• Elodie Stevenson aranan bir aktördü. TV dizileri, sinema ve reklâm çekimleri için setten sete koşturmakla geçiyordu günleri. Bir gün Hollywood’un en ünlü yönetmeninden cazip bir film teklifi aldı: Şizofreni tedavisi için akıl hastahanesinde yatırılan ünlü bir kadın oyuncuyu canlandıracaktı. Rolün hakkını verebilmek, gerçek şizofrenlerle hemhal olabilmek için akıl hastahanesine gidip gelmeye başladı. Elodie Stevenson’un günleri hızla geçiyordu. Bir yandan rolünü ezberliyor, bir yandan kocası ve çocuklarıyla ilgilenmek için koşturuyordu. Evi, akıl hastanesi ve TV çekimleri için gittiği setlerde karşılaştığı çok sayıda insan vardı. Hayatı dopdoluydu. [...] Bir müddet sonra Elodie’nin hayatında garip şeyler olmaya başladı: Bazı akşamlar evde dinlenirken kendini film setinde sanıyordu. “Filan deterjan beyazdan daha beyaz yıkar” gibi bir reklâm sloganı çıkıveriyordu ağzından; bazen de şizofren replikler! Akşam yemeklerinde kendi çocuklarına ve kocasına yabancı gibi baktığı oluyordu. Onların yüzündeki korku ve şaşkınlıktan okuyordu bir tuhaflık olduğunu. Elodie Stevenson film setlerinde rol icabı ona “anne” diyen çocuklarla kendi çocuklarını karıştırmaya başladı. Sarılıp öperken koklamaya doyamıyor, sonra birden “koş dişini fırçala, ödevlerini yaptın mı?” diye kızıyordu. İçinden çıkılır gibi değildi. Gerçek Elodie Stevenson kimdi? Hangi adam gerçek kocasıydı? Hangi rol onun gerçek rolüydü? Peki ya “Gerçek” ne demekti? Ben kimdi?

    Artık hayatı paramparça olmuştu. Sürekli kanal değiştiren, hiç bir programı sonuna kadar seyretmeyen bir insan gibiydi. Yaşam süresi repliklerle, dekorlar ve günübirlik aktörlerle doluydu. Akıl hastahanesi duvarlarının ne tarafındaydı? Bilmiyordu. Oysa ötekiler ne kadar şanslıydı. Gerçek birer hayatı olan gerçek insanlar. İyi ama… Bütün bu roller arasında kaybolduğunu fark eden kimdi o halde? “Demek ki rollerdeki BEN’in ötesinde şuurlu bir iç benlik, daha derin bir Elodie Stevenson olmalı” diye düşündü. Delirmiyordu aslında, kimsenin, kendisinin bile bilmediği Kendi’siyle tanışıyordu. Ben’lerin yerle bir olmuş harabeleri arasında dimdik duran Kendi’siyle …” (Elodie Stevenson’un Gerçek Hayatı, Frederique Uidour*, 1991)
  • 136 syf.
    "Haz peşindeysen!" sloganı düştü aklıma son satırlarda, ve o ünlü sesi içeren reklam. bittabi reklam kendi görevini yapar ve beklenti yaratır.
    Arka kapak yazısına aldanıp, iç sesinizin hımmm çekişleriyle okuyabileceğiniz bir kitap olduğunu düşünüyorsanız, kitabı aldığınız yere geri koyun derim.

    ana karakter Frank'in haz peşinde -ki cinsel hazdan bahsediyor- çözüme ulaştırmaya çalıştığı bir bulmaca ve bulmacanın anahtar olduğu bir kapı ile başlıyor kitap. kapı hemen açılıyor ve Frank aradığını (!) buluyor. bundan sonra eklenecek her detay kitabın okunmasına gerek bırakmaz, malum kısacık bir kitap kendisi.

    seçilen konu öylesine çekici ki aslında. insan olarak doyumsuzluk hissine kapıldığımız oluyor, soyut veya somut doyumsuzluk nesnelerimiz farklı olsa da. nihayetinde yaşanan boşluk hissi ise benzerlik gösteriyor diye düşünüyorum. Kitapta okumayı umduğum kısım buydu aslına bakılırsa, umulan hazza varamamış olmanın, bir insanı hangi sınırları zorlamaya iteceği, neleri feda ettirebileceği.. tam bu noktada Frank(eksik bilgilendirilmiş kişi) ten bekleneni mini dozlar ile de olsa Julia 'dan alıyoruz. (Julia kahramanın yengesi oluyor :))

    yineleme olacaksa da kitabın konusu neresinden bakarsanız bakın merak uyandıran türden, sınırların aşılabilirliğini ya da benim durumumda sınırları aşmaya zorlayan içsel itkileri okumak istiyor insan, ama bu kadarcık sayfaya sığdırılamamış olduğu da muhakkak. bunun, olumsuzdan ziyade olumlu eleştiri olduğunu da belirtmek isterim. Cümlelerin arasında akıp gitti gözlerim ve bitiverdi kitap. L in de incelemesinde dediği gibi 1360 sayfa olsaymış da tadına vara vara okusaymışız
  • 110 syf.
    ·1 günde
    21 Eylül 2019 Cumartesi
    08:29

    Nizar Kabbani Arap dünyasında direnişin şairidir,
    Şam'dan Beyrut'a Kudüs'ten Gazze'ye Bağdat'tan Kahire'ye kadar çığlıkları duyulan ve kalan tüm Arap ülkelerine ulaşmaya çalışan bir sestir Kabbani.

    Siyasî açıdan Fransız mandası olaylarının Şam'ında yaşayan Nizar Kabbani'nin babasının evi direnişin ana merkezlerindendi. Politik bilinç anlamında babasından etkilense de, onun üzerine gölgesi düşen asıl kişi, oyun yazarı ve besteci olan büyük amcası Ebû Halîl Kabbânî (1835-1902) idi. “Modern Suriye tiyatrosunun kurucusu” olarak anılan Ebû Halîl Kabbânî’den aldığı edebiyat ve sanat ilhamı, genç Nizâr’ın karakterini şekillendiren ana unsurlardan biri olacaktı.

    Şairliğinde siyasi boyutunu belirleyen emperyalizme karşı mücadele olmuştu.
    Duygusal boyutunu oluşturan ağır darbeler alan Kabbani 15 yaşındayken, kendisinden 10 yaş büyük ablası Visâl, sevmediği bir adamla evlendirilmeye çalışıldığı için intihar etti. Birçok şiirini, ablasının trajik ölümünden sonra duyduğu üzüntü nedeniyle kaleme aldı. Sonra ilk evliliğinden (kuzeni ile evlendirilmişti) olan Tevfik adındaki oğlu 25 yaşında Kahire'de Tıp okurken hayatını kaybeder, sonra ikinci eşi ve onun asıl hayat arkadaşı olan Belkıs Beyrut'ta Irak büyükelçiliğine yapılan bombalı saldırıda hayatını kaybeder. Bu olaylar Nizar Kabbani'nin hayatına ağır darbeler vuracaktır. Çocukken Fransız işgali ile yargılanan babası ve halkı... Evlenince bombalı bir olayla ölen sevgili eşi..

    Nizar Kabbani'nin Suriye'de çekilip hayatını anlatan diziye YouTube üzerinden ulaşabilirsiniz. https://youtu.be/GsbjhgTvlCk
    Onun şairlik hayatı ve çocukluğunun çalkantılı Şam'ına Arapça bilip göz atmak isteyenler bu diziyi izleyebilir.
    Edebiyatla dolu olan ve her bölümde Kabbani'nin olağanüstü şiirlerinin yer alması çok hoşuma gidiyor.

    Kabbani ve Beyrut

    Diplomatik görevi sona eren Kabbani Beyrut'a taşınır. Beyrut adına şiirler yazar ve bu denemesini de kaleme alır. Bu kitapta Kabbani Beyrut'u bir kadın gözünden sunuyor bize oradaki iç savaşın öncesindeki hayata değinen Kabbani işçi sınıfı ve genel itibariyle yoksul halkın durumuna boyun eğdiyini zenginlikleri ile tıka basa doymuş olanların ise hallerinden gayet memnun olduklarını ifade eder.

    Savaştan önce özgürlüklerin kenti Beyrut'u şöyle anlatır bize:

    "Gözlerimi dünyaya açtığımdan beri özgürlüğümü verdiler bana.
    Arap dünyasında üniversiteye giren, mayo giyen, erkeklerle konuşan, benliğini keşfeden, bedenini keşfeden ilk genç kız ben oldum."

    Beyrut ekonomik olarak lüks içinde yaşayanların mekanlarının olduğu yerler ile onların hemen dibindeki mahallelerde yaşayan sefil insanların olduğu sınıf ayrımının keskinleştiğu bir kenttir burjuva dünyasına eleştirisini okuyalım;

    "Kozamım içinde ipek böceği gibi uyuyorum.
    Kireçli kalın kabuğumun içinde bir deniz hayvanı gibi uyuyorum.

    Ne sesler ulaşıyor bana, ne haykırışlar.

    Ne tarih ulaşıyor bana, ne yangınların dili buluyor beni.

    Sarsak Çarşısı yanıyor.
    Nerde bu Sarsak Çarşısı?
    Ben orayı bilmiyorum.
    Ben tüm giysilerimi Clemanceau Caddesi'nin yahut El-Hamra Boutique'lerinden alırım."

    Sınıf ayrımına değindiği bir alıntı daha yapayım:

    "Niçin hüzünleyim Nuriye Pazarı için benim onunla isim yok ki. Ben otomobilimi her cumartesi herhangi bir süpermarketin önünde durdururum. Arabayı dondurulmuş sebzelerle, Arjantin'den gelme etlerle, Fransız peynirleriyle, İtalyan konserveleriyle doldururum.

    Yoksullar niçin benim yaptığımı yapıp süpermarkete gitmiyorlar?

    Yoksullar niçin Nuriye Pazarı için ağlıyorlar?

    Şaştım kaldım."


    (Nuriye Pazarı yoksul halk için ucuz eşyaların satıldığı bir çarşı )

    Sıra alt tabakanın uyanışına ve özgürlük taleplerine gelince Beyrut durumu şöyle anlatıyor:

    İşte lanetli Karl Marks...
    Kim izin verdi Lübnan'a gelmesine?
    Hangi Lübnan konsolosluğu giriş vizesi verdi ona?
    Niçin kontrol etmediler çantalarını havaalanı gümrüğünde?
    Bu lanetli Karl Marks evimizi yıktı, kadınlarımızı dul koydu, çocuklarımızı yetim kıldı. Lübnan toplumunun tarihsel bağlarını kopardı.

    Onu asla sevemem. Asla sevemem onu.

    ....

    Allah'ın yarattıklarına neden karışıyor Karl Marks? Neden tanrısal gidişi değiştirmeye kalkışıyor?

    Geceyi ve gündüzü yarattığı gibi yoksulluğu ve varsıllığı yaratan Allah'tır. Acıbakla ve sanleblebi yiyenleri yaratan da O'dur; havyar ve şatobriyan yiyenleri, Napolyon konyağı içenleri de...
    ...
    Lanetli Karl Marks gelmeden önce hayat yağ ile bal idi. Herkes Allah'ın verdiği kısmete razıydı.

    Karl Marks bizi şereflendirdikten; seyyar satıcıların, inşaat işçilerinin, liman hamallarının, servis şoförlerinin, sakız ve piyango bileti satıcılarının dostu olduktan sonra; işçi sendikalarına, öğrenci birliklerine üye olduktan sonra her şey sarsılmaya başladı. Ayaklar, düşük insanlık koşullarının değişmesini istemeye başladı. Öfke patladı. Mazlumlar zulümlerden Allah'ın sorumlu olmadığını kavradılar. İnsana zulmeden, derisini yüzüp yiyen yine insandı.

    Bu aydınlanma hareketi kurulan Sosyalist partiler, komünist partiler onlara karşıt kurulan radikal İslami partiler mevcut yönetim ve dış kışkırtmalar sonucu yıllar 1970'lere dayandı ve artık Lübnan'a iç savaş geliyordu Beyrut bunu şöyle idade eder:

    "Yetmişlerde uyandığımda yeryüzünün ezilenlerini odamın pencerelerine arbışır, yatağımın altından çıkar buldum."

    Ve Lübnan'ı değerli resimler, masal motifleri taşıyan yeşil bir Kaşan Seccadesine benzetir oluşan siyasi oluşumları ise ona sahip olmak isteyenler olarak nitelendiririr şimdi bu seccade üzerinden Lübnan'ın iç savaşına bir göz atalım:

    "Seccadenin üzerinde birbirlerini boğazlıyorlar ve fıstıkiye kan kızılı karışıyor. Öyle ki en yetkili uzman bile seccadenin asıl rengini bilmemekte mazur görülebilir.

    Onlar, üstünde saldırgan, vahşi, öldürücü bir savaşa tutuşuyorlar, ellerindeki silahlardan daha tehlikeli öldürmelere girişiyorlar. Öyle ki kurşun, füze ve bomba delikleri, üzerindeki nakışlardan daha çok oluyor.

    Mülkiyet ve miras konusunda anlaşamıyorlar. Birincisi, ortasını istiyor. İkincisi kenarlarını istiyor. Üçüncüsü püsküllerine hayran kalıyor. Dördüncüsü cebinden bir makas çıkarıyor. Sorunu çözmek için onu bir kalıp peynir gibi eşit parçalara ayırmakla tehdit ediyor.

    Ben sormak istiyorum; öldürüşenlerin ne kazancı olacak sonunda, parçalanmış, makaslanmış, yakılmış bir seccadeden?

    Bir milyon kurşunla delinmiş bir seccadeyi kazanan, ne yarar sağlar?

    Herkesi alır bu seccade; herkesi sarmaya, herkesi mutlu etmeye yeter. Lübnanlıların tarihsel miraslarından, ulusların kalan, sahip oldukları son şey bu seccade. Şimdi seccadeye kibrit çöpleri atanlar, üzerinde sigaralarını söndürenler, aslında sigaralarını uyuyan bir kız çocuğunun gözlerinde söndürüyorlar."

    Orta kısımlara geldik burada Lübnan aydınlarının bu savaş karşısındaki duyarsızlığını eleştiriyor, siyasi organlarının işlevsizliğini anlatıyor.

    İç savaş kızışıyor Lübnan ekonomik bir bunalım içinde ve halk yoksulluk içinde kıvranır vaziyette ve Beyrut şöyle betimler durumu:

    "Caddeye bakan penceremi açıyorum.

    Eski caddemiz gitmiş. Taşını, kaldırımını toplayıp torbasına koymuş ve gitmiş. Burada insan bulunduğuna dair bir iz yok.

    Kediler ve köpekler döküntü yığınları üstünde saltanatlarını tek başlarına icra ediyorlar.

    Sinekler tüm sokağa çıkma yasaklarıyla alay ederek mezbeleler üstünde uçuşlarını gece gündüz sürdürüyorlar.

    Kentin sakinleri nerede?

    Balık mı yuttu onları?

    ....

    Her yerde ölümün kokusu ve izleri.
    Ölümün varlığı yaşamın varlığından daha güçlü.
    Pencereyi kapatıyorum. Perdeleri çekiyorum.


    İç savaşın bilançosu çok ağır oldu yüz binler öldü, yüz binler yaralandı Lübnan farklı siyasi oluşumlara bölündü ve Beyrut buna şöyle değiniyor;

    " Son iç savaşın istatistikleri şunu gösteriyor ki her tabibin boynunda en az yüz ölü ve bin yaralı vardır...

    Usturalar boğazlamaya devam ediyor.

    Kara sülük kan emmeye devam ediyor.

    Yetkili bir doktor, incelediği et yığınının kadın eti mi, erkek eti mi, çocuk eti mi, koyun eti mi, sığır eti mi olduğuna karar veremez.

    Bu kan ve et piramidinde dokubilimine yer yok.

    Yitik halk ölüm dehlizlerinde genç çocuğunun parmağında nikah yüzüğünü, delikanlının parmağında küçük bir Mushafı, kız çocuğunun boynunda bir haçı arıyor. Ya Râb."

    O kadar acılarla dolu yoğun bir kitap ki, Nizar Kabbani'nin kendi öz vatanı olan Şam'ın bu halini görseydi kahrından ölüp giderdi eminim o misafir olarak yaşadığı Beyrut'u bu kadar acıyla anlattıysa çocuklarının o büyülü Şam'ı için kaleminden dökülen kan damlaları yazısını engeller bu durumda kahrolur giderdi...

    Son olarak İslami terörün en büyük dayanağı olan Allah yolunda ilerleme gayesiyle insan öldürmeye teşebbüs eden o vahşi İslami teröre olan satırlarını yazarak bitireceğim lakin Nizar Kabbani'nin El Kaide'den ayrılıp Suriye'de kan gölü oluşturan İŞİD oluşumunu görmeden 98 yılında öldüğünü unutmayın o günleri görseydi neler yazardı kim bilir.


    "Allah

    Niçin O'nu yerel siyaset pazarına sokmak için ısrar ediyorlar?

    Niçin O'nu bu sakız gibi yapışkan, devingen, kumlu toprağa çekmek istiyorlar?
    Niçin O'nub bembeyaz, tertemiz ellerini Lübnan siyasetinin kömürüyle, tozuyla kirletmek istiyorlar?
    Niçin O'nu kendi topluluklarına, örgütlerine, misillerine, gizli kuruluşlarına sokmak istiyorlar; O'na parti kartı vermek için ısrar ediyorlar.

    Niçin O'nun adına konuşuyorlar.

    O'nun adına silahlanıyorlar?

    O'nun adına siper kazıyorlar?

    O'nun adına adam kaçırıyorlar?

    O'nun adına öldürüyorlar?

    .......


    Allah'ı, kötüleştirmeye kalkışan herkese karşı haykırmak istediğimi hissediyorum.

    İzin verin de ölmeden önce yüzünüze karşı haykırayım; Allah'ın soyulmasına karşıyım ben. O'nun adının sizin iç savaşınızda reklam sloganı gibi kullanılmasına karşıyım. Bu savaşın Allah uğrunda savaş olduğunu söylüyorsunuz. Oysa Allah'a karşı bir savaştır bu.

    Öldüren Müslüman da, Hristiyan da, Yahudi de, Budist de, Mecusi de olsa fark etmez...
  • 408 syf.
    BİR SEN VAR SENDE, SENDEN İÇERİ, SENİ SEN YAPAN...

    Öncelikle yolculuk uzun sürdü. Sıkıcı mıydı? Bazen sıkıldım, yalan yok. Sürekli bir bilgi bombardımanına tutulmak her zaman ilgi çekici gelmeyebilir. Ben de bu durumdan muzdarip oldum. Bazen aynı şeyleri tekrar tekrar okuyormuşum hissine kapıldım, bazen de aynı şeyleri gerçekten de tekrar tekrar okudum. Bu nedenle de bu muhteşem kitabın muhteşem puanını biraz kırmak durumunda kaldım. 2017 Wellcome Kitap Ödülü finalisti bu kitap. Birinciyi merak ediyorsanız işte burada: https://wellcomebookprize.org/past-prizes/2017
    Bu kitapla aynı yayınevinden, Yaşayanı Onarmak adıyla yayınlanmış. Diğer kitabı okumadım, diğer adayları da okumadım ama bazen okurken öyle bir ruh haline büründüm ki, "ulan şu kitap dururken birinciliği nasıl olur da başka kitaba verirsiniz?" demekten kendimi alamadım.

    Kapaktan, bazı okuyucuları irrite edecek bir detayla başlayalım: New York Times Bestseller. Biliyorum, bazı bestseller'lar reklam becerisiyle, başarılı tanıtımlarla ya da ünlü yazarların, yayıncıların, gazetelerin köpürtmeleriyle bir yerlere gelen kitaplardan oluşmakta ama bu durum, bilimle alakalı kitaplarda biraz daha geri planda kalıyor diye düşünüyorum. Kurgu kitaplarda yine işkillenmeye devam edebilirsiniz, hak veririm. Kapak resmi ise, işin iç yüzüne dair hafiften bir fragman sunmakta. İnsan bedeni ve her yeri siyah noktalarla bezeli. Yoksa bu insan evladı, her yerini saran bir hastalıkla mı pençeleşmekte? Hayır hayır. Sakin olalım. Kitap, mikrobiyotamızdan, bizi yataklara düşüren, organlarımızı veya uzuvlarımızı yitirmemize sebebiyet veren, hatta bizi öldüren mikroplardan ziyade, bizi biz yapan mikroplardan bahsetmekte. Ve böylece kafamızdaki mikrop algısını da yerle yeksan etmekte. "Devrim niteliğinde bir kitap" deyimi kullanılacak olsa, bu kitap için seve seve kullanırdım.

    Kitap, içerik olarak bilime meraklı okuyucuları cezbedecek düzeyde. Ama bazen bilimin içinden gelmeyen bir okuyucuda "ne okudum ben şimdi?" sorusunu da sorduracak düzeyde teknik bilgiye sahip. Ben okurken özellikle kurşun kalemimi yanımdan hiç eksik etmedim ve sayfa sayfa altını çizdiğim, alıntıladığım, yıldızladığım ve de birçok bitki, hayvan, virüs ve bakteri adı işaretlediğim bir okuma deneyimi yaşadım. Herhalde bu da benim gibi, kitaplarını çizmekten dahi imtina eden bir okur için apayrı bir deneyim oldu. Ama verimli olması adına, eğer bu kitabı okursanız size de bunu yapmanızı tavsiye ederim.

    Bilim kitaplarında spoiler gibi bir durumun olmayacağının rahatlığında olarak ve de kitabı okumamış olan okurların ağzına da birer parmak bal çalmak adına, kitaptaki birkaç ilgi çekici kısımdan bahsetmek gerektiğine inanıyorum. Mesela, insanlarda hastalık etkeni olan bakteri türlerinin sayısı 100'ü geçmez. Fakat bedenimiz trilyonlarca bakteriye ev sahipliği yapar. Bağışıklık sistemi, vücudumuz patojenler tarafından saldırıya uğradığında devreye giren bir askeri birlik değil, vücudumuzdaki mikropların uyum içinde olmalarını sağlayan uzlaştırıcı rolündedir. Bizim için yararlı olan bakteriler, işler değiştiğinde bizi sırtımızdan vuracak Brütüs'lere dönüşebilirler. Hatta işler sarpa sardığında, tüm mikrobiyotamız bize karşı cephe alabilir (disbiyoz). Mikropların davranışlarımızı, ruh halimizi, vücut yapımızı vs. nasıl şekillendirdiğini ise hiç anlatmıyorum. Ve dahası, burada sadece insan vücudundan bahseden başlıklardan bahsettik. Doğada mikroplar ile alakalı daha neler var neler...

    İçeriği dopdolu bir kitaba içeriği dopdolu bir de inceleme yazmak, bana kalırsa kitaptan rol çalmaya yeltenmek olur. İyisi mi ben incelemeyi burada sonlandırayım, siz de mikroplarınızı sevin ;) Bu arada, kitabın ilgi çekici sloganı olan "Bu kitabı okuduktan sonra muhtemelen bir 'favori mikrop'unuz olacak" kısmının hakkını verecek olursak, benim favori mikrobum olabilecekken, hemcinslerime savaş açışı sebebiyle favoriliği kıl payı kaçıran ama ilgimi de fazlasıyla çeken Wolbachia'yı seçiyorum.
  • Sigara içmeyi sağlıklı bir alışkanlık olarak göstermek, elbette dahiyane bir fikirdi. Lucky Strike’larda kullanılan tütünün içindeki boğazda tahrişe neden olan maddeleri, "zararlı aşındırıcı asitler" de dahil olmak üzere yok ettiği iddia edildi. Böylece Lucky Strike'ın sloganı ortaya çıktı: “Boğazınızı tahrişe ve öksürüğe karşı korur!”
    "Sağlığa faydalı” fikrini pekiştirmek adına, opera yıldızları ve diğer ünlü şarkıcıların ifadelerinin kullanıldığı “değerli sesler'' kampanyası başlatıldı.
    Ancak bir noktada, diğer pek çokları gibi George Washington Hill de 1920’lerin kadınlara yönelik reklam trendine yöneldi. Ani bir karar verdi: Lucky Strike’ın asıl başarısı, kadınlar sigara içmeye ikna edildiğinde, özellikle de toplum içinde sigara içmeye başladıklarında yakalanacaktı.
    Bernays, günlüğünde patronunun yaşadığı o aydınlanma anından şöyle bahsetmişti:
    “Beni odasına çağırdı. ‘Kadınlara sokakta nasıl sigara içiririz? Sigara içen kadınlar hep evlerinde içiyor. Kahretsin! Günlerinin yarısını ev dışında geçiriyorlarsa ve eğer onlara sokakta sigara içirmeyi başarabilirsek, lanet kadın tüketici pazarımızın hacmini neredeyse ikiye katlarız. Bir şey yap! Hemen!’ dedi.”
    1920’lerde kadınların halka açık alanlarda sigara içmesi hâlâ bir tabuydu. Hatta bazı şehirlerde, kısa bir zaman için New York da dahil olmak üzere, kadınların ulu orta sigara içmesi kanuna aykırıydı. Ama takıntılı bir kişilik olan Hill için bu fikir kesinlikle ve apaçık bir ticari fırsattı. “Göreceksin, ön bahçemizde yeni bir altın madeni işletmek gibi olacak," demişti, Bernays’e.
  • 76 syf.
    ·1 günde
    Kitabın ana mantığını, kitaptan bir alıntıyla yapmak istiyorum.
    “Hayat için tüketim” sloganı “Tüketim için hayat” oldu.
    Evet yazar Ali Şeriatı, kitabına toplumu ideal bulma yolunda ilerleten ve hedefe ulaştırma yolunda en büyük görevin aydınlar olduğunu. Aydınların toplumun mimarları olduğunu vurgulamaktadır. Aydınlar içerisinde bulunduğu toplumu gerçek irfana alet olmamış ilme ulaştırmak için halkın içinden çıkması ve ona yakın olması gerekmesini savunur.
    Aydınların toplumsal yapıya etkilerini süreç olarak başlamadan önce toplumsa hayatı yönlendiren, asillik ve kapalı dünya görüşüne sahip, değişmez kuralları, geleneklerle övünme düzeni feodalimin kuralcı geleneksel yapısı, ilerleme, ilim, hürriyet ve maddeciliğe dayan burjuvazimi oluşturduğunu ileri sürerek.
    Feodalizmde her türlü yeniliğe ve biat karşı çıkılarak kendi otoritesini kurması sonucu 16.ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkan bir grup aydın, dine muhalefet ederek, dinin toplumu ve insanlığı geriye doğru götüren hurafelerden ibaret olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Dine karşı hurafe anlayışı ilim, felsefe kapısını açmış olup burjuvazin önünü açmış, bu dönemde aydınlar ilim ve felsefe kullanarak bu sefer dine karşı kendi menfaatlerine çıkarlarına uygun şekilde dine karşı ilmi kullandı. Bu amaçla kullanılan ilim insanı iktisadi bir hayvan haline dönüştürdü. Maddesel nimetlerin sayıları arttıkça sınıfsal farklar da artmış, bolluk içinde insanları sefalete sürükleyen durumun burjuvazinin kurduğu “ilim” olmuştur.
    Burjuvazim toplumda maddi menfaat meydana getiren bu sistem TÜKETİM zihniyetini ön plana çıkarmıştır. Hayat için tüketim kelimesinin yerine tüketim için hayat sloganı yer almağa başladı. Burjuvazinin bize sadece tüketim ve masraf vermekle kalmadığını, aynı zamanda bize yeni ihtiyaçlar da verdiğini görüyoruz. Çünkü ilim onun emrinde, onun isteğine bağlı. Sosyoloji, psikoloji, teoloji, ahmak tanıma bilimi, edebiyat, propaganda, reklam, sanat... hepsi onun emrinde ve onun isteğine bağlıdır. Böylece durmadan ihtiyaç yaratıyor, yeni ihtiyaçla yeni insan tipi yapıyor, sonra onun ihtiyacını da kendisi gideriyor
    Hayatım tüketim paradoksunda yaşatan bu anlayış insanları paranın kölesi haline getirmiş, parayı elde etmek için her yolu mubah görmeye başlamıştır. Bu anlayışta tabi ki toplumsal deformasyona sebep olmuş, toplumsal çatışmalar, toplumsal çürümeler meydana getirmiş. Toplumun ahlak ve etik anlayışı değişmiştir.