Ama orada eski Adana Valisi dedeleri Abidin Paşa’nın toprakları vardı. Arif Dino bu topraklardan birazını satınca bana klasiklerden yüzden fazla kitap hediye etti. Eve götürüp paketi açınca üç tane Don Kişot’la karşılaştım. İkisini aldım, bir yanlışlık olmuştur, diye Arif Dino’ya götürdüm. Fazla olmuş, bir yanlışlık var, dedim. Arif Dino, yanlışlık değil, dedi. Ömrünün sonuna kadar durmadan bu kitabı okuyasın, diye sana üç tane aldım, dedi. Ve Don Kişotlarımı gerisin geri eve götürdüm.

    Esas itibariyle,
    Okunmalı, okutulmalı, koca bir Yaşa(r)m efsanesi...
    Keşke daha erken okusaydım diyeceğiniz bir kitap.
    Bir an önce elinize alın ve bırakın çok vaktinizi alsın...

    "Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden birisi değil mi? İnsan umut yaratmadan yaşayabilir mi?"
    Yaşayamaz.

    Gelelim sıradaki etkinliğimize...

    Don Kişot kampında bilgi yarışmaları hem öğrenmek hem de eğlenmek için geleneksel bir uygulamadır. Ancak bu kampa has hızımızı alamayarak yeni bir yarışma formatı icat ettik. ( Elif yaptı) :)))

    "BİLMEK LAZIM DEĞİL"
    Sadece katılanların bildiği benzersiz bir yarışma. Ne eğlendik ama...
    Sonunda tabii yine ödüllerimiz vardı. Kazanalar ve ödülleri

    Ve ödül töreni :))

    https://www.youtube.com/watch?v=7pNIHPZz0aE

    Son güne gözlerimizi Binbir Çiçekli Bahçe'de açtık.
    Büyük usta;
    "Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık, her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak, insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır." diyor ve biz de sonuna kadar katılıyoruz.
    Bu kitapta konuşulacak o kadar çok şey var ki... Neler neler konuştuk...

    Atölyeye başlarken...
    https://www.youtube.com/watch?v=5lDMgNkSjgs

    Kürt meselesinden gazetecilik meselesine, sansürden yandaş medya sorununa, Türkiye'de demokrasi sorunundan yargı bağımsızlığına, seçim sisteminden Türkiye'de aydın sorununa, sanattan doğaya, Anadolu'nun kutsal topraklarından Dünya edebiyatına ve bir çok isme/sanatçıya rastlıyor, Yaşar Kemal'in zengin dünyasında dolaşıp duruyor, Binbir Çiçekli bahçesinden hiçbir çiçeği koparmadan her bir değeri yeşertmenin yollarını arıyorsunuz.
    En çok neye üzülüyorsunuz biliyor musunuz? Yazıları okuduktan sonra Türkiye sahnesinde senaryonun aynı kaldığını sadece oyuncularının değiştiğini gördüğünüzde! Bazı yazıları okurken ülkede yaşanan dramlarına acaba yazar bunu geçen hafta mı yazmış diye şaşırıyor, ama tarihi 1950'ler 60'lar 70'ler görünce sinirleniyor sonra şu ülkede pek çok şeyin nasıl da değişmediğine küfrediyor, kahroluyorsunuz.

    Etkinlikten kareler

    Ve son yarışma
    GENEL KÜLTÜR BİLGİ YARIŞMASI

    Kazananlar
    Selman ve Gökhan

    Diğer Kazanan
    Ayşe

    Ve ikinci
    Büşra

    Ödül Törenimiz
    https://www.youtube.com/watch?v=PjjYb7VpWvA

    Pınar arkadaşımızın kamp değerlendirme konuşması
    https://www.youtube.com/watch?v=_8_BHrI9A-k

    4 gün boyunca muhteşem doğasıyla kendine hayran bırakan Şirince'de büyük usta Yaşar Kemal ile yaşamak bizi son derece mutlu etti. Ne kadar konuşursak, ne kadar anlamaya çalışırsak, onun dünyasına ne kadar girebilirsek dünya da hepimiz için o kadar güzel olacak. Onun izinden gitmeye, geleneksel hale getirdiğimiz Yaşar Kemal Kamplarını yapmaya devam edeceğiz. Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp