İsmail | Synergy, Kızıl'ı inceledi.
18 May 23:05 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Herkesin kendi düşüncelerine göre soğuk durduğu yazarlar vardır muhakkak. Benim için de Zweig bunlardan bir tanesiydi. Onun eserlerini hiç okumama karşın bu soğukluk nereden geliyor diye kendi kendime çok sorular sordum, kendimi en derin düşüncelerde buldum. Belki fotoğrafından, belki eser isimlerinden belki de bu kadar göz önünde olduğundan. Bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa yanıldığım. Peki onun eserlerinden bir tanesini okumayıp da, soğukluk derecesine kadar gelme önyargımı nasıl açıklarım, bu da zor elbet. Nihayetinde son birkaç eserini okumakla birlikte Zweig, yıkılmaz ön yargılarımı yıkmış, ağlarla kaplı düşüncelerimi berrak bir seviyeye getirmiş oldu.

Zweig'i okuyanlar bilir ki, eseri elimize aldığımız andan itibaren, bizi içine çeken büyük bir güçle karşılaşıyoruz. Nesnel anlatımının yanında, yazarın kendi hayat hikâyesi ve duygularını da, aynı kapalı kapılar ardında oluşan bir ses gibi işitiveriyoruz. Bu eserde de büyük bir yalnızlığın ötesinde, genç bir delikanlının ruhu ve çevresi ile verdiği mücadeleyi gördüm. Tıp öğrencisi adayı olan Bergen'in, öğrenimi tamamlamak üzere gittiği Viyana şehrinde; başlangıçta olan şevk ve mutluluğu, belki içindeki arzuların gerçekleşmemesi, belki de karşılaştığı insanlardan gelen olumsuzlukla birlikte aniden sönüverir. Bir yandan mesleğinin verdiği sorumlulukla yüzleşirken bir yandan da şehrin korkutucu yalnızlığı hem ruhunu hem bedenini esir alır. Komşu ve arkadaşlarının feci bir şekilde yapmış oldukları riyâkar iki yüzlülükleri, delikanlıda onulmaz yaralar açar. Çocukluğunu kaybetmek üzere olan bir tıp öğrencisi, yine aynı yaşadığı şehirde yaşayan, hastalıkla (Kızıl) pençeleşen bir kızın çürümekte olan bedeninde, kaybettiği çocukluğu bulmak ister.

Şimdi de bir alıntı ile yazarın ne kadar güzel cümlelerle, biz okuyucuları nasıl da anlatılmaz duyguların içine sokacağını görüyor ve betimlemenin en üst zirvesine yakından bakıyor olacağız:

Şimdi odasında durmuş çevresine bakınıyordu. Birkaç eşya yan yana dayanmış ve unutulmuş gibiydi, hiçbirinin diğeriyle içsel bir bağı, zarafeti ve enerjisi yoktu: Biri yaklaşacak olsa iç geçiren öne doğru meyil vermiş iki eski dolap, üzerindeki yıkanmaktan solmuş örtüsüyle bir yatak, loş odanın karanlığında sıkıntılı sıkıntılı sallanan beyaz bir lamba, her yeri dökülen eski Viyana tarzı bir soba...

Bunun gibi sade, hoş anlatımıyla dolu dolu cümleler, eseri bir çırpıda bitirmeme neden oldu. Kendisinin, Nazi zulmünün çirkinliğini ve mesleğine, meslektaşlarına olan yıpratıcı baskıları gören Zweig eşiyle birlikte intihar etmiştir. Ölümünden önce insanlığa bıraktığı eserler, yine insanların insanlığını sorgulamasında faydası dokunacak çok güzel kaynaklar olmuştur. Zaten, 20. yy başlarında vermiş olduğu yapıtları, olayda geçen kişi ve kişilerin duygularını, okuyucunun gözlemiyle birlikte, o anki yaşamın bütün gerçekliklerini en güzel yoldan okura sunmaktadır. Yalnızlık, dram, ahlaklı şehvet (bunu ben uydurdum ama okuyunca anlayacaksınız), orijinal aşk, yüzde yüz kadın tarifi, insan ruhunun 7 boyutlu hallerinin yazıya aktarımı gibi konuları yazarımız en iyi şekilde açıklıyor ve tarif ediyor. Yalnızlıktan ölüyorsanız, aşkla da tekrardan karşılaşmak istiyorsanız Zweig okuyun. Ama sonunda kendinizi kaybedebilirsiniz ha...

Fatih Baybars, bir alıntı ekledi.
10 May 02:03 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Mısır'ı fetheden,yeryüzünün halifesi ünvan ve kudretini elde eden Yavuz Sultan Selim bu zaferinden dönüşte ,halkın nümayişi önünde nefsine gurur gelmesin diye,ordusuyla birlikte Üsküdar'ın gerisinde geceyi geçirmiş, ertesi sabah güneş doğmadan ve bu şehrin halkı uyanmadan,sessizce İstanbul'a girmişti.Onu,ruhlar karşıladı.Onlar,ebediyet tarihine nakşolundular. Onlarla ve onların sayesinde,bir zerresini bile feda etmeyeceğimiz İslam ruhu,damarlarımıza nüfuz etti.Bu ruh sonra ne oldu? Nasıl çürüdü? Nasıl çürütüldü?

Yarınki Türkiye, Nurettin TopçuYarınki Türkiye, Nurettin Topçu

14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

"Sen bugün burayı böyle gördüğüne bakma Emin Beyim! Burayı adam eden köylüdür! Irıza'yla Battal önümüze düştü de, öyle adam oldu buralar!"

Anadolu'nun ot bitmez, çorak bir köyünü(Tozak) Rıza adında bir öğretmenin kontrolünde bağ ve bostan sahibi yapan bu eser, Anadolu köylüsünün tembel olmadığını aksine kendisine verilecek gerekli bilgiler ve olanaklar sonrası yaratıcı gücünü; yaşadığı şehrin hatta yaşadığı ülkenin güzelleşmesi için nasıl can başla kullanacağını bizlere göstermeyi amaçlamıştır.
Köylerine gelen üzüm satıcılarına boynu bükük bir şekilde bakan çocuklarının olması evresinden, kendi bağlarına sahip olduktan sonra ilk üzümleri "Saçı" diye eski bir gelenekle etrafındaki insanlara canı gönülden ücretsiz olarak dağıtma evresine geçen bir köyde toplumsal dayanışmanın -özellikle de imece usulü dayanışmanın- önemi vurgulanmıştır. Ancak mesele, sadece ot bitmeyen, çorak bir köye bağ yapmakla bitiyor mu? Kesinlikle hayır. Bu köylülerin yaptıkları bağ, kanuna göre devlet hazinesi olduğu için kendileri tarafından tekrar bozuluyor. Daha doğrusu bozulmak zorunda bırakılıyor. 6 yıllık bir emeğin konu edildiği Kaplumbağalar eseri, aslında köylü kesimin kendi vatanlarına, hükümetlerine, topraklarına olan bağlılıkları dile getirilmekle beraber kendilerinin farkında olmayan bir devlet yapısının toplum nezdinde hoşça karşılanmadığı ifade edilip bu anlayış eleştirilmiştir. Kitabı bitirdiğim zaman nedense Yakup Kadri'nin "Yaban" adlı eserindeki şu bölüm geldi akılma:
"Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?"

Begüm Doğan, bir alıntı ekledi.
07 Nis 16:56 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

"Hikayeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor, sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek, şehrin uzak bir köşesine gidiyor, elleri kıçında oraya buraya takılıyor, birileri ile tuhaf muhabbetlere giriyor ve her akşam kadından önce eve dönüp, günün hikayesini yazıp, görülebilecek bir yere iliştirip, yine arazi olup,..."

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör (Sayfa 18 - İletişim)Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör (Sayfa 18 - İletişim)

"ÇOCUK KATİLİ"
İsrailoğulları'ndan bir adam vardı.
Adamın çocuğu olmuyordu. Bu
hususta başvurmadığı doktor,
denemediği ilâç kalmamıştı. Bütün
çarelerin fayda etmediğini görünce,
günün birinde artık çocuk sahibi
olabilmekten ümidini kesti. Kesin
ümitsizliğinin içine yerleştirdiği ruh
çöküntüsü adamı, çocuklu ailelere ve
bilhassa çocuklara karşı kindar bir
düşman haline getirmişti. Bu yüzden
sokakta yalnız rastladığı çocukları
oyuncak ve hediyeler vererek
kandırıyor; evine götürüyor ve
öldürdükten sonra zemin katında
açtığı derin bir kuyuya gömüyordu.
Karısı durumu biliyor ve kocasının bu
canavarca huyuna engel olmaya
çalışıyordu. Fakat ruhu nefretle
dolup taşan adam ne Allah'ın, ne
vicdanın ve ne de karısının onu bu
yırtıcılıktan alıkoymak isteyen
sözlerini dinlemiyordu.
Bir gün karısı adama kesin bir ifade
ile yalvararak şöyle dedi: "efendi ne
olur, şu korkunç canavarlığına bir son
ver. Yoksa Allah başımıza öyle bir
belâ verecek ki, hem bu dünyamız
hem de öbür dünyamız mahvolacak."
Kalbi iyice nasır bağlayarak azgın bir
canavar haline gelen adam, karısının
bu sözlerine kulak asmayarak şu
cevabı verdi; "Ne kadar zamandan
beri şu kadar sayıda çocuk öldürdüm.
Hani başıma hiçbir belâ, hiçbir
musibet geldi mi?"
Kadın her şeye rağmen belki yola
gelir diye gözü dönmüş kocasına
dedi ki; "Dediğin doğrudur. Uzun
zamandan beri devam eden
cinayetlerinin henüz belâsını
bulmadın. Fakat iyi bilmelisin ki,
Allah'ın sabrı geniştir, gözü dönmüş
günahkârlara üstün esirgeyiciliği ile
mühlet ve müsaade verir. Kulum
aklını başına toplayarak eğri yolu
bırakacağı ve Allah'a yöneleceği
günü bekler. Yaptığı günahları bir bir
yazmasına rağmen cezasını hemen
vermez. Fakat günah deryasına iyice
dalarak doğru yola dönmesinden
iyice ümit kestiği zaman, günahkâr
kula yaptıklarının cezasını toptan
verir. O zaman başına felâket üstüne
felâket yağan inatçı günahkâr,
kurtarıcı hiçbir kapıya başvurmadan
felâketin uçurumuna yuvarlanır."
Çocuk kasabına, kadının bu sözleri
tesir etmedi. Diğer nasihatler gibi
bunları da duymamazlıktan geldi. O
sadece katil ruhunda çöreklenmiş
koyu kininin bir anlık tatminini
düşünüyordu. Bunun dışındaki
herşey ona göre boş sözden ve
asılsız masaldan başka bir şey
değildi. Bir gün sinsi bakışlarla avını
kollayan bir kurt gibi sokaklarda
dolaşırken, tenha bir köşede
oynayan iki çocuk görmüştü.
Çocuklar analarının yeni giydirdiği
süslü ve boncuklu elbiseler içinde
neşe saçarak ve kaygısız kahkahalar
atarak öteye beriye koşuyorlardı.
Katil canavar, yalancı bir güler
yüzlülükle çocuklara sokularak daha
önceden hazırladığı oyuncak ve
eğlenceliklerle yavruları kandırarak
evine götürür.
O ana kadar yüzünden sahtekâr
gülüşünü esirgemeyen canavarın
birden rengi dondu; gözleri karardı
ve kudurgan bir canavar edasına
büründü. Hikâyenin bundan sonraki
kısmı tahmin edebileceğiniz gibidir.
Zavallı yavruları da koyunlar gibi
boğazlayarak diğer kurbanların
yanına gömdü.
Akşam olunca çifte yavrunun ana-
babaları çocuklarını aramaya çıktılar.
Bir türlü çocuklarını bulamayınca o
çevrede oturan ve aynı zamanda
Allah dostu bir gönül eri olarak
şöhret kazanan büyük bir din âlimine
başvurdular. Büyük âlim ana-babaya
sordu; "Çocuklarınız en çok ne ile
oynar, oyalanırlardı." Kayıp
yavruların ana-babası "Evimizde
küçük bir köpek yavrusu var.
Çocukların her ikisi de en çok o
hayvancağızla oynayıp eğlenirlerdi. "
Allah dostu gönül eri, ana-babaya
"çabuk bana o köpek yavrusunu
getirin" dedi. Ana-baba yavrularına
kavuşabilmenin ümidi ile derhal
köpek yavrusunu âlime getirdiler.
Âlim köpeği eline alıp yatırdı, ellerini
açarak varlıkların yüce sahibine epey
bir müddet dua ettikten sonra gözü
yaşlı ana-babaya dönerek "şimdi siz
bu köpeğin arkasından ayrılmayın. O
hangi kapıya doğrularsa siz de
peşinde olun daldığı eve girin. Bir
şey olursa bana haber verin hemen
geleceğim."
Ana-baba, yola koyulan köpek
yavrusunun peşine koyuldular.
Hayvan öteyi beriyi koklayarak epey
bir müddet dolaştıktan sonra bir evin
kapısından içeri daldı. Ev, yırtıcı
çocuk canavarının eviydi.
Hayvancağız evin köşe bucaklarını
koklaya koklaya zemin kata indi...
Katil canavarın kimsenin
bulamayacağını sanarak yıllardan
beri emin bir ceset deposu haline
getirdiği kuyunun başına varınca
birden durdu ve yeri eşelemeye
başladı. Etraftan toplanan
meraklılarla birlikte çocukları
kaybolan ana-baba, hayvancağızın
eşindiği yeri kazınca sapık canavarın,
ölü ceset deposu ile karşılaştılar.
Mini mini yavruları da en yeni
kurbanlar olarak, eski ve yeni diğer
cesetlerin üzerine atmıştı. Ana-
babanın, taşları bile inleten çığlıkları
arasında halk durumu şehrin
emniyet kuvvetlerine bildirdi ve
sapık canavarın derhal idamına karar
verildi. Canavar kocası ile birlikte
kendi namusu, şerefi ve hayatı da
yıkılan kadın idam edilirken karşısına
geçerek ona şu sözleri söyledi:
"Sana her zaman cana kıyma, Allah'ın
verdiği canı almaya kalkışan kul,
varlıkların sahibine ortak çıkan, hatta
ona küstahça meydan okuyan asi bir
canavardır ve mutlaka bir gün
yaptıklarının cezasını görür
diyordum. Sen sözlerimi duymak bile
istemiyordun; her geçen gün
cinayetlerine bir yenisini ekliyordun.
Yaptıkların yanında kalacak, kıydığın
sayısız canların hesabı senden hiçbir
zaman sorulmayacak sanıyordun.
Şimdi artık belânı buldun; kendin
uçuruma yuvarlandığın gibi benim
de hayatımı mahvettin. Allah'ın
lâneti üzerine olsun..."
Allah (c.c.) cümlemizi, cana
kıymaktan ve böyle bir cinayet
işlemek zorunda bırakılmaktan
korusun, âmin!

Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
06 Nis 13:54 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Bu ülkede, temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar vardı. Zenginin kapısı fakire açık ve gurbet yolları, sonunda mutlaka bir sıcak yurda ulaşacaktı. Orada, bütün kadınlar ana, bütün kızlar kardeş ve bütün çocuklar evlattı. Oranın taşı arkadaş, yoksulluğun derecesi bence malumdu. Fakat, bu maddi yoksulluğun içinde bir manevi varlık bulacağımı sanıyordum. Şimdi ne görüyorum? Anadolu… Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.

Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. Burada, ben, vatan delisi millet divanesi; burada, ben harp malulü Ahmet Celal yapayalnızım. Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! ışletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.

Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Sayfa 110 - İletişim Yayınları)Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Sayfa 110 - İletişim Yayınları)
Senemnur, Boyalı Kuş'u inceledi.
05 Nis 20:13 · Kitabı okudu

Belirtmek isterim ki, bir çocuğun, belki ileride psikopat diye nitelendireceğiniz adamın doğuşunu sayfa sayfa okudum ben bu kitapta. Toplumun rengiyle, diliyle ezip büzüp kendi karanlığına davet ettiği çocuğun daha ak bir topluma karışmasıyla yine rengi yüzünden, ancak bu kez karartılmış ruhu yüzünden içten içe nasıl yalnız kaldığını, bırakıldığını, ondan vazgeçildiğini gördüm. Bu yüzdendir ki, kitabın otobiyografik olup olmaması, hangi ırkı övüp hangisine sövdü tartışmalarına giren insanlar bana sadece kitabı anlamamış görünmektedirler.


"1939 yılının sonbaharında, İkinci Dünya Savaşı'nın ilk haftalarında, 6 yaşındaki çocuk ailesi tarafından uzak bir köye gönderildi. Doğuya gitmeye hazırlanan yolcu, bu küçük çocuğa bakacak bir aile bulacağına söz verdi..."

Küçük çocuğun güvenliğini sağlamak için, çaresizlikten yapılan bu hareket, o çocuğun ruhunu darmadağın edecek, olabilecek en acı yöntem ile hayatı öğrenmenin ve gerçekleri 6 yaşındaki zayıf omuzlarına bindirmenin ağırlığı altında ezilecekti. Bir benlik yitirelecekti. Çocuğun içine gireceği toplum sadece bedenini kırbaçlamayacak, gururunu, zihnini de ufalayacaktı. Tüm vücudunu saran derisinin uğursuzluğuna ikna edilecek, kara gözlerinden kapılacak hastalıklar olduğunu öğrenecekti küçük çocuk.
Daha ilk sayfalarda, küçük çocuk kendi hikayesine şahitlik etmişti bile. Önce bir kadının yanına yerleştirildi, buradaki çiftlikte civcivlerin arasına girmek isteyen yalnız güvercine takıldı gözleri bir ara. Civcivler onu bir an duraksamadan dışlamışlar, güvercinin sesinden korkmuş ve onu küçümsemişlerdi. Çok geçmeden bir kartal saldırısı oldu ve civcivler kümeslerine saklandılar, güvercin ise nereye sığınacağını bilmiyordu. Kurban oydu.
"Kara çocuk", "çingene", "Yahudi" isimlerini çocuğa layık gördüler, bu isimleri bir hakaret yerine koydular. İsimlerin bir insanı gelip bulması ise tercih meselesi kesinlikle değildi...

Yanında kaldığı kadının trajik ölümünden arta kalan tek şey "Sakın köylülere görünme." tembihi olmuştu. Bu tembih, çocuğun başına gelecek tehditler neticesinde doğmuştu. Bu öğütü cebine koyan çocuk, bir süre yaşamda tek durmaya çalışsa da kendini köylülerin önüne sunmak zorunda kaldığı an gelip çattı.
Çocuğun dilini yadırgadılar, tıpkı güvercinin çıkardığı sesten kaçan civcivler gibi. Kara saçını ve kara gözünü fark ettikleri anda yüreğinde nefret doluyordu köylülerin, merhamete dair kırıntılar da uçup gidiyordu içlerinden. Çocuğa bir süre layık olduğunu söyledikleri işkenceler altında kim olduğuna ikna edip, sonrasında bir başka kadına sattılar.

Kitapta beni en çok etkileyen noktalardan biri ise, yer verilen batıl inançlar, köylülere has kendince şifa yöntemleri oldu. Bunların doğuş aşamasına ayriyeten bir merak duydum. Çocuk, bu kez Olga'ylaydı. Olga bir şifacıydı ancak çocuk güvende hissettiği bu yerde de uzun kalamadı, şifa bulamadı.

Çocuğun köyde durmadan kalacak yer sıkıntısı içinde olması, zaman zaman "sahibinin" yanından kaçması, bazen sözü geçen şahıslardan birtakım olaylar nedeniyle yollarını ayırması, 6 yaşlarındaki bir çocuğun dertleri arasında olmaması gereken aidiyet problemini yanında getirdi. Çocuğun bu hırpalanmalara, bu kaçışlara ve hayatta kalma iç güdüsüne kolayca adapte olması ise trajik bir kabullenişti.

Kitap sadece savaşın etkisini anlatmıyor kesinlikle, çocuğun yanında kaldığı aileler/kişiler ve bu insanların karakterleri çirkin görüntülerle aklınıza kazınıyor. Kitapta duyguları anlatan cümlelere yer verilmemiş, sadece bir olay dizisi hakim ve kelimeler kifayetsiz kalsın, siz bu gözünüze çizdiğim resimden psikolojik tasvirlere kendiniz ulaşın dercesine yazar kilit nokta diyeceğimiz, ağır şiddet içeren olayları kaleme almış.

Lekh, küçük çocuğun sayılamayacak insan duraklarından bir tanesi... Kitaba Boyalı Kuş ismini veren şey ise bu adamın küçük deneyi. Yakaladığı kuşun tüylerini boyayan Lekh, kuşu meydana çıkarır ve çığlıklar atacağı şekilde ona işkence eder. Bu çığlıkları duyan kuşun kardeşleri onu kurtarmaya gelirler ancak boyalı kuş onlara yaklaştığı anda onu tanıyamaz ve öldüresiye gagalarlar. Doğadaki bu durumun insan hayatında bu kadar net gözlemlenebilmesi sizce de ilkellik değil midir?

Yahudi dolu trenler ölüme yolculuk ededursun, vagonlardan atlayan Yahudilere sık sık rastlar köylüler. Beni etkileyen ise kendini vagondan atan Yahudi çocuğun ölü bulunması üzerine, "kara çocuk"un bu ölümün gereken olduğuna inanması oldu. Almanlar köylülerin Yahudi sakladığını duyunca köyü didik didik edecek ve kendisini de öldüreceklerdi. Her koyun kendi bacağından asılırdı...

Zamanla, küçük çocuğun yaşadıkları birikti, ezilmedik eti kalmadı... Kalbini de kırdıklarında kötülüğün güç olduğuna inandığı noktaya geldi çocuk. Bir çocuğun bir hayvan gibi sadece yaşama iç güdüsüne tutup savrulmalarının getireceği sonuç elbette ki buydu, zalim olmanın gerektiği düşüncesi.

Savaş Sovyetlerin zaferleri yönünde ilerliyor iken kendisini askeri birlikte barındırdılar. Sarsılmış algısı burada sonsuz güven duyduğu ve elinden tutan iki asker ile oturdu. Ruhuna bir şeyleri yara bere içinde kala kala öğretebilmiş küçük çocuk, üstünlüğünü kabul ettiği iki figüre hem hayranlık duyuyor hem de himayeleri altına girmekten hoşnut oluyordu. Kendisini koruyan, heybetli bu iki adam onun düşünce yapısına tuz sepelediler.

Okumayı öğrendiğinde artık inanmadığı dualar yerini şiirlere bıraktı. Kendini giderek geliştirmek, en öne kadar gelmek istiyordu. Ancak ona öğretileni de unutmuyordu, önde koşmak, arkada kalmak kadar tehlikeliydi.

Savaş sona erdiğinde çocuk okula yollandı ancak seneler süren vahşet dolu yaşamından sonra bu uysallığı istemediğini görüyoruz. Tahmin edilebilir günlük yaşam kendine daha yeni güvenini kazanmış çocuğun ilerleyişini baltalıyordu, böyle olduğu düşüncesindeydi. Özgür olmalı ve savrulmalarını sürdürmeliydi, bu tekdüzelik zamanla ondan aykırı benliğini alacaktı, evcilleşmekten, alışmaktan korkuyordu. Makar'ın yakaladığı tavşanın önceleri kafesini reddederken sonrasında kafesten çıkmayı reddetmesinden çıkarmıştı bu sonucu da, doğa ona ne çok şey öğretmişti. Tavşan, kafesi bir yerden sonra kendi içine taşımıştı ama "Kara Çocuk" boyun eğmeyecekti.

Ailesinin kendisini bulduğu sahnede verdiği tepkiler ise kitabı bütün yapan en önemli parçaydı benim için. Kendi tabiriyle bir boyalı kuş gibi kendisinin benzerlerine gidesi vardı, ailesine koşası vardı. Ancak bu duyguyu bastırma isteği de bir o kadar fazlaydı. Zifiri karanlığa boyanmış tüyleri ile benzerlerinin arasına girmek konusunda son derece tereddüt içindeydi. Onlarla olmaya karşı koyamadı.

Onlarla olmaya karşı koyamadığı gibi alışkanlıklarına da karşı koyamıyor, uysallaşamıyor, büyük bir adam gibi davranma ısrarı devam ediyordu. Ormandayken, köylerdeyken keşiflere alışmış olması kendisini şehrin gece hayatının keşiflerine de sürükledi... Tehlikeden besleniyordu.

Mücadelesinin sona erdiğini hisseden bu çocuk, boşluğa düşmenin verdiği afallama içerisindeydi. Alışmış olduğu insan duraklarından koparılmış olan bu çocuk, kendine yeni duraklar arıyordu. Onun normali kanda, şiddette, çığlıklarda, soğukta, kırbaçlarda, azarlarda saklıydı. Bir çocuğun normali, bir çocuğun kaderi, bir çocuğun bir adam oluşu, ulusun gönlüne gizlice sokulan nefrette saklıydı.