• 508 syf.
    Kitap hakkında bilgi içerir.

    Serinin diğer kitaplarına yaptığım incelemeler:

    #1
    #46418511
    #2
    #46590722
    #3
    #46714199
    #4
    #46953399

    Serinin bu son kitabında Yeni-Platonculuk ve Hristiyanlık incelenmiştir.

    Öncelikle tarihi arka planı vermek gerekirse: Yeni-Platonculuğun başında gelen ismi Plotinos, antik çağ Yunan felsefesinin son büyük temsilcisi ve büyük Yunan filozoflarinin sonuncusu olarak kabul ediliyor. Yaşadığı zaman yani İS 3.yy'in belli başlı özelliklerinin başında Roma İmparatorluğu'nun çözülmeye başlaması gelmektedir. Bu durumu yazar, Plotinos'un Roma'ya gelmesinden önceki 10 yıl ile Roma'daki 5 yılında (15 yilda) Roma 7 imparator görüyor. İç karisikliklara ek olarak dış tehditler hiç olmadığı kadar hissediliyor. Özetle bu dönem 'endişe ve guvensizlik' çağı olarak niteleniyor. Doğu Akdeniz'de insanların 'kötümser' bir havada yaşadıklarını vurgulayan yazar, bu durumun Doğu ve güneyin mistik ve kurtuluş öğreti-dinlerinin güclenmesine ve bunlardan birisi olan Hristiyanligin da uzun uğraşlar sonucu hem kendisi gibi mistik-kurtulus dinlerini hem de Yunan felsefesini mağlup ederek kabul gören tek öğreti-din haline gelmesinde önemli bir etkisi olduğuna işaret etmiş.

    Plotinos, ogretisinin isminden de anlaşılacağı üzere Platon'u kendisine örnek alarak bir felsefe yapmış. Hatta 'Platonopolis' adında bir şehir kurma projesi de varmış, imparatordan da başta izin almış ancak sonradan imparator bu kararından vazgeçmiş.

    Felsefenin antik Yunan'daki macerası Milet'li filozoflarin elinde doğayı anlama ve varlığın özündeki şey hakkında kafa yorma uğraşı olarak doğmuş (varlik-olus), Sofistlerle insana evrilmis, Sofistlerin insanları her konuda şüpheye düşürüp bilginin varlığı gibi konularda temelleri sarsmalari neticesinde, bunlara tepki olarak Sokrates'in başını çektiği bilgiyi sağlam temele oturtma uğraşıyla beraber, Platon ve Aristo ile felsefe tamamen insana dair her konuya yönelmisti. Ahlak-politika eşitliği anlayışı ve site devleti yapısından kaynaklı olarak Filozoflar siyaset ile de yakın ilişkili idiler. Büyük İskender'in site devletlerini bir araya getirip merkezi otorite bağlı kılmasi neticesinde filozoflarin haliyle felsefenin yönü toplumsaldan bireysel insana kaymis; Epikuroscular, Stoacilar, Septikler gibi akımlar ortaya çıkmıştı. Bunların hepsi farklılıklar barindirsa da temel olarak insanın mutluluğu, bilgi vb gibi konular üzerinde şekillenen akimlardi. Ancak Plotinos'un öğretisi bunların hepsinden farklı bir şey öngörüyordu Antik Yunan için: 'Kurtuluş Öğretisi'.

    Plotinos'un bu kurtuluş öğretisi size tasavvufu animsatabilir okurken, çünkü oldukça benzer ve spiritüel bir yapıya sahip. Plotinos'un meşhur iki kuramı mevcuttur, bunlardan birisini hepimiz duymusuzdur hatta Plotinos'a ait olduğunu bilmeden: Südur Teorisi ve üç hipostaz kuramı.

    Önceki kitabın başlığıni "İsa'nın ayak sesleri" olarak koymuştum. Evet, İsa geldi. Hayırlı ugurlu olsun. Kitabın ikinci bölümünde Hristiyanlık işleniyor, tabi ilkcag ile sınırlı şekilde.

    Hristiyanlık bir sır-kurtulus dini; aynı çağdaşi olduğu başta Mitracilik olmak üzere diğer sır dinleri gibi. Temel amacı insana yaşadığı evren, doğa hakkında bilgi vermek değil, onu kurtarmaktir. Nitekim başta belirttigimiz gibi çağın insanları zaten çevresi hakkında bilgi istemiyor, kötümser havadan kurtuluş istiyor. İlkcag Hristiyan büyükleri de geliştirdikleri öğretilerle de bunu insanlara vermiş oluyorlar. Bu konuda Aziz Paul önemli bir noktayı oluşturuyor: Hristiyanligi, evrensel bir din haline getirme fikrini one atıp, bunun için çabalıyor. Clemens, Origines gibi düşünürler de Hristiyanligin Yunan felsefesi-akilciligina karşı savunuyor ve de Hristiyanlıgi da akılcı bir zemine oturtmak için de cabaliyorlar. Ancak belki de Hristiyanliga en büyük katkıyı ilkcagda Aziz Augustinus yapıyor: İçe bakış tekniğini kullanan ve tarih felsefesi konusunda ilk adımı atan kişi olarak geçiyor. Felsefeyi Hristiyanlastirmak istemiştir. Ancak uzun vadede bakınca bunun tersi olmuş diyor yazar. Descartes'in cogito'sunun değişik bir versiyonunu dile getirmiş: "Aldaniyorsam varım." Ama bu Aziz hakkında benim en çok dikkatimi çeken şu oldu: Başta felsefeye yöneliyor, sonra felsefe kendini tatmin etmiyor ve arayışıni dinde noktaliyor. Hani dinde başlayıp, felsefeye yönelip inancını kaybeden gördüm de bunun tersinin olduğunu ilk defa gördüm.

    Tabi İlkcag'da benim favori isimlerimden birisi olan Tertulianus var. Onun şu sözünü seviyorum, çünkü samimi bir itiraf gibi geliyor bana: "İnanıyorum çünkü saçmadir" veya "Saçma olduğu için İnanıyorum." Tabiki bunun arka planında kendince bir nedeni var.

    Tekrar Hristiyanlıga genel olarak dönersek, yazarın deyişi ile Hristiyanligin amentusu şudur: İsa, göklerde bulunan Tanrının yani Baba'nın Oglu'dur. İlk günahı işleyen Adem ile beraber dünyaya düşmüş insanı kurtarmak için onu Tanrı ile baristirmak için haça gerilerek ölmüştür. Bu olay Tanrının insana duyduğu 'sevgi'sini gösterir. Tabi İsa öldükten sonra dirilmis göğe yükselmiş...

    Özetle, İlkcag Hristiyan düşünürlerini de Baba, Oğul, Kutsal ruh üçlemesi uğraştırmistir. Ayrıca bundan evvel Yunan felsefesi-akilciligi ve diger sır dinleri ile mücadele etmişlerdir.

    Serinin en sıkıldığım kitabiydi. Bunun nedeni yazarla ilgili değildir. Nedeni, gerek Plotinos'un öğretisi gerekse ilkcag Hristiyanligi oldukça mistik olmasıdır. Ayrıca Yunan'in akıl ve mantık zemininden Hristiyanligin bir konu hakkında zora girince Tanrıdan sual olunmaz mantığına geçiş de diğer önemli etkendi. Nitekim meşhur İznik Konsilinin de felsefeye olumsuz etkisi olmuş. Ancak her şeye rağmen Batı'nın tarihi köklerindeki akılcı, sorgulayan ve gücünü hayatın içinden alan Yunan felsefesi ve onun ileride Hristiyanliga etkisi ile Batı girdiği Ortaçağ karanligindan şu anki medeniyet seviyesine gelecektir.

    Keyifli okumalar.
  • 288 syf.
    ·13 günde·10/10
    Bu kitap hakkında biraz yazmak istiyorum. Öncelikle çok akıcı keyifli güzel bir kitap. Ben İlber Ortayli'yı genel olarak çok ukala bulurdum. Ancak biraz kendisini tanıyınca mütevazi bile olduğuna karar verdim. Bu kadar çok dil bilen, gezen farklı üniversitelerde farklı platformlarda hocalık yapan, çeşitli söyleşilerle televizyon programlarıyla bilgisini görgüsünü halkla paylaşan, bir ömre bu kadar çok bilgiyi sıkıştırmış bir adam. Sivri ve kendine özel diliyle eleştirmekten kaçınmıyor geleneksel çizgi ile uyumlu değil. Amerika'ya gitmek yerine İran'a gidin diyor İmam hatiplerde gerçek bir eğitim vermek istiyorsan eğittiğin çocuğa iki ölü iki diri dil öğreteceksin Başka türlü olmaz bu iş diyor. Tamamen kendine özel. Osmanlı'yı tanıyor ve seviyor. Katolik kilisesinin verdiği eğitimi biliyor Osmanlı imparatorluğundaki enderunda verilen eğitimi de biliyor. Böylece her ikisini karşılaştırabiliyor, olumlu ve olumsuz yanlarını da açık yüreklilikle anlatıyor. Devlet ve devlette sureklilik O'nun için çok önemli. Gerçekten zeki kültürlü ve kendi deyişiyle entellektüel bir adam. En iyi seyahat nasıl edilir, bir şehir nasıl dolaşılır. bölümünü çok beğendim. genel olarak biz de aynı şekilde seyahat ediyoruz. ancak sanat tarihi okumak, kültürlü olmak, geçmişle gelecek arasındaki birtakım bağları bilebilmek farklı. Bilmeden ahkam kesmiyor Dolayısıyla söylediklerinin arkası dolu.
    Cok merak ettim kendi çocuğunu nasıl yetiştirdi diye. Acaba bilmek ve uygulamak aynı olabiliyor mu? Çocuklara sorumluluk vermek ve onları hayatla daha önce yüzleştirmek gerektiği düşüncesine kesinlikle katılıyorum. Bizdeki çocuğa destek olma sürece farklı işliyor belki Türk aile yapısının hatası da bu. Bazıları buna aile dayanışması diyor. Ancak çocuklar çok uzun yıllar aileden destek görerek okuyor ve bu arada çalışmak üretmek ve kendi kendine yetmek ile ilgili eksiklikler oluşabiliyor. Çok yaşamak çok tecrübe edinmek olmuyor gözlemlemek onları kendi bilgi görgü ve tecrübesi ile yorumlamak ve bunu güzel cümlelerle herkesin anlayabileceği şekilde anlatmak çok da kimseye nasip olmuyor. İlber hoca hayatımızı temel olarak 4 bölüme ayırıyor. 12-25 yaş arasını temel atma dönemi olarak tanımlıyor. Hayatınızı bu aşamada kurarsınız diyor. 25-40 arasında hayata karışır söz söylemeye başlarsınız diyor. 40-55 yaş arasını ise olgunluk ve otorite olma dönemi olarak ayırıyor. 55 ve sonrası bir dinlenme demlenme dönemidir diyor. Bu arada çok yeni şeylerin yapılamayacağını daha önce yapılanların tekrar edileceğini söylüyor bu dönemde taze eser verenlerin az olduğunu hatırlatıyor. Çoğumuzun hayatı da buna benzer şekilde gelişiyor. 20 25 yaşına kadar okullarda kurslar da kendimize yatırım yapıyoruz . Gelişme kendimiz ve gelecegimiz icin tum cabalar bu donemde. 25 -30 lu yaşlardan sonra aileye karışıyor bir yerde çalışıyor Ve açıkçası çok da kendimizi geliştirmek için çaba göstermiyoruz. Ailemiz ve çocuklarımız sosyal çevremiz ön plana çıkıyor, ödenecek krediler yatırılacak faturalar, çocukların kursları, okulları, özel dersleri hayatımızın büyük bir kısmını kaplıyor. Sonra bir de bakıyorsunuz her şey başa dönmüş. O hayatın hayhuyu azalmış ve siz dinlenme demlenme dönemine geçmişsiniz.Bu arada hayatınızın muhasebesini yaptığınızda bazen pişmanlıklarınız bazen de kendinize övdüğünüz, takdir ettiğiniz hususlar ön plana çıkıyor Sonuç olarak kitabı okumanızı ve kendi hayatınızın muhasebesini bu bilgiler ışığında bir kez daha yapmanızı öneririm.
  • Kimisi saçları erken kırlaştığı, kimisi de tepesi açıldığı için çözümü kafayı kazıtmakta bulan bu genç doktorların dazlak kafalarının sıralanmasıyla oluşan poster rahatsız edici bir otorite, bir üstsınıfsallık sezdiriyordu.
  • Spurzheim XIX. yüzyılın başında bütün bu çözümlemelerin sentezini, onlara ayrılmış olan metinlerin sonuncularından birinde yapacaktır. Delilik "diğer her yerden daha sık rastlandığı" Ingiltere'de, orada hüküm süren özgürlüğün ve her yere yayılmış olan zenginliğin bedelinden başka bir şey değildir. Vicdan serbestisi otorite ve despotluktan daha fazla tehlike içermektedir: "Dinsel duygular... kısıtlama olmadan etki ederler; her bireyin dinlemek isteyen herkese vaaz vermeye hakkı vardır" ve bu kadar farklı kanaatler dinlene dinlene, "zihinler gerçeği bulma konusunda sıkıntıya düşerler." Kararsızlık nerede sabitleşeceğini bilemeyen dikkat, bir oraya bir buraya yatan ruhtan kaynaklanan tehlike. Aynı zamanda tuttuğu taraf üzerinde inatla sabitleşen zihnin kavga ve tutkularının meydana getirdiği tehlike: "Her şey kendine bir zıt bulur ve zıtlık duyguları tahrik eder, dinde, siyasette, bilimde ve bütün alanlarda herkesin bir parti oluşturmaya izni vardır; ama zıddının ortaya çıkmasına hazır olması da gerekir..."
  • Özel mülklerin ve kamu binalarının önündeki alanlarda çim yetiştirme fikri ortaçağın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu... Asil saraylar ve şatolar çimleri bir otorite sembolüne dönüştürdü... İnsanlar o vakitten beri çimleri siyasi güç, sosyal statü ve ekonomik varlıkla ilişkilendiriyor.
  • Kadim dünyada,birinin ismini bilmek size onun üzerinde belli bir otorite,güç kazandırır