• “Hikâyeye göre adam,kadını çok seviyor,sevdikçe ruhu büyüyor,ruh eve sığmıyor,sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek,şehrin uzak bir köşesine gidiyor..”
  • Apar topar bir uçağa binmem söylendi. Mekanik figürümü bozmadan bir süre oturdum. Aktarmalar arasında tinsel kimliğimin de aktarıldığını şimdiden algılar gibiydim. Kilo sınırı ve ülke sınırları varken o zamanın insanlarının önemsediği başka bir sınır pek yok gibiydi.

    Bir ilk. Beyaz rengi önceden tanıdığımı sanırdım, yanılmışım. O güne kadar pek çok rengin mücadelesinde geçmişti hayatım. Tutkularımda bütün renkler olmayı arzularken, kendimi yağmurdan sonra gökkuşağı görme hayali kuran çocuğun önündeki pencere olarak bulmuştum. Gitmek arzulanan şehirlerle insanın arasında saydam bir kırılgan engel vardır. Saydamlığını insanın kendi ülkesindeki yurttaşların kasvetli bakışlarından oluşmuş kocaman bir aşılmazlıktan, kırılganlığını ise figüranlıktan sıkılmış bir hayatı oynayan insanın başrollüğe terfi etmesi isteğine geçilme sırasındaki sendelemeden alır.

    Tarihin hatırlanmayan zamanlarında Leh elçisi için boş bıraktığımız sandalyeye bu sefer ben oturmalıydım! İstikrarlı hayalin hakikate dönüşmesi bu kez bir ordu seferi ile değil kendi kimliğimin ordusu ile gerçekleşecekti. Şehirler binalardan oluşurdu, insan ruhu ise tutku binalarından. Yerin altında mucizevi bir şekilde komünlenmiş karınca yuvalarına sadece tek bir oyuktan girildiği gibi kendimin de karınca yuvası olan tutkular şehrime girişin gözlerimden ibaret olduğu sanılırdı. Bu, aynı bir şehrin uzaktan görünen silüetine benzer. Uzak perspektifte size bir tabela vaat etmeyen betonlar yığını bir süre sonra tabelada ruh yazısını görmenizin eşliğinde sizi Medusa'nın bakışlarında hayat felsefenizi betonlaştıracak bir seçenek sunar.

    Magma ile Ay arasında bir yerlerde olduğumu hissediyordum. Fakat yeryüzündeki bütün şehirler böyle konumlanmamış mıydı? Aynı, insanın kendi magması olan tutkuları ile karşısındaki arasında gidip geldiği bir ikirciklikte insani kimliğim de şehirleşiyordu. Modern zamanda aristokratik şehirlerde sokak köşelerindeki binalara pah bırakmak modaydı, benim kimliğimin pahı ise ülkemdi. Esas gerçekliğim ile tutkularım arasındaki zamk görevini bu pah görüyordu. Kuruması için üflüyordum, yerinden çıkarsa bu benim de kayboluşum demekti.

    Yaşadığımız gezegen üzerindeki su kütlelerinin uzay boşluğuna nasıl dökülmediğini çocukluğumda bir türlü anlayamayan ben, gençliğimde bir şehir-çekimine kapıldığımda içimdeki tutku kütlelerinin de dökülmeyeceğini işte o şehir sayesinde anlamıştım. Beni ısrarla kendisine çeken o şehirdeki ızgara plan içerisinde bir insan ızgarası olmayı, Gotik tarzda inşa edilmiş binalarının görkeminde gök ile yeryüzü dilemması arasında kalmayı, Leh kadınlarının yüzlerindeki altın oranı magmadan gelen sıcaklığın ayak dokusuna değmesiyle birlikte kendisini aniden Slav mavisi gözlerde bulmasını istiyordum. Somutluğum ve mavi rengin tonları arasında gerçekleşen tinsel bir konveksiyondu bu.

    Hayatım boyunca yürümekten nefret etmeme rağmen Kraków açmıştı sokaklarını bana. İnsanın sokakları olan düşüncelerini bile bu kadar netlikle görmemiştim daha önce. Sokak lambalarındaki loşluk bana çocukken tencerelerdeki yansımama baktığımda kendimi komik bir şekilde görmeye çalışma eleğim ile uçarı bir yetişkinken geçmişe duyduğum özlem taşlarının elenmesini hatırlatıyordu. İnsan, özlemlerini unutmamak için yaşardı. O elekten ne kadar az özlem geçerse o kadar derin yaşadığını varsayardı.

    Yürüyordum, yürüyordum ve Gotik karakterli insanların yükselmeye çalıştığı yerlerden düşünce merkezime düşen pek çok kar tanesiyle tanışmıştım. İstekle yağıyorlardı, istekle düşüyorlardı, onlar da benim gibi şehir-çekimine kapılmıştı. Şu dünyadaki her insan da bu kar kristallerinin yeganeliğini hatırlatmıştı o anda bana. İnsanlar da kar kristalleri gibidirler, bir sabah göğe baktığımızda onları görmek istediğimiz mevsim ile onların kaosundan uzaklaşmak istediğimiz mevsim bizim duygu iklimimizin eşitliğinde kendine yer bulur. Bu eşitlikte ortada kalan işaret ise şehirdir. Kar kristalleri de insanlar da şehirlere yağarlar. Kar taşıyan bulutların bir bir göç etmesi gibi insanların bitmek bilmeyen göçü de bir hayal göçüne sebep olur.

    Hava sıcaklıklarının ikiye ayrıldığı zamana denk gelmişti yaşantım: 0'ın altında ve 0'ın üstünde. Eğer yaradılışım bir şehir olarak belirlenmiş olsaydı, aynı kumarda pek çok insanın hayalini söndüren bir 0 gibi salt tikel bir sayıya odaklanırdım. Hayal yüklü bulutlarımın tutku mukavemetindeki betondan inşa edilmiş binalarımın üzerine hazırlıksız bir şekilde bırakacağı gelecek tanelerinden söz açardım. Kimse dinler miydi?

    Bu şehir, Kraków, üzerinde yürümenin estetikleri üzerine bir araştırma yapılsaydı şayet, kendisine sirayet eden tarihsel sürecin bütün elementlerinden, modern zaman apartmanlarında kimsenin birbirini tanımaması gibi evrilen bir komşuluk sürecindeki ülkeler komşuluğundan, planlanmasında kralın ihtiyacının gözetilmesi gibi bir iktidar ihtiyacının bana kendi idimin iktidarını hatırlatmasından, hal eklerinin monotonlaştığı bir dizi hayat virgülleri zinciri sonrasında onu kendi içinde bulunma hal ekimle tanımak istediğim tek şehirdi.

    Bir bina psikologu için çok dertli olduğunu düşünmediğim eklektik üsluptaki binalarına baktığımda onlarla teker teker konuşup tarihe nasıl tanıklık ettiklerini öğrenesim gelmiyor değildi. Bina kapılarının üstlerine kondurulan aslan, boğa ve diğer büyükbaş hayvanların başlarının her ev için farklılık göstermesinde bir kar kristalliği özgünlüğü aramıştım.

    Lehçe ile lehçe arasındaki farkın cümle başlarında büyük harf kullanılmasıyla bir alakası olmadığı konusunda Kraków'u ikna etmeye çalışırken Wisła'ya bakar buldum kendimi. Evet dedim, insan kesinlikle içinden nehir geçen bir şehir gibidir. Çocukluk ve yetişkinlik dönemleriyle iki parçaya ayrılan insanın nehri özgürlüğüdür. Kaynağı olan kararsızlık magmasından bir denize dökülmeye çalışsa da hayatı boyunca kendisini çocuk ve yetişkin etiketlerinin çekilmesi arasında bulur. Şehir insanın doğumundan önceki karanlıktan ölümünden sonraki karanlığa kadar insanı bütünler, dedim.

    Wisła'da bir balık olmayı düşlediğim anlarda bir üşüme geldiğini hissettim. Bir ilk. Üşümeyi ilk kez o anda sevmiştim. Aynı anda bu şehri de eşsizleştirdiğimin farkına varmıştım.
  • Bayram, yılbaşı, doğum günü gibi özel günleri kaç yaşında ve hangi koşullarda olursa olsun çocuksu bir neşeyle karşılayan insanlara daima özenmişimdir. Ben hiçbir zaman öyle biri olamadığım için belki.

    Herkesin aynı anda eğlenmesi ve neşelenmesi öngörülen ‘kutlu günler’ eşitsizliklerin de yitirilenlerin bıraktığı boşluğun da en ağır hissedildiği günlerdir aslında.
    Hayat zaten adil değildir ama onun da ötesinde bizimki gibi bir memlekette bir yılbaşı hediyesi olarak kısmetinize ne düşeceği belirsizdir; soğuk cezaevi duvarları da olabilir, uzak bir memlekette sevdiklerinizden ayrı olmanın hüznü de.

    Örneğin bundan yedi yıl önce ülkenin bir tarafında sokaklar ışıl ışıl yılbaşı coşkusu içindeyken diğer tarafında cenazeler geliyordu katırlarla, yer yarılmadı, hayat olağan seyrinde devam etti, yeni yılın gelişi kutlanabildi. Neyi kaybettiğimizi anlamamız zaman aldı…
    Yılın son günleri kazandıklarımızın, kaybettiklerimizin, bir takvim yılını neyle geçirdiğimizin hesabını kitabını yapma günleridir çoğumuz için… Ve gelen yeni yıla dair hayaller kurup -belki de hiç uygulanmayaca- bazı kararlar almak vakti.

    Lâkin biz bir vakittir bunlardan epey uzağa düştük galiba çünkü bir yıl sonra bugün hangi koşullarda ve nerede olacağımızı pek kestiremediğimiz, hatta sabah neye uyanacağımızı bilemediğimiz bir ülke artık bizimki. Sıklıkla kurduğumuz tek bir hayali saymazsak, hayal kurmak da epey zorlandığımız bir eyleme dönüştü.

    İşte soğuk ve gri bir İstanbul sabahında aklımda bu düşüncelerle yürürken ve bir yıl sonu yazısı nasıl olmalı diye düşünedururken tam karşımda Fındıklı’daki inşaatın cephesinde şu cümle karşıladı beni: “Şehir senin, hayat senin.”

    Şehir bir vakittir bizim değil halbuki, bu hayat da bir rivayete göre bizimdi ama biz mi seçmiştik orası şüpheliydi işte. Ömrümün sonuna kadar sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi düşündüğüm şehir, çeyrek asırdan uzun bir zaman önce eski Köprüaltı’nda bağıra bağıra “Sen bize layıksın biz de sana İstanbul” diye şarkılar söylediğimiz şehir bu şehir değildi sanki. Haramiler hakkında fikir sahibiydik ama saltanatı görebilmek için biraz zamana ihtiyacımız varmış demek….

    Uğruna kimbilir nelerden vazgeçtiğimiz ve nelere katlandığımız, sokaklarında güldüğümüz, ağladığımız, sarhoş olduğumuz, sevdalandığımız, ayrılık acısı çekip kendimizi sokaklarına vurduğumuz, bir sengine değil yekpare Acem mülkünü, bir ömrü fedâ etmekte beis görmediğimiz şehirdi ya burası biz yabancı olmuştuk belki de.

    Bu hayatın ve bu şehrin bizim olduğuna dair hatırlatma üstüne, zaman zaman ülkeden gidenlerin yazdıklarını okuduğumda düşündüğüm şey geldi aklıma; gidenlerin gittiği yerde yabancı olması normal ve belki nispeten aşılabilir bir durumken kalanların kendi şehrine yabancılaşmasına bir çare var mıydı acaba? Şair “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dizesini yazarken bizim bugünlerimizi düşünmüş olamazdı sanırım.

    Birkaç gün önce okudum; ülkeden ayrılanların oranı bir önceki yıla göre yüzde 48 artmış 2018’de. İstatistik olarak da çarpıcı elbet ama asıl yanımızdaki yöremizdeki eş dosttan memleketi terk-i diyar eyleyenleri düşündüğümüzde, ete kemiğe büründüğünde, boğazımıza düğümleniyor bu iki haneli sayı.

    Türkiye’den gidenlerin hissiyatına dair yazılanlar oluyor arada, ‘geride kalan olmak’ üstüne ise söylenebilecek pek bir şey var mı bilmiyorum. Bildiğim, cesaretle veya erdemle bir ilgisi olmadığı ikisinin de. Üstelik gidenin de kalanın da kırk türküsü varsa kırkı da aynı ağrı üstüneyken. Umutsuzluk aynı umutsuzluk, kasvet aynı kasvet…

    Yaşadığımız toprak parçasıyla aramızdaki gönül bağı, üstündeki canlı cansız varlıklarla, mekanlarla, insanlarla, yaşayış biçimimizle teşekkül eder. Hatıralarımıza eşlik etmiş şarkılarla, hafızamıza yerleşmiş tatlar ve kokularla. Bunlar eksildikçe biz de aidiyetimizi sorgulamaya başlarız.

    Bir de tanık olduğumuz veya öznesi olduğumuz adaletsizlik var tabii sorgulatan, bazen bildiklerimizi unutturan. Adaletsizliklere baka baka görme ve gördüğümüzü idrak edebilme yetimizi yitirdiğimiz günlerin hiç eksikliğini çekmedik bu yıl da. İnandığı değerleri inkâr edenleri de gördük, inandığını söylediği için mahkeme önlerinde bedel ödettirilenleri de.

    Yıl sonları geriye dönüp bakmak için iyi bir zamandır, geçmiş güzel günleri hatırlamanın buruk hazzına karşılık, karanlık günlerin bizi getirdiği hâl üstüne de kafa yormaya vesile olur. İnsan çoğu zaman yaşarken anlamaz zamanın ruhu denen şeyin bazen nelere mal olabileceğini, en ağırı bu olsa gerek.

    Yaşlı başlı sanatçıların ömürlerinin son demlerinde sınandıkları hâller buna örnektir sanırım. Yahya Kemal’in şu dizesini ve o dizenin geçtiği şarkıyı hatırlatıyor bazen tüm olan biten , “Bir bitmeyecek şevk verirken beste Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.”

    O tel çoktan koptu ama yeni bir yılı sevdiklerimizle ve iyi dileklerle karşılamanın bir anlamı olabilir, ahenk bozulsa bile ebediyyen kesilmesin, umuda dair birbirimize verdiğimiz bir ses olsun diye.

    Bunu iyimserliği elden bırakmamak ile filan açıklamak istemem, nitekim Terry Eagleton ‘İyimser Olmayan Umut’ adlı kitabında “Bir durumun iyiye gideceğine inanmak için birçok makul neden olabilir ama sırf siz iyimsersiniz diye bunun böyle olmasını beklemek bunlardan biri değildir” der. Bir mizaç olarak ‘Hayata hep iyi yanından bak’ düsturundaki gibi bir ‘profesyonel iyimserliği’ de “Çilli veya düztaban olmak ne kadar erdem ise bu da o kadar erdemdir” diye açıklar.

    İyimserlik telkin eden öğretilerin kimseye bir faydası yok, hele de ömrümüz iyimser olamayacağımız bir dünya düzenine isabet etmişkken. Ama umudu elzem kılan, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı çıkma zaruretimiz olduğunu hatırlatan da yine bu aynı dünya düzenidir…

    Bu şehir bizim, bu hayat bizim demekten geri adım atmayacağımız, kötülüğe karşı sözümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğimiz daha mutlu bir yıl olsun bu. İster cezaevi duvarları ardında, ister uzak diyarlarda, ister yanıbaşımızda, aynı dünya tasavvuruna inanmış, aynı şeylere öfkelenip kederlenmiş iyilerin ve haklıların kazanacağı bir yıl olsun…
    (Hürrem Sönmez)
  • İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed döneminden kalma nadir eserlerden olan Vatan ve Millet Caddelerinin kesiştiği noktadaki Murad Paşa Camii'ni Nidayi Sevim yazdı.

    10 Temmuz 2017


    https://www.dunyabizim.com/...sa-camii-h26746.html

    1985 yılından beri Murat Paşa Camii’ne zaman zaman uğrarım. Bu ibadetgâh hakikaten tam bir uğrak yeridir. Pek çok İstanbullunun bir vesile önünden, yanından geçip gittiği, belki de şehrin koşuşturmasından, telaşından bir türlü fark edemediği nezih bir ortam vardır burada.

    Bilindiği üzere Fatih, Aksaray, Fındıkzade ve Laleli semtleri günün her saati, her milletten insanla dolup dolup taşmaktadır. İşte bu semtlerin kesiştiği noktada bulunan tarihi camide yine her milletten Müslüman, günün her vaktinde namaz için bir araya gelir. Caminin bu özelliğini bilmeyen bir insan mekândaki bu görüntüyü fark edince kendisini adeta Birleşmiş Müslüman Milletler Cemiyetinde zanneder.

    16. yüzyıl Mimar Sinan eserlerinde olduğu gibi burada çoklu pencerelerle aydınlatılmış bir ortam, genişlik ve ihtişam yoktur. Sadelik, ferahlık ve sessizlik hâkimdir. Şehrin yoğunluğuna, karmaşasına ve aceleciliğine karşı bir direnç vardır bu ibadetgâhta. Camiden içeriye adım attığınız an kendinizi suya salıverilmiş balık gibi hissediyorsunuz. “Mekânların da ruhu vardır.” sözü burada tam anlamını buluyor. Evet, burası Fatih Sultan Mehmed Han nezaretinde yaptırılan, kubbelerinde hala onun nefesini barındıran müstesna bir mekândır…

    İmareti, hamamı ve medresesi yok edilmiş

    Murad Paşa Camii, XV. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Murat Paşa Külliyesi'nin günümüze ulaşan maalesef tek yapısıdır. Fetihten sonra Bursa üslubuyla yapılan tabhaneli (zaviyeli) cami tipinin ender örneklerinden biri olarak gösterilir. Aksaray’da, Vatan ve Millet caddelerinin, yeni adıyla Adnan Menderes Bulvarı ile Turgut Özal Caddesinin kesiştiği noktada yer alır. Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden, “N’imelceyş” (Fâtih’in ve Feth’in kutlu askerlerinden), Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa tarafından 1471-72 yılında yaptırılmıştır.

    Has Murad Paşa, Bizans'ın Paleólogos hanedanından Vitos'un oğlu olup ihtida ederek Fatih Sultan Mehmed'in hizmetine girmiştir. Zekâsı sayesinde Vezirliğe kadar yükselmiş ve Rumeli Beylerbeyliğine atanmıştır. Külliye olarak planlanan caminin İmareti, hamamı ve Murad Paşa’nın Trabzon’un fethi için seferde iken Otlukbeli’nde şehit düşmesinden sonra kardeşi Sadrazam Mesih Paşa tarafından tamamlanan medresesi günümüze ulaşmamıştır. Medresenin bulunduğu bölüm hâlihazırda tuvalet olarak kullanılmaktadır. Zeynep Hatice Kurtbil'in bildirdiğine göre Caminin batı kısmında yer alan bu medrese 1929-1930’da belediye tarafından, doğudaki çifte hamamın kadınlar kısmı ile erkekler kısmının soğukluğu XX. yüzyıl başında, geri kalanları ise 1956’da yol çalışmaları sebebiyle yıktırılmıştır. (TDVİA c.31, s. 191) Yangın ve depremler sebebiyle müteaddit zamanlarda elden geçen cami 1935’te Mimar Vasfi Egeli tarafından esaslı bir onarım görmüştür.

    Murad Paşa Camii, kesme taştan alçak bir ihata duvarı ile çevrili, genişçe sayılabilecek bir avlunun ortasında yer alır. Avluya giriş farklı iki yönde bulunan basık kemerli birer kapı ile sağlanır. Yapı, mihrap ekseninde sıralanan, eşit büyüklükte, kare planlı ve kubbeli iki birimin meydana getirdiği harim ile bunun yanlarındaki ikişer tabhane biriminden ve kuzey (giriş) cephesi boyunca gelişen son cemaat yeri revakından oluşur. İstanbul'da örneğine nadir rastlan bu çift kubbeler ne çap, ne de yükseklik itibariyle birbirini tutmaz ki, bu da camiye ayrı bir özellik katar. Giriş kapısı üzerinde tarih kitabesi, bununda üzerinde müsanna hatlı Rabbena duası yer alır. "Rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr / Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!" (Bakara, 201.) Yazı, hat sanatı tarihimiz açısından pek kıymetli bir örnektir. Sırf bu sanat şaheserini görmek için bile Murad Paşa Camii ziyaret edilmelidir diye düşünüyoruz.

    Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi’nin kabri de burada

    Yapının mihrabı ve minberi yenidir. Mermer minber gayet sade görünümlüdür. Minberin sadeliğine karşılık mihrap, mukarnaslı yaşmakla donatılmıştır. Son dönemde yenilenen ahşap vaaz kürsüsü de kare şeklinde olup geometrik bezemelidir. Kürsü sekizgen külâhla örtülüdür. Caminin düşük kodlu ilk biriminde, son dönemlerde ahşap malzemeden yapılan ve merdivenle çıkılan, kare planlı müezzin mahfili bulunur. Avluda yer alan şadırvan ve dış giriş kapısı sağında yer alan çeşme, XVII. yüzyılda Kara Dâvud Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen şadırvan son dönemde yenilenmiştir. Kâidesinde iki güneş saati bulunan tek bir minaresi vardır. Mukarnaslı şerefesi, kesme taştan yapılan minaresinin Fatih döneminden kaldığının önemli habercisidir. Kimi kaynaklarda Camii iç kısımlarında Fatih dönemi kalem işi izlerine rastlandığı ifade edilir. Ancak biz bu detayı gözlemleyemedik. Tarih içerisinde caminin kıble yönünde büyük bir hazîre de oluşmuştur. Bu hazirede Sadrazam Mesih Paşa, Kara Dâvud Paşa, Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi (ö. 1183/1770) ve Altıparmak İbrâhim Efendi gibi önemli şahısların kabirleri de bulunuyor. İbn Haldûn mütercimi diye bilinen Şeyhülislâm Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (ö. 1162/1749), Osman Sâhib Efendi’nin babasıdır. Son dönem şeyhülislâmlarından Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (1838-1910) ise kızının torunudur. Tahsin Özcan’ın verdiği bilgilere göre Aksaray Caddesi açılırken o dönemde Evkaf nâzırı vekili olan torunlarından İbrâhim Bey tarafından Osman Sâhib Efendi’nin kemikleri Üsküdar’daki Selimiye Tekkesi karşısında bulunan aile mezarlığına taşınmıştır. (TDVİA c.34, s. 292)

    1504 tarihli Şirmerd Çavuş Camii de yok edilmiş

    1950’li yıllardaki yol yapım çalışmaları sırasında dış kısımda bulunan çeşmeyle birlikte burada bulunan mezar taşları daha içeri taraflara taşınmıştır. XVI. yüzyılın başına tarihlenen ve Haseki Hastahanesi önünde yer alan Şîrmerd Çavuş Türbesi, Camii’nin Millet Caddesi tarafından avluya girişte sağ kolda yer alır. Klasik Osmanlı üslûbunu yansıtan türbe’de I. Selim’in yüksek rütbeli komutanlarından Şîrmerd Çavuş ile kızı Kamerşah Hatun yatmaktadır. Esma İgüs ve Hayriye İsmailoğlu, “Osmanlı Kenti İstanbul’u Yıkmak ve Yeniden Yapmak Paradoksu” isimli yazılarında Nedime Pamak’a atfen verdikleri bilgilere göre Millet Caddesi üzerinde, Aksaray’dan Topkapı’ya uzanan istikamette, Selçuk Sultan Camii’nin karşısında Şirmerd Çavuş’un 1504 yılında inşa ettirdiği camii yer almaktaydı. Yol yapım çalışmaları esnasında bu eserde ortadan kaldırılmıştır. Akıbeti hakkında bilgi yoktur.

    Olanlar Tekkesi, türbe ve çeşmesi cami avlusuna nakledilmiş

    M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere Cerrahpaşa caddesiyle Millet caddesinin kavşağında, Aksaray Karakolu’nun yanında bulunan Oğlanlar (Olanlar) Tekkesi’de 1957’de Millet caddesinin açılması sırasında yıktırılmış, türbe, sebil ve çeşmesi Murad Paşa Camii’nin avlusuna taşınmıştır. (TDVİA c.33, s. 320) Olanlar Tekkesi 1453-1461 yılları arasında Sekbanbaşı Yâkub Ağa tarafından kurulmuştur. Cami avlusunun kuzeyinde yeniden kurulan Olanlar Tekkesi’nin türbe-sebil-çeşme grubu mermer cephelidir. Türbede tekkenin ilk bânisi Yâkub Ağa ile Olan Şeyh İbrâhim Efendi’nin de içinde bulunduğu bazı şeyhler yatmaktadır.

    Olanlar Çeşmesinin cephesi adeta hat sanatı müzesi gibidir. Çeşmenin ayna taşında tarih kitabesi bulunuyor. Üst kısmın ortasında celi hat ile: “Hayru'l-mâli mâ ünfika fî sebîlillâhi - Malın hayırlısı Allah yolunda infak edilendir.” (Hadis-i Şerif), Sağında:“ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy / Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiya, 30), Solunda:“ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ / Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.” (insan, 21), En tepede ise: “Aynen yeşrabu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ / Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.” (insan, 6.) ayet-i Kerimeleri yer alır. Çeşme ile türbe arasında kalan birim günümüzde muvakkithane olarak kullanılmaktadır.

    Restorasyon bir an evvel başlatılmalı

    Restorasyona alınması planlanan caminin kemerlerinde ve duvarlarında yer yer çatlaklar bulunuyor. Bu çatlakların oluşumuna yapının hemen yakınından geçen tramvay yolunun veya Adnan Menderes Bulvarı altından geçen metro tünelinin sebebiyet verip vermediği ciddi şekilde araştırılmalıdır. Bir restorasyon yapıldığında ileride meydana gelebilecek olumsuzluklar için önceden tedbir alınması elzem gibi gözüküyor. Çatlakların dışında cami ve çevresinde de bazı ufak tefek müdahalelere gerek duyuluyor. Ancak restorasyon beklentisi sebebiyle bunlarda sürekli ötelenmektedir. Bu da ayrı bir sorun! Cami haziresinde bulunan mezar taşlarının durumu pek iç açı değil. Elden geçirilecek günü bekliyorlar. Şayet elden geçirilecek ve bu esnada tarihi mezar taşları, tazyikli su ve kumlama yöntemi ile tarihten arındırılacaksa lüzum yok böyle kalması daha isabetli olur diye düşünüyoruz...

    15. yüzyıl mimarimizin ender uygulamalarından biri olarak kabul edilen Murad Paşa Cami, hüzünlü hikâyesi, çevresinde bulunan zarif hat sanatı örnekleri ve hazîresindeki farklı yüzyılların sanat anlayışına ayna tutan mezar taşları ile hakikaten görülmeğe değer bir ibadetgâhtır…
  • 448 syf.
    ·Puan vermedi
    O dönemde Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına, padişah ve İngiliz yanlılarının tutumunu anlatan harika bir kitap. O zamanlar İstanbul'da çoğu kimseler Anadolu insanına inanmıyor ve İngilizlere teslim olmanın daha uygun olduğunu savunuyor. 

    Bu uğurda ailesini bir kenara bırakıp canla başla vatanı için çalışan Kamil Bey, Milli mücadele ruhu taşıyan bir vatansever. Eşi Nermin Hanım ise Kamil Beyin bu düşüncelerini onaylamamakta. 


    Kitap o döneme fevkalede bir ışık tutuyor. Muhakkak okunması ve ders çıkarılması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.  

    Not: Bilmeyenler için Kemal Tahir'in Esir Şehir üçlemesinin birinci kitabıydı. İkinci ve üçüncü kitapları sırasıyla; Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı'dır.
  • Yunan tarihçiliğinin tersine Roma tarihçiliğinde belli bir ölçüde mitos vardır. Titus Livius bundan vazgeçmez; çünkü kaleme aldığı Roma’nın tarihi, zaten “ab urbe condita” yani “şehrin kuruluşundan itibaren” unvanıyla başlar ve efsanelerle iç içe gider. Bu çok enteresan bir şey, yani bir tarihî zaman vardır; bir efsanevî zaman; tarihi yazarken, efsaneden kurtulamamışlar, bu önemli bir nokta. Fakat Roma tarihçiliğinde Yunan’da olmayan bir şey vardır; doğrudan doğruya tarihe ve millete misyon yükleme niteliği vardır. Yani bu saplantı 19. asırda başlamış değil. Roma’da aslında historia sözü var, fakat pek kullanılmaz. Titus Livius’un 142 kitablık eserinin adı Ab urbe condita Libri. Şehrin, yani Roma’nın kuruluşunun kitabları (yeni başlangıçtan itibaren Roma Tarihi). Yazar tarih demiyor. Roma tarihçiliğinde bu yaygın bir başlık; 4. asır tarihçisi Eutropius Breviarium Ab Urbe Condita başlığı ile Milâdî 364’e kadar Roma tarihini derlemiş. Umumî Roma tarihi eseri de Breviarium Rerum Gestarum populi Romani başlıklı... Bir yerde de Res gestae populi Roma’ni deniyor. “Res”, “şeyler” demek; “gesta” ise “tutum, davranış, güdüş, tarz”. “Jest” sözü (geste) oradan geliyor. “Res gestae”, “şanlı şeyler, yapılan işler”, ef’âl ve ikbal hepsini içeren bir şey. Hacıbayram’ın yanındaki Augustus mabedine baktığımızda onun duvarında “Testamentum Ankyranum” denen çok önemli bir vesika vardır; “testament” orada vasiyet değil, “discorsir”; Atatürk’ün nutku gibi bir anlamda kullanılır, yani Augustus’un kendi nutku... Başlangıcı; “Res gestae divi, Augusti” yani “ilâhî Augustus’un şanlı işleri, ef’âli” diye. Titus Livius eserine Roma’nın kuruluşundan bugüne tarih (kitablar) ama bir efsane ile Aeneis ve arkadaşlarını Troya’dan şehre ulaşmasıyla başlar. Aksini de yapamaz. Roma mağlûb olsa dahi güçlü, onurlu, şanlı kahramanlar tarafından kurulmuştur ve “Res gestae” kavramıyla eser gider. Ortaçağ sonunda Gesta Romanorum diye anekdot ve hikâyelerden oluşan popüler bir kitab vardır (ama o galiba dikiş-nakış okuluna enstitü adını vermek gibi bir şey) buradaki Res gestae’nin üslûbu ve üslûbun amacı açık... Tabii Cicero gibi “historia magistra vitae est-tarih hayatın öğretmeni” söylemi var. Aşağıda göreceğiz; tarihî portreleri çizerken Romalıları Yunanlı benzerleriyle paralel olarak anlatan Plutarkhos’ta da bu var. Tarihte muhtelif zaman ve yerlerde olaylar da, insanlar da benzer olabilir, bu illâ tekerrür demek değil; ama geçmişten hâl ve gelecek için ipucu yakalayınız gibi bir deyiş söz konusu. Söylediği şu: “Nasıl bir hayat yaşadılar ve nasıl âdetler yaşadılar, nasıl âdetler güttüler! Nasıl adamlar, hangi amaçlarla, hangi zanaatlarla bu işi yaptılar?” Esere baktığımızda tamamıyla bunu görürüz. Meselâ konsül Manlius yerinizde durun dediği hâlde oğulları savaşta, emrine muhalif olarak kendi birliklerine hücum emri vermişler. O atakla savaşı kazanmalarına rağmen, emre itaatsizlik yüzünden, o muzaffer çocukları, oğullarını idam ettiriyor; idamı da görevi gereği seyrediyor (Titus Livius, Res gestae, VIII, s. 34). Yine meselâ Romalılar Falisklere hücum ettikleri zaman başlarında komutan olarak Camillus vardı. Falisklerin öğretmeni olan köle, şehrin suru dışında çocukları eğitirken onları getirip komutana teslim ediyor ve: “Bunları rehin al, o zaman şehri sana verirler,” diyor. Cevaben “ignavus essem si contra pueris bellum gererem-çocuklarla savaşırsam en alçak adamım,” diyor. Çocukları da, hain köle öğretmeni de geri yolluyor. Yani Livius bu yarı menkıbevî tarihle Roma Cumhuriyeti’nin müesseselerini, kendisi aslında Augustus Octavianus devrinin adamı olduğu hâlde (MÖ 59-MS 17) eski toplumun ve cumhuriyetin müesseselerini yüceltir. Bu ilginçtir ve Yunan tarihçiliğine göre daha siyasî ve ideolojik bir tarihtir. Roma edebiyatı Rönesans’a da bu ruhu vermiştir. Bu hem ileridir hem de ilkel bir tarihçiliktir bir bakıma. Daha doğrusu güzel üslûbu kadar bir yönüyle de sakat bir tarihçilik. Vakıa, Titus Livius ve diğerleri eski arşiv ve vesikaları Yunanlılardan, daha ehil olarak kullandılar. Bilindiği gibi Rönesans’ın başlangıcı da bu gibi Roma metinlerinin incelenmesiyledir. Francesco Petrarca (1304-74) 14. asır İtalyan şairi ve filologu, büyük hümanist sayılır ve Roma metinlerini incelemiştir ve bu tarz bir tarihçiliği ve edibane tarzı benimsemiştir. Yine aynı tarz tarihçiliği Fransız İhtilâli ve Aydınlanma benimsemiştir ve oradan bugüne gelmektedir. Çok ilginçtir, Yunanistan’ın izleyicisi olduğunu iddia eden Batı, Yunandan çok Roma tarzı bir historiografiyi benimsemiştir.