• 290 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Dostoyevski'nin, hak ettiği ilgiyi görmeyen, sürgün zamanı yazdığı kitaplardan biri Stepançikovo Köyü. Sitede okunması oldukça az. Genel olarak Dostoyevski'nin okunması gereken kitaplarına dair oluşturulan listelerde de hiç görünmüyor bu kitap. Bunun nedenine ufaktan değinmeye çalışacağım. Bu arada Amcanın Düşü'yle aynı yıl yayımlanıyor bu kitap. Hatta Amcanın Düşü daha önce yayımlanmaya başlıyor. Ama kronolojik okumama zarar vermeyeceğini bildiğimden ve elimde hazır bulunmasından dolayı ilk olarak bu kitabı okumaya başladım.


    Artık karşımızda Sibirya'nın acılarını ve soğuğunu tatmış bir Dostoyevski var. Sürgün cezasının ilk etabını tamamlayıp, cezasının ikinci bölümüne er olarak başlıyor. Asteğmen rütbesi alıyor daha sonraları. İlk evliliğini yapıyor bu sıralarda. Zincirli olduğu dönemde Rus edebiyatında neler olmuş diye yeni çıkan kitaplara şöyle bir göz gezdiriyor. Kardeşine yazdığı bir mektupta, en çok Turgenyev'in işlerini beğendiğini ama çok özensiz olduğunu, ayrıca Tolstoy'u da çok sevdiğini ama daha fazla yapıt ortaya koyabileceğini sanmadığını söylüyor. Ama Tolstoy'un daha fazla eser vermesi konusunda yanılabilirim diye de ekliyor. Sibirya'ya gazete, dergi gibi materyallerin az sayıda gelmesi, çevresinde az kitap bulunması, aşık olması ve evliliği yüzünden edebiyatının ellerinden kayıp gittiğini söylüyor kardeşine. Sürgün cezasına çarptırılmadan önce yattığı hapishanede yazdığı ve kardeşine kimseye okutma diyerek teslim ettiği Küçük Kahraman hikayesini yine kardeşinin Dostoyevski'den habersiz olarak bir dergide yayımlatmaya çalışmasından sonra edebiyat alevi tekrar yanmaya başlıyor Dosto'nun. Bu dergiye bir roman sözü veriyor. Daha sonra yine sürgün cezasına çarpıtırılmış bir arkadaşının ilişki içinde olduğu bir dergiye de roman sözü veriyor. Aslında kürek cezası boyunca bolca malzeme biriktirmiş Dosto'nun kafasında çok büyük bir roman ortaya koyma düşüncesi var. Ama yine kardeşine yazdığı mektupta kafasında çok düşünce olduğu ve teslim tarihlerine kadar bu düşüncelerin yarısını bile temize çekemeyeceğinden bahsediyor. Hep süregelen maddi sıkıntıları ve daha sonraları da başına bela olacak romanı teslim etmeden avans çekme huyu yüzünden hemen yazıp, teslim ettiği iki anlatı oluyor Stepançikovo Köyü ve Amcanın Düşü.


    Kitabın adından da anlaşılacağı gibi mekanımız bu sefer Dostoyevski'nin vazgeçilmezlerinden ve en sevdiği yer olan Petersburg değil. Kitapta da bahsedildiği gibi tımarhaneye dönmüş bir köy. Bu dönemde böyle bir tercih yapmış olması muhtemelen Petersburg'dan uzakta olması ve son yıllarını genellikle halkın yüksek kesimleri yerine küçüklükten beri yakınlık ve sevgi duyduğu halkın daha alt tabakasından insanlar ve mujikler arasında geçirmiş olmasından kaynaklı olduğunu tahmin ediyorum. Öncelikle mizah unsurlarının yüksek olduğu bir kitap. Petersburg'da yaşayan kahramanımızın dayısından aldığı mektup sonrası köye gelerek dayısının evine yerleşmesini ve evde bulunan yer yer aşk üçgenlerini geçtim, dört kişinin karıştığı ilişkileri okuyoruz. Kahramanımız da dayısının isteği doğrultusunda bu olaylara karışmış olarak buluyor kendisini. Ama bu romanın yıllar geçse bile unutulmayacak noktası Foma Fomiç karakteridir. Daha ilk kitabı İnsancıklar'dan başlayarak çeşitli bam tellerine dokunabileceğini kanıtlayan Dosto, bu karakterle sinir bam telimizi de vura vura harap edebileceğini kanıtlıyor. Bu karakterin yaptıklarını, saf dayının bu hareketlere ve adama tepkilerini okuyup çıldırmamak elde değil kesinlikle. Dostoyevski romanının merkezine oturttuğu bu adamı yaratırken Rusya'nın en ünlü eleştirmeni Belinski'den esinlenmiştir. Çoğu otorite Foma karakterinin Belinski'nin bir karikatürü olduğu konusunda hemfikir. Kimdir bu Belinski? İnsancıklar'ı yazdıktan sonra ünlü "Yeni bir Gogol doğdu" cümlesiyle kapısına koşulan Belinski. Dosto'nun kendisini olan övgüleriyle sarhoş olduğu, ama ilerleyen zamanlarda Dosto'nun başarısız denemelerini ağır şekilde eleştiriye boğmaya başladıktan sonra yıldızlarının asla barışmadığı Belinski. Foma karakteri bizi sinir ettiği ölçüde, Dosto'nun da Belinski'ye olan sinir katsayısını tahmin edebiliriz gibime geliyor.

    Puşkin'e olan hayranlığına da atıfta bulunmaya devam ediyor bu kitabında. İnsancıklar da Palto eserini eleştirdiğinden beri atıfta bulunmadığı ama ilk eserlerinin hepsinde de yüksek ölçüde etkisinin hissedildiği Gogol'a dokundurduğu şu kısım ise kahkaha attırdı bana:

    "Her şeyden önce şunu söyleyeyim ki, belki de felaket erdemin anasıdır. Bunu galiba hoppa olmakla beraber, bazen dolgun düşünceleri de bulunan yazar Gogol söylemişti."


    Romanın geneli çok kısa bir süreyi kapsadığı halde, son bölüme 7 yıllık bir süreyi sıkıştırmış Dostoyevski. İnce ince örmeye başladıktan sonra, sonu bu kadar hızlı bir bitişle noktalamasının nedeni muhtemelen yaklaşan teslim tarihi. Roman tepki bile görmüyor aslında eleştiri anlamında. İnsancıklar'dan sonra doğru düzgün dikiş tutturamamış Dostoyevski'nin, bütün bunların üstüne sürgün cezası nedeniyle yıllarca eser üretememesi ve Petersburg'dan uzak kalmasıyla birlikte Dostoyevski diye birinin varlığını Rusya'nın unutacak konuma gelmiş olmasından kaynaklanan bir ilgisizlik yaşanıyor bu eserlere karşı. Bu dönem olan ilgisizliğin listelere ve sonra gelen okur nesillerine de sirayet etmesi nedeniyle olduğunu düşünüyorum bu kadar az okunmasının. Yayınevleri bile çoğu eserinden çok sonraları basmış bu kitabı. Yoksa ilk dönem eserlerinin birçoğundan 5 kat daha fazla okunmayı hak eden bu eserinin bu kadar az okunmasına dair aklıma başka bir sebep gelmiyor.

    İyi okumalar.
  • 127 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Selamlar olsun herkeşlere ... Hemen incelemeye gireyim istiyorum .. Uzun olabilir .. Neyi ne kadar yazarım bilemiyorum ama incelenmesi gereken pek de okunmamış bir kitap bu ..

    Sevgili canikolar sağda solda , orda burda büyülü gerçekçilik muhabbetine yüzlerce kez denk geldim .. Türü pek araştırmadım ama bu türün amiral gemilerinden birinin Gabriel-Garcia-Marquez ve diğerinin de Jorge Luis Borges olduğunu az buz ben de biliyorum .. Jorge emminin yediği nanelerden de, tarih okuduğum için üç aşağı beş yukarı haberdarım.. Şimdi hep söylediğim bir şey var ki burda yine tekrarlayayım.. Ben ne edebiyat eğitimi aldım , ne edebi bir eleştiri mevkim var , ne de bu ikisini bir tavada ısıtıp önüne koyacakmışım gibi bir iddaanın sahibiyim .. Otorite alanımız İŞSİZLİK .. Herkes haddini bilecek =)) Bu kısmı özellikle açıklıyorum ki ilerde birbirimizle papaz olmayalım .. Yazar hakkında okuyacaklarınızın bir kısmı pek de hoşunuza gitmeyecek çünkü .. Şimdi ordan kalkıp dersen ki " yauw kardeşim ben yazılana bakarım !" , evet sen de kendince haklısın saygıdeğer caniko ! Ama "ben" bir kitap okuyacaksam ve yazılandan kendime ders çıkaracaksam - ki bütün olayım budur benim - yazarı da bilmek durumundayım "tutarlılık" esasınca ..Türe , edebiyatın hangi evresinde hangi akıma yol vermiş falan fistan ...Beni şimdilik aşan mevzular bunlar .. Gördüğünüz üzere yazarı yerden yere vuracak olmama rağmen kitaba 9 puan verdim .. Eeee Sezar 'ın hakkı Sezar'a bilader ..

    Hiç okumamıştım dedim ya , aldım bakayım dedim ..Başladım okumaya .. Kitabı orjinal dilinden okumadım ama çevirisi muhteşemdi ve kitap tabiri caiz ise yağ gibi aktı .. Ne ara başladım ne ara bitirdim anlayamadım .. Anlatım cidden "BÜYÜLÜ" .. Masalsı bir hava var .. Bu da doğru .. Hatta sanki bir İhsan Oktay Anar kitabı okuyormuşum hissi de hasıl oldu yer yer .. Ama tarih okumuş bir insan olarak kitapta geçen muhabbetler, kimi yerlerde hafızamı tazeleme gereği hissettirdi bana ..Zira bazı tutarsızlıklar vardı ..Kitaptan az ama öz bahsetmemiz gerekirse ..

    Edindiğim bilgilere göre Alçaklığın Evrensel Tarihi, Borges’in dokuzuncu uzun kitabı ve düzyazı türünde verdiği altıncı eser. Beş ciltlik edebi öykülerinin ilki... Yazıldığı dönemde de İspanyol yazımını allak bullak etmiş .. O kadar ki Gabriel Garcia Marquez , kendisini her gece yatmadan önce mutlaka okuduğunu ve nereye giderse gitsin Borges kitaplarını valizinden eksik etmediğini söylemiş bir röportajında .. Hakkı da var .. Bitirince tekrar okuyasım geldi kitabı .. Faşizme dur çekmiş devrimci yazar ( KULAKLARIN ÇINLASIN EDUARDO GALEANO ! Ki ben onu sayende öğrendim ..ADAM!! ) Carlos Fuentes de, Borges ve onun düz yazısı olmaksızın İspanyol edebiyatının var olamayacağını iddaa edenlerden .. Ben İspanyol diline ve edebiyatına öylesi hakim değilim ama dilinin muhteşem olduğunu anlamak için Berna Moran olmaya gerek yok .. Yazdıklarıyla sizi "gerçeğin kıyısından" alıp bambaşka yerlere götürüyor .. Kitapta - saymadım ya - bilmem kaç tane hikaye var .. Bunlardan biri de Billy the Kid ' in yer aldığı hikaye .. Gavurun "villain" (bkz: ultra -süper- giga kötü, cani) dediği heriflerden biri bu adam .. Özel ilgim var bu tiplere karşı .. Bir de seri katillere .. Dolayısıyla hayatını çok ama ÇOK iyi biliyorum .. Hikayenin girizgahında anlatılanlar yaşanmış mıdır bilmem... Yani pek çok bio okudum ona dair ama böyle bir şeye rastgelmedim .. Kurgu mu gerçek mi ?!? .. Herneyse .. Burdaki tutarsızlık şu .. Birincisi ve en önemlisi ve yaşamış yani tarihte "VAR"olmuş bir şahsın hikayesi olarak tüm bu anlatılanlar artı girizgah , Billy’nin yaşı ve öldürdüğü adamların sayısına ilişkin bilgi haricinde tamamen uydurma ... İkincisi , “Meksikalıları hesaba katmazsak” ibaresi de tamamen HAVAGAZI !Çünkü gerçek hayatta Billy, Meksikalıların, yani kendisini kanundan korumak için her fırsatta evlerinde barındıran ailelerin çok yakınıydı. Billy’nin saymadığı infazları, kızılderililerinkiydi. Kitapta bunun gibi yakınen çok iyi bildiğim pek çok tutarsızlık söz konusu ..AMA ! Evet bu bir "ama" sendromunu da beraberinde getiriyor ki tarihi bilmeksizin okuması cidden zevkli .. Büyülü gerçekçilik bu mudur bilemicem .. Eğer buysa , bu bana biraz da alternatif tarih yaratmaya kasan, ATATÜRK' ün ingiliz AJANI , annesinin de genelevde çalıştığını iddaa eden mustafa armağan ve fesli tarihçi ( bence tarihçi falan da değil ya ! ) kadir mısıroğlu'nu anımsattı .. Belki de Borges ' un öğrencisidirler kimbilir?!? =)) AH !! Az daha unutuyordum !! ATATÜRKSÜZ Çanakkale belgeseli çekenler de unutulmamalı!!! =)) Neyse sevgili Kikirella ve kikirikler .. Billy the Kid ' e geri dönecek olursak .. Kitapta bahsi geçen gerçek Billy, Harrigan değil, William H. Bonney!! Bonney, 1859’da New York’ta doğdu, fakat oradaki yaşamı hakkında hiç bir şey bilinmiyor, çünkü o üç yaşındayken ailesi Kansas’a göç etmişler. Bunun gibi dolu örnek var .. Ben bir tanesini açtım koydum önünüze .. Bu arada kitapta yer alan samurayın daha doğrusu RONİNin öyküsü tüyleri diken diken ediyor .. Favorim açık ara o ! Okursanız göreceksiniz !! Şimdi kitaba dair inceleme - inceleme de denmez ya - burada bitti .. Gelin ben size bir başka ALÇAKLIK öyküsü anlatayım .. Kitapta yer almayan ama yer almayı kesinlikle hakedenlerden bir tanesini..

    İnsanları stadyumlara doldurup , halay ekibi misali tek sıraya dizip infaz etmek ... Siz hiç sırf komunist diye insanların uçaklara doldurulup bilmem kaç bin feetten okyanusa atıldığını okudunuz mu ? Var mı bunu duyanınız bilmem .. Duymadıysanız alın ben anlatıyorum !SAY SAY birtmez onun canilikleri ama bu birinci kısım... Koy cebine devam edelim .. Ya gözaltına alınan insanların resmen alenen gözden kayboldukları - PARDON KAYBEDİLDİKLERİ ! -bir rejime denk geleniniz var mı ? Bu ikinci kısım !! Öyle bir rejim ki yoksulluğu ortadan kaldıracağım diyip YOKSULU YOK EDECEKSİN )bu üçüncü kısım!) ! Bir hücreye atılıp sonrasında tarihten , yaşamdan , değerlerinizden , sevdiklerinizden koparılıp silindiğiniz bir yaşam ? Var mı duyan bilen .. Koy bunu da cebine sayın caniko !!! Koy ama elin cebinde olsun .. AMAN HA DÜŞÜRÜYÜM FALAN DEME ! İlerde lazım olacak ! Şimdiiii !! Ellimizde üç sürpriz isim var ! Ben bambaşka bir yerden girizgah yapayım .. Cemil Meriç ile ..

    Tıpkı Borges gibi Cemil Meriç de kör idi .. En azından yaşamının bir bölümünde öyle yaşadı .. Cemil Meriç 'e dair okuduklarımda bir ayrıntıdan çok etkilenmiştim .. Kitap okuduğu masasının üstünde duran ampule yakın olabilmek , okuduğu kitabı daha iyi görebilmek için sandalyenin üstüne çıkan bir adam !! Bu ne azimdir !! Bu nasıl bir sevgidir !! Düşündüğü fikirlerin "pekçoğuna" katılmasam , karşısında da olsam önünde saygıyla eğiliyorum işte burda ! Gelelim Borges ' a.. Tıpkı burda bahsettiğim kitabında olduğu gibi (kitap cidden güzel ama tutarsız) tutarsız bir kişilik Borges.. Çelişkili ..

    * Arjantin' de Peron (3. kısım) diktatörlüğüne karşı çıkıp sonrasında, "DİKTATÖRLÜKLER EN İYİ YÖNETİM BİÇİMİDİR." demiş isim kendisi ..
    * Sonrasında Pinochet 'nin (1. kısım) elinden ÜSTÜN EDEBİYAT ÖDÜLÜ" almış bir isim kendisi .. (Pinochet' yi ve onun zulmünü Isabel Allende okuyanlar çok iyi bilir...)
    * Kendisi ile yapılan bir röportajda , yöneltilen "Ülkenizde her gün siyasi karşıtlarını hapse atan , işkence yapan Videla (2. kısım!) var" sorusuna , "HADİ CANIM ! BUNLAR SİYASİ PROPAGANDA .. BÖYLE ŞEYLER OLSAYDI DUYARDIM" diyebilmiş isim ..

    Yukarda Cemil Meriç örneğini verdim .. Şu üç örneği önünüze koyuyor ve sizi de vicdanınız ile başbaşa bırakıyorum ? HANGİSİ KÖR SİZCE ?

    Kitap için tanım :Yeryüzünün görüp görebilecegi en büyük ALÇAKLARDAN birinin kaleme aldığı "ALÇAKLIK" tarihi ...


    KENDİME NOT : Büyüksün Aziz Nesin ! BABALARIN BABASISIN !! Seni hiç savunmak zorunda kalmadım .. Savunurken hiç "AMA" demek zorunda kalmadım .. Başımızı hiç yere eğdirmedin ! Huzur içinde yat !

    Bak görüyor musun ? Az daha unutuyordum .. Eduardo Labarca!!! Tüm bunları bildiği için Borges ' un mezarına işerken bu muhteşem foroğrafı çektirip "gereken" cevabı vermiş ...

    https://www.google.com/...imgrc=I7xM6ftGKB29DM:

    bonus :

    Bu sizler ve SALVADOR ALLENDE İÇİN !!
    https://www.youtube.com/watch?v=l7pWuOWCfcA

    Bu da kabaran nefret için ... Metal dinlemiyorsan açma YOK OLURSUN ! "BALYOZ YÜZE İNDİ" !!
    https://www.youtube.com/watch?v=GGe6-xzbISw
  • Karpat, pek çok çalışmasında olduğu gibi, bu eserinde de sıra dışı açıklamalar ve izahlar getirmek suretiyle Osmanlı tarihine yönelik öne sürülen sürgit yaklaşımların dışına çıkmaktadır. Dile getirilen fikirler bazı yönleriyle orijinal olmakla beraber, Osmanlı tarihçiliğinde yürüyen araştırmacılar için yeni kapılar ve paradigmalar aralamaktadır. Daha kısa ve öz ifadesiyle söyleyecek olursak; hoca yine “ezber bozmaktadır.” Kitap bir giriş ve altı bölümden oluşmaktadır. Başlığından anlaşılacağı gibi, Karpat, Osmanlı tarihinin bu kesitine icmali bir bakış atmakta ve konunun ana hatlarını belirlemekle beraber, çok ilginç ayrıntılara değinmeyi de ihmal etmemektedir. Dolayısıyla, okuyucu Osmanlı merkez yönetimi ve padişah başta olmak üzere üst düzey bürokrasisinden aşina olduğu şahıs ve olguları görmekle beraber, Lübnan, Filistin, Halep, Mısır ve Balkanlarda öne çıkan yerel otorite ve olguları da aynı anda kavramakta ve merkez-çevre arasında mukayeseli ve yansız perspektifler edinebilmektedir.

    Klasik dönem diye nitelendirilen XVI. yüzyılın sonuna kadarki sürece dair Osmanlı devlet ve toplumunun üç ana aksına vurgu yaparak başlayan eser, bu üç unsurun ve onları çevreleyen sosyo-politik yapının sonraki üç asırlık süreçte yaşadığı dönüşüm ve transformasyonu kendi iç dinamiklerine ilaveten dış tesirler bağlamında ele almakta ve bu diyalektik sürecin pozitif ya da negatif yönlerini teşrih etmektedir. Osmanlı tımar sistemi ve onun üzerinde yükselen sipahi yapılanmasına ilaveten, toplumsal güçler arasında bir denge ve ahenk tesis eden vakıf müessesesinin işleyişi ele alınmak suretiyle klasik dönemin evirildiği ana hatlar çok açık bir surette işlenmektedir. İşte bu üç aks üzerinde yaşanan değişimin esasına odaklanan Karpat, Osmanlı bürokrasisindeki merkez ve taşra dengesinin değişimini merkez bürokrasisi ve âyânlar arasındaki uyum ya da çelişki uzantılarıyla okumakta ve ilginç çıkarımlar yapmaktadır. Osmanlı kenti, ticari hayatı, demografi, bürokrasi ve Tanzimat dönemine eğilen yazar, Osmanlı modernleşmesini “başarısız” ve “işlevsiz” hale getiren merkez bürokrasinin “tahakkümcü” ve “yok edici” tavrını eleştirmektedir.
  • Genovese Sendromu

    diffusion of responsbility-sorumluluğun yayılması

    Bir gün fotoğraf çekmek için ,
    Bursa , Mustafakemalpaşa ilçesinde bulunan tarihi merkez cami bahçesine gittim.
    Yaklaşık 700 yıllık bir tarihi çınarın yanına oturdum.
    Etrafıma bakarken yerde yavru bir kedinin hareketsiz yattığını gördüm!
    Bir baba ve 3-4 yaşlarında ki oğlunun bu yavru kedinin başında Arapça bir şeyler konuştuğunu gördüm.
    Onlara Türk'çe anlayabileceklerini düşünerek kedinin durumunu sordum.
    Onlar beni anlamasalar da küçük çocuğun gözlerinde ki,kediye olan acıma ve endişeyi görünce bir problemin olduğunu anladım.
    Kediyi kontrol ederken yanıma gelen bir kişi;
    bu kedi için yapabileceğimiz bir şey yok,veteriner gördü ve iğne yaptı buraya bıraktık ölümünü bekliyoruz dedi.
    Ben de böyle şey olur mu?
    Bu kedi aç,gıdaya ihtiyacı var iğneye değil ve nasıl olurda ölümünü bekleyin diyebilir bir veteriner diyerek tepkimi gösteren bir serzeniş te bulundum.
    ve en yakın eczanenin nerede olduğunu sordum.
    Günlerden cumartesi ve bir bayram günüydü!
    yani nöbetçi bir eczane bulmalıydım
    ve zaman ile yarışarak bunu yapmalıydım.
    Çünkü yavru kedi de ölümle yarışıyordu!
    Caminin bahçesinden koşarak en yakın eczaneye kadar koştum.
    Koşarken bir yandan da içimden ' Allah'ım bu kediye şifa vereceksen bunun benim çabam ile olmasını nasip et,beni bu sevaptan mahrum etme'diyordum.
    Bulduğum kapalı eczanenin camekanında ki nöbetçi eczane ismini okuduktan sonra en yakınımda ki birisine tarif etmesini rica ettim ve aldığım tarifin yönünde koşmaya başladım.
    500-600 metre kadar koştuktan sonra eczacı kişiden en büyüğünden bir şırınga istedim,parası ödeyerek ,yavru kedinin olduğu bahçeye koşarak dönüşe geçtim.
    Yol üzerinde gördüğüm bir büfeden bir adet süt,üç adet kesme şeker ve bir adet kağıt bardak aldım.
    Bahçeye geldiğimde , küçük çocuk ile babası,cami görevlisi ve bir kaç insanı yavru kedinin başında yapılabilecek hiçbirşey yokmuş edasında bekler buldum!
    Ben kağıt bardağa kesme şekerleri,sütü ve bir miktar suyu koyarak karıştırırken etrafımdakilerin bana boşa uğraşan kişi olarak acıyarak baktıklarını hissettim.
    Acaba ben de mi yavru kedi kadar acınası idim!
    Ya da tüm o insanlar mı acınası idi?
    Yer de ölümü bekleyen bir kedi için hiç bir şey yapmamayı seçmiş ve 'Estonya feribotu' sendromuna nazire edercesine
    otorite olarak kabul ettikleri! bir veterinerin her şey yapıldı ama ölecek sözlerini kabul eden o insanlarmıydı acınası olan?
    Süt,şeker ve su ile yaptığım karışımı yavru kedinin ağzına şırınga ile bir kaç defa verdim.
    İçimden koşarken ettiğim isteğimi de tekrarlıyordum
    ' Allah'ım bu kediye şifa vereceksen bunun benim çabam ile olmasını nasip et,beni bu sevaptan mahrum etme ' diyerek.
    Belki benim isteğim kabul oldu,belki de yavru kedi için hayat
    orada bitmeyecek ti ! bilemeyiz .
    Yavru kedinin hareket etmeye başladığını ve miyavladığını gördük, ben ve etrafımda ki acımayı seçen 'Estonya feribotu' sakinleri!
    Allah'a şükrettim ve yavru kediyi dakikalarca montumun içine alarak sardım.
    Benim bu ısrarcı davranışlarımdan sonra vakit namazından çıkan insanlar ile çoğalan kalabalık bir an da 'Estonya feribotu' modundan çıkıp yavru kediye yardım için sıraya geçmek istediler.
    Yavru kedinin yürümeye başlamasından sonra bir marketten sosis almaya gittim.Geldiğimde yardımsever! kalabalığın dağılmış olduğunu gördüm.
    Yavru kediyi yaklaşık 700 yıllık olan ve içi oyuk olan çınar ağacının içine koyarak sosisleri de yanına bırakarak oradan bir süre sonra ayrıldım.
    Bir iyiliğe sebep olmaktan duyduğum memnuniyet ile oradan ayrılırken,genovese ve estonya feribotu sendromunu bir arada yaşayabilen bir toplum ne zaman olduk diye düşünmeden de edemedim.
    07-07-2016 Derda Yusa
  • 508 syf.
    Kitap hakkında bilgi içerir.

    Serinin diğer kitaplarına yaptığım incelemeler:

    #1
    #46418511
    #2
    #46590722
    #3
    #46714199
    #4
    #46953399

    Serinin bu son kitabında Yeni-Platonculuk ve Hristiyanlık incelenmiştir.

    Öncelikle tarihi arka planı vermek gerekirse: Yeni-Platonculuğun başında gelen ismi Plotinos, antik çağ Yunan felsefesinin son büyük temsilcisi ve büyük Yunan filozoflarinin sonuncusu olarak kabul ediliyor. Yaşadığı zaman yani İS 3.yy'in belli başlı özelliklerinin başında Roma İmparatorluğu'nun çözülmeye başlaması gelmektedir. Bu durumu yazar, Plotinos'un Roma'ya gelmesinden önceki 10 yıl ile Roma'daki 5 yılında (15 yilda) Roma 7 imparator görüyor. İç karisikliklara ek olarak dış tehditler hiç olmadığı kadar hissediliyor. Özetle bu dönem 'endişe ve guvensizlik' çağı olarak niteleniyor. Doğu Akdeniz'de insanların 'kötümser' bir havada yaşadıklarını vurgulayan yazar, bu durumun Doğu ve güneyin mistik ve kurtuluş öğreti-dinlerinin güclenmesine ve bunlardan birisi olan Hristiyanligin da uzun uğraşlar sonucu hem kendisi gibi mistik-kurtulus dinlerini hem de Yunan felsefesini mağlup ederek kabul gören tek öğreti-din haline gelmesinde önemli bir etkisi olduğuna işaret etmiş.

    Plotinos, ogretisinin isminden de anlaşılacağı üzere Platon'u kendisine örnek alarak bir felsefe yapmış. Hatta 'Platonopolis' adında bir şehir kurma projesi de varmış, imparatordan da başta izin almış ancak sonradan imparator bu kararından vazgeçmiş.

    Felsefenin antik Yunan'daki macerası Milet'li filozoflarin elinde doğayı anlama ve varlığın özündeki şey hakkında kafa yorma uğraşı olarak doğmuş (varlik-olus), Sofistlerle insana evrilmis, Sofistlerin insanları her konuda şüpheye düşürüp bilginin varlığı gibi konularda temelleri sarsmalari neticesinde, bunlara tepki olarak Sokrates'in başını çektiği bilgiyi sağlam temele oturtma uğraşıyla beraber, Platon ve Aristo ile felsefe tamamen insana dair her konuya yönelmisti. Ahlak-politika eşitliği anlayışı ve site devleti yapısından kaynaklı olarak Filozoflar siyaset ile de yakın ilişkili idiler. Büyük İskender'in site devletlerini bir araya getirip merkezi otorite bağlı kılmasi neticesinde filozoflarin haliyle felsefenin yönü toplumsaldan bireysel insana kaymis; Epikuroscular, Stoacilar, Septikler gibi akımlar ortaya çıkmıştı. Bunların hepsi farklılıklar barindirsa da temel olarak insanın mutluluğu, bilgi vb gibi konular üzerinde şekillenen akimlardi. Ancak Plotinos'un öğretisi bunların hepsinden farklı bir şey öngörüyordu Antik Yunan için: 'Kurtuluş Öğretisi'.

    Plotinos'un bu kurtuluş öğretisi size tasavvufu animsatabilir okurken, çünkü oldukça benzer ve spiritüel bir yapıya sahip. Plotinos'un meşhur iki kuramı mevcuttur, bunlardan birisini hepimiz duymusuzdur hatta Plotinos'a ait olduğunu bilmeden: Südur Teorisi ve üç hipostaz kuramı.

    Önceki kitabın başlığıni "İsa'nın ayak sesleri" olarak koymuştum. Evet, İsa geldi. Hayırlı ugurlu olsun. Kitabın ikinci bölümünde Hristiyanlık işleniyor, tabi ilkcag ile sınırlı şekilde.

    Hristiyanlık bir sır-kurtulus dini; aynı çağdaşi olduğu başta Mitracilik olmak üzere diğer sır dinleri gibi. Temel amacı insana yaşadığı evren, doğa hakkında bilgi vermek değil, onu kurtarmaktir. Nitekim başta belirttigimiz gibi çağın insanları zaten çevresi hakkında bilgi istemiyor, kötümser havadan kurtuluş istiyor. İlkcag Hristiyan büyükleri de geliştirdikleri öğretilerle de bunu insanlara vermiş oluyorlar. Bu konuda Aziz Paul önemli bir noktayı oluşturuyor: Hristiyanligi, evrensel bir din haline getirme fikrini one atıp, bunun için çabalıyor. Clemens, Origines gibi düşünürler de Hristiyanligin Yunan felsefesi-akilciligina karşı savunuyor ve de Hristiyanlıgi da akılcı bir zemine oturtmak için de cabaliyorlar. Ancak belki de Hristiyanliga en büyük katkıyı ilkcagda Aziz Augustinus yapıyor: İçe bakış tekniğini kullanan ve tarih felsefesi konusunda ilk adımı atan kişi olarak geçiyor. Felsefeyi Hristiyanlastirmak istemiştir. Ancak uzun vadede bakınca bunun tersi olmuş diyor yazar. Descartes'in cogito'sunun değişik bir versiyonunu dile getirmiş: "Aldaniyorsam varım." Ama bu Aziz hakkında benim en çok dikkatimi çeken şu oldu: Başta felsefeye yöneliyor, sonra felsefe kendini tatmin etmiyor ve arayışıni dinde noktaliyor. Hani dinde başlayıp, felsefeye yönelip inancını kaybeden gördüm de bunun tersinin olduğunu ilk defa gördüm.

    Tabi İlkcag'da benim favori isimlerimden birisi olan Tertulianus var. Onun şu sözünü seviyorum, çünkü samimi bir itiraf gibi geliyor bana: "İnanıyorum çünkü saçmadir" veya "Saçma olduğu için İnanıyorum." Tabiki bunun arka planında kendince bir nedeni var.

    Tekrar Hristiyanlıga genel olarak dönersek, yazarın deyişi ile Hristiyanligin amentusu şudur: İsa, göklerde bulunan Tanrının yani Baba'nın Oglu'dur. İlk günahı işleyen Adem ile beraber dünyaya düşmüş insanı kurtarmak için onu Tanrı ile baristirmak için haça gerilerek ölmüştür. Bu olay Tanrının insana duyduğu 'sevgi'sini gösterir. Tabi İsa öldükten sonra dirilmis göğe yükselmiş...

    Özetle, İlkcag Hristiyan düşünürlerini de Baba, Oğul, Kutsal ruh üçlemesi uğraştırmistir. Ayrıca bundan evvel Yunan felsefesi-akilciligi ve diger sır dinleri ile mücadele etmişlerdir.

    Serinin en sıkıldığım kitabiydi. Bunun nedeni yazarla ilgili değildir. Nedeni, gerek Plotinos'un öğretisi gerekse ilkcag Hristiyanligi oldukça mistik olmasıdır. Ayrıca Yunan'in akıl ve mantık zemininden Hristiyanligin bir konu hakkında zora girince Tanrıdan sual olunmaz mantığına geçiş de diğer önemli etkendi. Nitekim meşhur İznik Konsilinin de felsefeye olumsuz etkisi olmuş. Ancak her şeye rağmen Batı'nın tarihi köklerindeki akılcı, sorgulayan ve gücünü hayatın içinden alan Yunan felsefesi ve onun ileride Hristiyanliga etkisi ile Batı girdiği Ortaçağ karanligindan şu anki medeniyet seviyesine gelecektir.

    Keyifli okumalar.
  • 288 syf.
    ·13 günde·10/10
    Bu kitap hakkında biraz yazmak istiyorum. Öncelikle çok akıcı keyifli güzel bir kitap. Ben İlber Ortayli'yı genel olarak çok ukala bulurdum. Ancak biraz kendisini tanıyınca mütevazi bile olduğuna karar verdim. Bu kadar çok dil bilen, gezen farklı üniversitelerde farklı platformlarda hocalık yapan, çeşitli söyleşilerle televizyon programlarıyla bilgisini görgüsünü halkla paylaşan, bir ömre bu kadar çok bilgiyi sıkıştırmış bir adam. Sivri ve kendine özel diliyle eleştirmekten kaçınmıyor geleneksel çizgi ile uyumlu değil. Amerika'ya gitmek yerine İran'a gidin diyor İmam hatiplerde gerçek bir eğitim vermek istiyorsan eğittiğin çocuğa iki ölü iki diri dil öğreteceksin Başka türlü olmaz bu iş diyor. Tamamen kendine özel. Osmanlı'yı tanıyor ve seviyor. Katolik kilisesinin verdiği eğitimi biliyor Osmanlı imparatorluğundaki enderunda verilen eğitimi de biliyor. Böylece her ikisini karşılaştırabiliyor, olumlu ve olumsuz yanlarını da açık yüreklilikle anlatıyor. Devlet ve devlette sureklilik O'nun için çok önemli. Gerçekten zeki kültürlü ve kendi deyişiyle entellektüel bir adam. En iyi seyahat nasıl edilir, bir şehir nasıl dolaşılır. bölümünü çok beğendim. genel olarak biz de aynı şekilde seyahat ediyoruz. ancak sanat tarihi okumak, kültürlü olmak, geçmişle gelecek arasındaki birtakım bağları bilebilmek farklı. Bilmeden ahkam kesmiyor Dolayısıyla söylediklerinin arkası dolu.
    Cok merak ettim kendi çocuğunu nasıl yetiştirdi diye. Acaba bilmek ve uygulamak aynı olabiliyor mu? Çocuklara sorumluluk vermek ve onları hayatla daha önce yüzleştirmek gerektiği düşüncesine kesinlikle katılıyorum. Bizdeki çocuğa destek olma sürece farklı işliyor belki Türk aile yapısının hatası da bu. Bazıları buna aile dayanışması diyor. Ancak çocuklar çok uzun yıllar aileden destek görerek okuyor ve bu arada çalışmak üretmek ve kendi kendine yetmek ile ilgili eksiklikler oluşabiliyor. Çok yaşamak çok tecrübe edinmek olmuyor gözlemlemek onları kendi bilgi görgü ve tecrübesi ile yorumlamak ve bunu güzel cümlelerle herkesin anlayabileceği şekilde anlatmak çok da kimseye nasip olmuyor. İlber hoca hayatımızı temel olarak 4 bölüme ayırıyor. 12-25 yaş arasını temel atma dönemi olarak tanımlıyor. Hayatınızı bu aşamada kurarsınız diyor. 25-40 arasında hayata karışır söz söylemeye başlarsınız diyor. 40-55 yaş arasını ise olgunluk ve otorite olma dönemi olarak ayırıyor. 55 ve sonrası bir dinlenme demlenme dönemidir diyor. Bu arada çok yeni şeylerin yapılamayacağını daha önce yapılanların tekrar edileceğini söylüyor bu dönemde taze eser verenlerin az olduğunu hatırlatıyor. Çoğumuzun hayatı da buna benzer şekilde gelişiyor. 20 25 yaşına kadar okullarda kurslar da kendimize yatırım yapıyoruz . Gelişme kendimiz ve gelecegimiz icin tum cabalar bu donemde. 25 -30 lu yaşlardan sonra aileye karışıyor bir yerde çalışıyor Ve açıkçası çok da kendimizi geliştirmek için çaba göstermiyoruz. Ailemiz ve çocuklarımız sosyal çevremiz ön plana çıkıyor, ödenecek krediler yatırılacak faturalar, çocukların kursları, okulları, özel dersleri hayatımızın büyük bir kısmını kaplıyor. Sonra bir de bakıyorsunuz her şey başa dönmüş. O hayatın hayhuyu azalmış ve siz dinlenme demlenme dönemine geçmişsiniz.Bu arada hayatınızın muhasebesini yaptığınızda bazen pişmanlıklarınız bazen de kendinize övdüğünüz, takdir ettiğiniz hususlar ön plana çıkıyor Sonuç olarak kitabı okumanızı ve kendi hayatınızın muhasebesini bu bilgiler ışığında bir kez daha yapmanızı öneririm.