• 308 syf.
    ·9 günde·10/10
    Sembollerle dolu olan ve müthiş bir edebi/tarihi birikim içeren bu kitabı incelemek, dolayısıyla hakkını vermek oldukça zor. Mesela kitabın ana kahramanı Selim Pusat'ın askerlik yıllarında intihar eden yakın arkadaşı Şeref'in, aslında Selim Pusat'ın kendi şerefi olabileceğini size nasıl kolay yoldan anlatabilirim, bilmiyorum. Küçük bir deneme yapayım:

    Selim Pusat, askerlik yıllarında, yakın arkadaşı Şeref ile birlikte iftiraya uğramış ve ordudan atılmış bir kişidir. Ordudan atılmayı hazmedemeyen Şeref'in intihar etmesiyle, ordudan atılmış bir askerin şerefini kaybetmiş sayılması arasında elbette bir sembolik bağlantı vardır. Şeref'in zaman zaman ortaya çıkıp Selim Pusat'a doğru yolu(şerefli yolu) göstermesi de bundandır... İşte kitapta bunun gibi birçok sembol var ve çözebilmek gerçekten ustalık istiyor.

    Bu düşünceyle, kitabı bitirdiğim andan itibaren birçok farklı sitede birçok farklı okurun yazdıklarını okumaya başladım ve bir türlü tam olarak hislerimi yansıtan bir yazıyla karşılaşamadım. Çünkü bu kitabı anlatmak ve parçalara ayırmak gerçekten çok zor. Tam kitabı parçalara ayırmaya niyetleniyordum ki, karşıma ekşisözlük'te bir yorum çıktı. https://eksisozluk.com/...lkisehrebirfilmgelir isimli yazar arkadaş, kitaba dair en doyurucu ve bilgilendirici cümleleri yazmıştı. Kendisinden aldığım izin ile onun yorumlarını da burada paylaşıyorum. Bu yorumlar kitabı okumuş olanlara da okuyacak olanlara da büyük bir fayda sağlayacaktır:

    "Bilindiği gibi Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız’ın nehir romanlarının sonuncusu. (Ömrü vefa etmediği için son romanını tamamlayamadığını düşünüyoruz.) Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt ve ardından Ruh Adam. Kimi insanın ön yargılı baktığı bu Atsız romanının bu denli çok okunmasının ve sevilmesinin sebebi nedir? Kendimce açıklayayım.

    1. TARİHİ-EFSANEVİ ZEMİNE OTURTULMUŞ OLAY ÖRGÜSÜ:

    Roman, iki farklı olay örgüsü üzerine kurgulanmış. Bunlardan birincisi romanın hemen başında anlatılan Uygur Masalı ve Yüzbaşı Burkay, ikincisiyse asıl olay örgüsünü oluşturan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e atlanmış bölüm ve Selim Pusat’ın maceraları. Eseri bir bütün halinde incelediğimizde, birbirinden tamamen farklı görünen bu iki olay örgüsünün temelde birbiri üzerine inşa edildiği anlaşılabiliyor. Uygur Masalı, yani çekirdek olay asıl olayın örgüsünü şekillendirmiş. Kitap boyunca anlatılan olaylarda anlamlandırılamayan ne varsa aslında hepsi bu Uygur Masalı’nda gizlenmiş ve anlamlandırılmış durumda. Kişi kadrosundaki şahısların paralellikleri iki olayda da asla şaşmamış, özenle oluşturulmuş. Eserin birinci ve en önemli başarısı buradan geliyor. Yani tarihi, efsanevî ve zaman zaman gerçekçi olaylardan.

    2. GERÇEK VE DOĞAÜSTÜ ARASINDA SIKIŞAN KİŞİ KADROSU VE KARAKTERLER:

    Kişi kadrosu tam da olaylara göre işlevsellik kazanmış karakter ve tiplerden oluşmakta. Asıl kahraman yani Selim Pusat, Uygur Masalı’nda anlatıldığı gibi askerî bir temele sahip. Hatta Osmanlı’ya bağlılık yemini eden bir subayken Cumhuriyet dönemindeki ordu durumunu da analiz etmiş biri. Bu da geçmişten Cumhuriyet’e bir köprü vazifesi olarak kullanılmış. Bir nevi Burkay, beden değiştirip Pusat olmuş. (Pusat karakteri, Atsız’ın kendi hayatından da kesitler taşımakta.)

    Eserin içindeki bütün yan kişiler Uygur Masalı’nda Burkay’ın, esas bölümde de Pusat’ın etrafında şekillenen, hayatımızın her bölümünde karşılaşabileceğimiz insanlar. Selim Pusat, diğerlerinden değişken ve karmaşık yönleriyle ve iç çatışmalarıyla ön plana çıkarken diğer kişiler onu mutluluğa, mutsuzluğa, iç çatışmalara sürükleyen ve yerli yerinde kişiler. Zaten Pusat’ı karakter hüviyetine sokanlar da onlar: Ayşe Pusat, Güntülü ve diğerleri. Gerçek ve doğaüstü olaylar arasında sıkışan kişiler eserin en başarılı taraflarından biri.

    3. DEKORATİF VE FİGÜRATİF TİPLER:

    Roman, Türk halkının çok sevdiği askerî kimlikler üzerine kurulu. Militarist övgü ve yergiler, militarizmin analizini yapan kişiler, askerî kimlikleri olan sert ve mağrur karakterler var. Yeni rejimle ortaya çıkan rütbeler, sistemler; olur olmaz yerlerde ortaya çıkan erler, komutanlar...

    Eşinin hapse atılmasından sonra, dolaylı yoldan da olsa, o da cezalandırılan; kutsal meslek icra eden bir öğretmen var Baş rolde: Ayşe Pusat. öğrencileriyle iyi ilişkiler kuran, hem ideal bir eş hem de ideal bir öğretmen modelidir. Ve tabii ki haksız yere cezalandırılmış mağrur öğretmen.

    Başarılı olması, öğretmenlerine karşı saygıları ve olumlu yapıları ile genel kültürlü ve edebiyat düşkünü öğrenciler, tabii ki başta: Güntülü! kurgunun içinde yeri geldiğinde dekor, yeri geldiğinde figür yeri geldiğindeyse tam merkezde olan tipler eseri güçlü kılan diğer yönler.

    4. RÜYA GİBİ BİR AŞK:

    Eser çok fazla karşılaşılamayacak ve sabrı tüketecek, yukarıda saydığım birçok unsurla süslenmiş bir aşkı anlatıyor. O kadar karmaşada böyle bir aşkı okuyucuya yansıtmak muazzam bir olay. Rüya gibi bir aşk. Betimlendiği kadarıyla sert görünümlü karakter ve tiplerin yüz kaslarını gevşeten görüntüler oluşturuyor kafanızda. Tarafı olduğunu kişiler tek tek güzelleşiyor, tarafı olmadığınız kişiler ise tek tek çirkinleşiyor. İyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini çarpıştırıp duygusal coşumculuk yaratması bir tarafa her şeyi sembolleştiren diyaloglar bir tarafa. Edebi akımını kestiremeyecek derecede unsurlar barındırıyor.

    5. EDEBİYATIN SERPİŞTİRİLMİŞ OLMASI:

    Elbette roman edebî bir tür. Ama bu eser edebî bir tür olmaktan ziyade edebiyatın kendisi. Halit Ziya’nın Servet-i Fünun döneminin kendisini edebî bakış açısıyla anlatan Mai ve Siyah’ı gibi olmasa da edebiyatı da bizzat içinde barındıran bir roman. İçinde Orta Asya Türk Edebiyatı'ndan Divan Edebiyatı'na ve hatta Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı'na dair detaylar, değerlendirmeler, şiirler üzerinden duygu aktarımlarını görebiliyorsunuz.

    Hatta roman, Atsız’ın iki meşhur şiirini içinde barındırıyor. Biri, eserde ego uyandıran “Mutlak Seveceksin” şiiri, Diğeriyse şiirde Nirvanalardan “Geri Gelen Mektup”tur. İki şiir de bir filmin soundtrackları gibi tam zamanında devreye girip gereken etkiyi yapıyor. İki şiirin de hikayesi mevcut kurguyu en iyi şekilde yansıtıyor.

    6. DİL KULLANIMI, KONU ÇEŞİTLİLİĞİ VE DİYALOGLAR:

    Din, tarih, psikoloji, sosyoloji, edebiyat, şiir barındıran eser güçlü diyaloglara da sahip. Birçok sözcüğü vecize niteliği taşıyan diyalogların bulunması eseri farklı kılıyor. Yeri geldiğinde askerî, yeri geldiğinde resmî, yeri geldiğinde samimi, yeri geldiğinde edebî, yeri geldiğinde siyasî, yeri geldiğindeyse vecize niteliğinde diyaloglara ve monologlara sahip. Dili ise tam edebiyat ders konusu: açık, akıcı, duru ve yalın.

    7. MANEVİYAT VE TANRI TEMSİLİYLE DOĞAÜSTÜ VE ŞAŞIRTICI BİR SON:

    Eser şaşırtıcı ve metafizik ögelerin ışığında sona eriyor. Sona ererken ilk kitaptan son kitaba kadar bütün tip ve karakterler bir tiyatro oyunun sonu gibi tek tek reverans yapıyor. Şaşırtıcı diyaloglar ve vak’alar, ortaya çıkan kişiler, şaşırtıcı ve doğaüstü bir mekan, uzay düzlemindeki bir zaman, tanıdığımız birçok isimle hiç beklenmedik bir sonla tam da başta geçen bir replikle bitiyor. Bu şaşırtıcı son da eserin tekrar okunması isteğini uyandırıyor.

    YORUM:

    Okumayanlar için Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt okunduktan sonra okunması tavsiyemdir. Bağımsız da okunabilir ama böylesi daha iyi olacaktır.

    Fantastik ögeleri mistik ve gerçekçi bir yapı içerisinde işleyen roman, muhtevası ve kurgulanışı yönüyle çağdaşı Türk romanlarından farklı bir yapıya sahip. kişi kadrosu bakımından da İslamiyet öncesi ve yeni Türk edebiyatının ortaya karışığı şeklinde. Yaşadığı olaylarla tip’ten karakter’e dönüşen Selim Pusat’ın mağrur yalnızlığı, kimliği, kişiliği öyle güzel yansıtılmış ki o kişinin yerinde olmak istiyorsunuz. Bir tarafta Ayşe Hanım'a saygı duyuyorsunuz. Aynı zamanda Güntülü’yü de seviyorsunuz. Hatta bazı davranışlarını tasvip etmeseniz de ona kızamıyorsunuz.

    Tarih ve edebiyat bilgi birikimiyle muazzam bir eseri bize kazandıran Atsız, bu romanında Türk kültüründen ve edebiyatından beslenerek, modern romanın yapısı kullanmış. Tipleri çeşitlendirip karakterlerin ruhsal yapısına derinlik kazandırmış ve eserin içerisinde belirgin bir şekilde yer etmelerini sağlamıştır."
  • 168 syf.
    ·3 günde·8/10
    “Proust, öbür yazarların atlamaya alışık olduğu şeyleri böler ve bizde sonsuza dek bölebilme duygusu uyandırır.”
    Valery

    Proust’un Biyo-Bibliyografyasından oluşan ilk bölüm, ailesi, arkadaşları, monden çevresi ve edebi ortamları hakkında bilgi verirken, tüm Proust profillerini kapsayacak çalışmaları sunar; kronolojiyi, bir başka ifadeyle zaman kavramını yıkan bir yazarın, kısa da olsa yaşam öyküsünün ince basamakları sunulur bu bölümde. İkinci bölümde ise Kayıp Zamanın İzinde serisinin her kitabı ayrı olarak ele alınır: yapıtların teması, Proust’un sanat, kibarlar ve aşk üçgeninin hangi ciltte ne oranda yerleştirildiği, serinin ana fikir ve bütünlüğünü nasıl kavrayabileceğimizi açıklayan kısa ve öz incelemelerin yer aldığı bir çalışmayı kapsar.

    Genel olarak fikirsel tezlerin sunulmadığı bir kitapla karşılaştım, bu başlangıç için handikap kabul edilebilirdi ancak Proust uzmanlarının tespit ve tezlerine yer verilmesi, -özellikle Barthes ve Tadie yapıtlarına- kitabın bu boşluğunu fazlasıyla doldurduğu söylenebilir. Mehmet Rıfat, Proust uzmanlarının araştırma ve eserlerini potadan geçirerek yalın ve anlaşılabilir bir kitap çıkarmış ortaya, tabii salt editörlüğünün dışında olarak metinlerin sonuç kısmında kalem oynattığının altını çizelim. Kitabı bitirdiğimde, Kayıp Zamanın İzinde’nin diğer serilerinde neler olacağını üstü kapalı olarak öğrenmiş olmam ayrıca sıkıntılı bir durumdu; inceleme kısmında ve seriler özelindeki değerlendirmelerde maalesef ki bazı süprizbozanlar mevcuttu. 94 ve 109. özellikle küstüren sayılar, bunu da belirtmeden geçmeyelim.

    Kayıp Zamanın İzinde, karakterlerin fazlalığıyla dikkat çeken bir eser. Proust’un yaşamındaki kişileri romanına yansıtarak karşılık verdiği, hatta karışım modeliyle yarattığı karakterler, kurmaca ve gerçek beş yüzü aşkın kişi ve aile olarak okurun karşısına çıkar… Romanda en çok ismi geçen 16 karakterin, gerçekte hangi isimlerin rol modeli olduğu verilerek, analizlerle yanıt buluyor.

    "Yazmadan edememek; yazmak için yaşamak; yazma arzusunu gerçekleştirebilmek için ölüme direnmek: Ve ancak yazma arzusu yazma eylemine tam olarak dönüşüp gerçekleşince ölmek: İşte Proust'un yaşam ve yapıt programı budur."
    Barthes

    Bazen bir iz bırakabilmek için ömür verilir. Hayatımızda geriye dönüp baktığımızda kendimize ait bir şey görememek, sanırım bir felaketle eş değer olurdu. Proust, dünya tarihinde bu adanmışlığın en büyük örneklerinden biri… “Kayıp Zamanın İzinde hem komik bir romandır, hem trajik bir romandır, hem serüven romanıdır, hem erotik romandır, hem şiirsel romandır, hem düşlerin romanıdır, hem de imgeler romanıdır.” / Tadie
    Esere son verilmeden sürekli olarak yeni öğelerin akıtılması, katmanı geniş bir kitap ortaya çıkartmıştı. Tarihten, sanata, siyasetten, müziğe her şeyin iç içe olduğu roman, bu yönüyle zorlayan bir eser olduğu kadar, imgelem bağını da zorunlu kılan bir eser. Mehmet Rıfat, bu noktada sanata temas ederek, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde romanıyla başlayan Empresyonizm etkisinin karakterlerde nasıl yanıt bulduğunu anlatır. Vermeer’in tabloları sadedir Proust’a göre, fakat bir estetikliği, bir anlamı olduğu açıktır. Delf manzarası bugüne kadar gördüğü en güzel tablo olacak, aldığı ilhamın estetikliği eserinde görülecektir, diyebiliriz. Bir an bakmakta olan İnci Küpeli Kız portresi gösterişsiz, gündelik yaşamı temsil edişiyle Proust’un kibarlar ve sıradan insanlarının çizdiği enstantanelerle benzeşir. Ara Güler’in fotoğraf karelerindeki sıradan ve canlı yaşamın bu estetiklikle paralellik göstermesi, ancak içerisinde bir hikayeyi anlatmasıyla açıklanabilir. Proust için Vermeer, üne kavuşma kaygısı gütmeden yalnızca sanatı için çalışan bir sanatçının figürüdür. Ancak tanınmayan, toplumda önemli bir yeri ve konumu olmayan sanatçıdır aynı zamanda. Onun Swann’ların Tarafı’nda karşımıza çıkan Vinteuil’ün bir izdüşümü olduğunu söyleyebiliriz. Bilmediğimiz, tanımadığımız milyonlarca insan, kendi sanatını yansıtabilmek için popülariteyi yok saymış ve unutulup gitmiştir, ancak bu muhakkak bir zevktir, başkalarının istek ve beklentilerini hiçe sayan anlayıştır bir nevi, ve o beklentilerin zamanla meydana getirdiği benliğe yabancılıktan beri durmaktır. Proust, eserin sonunda da belirtildiği gibi burada toplumsal benliğin karşısına yaratıcı benliği koyar. Sainte-Beuve’e Karşı, bu tezi anlatan bir eser olmakla birlikte Kayıp Zamanın İzinde’de bu metaforu sık sık görürüz.

    Proust, Kayıp Zamanın İzinde’nin yazımında hangi teknikleri benimsemişti? Proust uzmanlarının tespitlerine yer verilerek, romanı oluşturan tekniklerin önemli noktaları sunulmuş eserde. Salt Proust okumalarının dışında, diğer okumaların da altını doldurabilecek tekniklerden bazıları şöyle:
    Zaman kronolojisini sarsma: “Birinci teknik zamanın kronolojisini sarsma. Proust sözünü ettiği bu yarı-uyanık bilinç havası içindeki bireyin davranışı gibi, yazacağı romanın kronolojik yapısını dağıtır”, Barthes’e göre. Böylece söylenilebilecek her şeyin alanı sınırsızca açılmış olur. Zamanı yeniden düzensiz olarak potadan geçirmek: Yine Barthes’e göre, “Proust’un bu büyük yapıtında, zamanın parçalarını düz kronolojik bir sıra içinde değil, onları giysi diker gibi, kesişmeler, düzenlemeler ve yinelemelerle yeniden dikmiştir.” Bir başka deyişle hem bilgileri toplar hem de bu bilgileri yeniden süzgece alarak dikmiş olur romancı. Proust’a göre de roman bir terzi tarafından hazırlanan bir giysi gibidir. “Kayıp Zamanın İzinde Proust’un yaşamının simgesel bir öyküsüdür. Simgesel bir yaşamöyküsüdür; ama kronolojik bir anlatı değildir, bir biyo-kronografi değildir.” Deneme ile romanın alt türlerini ve hatta bütün türleri birleştirme: Denemenin metaforu ile Roman metonimi alanını birleştirmek, Kayıp Zamanın İzinde metinlerinde en sık görülen unsurlardan biridir. Anılar ve sıradan yaşamın arasında devreye giren anlatıcının ‘deyiş’ haline gelen cümleleri deneme türünü andırır. Birinci tekil kişili anlatımı kullanma: O’lu anlatıma göre okura daha yakın olan “ben”li anlatım Anlatıcıyla özdeşleşme olanağı tanır. Daldırma tekniği ya da Balzac tekniği: Aynı kişilerin yinelenmesi; Özümseme. Dalı gövdeden ayırmadan köklenmeleri için toprağa sokmaktır daldırma tekniği. Hiç bu açıdan bakmamıştım diyebileceğimiz, örneğin, sevgilisini uzun bir aradan sonra gören Anlatıcı, zamanın değişime uğrattığı iki farklı dönemin karşılaşması olarak görür bunu. (Serinin en güzel metinlerinden biriydi!) Yenilenmek, gelişmek, değişmek kavramlarının iki ayrı zamanda ortaya çıkardığı iki farklı ruh. Romanın başlangıcında görülen önemsiz ayrıntılar tıpkı hayatımızda olduğu gibi, dönüşüme uğrayarak kendi içinde gelişerek farklılaşır. Pek üstünde durmamış olduğumuz ilk ayrıntıyı yeniden hatırladığımızda ona yeni özellikler katarak yorumlarız, aynı Proust’un bizlere sunduğu karakterleri gibi. Yapıtın boyutunun giderek büyütülmesi: yeni öğeleri akıtma tekniği. Proust ve Müzik, Kayıp Zamanın İzinde’nin nasıl devasa çoğaltmalara tabi tutulduğunu gösterir nitelikte bir eserdi. Proust’un bestecisi Vinteuil, onlarca “gerçek” kişinin bir bütünü olarak karakterize edilmişti. Barthes’in dediği gibi “Sanırım ölmeseydi, sürekli yeniden yazardı” (…) lafzı, hiçbir zaman tam manasıyla bitirilemeyecek romanın zenginliğini ve bütünlüğünü açıklar niteliktedir. Çünkü en ince ayrıntılara inebilmek, o ayrıntıyı büyütmekle olanaklı olmalıdır. Yeni öğelerin boyutunu Proust’ta, yani yazarların karışımını kendi kaleminde görmek mümkündür: Balzacvari tasvirler, Ruskin’in mimari tezleri, Tolstoy’un sanat ve müzik kültürü gibi farklı zihinleri kendi dehasıyla yenileyerek yorumlaması yapıtının sınırsızlığını açıklar.

    Yazarların toplumsal benliğini savunan Saint-Beuve’e karşı yaratıcı benliği savunan Proust, Saint-Beuve’e Karşı eserini kaleme alarak düşüncelerini toparlamıştı. Yaşam-yapıt ilişkisinin birbirinden kopuk olamayacağını savunan Beuve’nin görüşü Proust’a göre ispatlı ve mantıklı bir gerekçe olamazdı. Çünkü sanatçının ruhsal incelemesi eseriyle tezatlık gösterebileceği gibi, temel yeteneğin bulunması için izlenecek bir yol değildi. -Schopenhauer’in hayat-eser tezatlığını iyi bir örnek olabilir.- Proust’a göre sanatçının özünü ortaya çıkaracak olan toplumsal hayattaki karakteri değil, salt yapıtının kendisidir ve alışkanlıklarımız, kusurlarımız bir kitapta ortaya koyduğumuz benlikten bambaşka bir benliğin ürünü olarak soyutlanır. Romanda Elstir, Bergotte, Vinteuil gibi karakterlerin mesleklerindeki üstünlüğüne karşın, toplum içindeki silik ve kişiliksiz özellikleri de burada tespit edilir. “Aynı bedende büyük bir deha ile birlikte yaşayan insanın bu dehayla çok az bir bağlantısı vardır; yakınlarının tanıdığıysa bir insandır; dolayısıyla, Sainte-Beuve gibi yapıp şairi insana bakarak ya da dostlarının sözleriyle yargılamak saçmadır.” denilerek, yazının farklı bir benliğin yaratısı olduğu net bir şekilde ortaya koyulur. Sonuç olarak Proust, yaşamöyküsel eleştiriye karşıt olurken ,temelde bir insanın, toplum içinde sıradan, donuk hatta kişiliksiz denebilecek karakter taşıyabileceğini ama buna karşılık büyük bir sanatçı olduğu/olabileceği durumunu değiştirmediğini belirtir. Proust, bana göre Ruskin’i, Beuve’yi, Edebiyatımızda Kemal Tahir’i, hatta Rumi’yi bile bu teziyle nakavt etmiştir.

    Bahsettiklerim, Proust'u tüm zamanların en büyük romancısı yapan araçlar. Karmaşık, eğri büğrü iplerin arasında hile yapmadan veya köşeleri kesip de kısa yollara sapmadan onun izlediği yolu bulabilmek için belirgin ve isabetli bir araca ihtiyaç duyarsınız. Ve Proust söz konusu olduğunda bu araç, onun üslubudur. Üslup, bizi biz yapan kıvrımların veya hissettiğimizi iddia ettiğimiz yahut hissettiğimize inanmayı dilediğimiz değil de gerçekten hissettiklerimizi yakalayan katmanların ayrıştırılmasını gerektirir. - Andre Aciman

    Proust, Balzac gibi iyice didiklenmiş bir isim. Henüz dilimize çevrilemeyen yüzü aşkın “Proust” kitaplarının sadece popüler olanlarını tanıyoruz. Gilles Delueze, Andre Aciman, Alain de Botton, Roland Barthes ve Jean-Yves Tadie gibi yazarların önemli tespitlerine yer veren Marcel Proust ya da Bir Roman Yaratmak içerisindeki vasat incelemelerle ve aşırıya kaçan akademik diliyle çıtanın çok yüksek seviyelerde olmadığı bir tahlil kitabı. Fakat önemli isimleri kozasında bulundurması ve Proust’un roman tekniklerine yer vermesi baz alındığında, Kayıp Zamanın İzinde serisi ile eş zamanlı okunabilecek bir çizgide olduğu da söylenilebilir.
  • 227 syf.
    ·3 günde·10/10
    Kemal Varol, Diyarbakırlı bir yazar. Öğretmenlikten siyasi görüşleri nedeniyle atılmış, daha çok roman türünde eserleriyle tanınmış. 1977 doğumlu Varol’un şiir, hikaye ve roman türünde eserleri var ve ödüllü bir yazar. Kurguya dayalı eserlerinde memleketi mekan, baba figürü de asıl kahraman olarak sıkça karşımıza çıkıyor. Çiçeği burnunda romanı ‘Aşıklar Bayramı’ da bir ‘baba’ ve ‘yol’ romanı, kitabını da babasına ithaf etmiş Varol…
    15 yaşında ayrıldığı, ara ara gördüğü babasıyla tam 25 yıl sonra yani 40 yaşında tekrar karşılaşacaktır kahramanımız. Bir gece yarısı evine gelen babası perişan haldedir. Başlangıçta aralarında iletişim problemi yaşansa da babasının ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. Yıllar önce annesini ve kendisini terk edip gittiği, bir daha haber alamadığı için babasına kızgındır.
    Babasının amacı Aşıklar Bayramı’na katılmak için Kars’a gitmektir. Ertesi sabah babasını yolcu etmek üzere otogara giderler. Adım atacak dermanı olmayan babasının bu kadar yolu tek başına gidemeyeceğini düşünmesi ve kendisinin de Kars civarında işleri olduğu için arabayla gitmeyi teklif eder ve yola düşer baba oğul; ‘Onunla her baba oğul gibi makul bir süre de olsa yan yana gün saydığımız bir geçmişimiz yoktu. Neye sevinir, neye kızar, konuştuğunda neyi ima eder, sustuğunda içinden neler geçer, inadı ne zaman kırılır, içindekileri hangi yollarla gösterir, hiçbir fikrim yoktu. O benim on beş yaşıma kadar yılda bir kez görüp sonra hep kaybolan, hep uzaklara giden, dönmeyen babamdı.’ (s.95)
    Hepi topu üç günde geçen olayların anlatıldığı romanda sık sık geri dönüşler, geçmiş yıllarda yaşananlara yoğunlaşılarak tamamlanacak diye düşündüğümüz roman tam tersine, sürükleyici olay örgüsü ve etkili duygusal tasvirleriyle roman okuyucusunun gönlüne taht kuruyor.
    Babası her ne kadar Kars’a gitme niyeti taşıdığını söylese de yola çıktıktan sonra güzergahta yaşananlar daha ulvi bir amacın taşındığını ortaya çıkarır. Geniş kesimler tarafından sevilen ve sayılan bir halk ozanı olan babasının pek çok gönül ilişkisi olmuş, bunlardan da anladığımız kadarıyla kötü bir şekilde ayrılmıştır. Uğradıkları her köydee bambaşka bir sevda hikayesine şahitlik eder kahramanımız. Babasına gittikleri yerlerde muazzam bir izzet ikram gösterilmesi de şaşırtır avukatı. Yaşadıkları ve şahit oldukları babasının düşündüğünden çok daha farklı hayat yaşadığını hissettirir.
    Girdiği ortamlarda hastalığını unutan, yüzü gülen babasının rahatsızlığı artınca hastane yoluna düşerler. Romanın belki de en heyecanlı ve hüzün veren bölümleri de bu kısımlardır. Baba oğulun ömürleri boyunca yaşayamadıkları yakınlaşmaları, söyleyemediklerini söylemeleri, karşılıklı duygu patlamaları hüzünden hüzne sürükler okuyucuyu. Babası evi neden terk etmiştir, bunca sene tek oğluyla gerçekten hiç ilgilenmemiş midir, neler yapıp etmiştir? Tüm soruların cevabına bu konuşmalarda tanık olacak ve cevapları alacaktır okuyucu. Kurgunun akıllıca düşünülmesi, babasının ölüp ölmeyeceğinin merakını dahi unutturur bizlere. Bir baba için evladın ne demek olduğuna, halkın kendinden gördükleri bir sanatkara nasıl davrandıkları, sevgilerin neden yitirildiği, hayatta aldığımız bazı kararların ne gibi faturalarla insanın karşısına çıkacağı etkileyici ve vurucu cümlelerle anlatılır romanda. ‘Aşıklar Bayramı’nın şu son cümleleri, bütün bir hikayenin özetidir adeta; ‘ İçimde babamdan kalma bir hece, elimde üç telli bağlaması, başımı çevirip bizi Arguvan’a götürecek sisli yola, yaklaşan kışa ve sanki o an Kars’ta değil de, yıllar önce Arkanya çarşısında hemen önümde el ele yürüyen o babayla küçük oğluna baktım son kez.’
    Başta verdiğim bilgiden mülhem siyaset ve ideolojiyle iç içe bir yaşam süren, öğretmenlikten atılan bir romancının kitabında, yoğun olmasa da siyasi göndermeler de var. Kahramanın avukat olması hasebiyle ülkemizde hukuk anlayışına kafa yorar Kemal Varol. Bu değerlendirmelerde sivri bir dil yok, yani daha çok baba-oğul ilişkisine yoğunlaşan duygusal bir roman, siyasi bir romana dönüşmüyor isabetli bir kararla.
    Alevilik, ‘ Aşıklar Bayramı’nda işlenen konulardan bir diğeri. Alevilerin yaşam tarzları, karakteristik özellikleri, omuzdan öpme gibi çeşitli adetleri de yer alıyor kitapta. Bu bilgiler, bir makale gibi değil, vaka örgüsü içinde akısşı bozmadan verilmiş.
    İletişim Yayınları’ndan çıkan roman, hem yukarıda açıkladığımız hususiyetleri bakımından, hem de yakın dönem toplumsal hayatımızı merak edenlerin beklentilerini ziyadesiyle karşılayacak, ‘biz’e ‘biz’i anlatan başarılı bir roman olmuş.
  • 72 syf.
    ·4/10
    Küçük bir kitap, içi ise koca dünyaları, bir birinden alakasız farklı hayatları barındırıyor, ki bu hayatlar ise sadece insanlara has değil çerçeve geniş. Bunu yaparken ise şiir tadında öykülere çevirmiş evet bir kaç ifade ile su derinleşebiliyor. Okunur iken açıkcası biraz yoğunluk istiyor, birazda karamsarlık.
  • 304 syf.
    ·2 günde·9/10
    Mathieu'nun gölgelerde kalan profilinden ( 1905 doğumlu, Felsefe öğretmeni, anne baba Parisli vb.)roman kahramanının kuvvetle muhtemel Sartre'ın kendisi olduğunu anlıyoruz. Elbette bunun bir otobiyografi olduğunu veya da gerçek olaylardan esinlendiğini iddia edemeyiz ancak şunu çok iyi biliyoruz ki Sartre kendi zihninde dönen ne varsa yansıtabildiği ölçüde ya da bizi kendi zihnine taşıyabildiği ölçüde bizi kendisiyle ana karakter vesilesiyle kaynaştırıyor.

    Akıl Çağı, Özgürlük Yolları üçlemesinin ilk kitabı. Bu üçleme aynı zamanda Sartre'ın gündelik hayata en fazla dokunduğu , yani felsefesini en çok nesneleştirebildiği 3 kitaptan oluşuyor.

    Roman kahramanı bireysel çıkmazları, ahlâk&etik- özgürlük çatışmasını ve elbette kaçınılmaz olarak varlık-hiçlik kaygısını her zamanki Sartre bulantısı ile yaşıyor. Aynı zamanda şunu da eklemek gerek ki romandaki diğer karakterler de birçok romana kıyasla gayet ön planda ve Sartre'ın karakteristik özelliklerini de kendi aralarında paylaşmış gibiler. Zaten var olmakta zorlanan bir zihnin aynı anda tek bir karakter üzerinden izahı kuvvetle muhtemel mümkün olmayacaktır.

    Öte yandan "AKIL ÇAĞI"nın 2 temaya işaret ettiği kanısına vardım. Emin olduğum şu ki "Akıl Çağı" gencin genç oluşunun dört köşesini kavrayarak genç olsa dahi bunun şuurunu kazanmış olması nedeniyle gençliğini yitirmesi ve böylelikle olgunlaşması yani akıl evresine geçmesi. Bunu da elbette gençliğe bir yandan övgüler düzerken, "30 yaştan sonrasının pörsümek" olduğunu söylerken bir yandan da o yaşa gelince yaşına bir anda bir o kadar daha sene eklenip o haliyle iki kat yaşlı olmak istediğini söylerken buluyoruz kendisini.

    "AKIL ÇAĞI" ile hedeflenen diğer bir vurgu da Sartre'ın diline pelesenk olmuş iddiası "İnsan özgür olmaya mecbur bırakılmıştır." yargısının deşilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Sartre için akıl çağı özgürlüğü ona mecbu bırakılmadan elde etmektir.

    Aslında bu incelemeyi yazarken aklıma alıntı yapabileceğim birçok satır da geldi ancak cümleleri tamamen hafızamda muhafaza edemediğim için genel bir yorum ile yetineceğim. Alıntıların bir kısmını da zaten paylaştım.

    Bununla birlikte romanın 1.Dünya Savaşı'ndan sonra 2. Dünya Savaşı'nın da hemen başlarına doğru yazıldığını akılda tutarsak savaş, burjuvazi , komünizm temaları da ayrı bir başlıkta uzun uzadıya konuşulabilir. Aynı zamanda da her şeye rağmen her ortamda varlık-hiçlik konuşulurken, salt özgürlük ve bireycilik anlayışına rağmen dahi kaçıp kurtulunamayan aşk ya da daha doğru bir ifadeyle insan ilişkileri. Ne için severiz, ne için nefret ederiz, neden geliriz, neden gideriz, neden terkediriz? Sartre'a kalırsa cevap, yandık. Zira ona göre hiç için hepsi... Ama bundan da aslında emin değildir.

    Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim 'duvar' metaforu var ki sürekli bir dört duvar içinde sıkışıp kaldığını söyleyen Sartre , bir yerde bu duvarın başına açtığı dertlere birini 'kapı' ile yansıtıyor. " Ne müthiş bir duygudur kapının arkasında birinin olduğundan emin olmak.." Kapı için ölüm ya da dünyanın duvarın dışı -yani metafizik diyelim hadi- derseniz Sartre'ın neden "Eğer bir dine inanacak olsam bu Şeriati'nin dini olurdu." dediğini de anlarız. Şeriati, Sartre ile üniversite döneminde aynı mahallede oturmuş ve yakın ilişkiler kurmuş aynı zamanda Sartre'dan epeyce etkilenmiş Müslüman bir fikir adamıdır...

    Ben daha Sartre'a dair çok cümle kurarım da son olarak kendisini burjuvanın bağrından kopup Che ile karşılıklı muhabbet ettiği resmi ile anmak istiyorum. Bulantılı okumalar diliyorum...

    https://hizliresim.com/ZXqaYk
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Son zamanlarda beni en çok etkiyen romanlardan biri oldu. 112 sayfalık bir kitabın bu kadar dolu, bu kadar yoğun olabileceğini hiç düşünmezdim.
    Bir pazar akşamı oturup tek seferde okuduğum bu kitap, günlerce benim yakamı bırakmadı. Defalarca açıp açıp bazı cümleleri yeniden okuma ihtiyacı hissettim.
    Muhteşem psikolojik analizlerin ve ruhsal betimlemelerin bulunduğu bir roman. Hastalık, yalnızlık, kimsesizlik, çaresizlik ve aşk ancak bu kadar naif bu kadar güzel anlatılabilirdi.
    Konusundan bahsetmek gerekirse; isimsiz anlatıcımız 15 yaşındaki genç bir erkek. Hayatının neredeyse tamamını dizindeki bir hastalıkla geçirmiş ve sonuçsuz tedavilerin arasında gidip gelmiş. Kitapta okuduğumuz kesitte, anlatıcımızın hastalığının ağır şekilde nüksettiği bir dönemi okuyoruz. Bu süreçte aşık olduğunu görüyor ve aşkın getirdiği çaresizliğe şahit oluyoruz.
    Özellikle son bölümde, hastane koridorlarının sessizliği, ilaç kokusu, bembeyaz duvarlar, doktorların sevimsizliği, hastanın yaşadığı korku... Tüm bunların hepsi sizi sarıp sarmalıyor, sanki kendiniz yaşıyormuşsunuz gibi. Anlatılmak istenen her şeyi ruhunuzda hissediyorsunuz.
    Romanın bu kadar gerçekçi, bu kadar etkileyici olmasının en önemli sebebinin, yazarın çocukken geçirdiği kemik hastalığı olduğunu düşünüyorum. Bu kadar yerinde ve nokta atışı psikolojik analiz yapabilmesinin sebebi bu olmalı.
    Etkileyici, sarsıcı ve muhteşem bir anlatımı olan kısa bir roman okumak isterseniz, sizin için biçilmiş kaftan. Mutlaka tavsiye ediyorum.
  • 144 syf.
    ·1 günde·7/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Yola Düşen Gölgeler kitabını yorumladım: https://youtu.be/eHZFlxwsG8Y

    Yanımızdan öylece geçip giden insanların yüzündeki yaşanmışlıkları görmeye kendi hayatımızı düşünmekten hiç fırsat bulabildik mi? Mehmet Y. bu kadar ticari imkansızlık ve zor koşullar içinde kıvranan edebiyat piyasasında bu konuları sizin yerinize düşünmüş.

    Kitabı okuyup hakkıyla inceleyen pek çok arkadaş var, ben daha çok bahsedilmeyen yönlerden kitaba yaklaşmaya çalışacağım. Eğer ben de herkesin dediğini dersem size ve kitabın yazarının gelecek ürünlerine kattığım bir şey olmamış olur, incelemeyi okumayı bitirdiğinizde boşa vakit kaybetmiş olursunuz.

    İlk önce 10 üzerinden 7 puanı hak eden olumlu kısımlardan bahsedeceğim kısaca. Yazar aslında benim de kafamı kurcalayan bir düşünce olan yanımızdan geçip giden ve hayatlarını hiç merak etmediğimiz insanların önemsiz görüntülerinin altında ne kadar yaşanmışlık barındırabileceğini aktarmaya çalışmış. Mehmet Abi'yle az çok sohbet edenler için geçmişte yaşadığı kişisel zorlukları, mesleğinden atılan ve hayattan kovulmuş gibi hisseden insanların yüreğinde bir gün mutlaka tecelli edeceğini düşündüğü adalet ve umut beklentisini, unutulmuşlukları ve vatanından ayrı hissetme duygusunu kitaptaki pek çok cümlede görebiliyorsunuz. Yazarın da 97. sayfada dediği gibi:
    "Ümitlenmenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Çünkü sizi hem hayata bağlıyor hem de tüketiyordu."
    İşte, yanımızdan öylece geçip gittiğini düşündüğümüz insanların hayatına bir üst anlatıcı aracılığıyla şahit etmek de umuta benzerdi, bizi hem onların hayatına bağlıyor hem de onların yaşantılarının derin kaosu arasında bizi tüketiyordu.

    Musa karakteri aracılığıyla reislerine sorgusuz ve sualsiz itaat hatta iman eden insanların aslında içlerinde ne kadar kötü insan olduklarını, ülkede politika konuşmanın ciddi bir sorun haline geldiğini, İstanbul takımı tutanların inadına ille de Samsunspor deyip de Mehmet Abi'nin bir otobiyografi misali yazılmış edebiyattaki yerel renk barındırma işlevini karşılayan satırlarını, Sırp faşizmi içerisinde direnen ve sadece cinsel anlamda değil, duygusal ve ruhsal olarak da tecavüze uğrayan pek çok insanın anılarını yazarın kalemi aracılığıyla içselleştirebiliyorsunuz. Çünkü bunlar etrafınızda her zaman olmuş, oluyor ve olacak olan hayatın tam da içinden olaylar! Yazarın amaçladığı da tam olarak bu, etrafınızda size dış görünüşüyle önemsiz gibi görünen insanlara kulak vermeniz, onların hayatlarına dokunmanız, anlaşılmanın kimseye ait olamadığı geçici bir hayatta onları kalıcı olarak anlamanız...

    Kitabın benim açımdan en çarpıcı bulduğum kısmı gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Mostar, Sarajevo ve Sırpların Büyük Sırbistan ideası kurma fikri çevresince masum insanlara, özellikle de kadınlara uyguladığı düşünsel ve fiziksel işkence. Bu yüzden en kilit karakter olarak Aida Spahiç'i belirtebiliriz. Mehmet Abi'yi bu yüzden seviyorum işte! Piyasa ve vitrin edebiyatında karşımıza yine birileri tarafından zorla, hatta ticari bir kaygıyla çıkarılan kitaplardaki klişeleşmiş ve klonlaşmış konular, cümleler yerine karşımıza tamamen kendine ait, özgün cümleleriyle çıkıyordu. Unutulmuş, görmezden gelinmiş, hayatlarına dokunulmamış, umursanmamış, kitaplarda ve tarihte adları bile geçmemiş isimsiz cesetlerle "Ben buradayım" diyordu!

    Mehmet Abi'nin Balkanlar coğrafyasına duyduğu hayranlık, masum insanları barındıran bir Sarajevo şehri perspektifi çizilerek anlatılıyor. Burada Gündüz Vassaf'ın Mostari adlı kitabından birkaç alıntı paylaşacağım.

    Vassaf Mostari kitabının 18. sayfasında der ki;
    "Mostar'da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye."
    Evet! Sırp güçler tarafından sebepsizce öldürülen masum insanların ve Osmanlı-İslam tarihinin Avrupa'dan silinmeye çabasının da ne yaşamaya acelesi vardı ne de ölmeye! Ama sebepsizce öldürüldüler ve tarihin tozlu sayfalarında bir toz olarak kaldılar. Arkalarında kimleri bıraktıkları umursanmadan...

    Vassaf Mostari kitabının 21. sayfasında der ki;
    "Mostar sokaklarına soruyorum. Savaş ölüleri mezarda. Sakatlar nerede?"
    Evet, sakatlar nerede? İşte, siyasi ve sosyolojik kaos içerisinde ruhsal ve duygusal yönden sakatlanmış insanların hayatlarına Yola Düşen Gölgeler kitabında tanıklık ediyorsunuz. Savaş ölüleri mezardadır. Sakatlar ise Yola Düşen Gölgeler'dedir.

    Pek çok ülkeden turistin gittiği ve gezdiği Mostar ve köprüsünde Vassaf da yürüyüş ve davranışlarından insanların ülkeleri konusunda tahminler yapardı. Bu kitaptaki otobüste de biz, insanların kafasında saklı kalmış düşünceleri aracılığıyla bir otobüs mekanı içerisinden tümevarım yapılacak şekilde insanların yaşanmışlıkları konusunda tahminler yapıyoruz.

    Evliya Çelebi'nin de dediği gibi:
    "...nehr-i Neretva bir minare boyu süfladan akup enli nehr-i azim olmağile iktiza hasebiyle Koca Mi'mar Sinan böyle bir göz cisr-i tak-ı tumturak etmişdir. Seyyahan-ı cihan böyle tak-ı ali görmemişdir."
    Evet, Mostar ve Sarajevo pek çok yönüyle kalbi kırık şehirlerdir. Savaş döneminde hasar almış ve yıkılmış köprüleriyle, ruhsal ve cinsel tecavüze uğrayan pek çok insanıyla, çeşit çeşit yaşanmışlığıyla kalbi kırılmış şehirlerdir. Hatırlatıcı bir tutkal niteliği taşıyan kitaplar ise Mostari ve Yola Düşen Gölgeler cinsinden kitaplardır.

    Drina köprüsü yazarı Ivo Andriç'in de dediği gibi, "Mostar denince aklıma önce ışık gelir."
    Evet, benim de aklıma önce ışık gelir. Adaletsizlik, umutsuzluk, korku, adam kayırılma, haksızlık ve bu kadar siyasi kaos içerisinde bir ışıktır Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Mostar dağlarına haç dikip, "Biz buyuz" diyen Hristiyanlarla, bayramda her zamankinden çok kurban kesip, "Biz buyuz" diyen Müslümanların aitlik pehlivanlığının din kavramı kısıtından çıkıp insanlık mertebesine erişmesidir Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Yoksa Bosnalı mı olmak lazım Bosnalıların Neretva rengi gözlerindeki o masum ve acıklı bakışı anlayabilmek için?

    Haberiniz var mı Mostar Manifestosu'ndan? https://i.ibb.co/n6rRpkr/IMG-3330.jpg
    Düzenin son köleleri olan çocuklardan, gençlerden, unutulmuş ve hayatları üzerine yıkılmış kadınlardan?
    Ölmek istemiyorum deyip öldürmeyi de kabul etmeyen gençlerden?
    Mehmet Abi'nin de kitabında demeye çalıştığı gibi, haberiniz var mı insanların savaşlara karşı olmasından çok bütün savaşların insana karşı olmasından ve haklı savaşın yalan üzerine kurulu olmasından?
    Savaş ilan eden yaşlılardan, öldüren ve ölen gençlerden?
    Haberiniz var mı Einstein'ın dediği "Savaşa ve barışa aynı anda hazırlanılmaz" cümlesini siyasette geçerli kıldıkça savaşların azabileceğinden?
    Haberiniz var mı Seville Berberi'nin dediği, "Gülmeyi biliyoruz. Oynamayı biliyoruz. Yüzümüz kızarıyor. İrademizle, acıya dayanabilen, inancımız uğruna aç kalabilen de biziz. Ve daha emekleme çağındayız." cümlelerinden?

    Artık haberiniz var!

    Bu kadar olumlu içselleştirmeden sonra biraz da neden 3 puanı kırdığım kısmına geçelim.

    Yazar abim kitaba yaptığı #40348950 incelemesinde romanın postmodern bir roman olduğundan bahsetmiş. Ben bu romanı postmodern bir roman olarak nitelendiremem. Postmodern romanda Gencay Şaylan'ın kategorize ettiği gibi daha çok toplum değil sanatçının kendi bilinci belirleyicidir. Yola Düşen Gölgeler'de ise daha çok toplum bilinci ve kişilerin tikel düşüncelerinin topluma nasıl yansıdığını görmekteyiz.

    Gencay Şaylan postmodern roman için "Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve
    kararsızlık esas alınmaktadır," demiştir. Fakat Yola Düşen Gölgeler kitabında gerçekler gayet net ve okuruna tarihsel süreçler biçiminde yoğrularak belirlilik ve kararlılık ilkelerince yansıtılmış.

    Tuco Herrera'nın #41130029 incelemesinde belirtilen zaman konusundaki tutarsızlıklar postmodern edebiyatta zaten amaçlı ve bilinçli bir şekilde kurmacaya yedirilen zaman-mekan bütünlüğü olmamasını akıllara getirir. Bu yüzdendir ki, bu tutarsızlıklar ve zaman-mekan bütünlüğü olmaması konusu yönünden postmodernizmden çok çok az bir pay alabilir.

    Postmodern romanda çok net bir şekilde iletilmeye çalışılan bir mesaj söz konusu değildir fakat Yola Düşen Gölgeler'de Sırpların, Ortadoğu'nun katliamında yaşanan acılar, tecavüzler ve umursanmayıp geçilen insanların bize iletmeye çalıştıkları mesajlar var diye düşünüyorum.

    Yola Düşen Gölgeler'i kurmaca içinde kurmaca ve üstkurmaca bir roman diye nitelendirmek mümkün. Bu yüzden kendisini İrlanda Edebiyatı yazarı olan Flann O'Brien'in yazmış olduğu metinlerde kullandığı kurmaca içinde kurmaca oluşturmaya çalıştığını düşündüm.

    Postmodern romanda, postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ortaya atılan metinlerarasılık özelliği de hatrı sayılır bir yer kaplar. Fakat Yola Düşen Gölgeler'de metinlerin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmez, tam tersine metinlerin anlamı kendi içlerinde içine kapanık bir şekilde kendi kendilerince şekillenirler.

    Yola Düşen Gölgeler, %40 postmodern ve %60 modern şeklinde tanımlanabilir. Bütününe bakıldığında akli kriterlere göre bir araya getirilen sistemli ve düzenli olay örgüsüne sahip olmamasıyla postmodernizme girebilir. Fakat karakterlerin kendi öyküleri kendi içlerinde sistemli ve düzenli olay örgülerine sahiptir. Bütünden bakıldığında postmodernist fakat detaylarda kesinlikle modernist izler taşımaktadır.

    Yola Düşen Gölgeler kitabının başını ve sonunu okuyanlar rahat bir şekilde algılayabilmiştir. Fakat postmodern metinlerde bu başı-sonu uçlarının netliği ortadan kalkması gerekir. Eğer ki yazar postmodern roman nitelemesini kullanacaksa, özellikle de kitabın başında ve sonunda okuruna bu postmodernliği daha net bir şekilde aktarmalıydı.

    Kitap aslında olay örgüsünün tek çizgide ilerleyen bütünlüklü hadiselerden ziyade birbiriyle organik bağı olmayan parçalardan meydana getirilmesi, kitabın sonunu meydana getiren olayların intizamsızca bir araya getirilmiş gibi görünmeleri dolayısıyla karakterlerin öyküleri bazında postmodern sayılabilir. Fakat yazar, kitabın sonuna kadar korumaya çalıştığı postmodern kaygıyı bir kenara bırakıp daha çok modernist bir başlangıç ve sonuçlandırmayı tercih etmiş. Oysaki bu türde sonucun nedenden daha önce gelmesi gibi bir durum söz konusudur ve bu da daha çok kronolojik zamanın olmaması ile alakalıdır. Bu yüzden karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları olaylar ve "nedenler" sonucu kendileri oluşturdukları için modernist üsluptadır. Kitabın detayları modernist olunca da bütününü de postmodernist olarak nitelendirmenin eksik olacağı kanaatindeyim.

    Kitabın esas postmodernliğini oluşturan olay ise anlatıcının "metne müdahale etmekten ısrarla kaçınması"dır. Zira Yıldız Ecevit'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar kitabında belirttiği gibi;
    “Geçmişin güvenilir/sağlam/ağırbaşlı yazarı, yerini, ağırlık/bilgelik sergilemekten hoşlanmayan, yaşamın anlamı konusunda kuşkulu olan ve okuru yönlendirmeyi aklından bile geçirmeyen oyunbaz bir kurgu sanatçısına bırakır."
    Yola Düşen Gölgeler kitabında da anlatıcı bize ne bilgelik sergiler ne de yaşamı konusunda net bir görüşe sahiptir. Başkalarının öykülerine dokunarak metne müdahale etmekten olabildiğince kaçınmaya çabalar.

    Üstkurmaca kullanımı biraz da muğlaklaştırılabilirdi, metinlerarasılık biraz daha sık kullanılabilirdi, postmodern romana ait olan parodi, pastiş ve ironileme tekniği ile ciddiyetin ironileştirilmesi ve alaya alınması biraz daha görünür olabilirdi.

    Yola Düşen Gölgeler kitabı üstte saydığım nedenlerin reaksiyonundan ötürü %40 oranında postmodern, %60 oranında modern bir kitaptır.

    Tuna'nın Türküsü kitabında gördüğümüz zamanlar arası geçişler ve kronolojik dengesizlik, Yola Düşen Gölgeler kitabında karakterlerin bir otobüs mekanında sınırlandırılmasıyla sağlanmış. Tuna'nın Türküsü kitabında farklı mekanlar ve farklı karakterlerin yine bir tesadüflük ile sonuçlanması vardı, Yola Düşen Gölgeler kitabında da kitap sonuçlandırılışının karakterlerin kolektifliği şeklinde cereyan etmesi ve ani oluşu yazar konusunda beni hem aynı sonucu görmeye hem de tesadüfiliği sorgulamaya itti. Bu hem olumsuz yönde anti-deneysellik hem de olumlu bir şekilde çizgi koruma şeklinde yorumlanabilir.

    Musa'nın hapis yıllarının daha detaylı bir şekilde anlatılmasını ve Türkiye için bir virüs olma niteliği taşıyan Musa karakterini kitapta daha çok görmek isterdim. Zira zorlanılırsa Musa karakterinden bir Vaas Montenegro, bir Tyler Durden gibi psikopat çıkarılabilirdi. Farklı bir kitapta Musa'nın daha derin bir antikahramanlaştırılması ile bu denenebilir.

    Abdullah Sami'nin sadece tek sayfada 0'dan tepeye çıkması yine hem olumsuz yönde "Ne çabuk oldu? Biraz detay yok mu?" şeklinde hem de olumlu yönde "Ülkede bu kişilikler zaten hep böyle çabuk kayırılıyor" şeklinde eleştirilebilir. Ben yine de Abdullah Sami'nin kurgusunun çok aceleye getirildiğini düşündüm.

    Kitabın 30. sayfasında Yunus Emre için belirtilen;
    "Hiç şüphe yok ki samimi bir Müslüman ve hatta dindardır. Ancak onun 13. asır Müslümanlığındaki anlayış ve yorumları bugün dahi muhtaç olduğumuz, anlamak zorunda olduğumuz bir kavrayıştır. Çünkü içinde iman, merhamet, sevgi, insanlık, hoşgörü gibi değerli taşır." cümleleri kitap için 1 puanın daha gitmesine sebep oldu. Çünkü vitrin edebiyatında bizim önümüze ısrarla çıkarılan klasik Livaneli ve Şafak edebiyatında kullanılan klişe cümleleri hatırlattı. Artık roman kurgusu içerisinde tasavvufi bir karakterden bahsedilmesinden gına geldi diyebilirim.

    Cemre Demirel, Bir Başka Din: Tasavvuf adlı kitabında, ayrıca Fuat Köprülü'nün tekke edebiyatı dediği şeyin Yunus Emre'nin eserleri olduğunu ve Yunus Emre hakkında "Şu an dahi en bilgilisinden en cahiline, yoldan geçen 100 kişiye Mevlana'yı veya Yunus Emre'yi sorsanız, bunların sanırım 99'u bu kişiler hakkında güzel şeyler söyler. Zira yüzyıllardan beri öyle sahte bir "hoşgörü, ne olursan ol gel, kardeşlik" imajı vardır ki bu şahsiyetlerin, bu tabuyu yıkmak çok zordur." cümlelerinden bahsedildiğini görebiliriz. Bu yüzden Yola Düşen Gölgeler kitabında hem Aliya İzzetbegoviç hem Atatürk hem de Yunus Emre gibi isimlerin aynı çatı altında toplanması biraz abes olmuş. Zira Atatürk 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır. Yoksa Yola Düşen Gölgeler'de sayfalarca yer kaplamaz Yunus Emre. Sadece bir kısımda geçtiği için içine düşülen çelişkiyi belirtmek istedim.

    Kitabın kapağından da kısaca bahsedelim. Gerçekten güzel bir kapak. Postmodernliği yansıtan ve metne bulaşmayı tercih etmeyen o gizemli anlatıcının İstanbul-Ankara yolculuğu imgesi aracılığıyla İstanbul parantezinde karartılması sağlanmış. Çok, çok yerinde. Renkler ve çizgilerin kullanımı, otobüsün geçtiği ve içinde barındırdığı hayatların zikzaklı bir labirent gibi oluşunu hatırlattı. Gayet postmodern ve düşündürücü bir kapak diye düşünüyorum.

    Mehmet Abi'ye tavsiyelerim:
    - Kurgu içerisine daha fazla kurgudışı cümleler, anlatı şeklinde yedirilebilir. Değerli ve unutamadığın düşüncelerin var ve bunları daha fazla göstermekten çekinmemelisin. Bazen bizi kurgudan dışarı atıp tamamen düşünce dünyanla da buluşturabilirsin.
    - Klişeleşmemiş konulardan ve hiç kimsenin bahsetmeye çalışmadığı bu tür umursanmamış insanlardan devam edebilirsin, zira okuması gerçekten keyifli ve düşündürücü oluyor. Senin sayende ne kadar şey öğrendim.
    - Hiçbir zaman bu temiz ve iyi kalpliliğini kaybetme. Sen bu site ve bu ülke için bir umutsun. Aida'nın bahsettiği umut sensin.
    - Karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları biraz daha detaylandırabilirsin. Musa gibi bir psikopatı, Abdullah Sami gibi Sadık Hidayet'in Hacı Agasına benzeyen bir dalkavuğu daha da uçlara götürebilirsin. Roman kurmacalarında okurlar uçlarda dolaşmayı severler. Bizi bir sayfada saf bir nefretle, bir sayfada detaylı betimlemelerle birlikte yoğrulmuş sevgiyle buluşturabilirsin.
    - Kurgu arasında geçişler daha çok olabilir, karakterler illa ki en sonda buluşmayabilir. Tuna'nın Türküsü ve Yola Düşen Gölgeler'de karakterlerin en sonda bir şekilde ortaklaşması durumunu, bir diğer kitabında ortaklaşmama sağlayarak okurlarını şaşırtabileceğini düşünüyorum. Metinlerarasılık işlevini daha çok kullanabilirsin.
    - Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilirsin, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Balkan ve Türk mimarisini kitaplarda çok daha fazla kullanabilirsin. Zira o kadar karakter görüyoruz fakat karakterler Türkiye ya da Balkan şehirlerinde gibi değiller. Daha çok sınırları belirtilmemiş X şehrinde gibiler.
    - Aşkta aslolanın akıl değil his olduğunu söylemişsin fakat bence akıllıca bir kalptir aslolan. Akıl süzgecinden geçmeyen sevgi insanı çok saflaştırabilir ve bu da tehlikeye sürükleyebilir.
    - Kitapta geçen 3 adet yazım yanlışını sana mesaj olarak attım.
    - Okurların tarafından sevildiğini bil, içindeki iyi insan olma özelliğini hiçbir zaman kaybetme. Ölümün olduğunu ve iyi işler yapmamız gerektiğini sen de benim gibi biliyorsun. Bu yoldan devam et, yoluna her zaman daha fazla güzellik çıkacaktır.

    Nice Mehmet Yılmazlı kitaplara...

    Bu incelemeyi yazarken kullandığım kaynaklar;
    Gündüz Vassaf - Mostari
    Cemre Demirel - Bir Başka Din: Tasavvuf
    http://arsizsanat.com/...umak-icin-cabalamak/
    http://openaccess.inonu.edu.tr:8080/...ce=1&isAllowed=y
    http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5