• “Psikolojik Savaş”ın ansiklopedik tanımı şöyle: Düşman halkların ya da düşman ordularının düşünce ve davranışlarını, savaşma isteklerini kıracak ya da azaltacak biçimde etkilemeye yönelik her türlü önlemin ve yolun sistematik olarak kullanıldığı savaş türü.
  • 40’lı yıllarda cereyan eden Nazi zulmü, Yahudi olan Anne Frank ve ailesinin de tasfiyesini gerektirir. 1942 yılında Hollanda’ya yerleşen aile, iki yıl boyunca gizli bölme kampında dehşetin ve korkunun doruklara ulaştığı bir zamanda, savaşın yüzlerine güleceği tek haberi beklerler: Irkçılığın, vahşetin, ölümlerin, diktatörlüğün, nazizmin son gününü.

    Meşum ortamlarda korkuyu iliklerinde hisseden insanların kaçış yolunun sadece ölümden geçtiğine inanabiliriz. İkinci Dünya Savaşı arşivleri bunun apaçık göstergesi olmakla birlikte dönemi konu alan filmler ve belgeseller de bunun apaçık örneği niteliğinde. Korkunun insana neler yaptırabileceğinin sınırsızlığını düşünmek mümkündür. Sarsıcı bir depremde korkudan kıpırdamakta güçlük çekenlerden, bir köpeğin kovalamasıyla can havliyle birkaç saniyeliğine bolt’luğa soyunanlardan tutarak, zorunluluğun veyahut ‘olmazsa olmaz’ın getirdiği şeyleri hayat pahası olarak bellemişizdir çoğu zaman. Acelenin kısa süreliğine getirdiği enerji patlamaları hayatın güzel anlarına nüksettiği zaman bir şeyin gerçek değerini daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Oyalanmanın çok kez meşgale edinildiği, tembelliğin ve vakit öldürmenin zirve olduğu şu günlerde bir şeylere ciddiyetle sarılıp, sahtelikten ve kitleden uzak, yalnızca kendisi olmayı şiar edinmiş birilerinin var olduğunu bilmek bile yeter geliyor insana… Gündemin önümüze sunduğu ve hepimizin takip etmek zorunda hissettiği, aptalca gündem dizinlerinin dayattırdığı günleri yaşadıkça, hayatın çarçabuk aktığını, 5 günün birkaç saat, 1 günü bilmem kaç dakika olarak yaşanılmasının o korkunç gerçeğine varınca, şehrin kalabalık gümbürtüsünden, nefes almak yerine her gün bir miktar ömür bırakılan bir yerden uzaklaşma ihtiyacı hiç olmadığı kadar önemli bir ihtiyaç haline gelmiş oluyor, yalnızca biraz nefes alabilmek için…

    Sarsıcı etkilerin en büyüğünün savaş olduğu kuşkusuz… Kayıpların insan ruhunda açtığı yaralar, psikolojik felce uğrayan bireylerin intiharları, ekonomik bunalımlar, açlık, ölüm makinelerden daha değersiz hale gelen insanlar, işsizlik ve en önemlisi düşünmeyi ve sorgulamayı YASAKLAYAN sistemler… 21. Yüzyılda doğmaktan memnun musunuz diye bir anket yapılsa, büyük çoğunluk olumsuz yanıt verirdi belki de bu soruya. Yaşadığı çağdan hiçbir zaman memnun olmayan insanoğlunun 30 yıl sonra ‘o eski günler’den özlemle söz ederek bugünleri gösterdiği zaman, alışılagelen bu yakınmanın tüm zamanlara ait olduğunu şaşırarak belleriz. Dünya savaşlarını, seferberlikleri, işgalleri, ölü bedenleri, zamanın getirisi olan fakirliği ve cehaleti, bir yabancının kendi toprağındaki işgalini yaşamayı kaldıramayacak olanların yaşadığı bu çağ, kendi dertlerini yaratan insanların, onların tercihi olmadan sürüklenen savaşları; milyonların ölü bedenleri görülüyorsa ve bugünlerden dem vuruluyorsa tozpembeliğin içinde yuvarlanmayı söylememizle haksızlık etmiş olmayız. Güzel hayat. Ta ki savaş çığırtkanları tarafından hazırlanan yeni bir felakete kadar…

    İnsan, kendi amacının kölesi olduğu anları hissettiğinde, bunu dile getirme, cümlelere dökme ihtiyacı hisseder. Bu cümleler hiçbir yere götürmeyen, denetimden uzak, kısa kısa, iddiasız ve saçma olsa bile. Anne’ın, -eğer hayali değilse- kendi defterine yazdıkları da bu düşüncenin ürünü. İkinci Dünya Savaşı’nın sembollerinden olan, ya da daha doğrusu sembolü haline getirilen Anne Frank, günlüklerini gizli bölme odasında tutarak, içindeki gizi, hüznü ve çığlığı, 13 yaşında bir çocuktan beklenilmeyecek cümle ve kelime zenginliğiyle; babası, annesi ve kardeşine duyduğu nefret ile, aile içinde geçen diyalogları da günlüğüne geçirecektir.

    Buram buram umutsuzluk kokan bir havada, hayat dolu olabilmenin ağırlığı zordur elbet, kenara itilmenin psikolojik getirisini aşıp bir şeylere sevgiyle yaklaşabilmek insanın kendine kabul ettirmesi en zor şeylerden biridir dünyada, sanıyorum ki. Yüreği yaşından büyük olan Anne’ın yetişkin edasındaki cümleleri, Küçük Prensvari etkisi ile gerçeğin içine çeken niteliği olduğu kuşkusuz… Küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen kimi sözlerin saf doğruluğu çok kez söylenir. at gözlüğünü ve ön yargılarını aşan birinin 13 yaşındaki bir çocuktan bile öğrenebilecek bir şeyleri muhakkak vardır. İçten pazarlıksız olabilmeyi, saf sevgiyi mercek altına almak için bir çocuğu gözlemlemekten daha doğru bir şey olmazdı sanırım…

    “Edebiyat alanındaki denemelerinizin sizi ileriye götüreceği, kendinizi ve dünyayı daha iyi tanımanıza katkı yapacağı, yaşantı gücünüzü artıracağı, bilincinizi bileyip keskinleştireceği duygusunu içinizde taşıdığınız süre, izlediğiniz yolda sürdürün yürümenizi. Sonunda bir yazar olur musunuz bilemem ama, bunun sizi seçkin, uyanık, gözleri ışıl ışıl parıldayan biri yapacağını söyleyebilirim.” H. Hesse

    Kelime zenginliğinin şişirilmesi ve Yahudi ırkı üzerine yazılmış birkaç metin, bunları bir çocuk yazamaz artık! dedirtti ve kitabı bitirdiğimde bir düşünce uyandırdı:
    Metinlerin yeniden yazılmış olabileceği.



    Bunu söylemenin net bir kanıtı olamaz fakat abartılan bazı cümleleri es geçmeyen herkes bu durumu fark edebilir. “ki”li, “ama”lı üslup olduğu gibi geçerken, olayları trajikleştirme, Yahudiler hakkında yazarın boyunu aşan birtakım cümleler oldukça yapay, yeniden ele alınmış bir kitabı okuduğum şüphesini uyandırdı. “Kim bilir belki de dünya, insanlığın iyiliğin ne demek olduğunu dinimizden öğrenecek; onun içindir ki şimdi sıkıntılara katlanmasını bilmeliyiz. Hiçbir zaman Hollandalı ya da sırf İngiliz, yani belirli bir memleketin temsilcileri olamayız, biz ne olursa olsun Yahudi kalacağız, öyle de kalmak istiyoruz.” sf. 217- gibi orijinal metin olduğuna kendimi ikna edemediğim birçok cümleyle karşılaştım kitapta. Yahudilerin hikayesinin bir çocuk üzerinden ölümsüzleştirmek isteyen görünmez bir elin icat etmiş olabileceği gibi bir şey bu.

    Defterin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkar fakat tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Daha etkileyici kılabilmek, bestseller olup okunabilmesi için parçaların eklenmesi uygun görülen; bir ırkın acındırılmasında ve bir ülkenin kuruluşuna giden kilometre taşının propaganda aracı olabilmişse bir kitap, benim için değeri sadece çöptür.