• 344 syf.
    ·22 günde·Beğendi
    Ah! Nasıl özlemişim bu dili..

    Hapis cezasına çarptırılan akademisyenin hikayesi Yıldız Gezgini. San Quentin Hapishanesi’ne katil olarak düşen ancak üzerine iftira atılarak idama mahkum edilen akademisyenin hikayesi..
    Jack London bu hapishanede 5 yılını geçiren arkadaşından esinlenerek yazdı Yıldız Gezgini.

    * * *

    Daha en başında sorguluyor hayatı Standing “öteki kişi” olduğunu belirtiyor.
    Cesaretinden ve bilgisinden ötürü ona “iflah edilemez birisi” olduğu kararı verildi. Ve her şey başladı.

    Aklım almıyor. Ben 1 gün evden çıkmadan ağaç, gökyüzü, insan ve hayvan görmeden dayanamazken, karanlıkta yıllarca kalması tüylerimi ürpertti. Gün ışığı özgürlüktü, kitaptan kafamı kaldırıp şöyle bir dünyaya bakıp şükrettim ve derin bir nefes aldım.
    İletişim her koşulda vardı.
    Uzun bir süre tecritte sessiz kaldıktan sonra diğer mahkumlarla iletişim kurabildiğini fark etti. Hem de konuşmadan. O sayede başladı astral seyahat. Diğer hücredeki arkadaşı Ed Morrell işkenceden nasıl kurtulacağını anlattı ona ve hayatı değişti.
    “Yaşayan ölülerin sayısı ikiden üçe çıkmıştı ve söyleyecek çok şey vardı” Tecritte nasıl vakit geçireceğini yani nasıl yaşayacağının metodunu bulmuştu. O metot ise; otohipnoz yöntemiyle bilinçli zihni uykuya daldırıp, bilinçaltı zihni uyandırıp serbest bırakmaktı. Zihni bulanık olduğundan bunda biraz zorlandığını şu satırlardan anlayabiliyoruz:
    “ Zamanda ve uzayda tam bir deneyimi, tek bir bilinçlilik noktasını baştan sona tümüyle yaşayamıyordum. Düşlerim, bunlara düş denebilirse, uyum ve mantıktan yoksundu.” (Syf.50)

    İlk başlarda zorlandı evet ancak daha sonra zihni yolunu buldu. Ve derken ölüm hayat buldu.

    “ Bak sana anlatayım, anlatayım ki yaşarken ölmeyi becermemi, geçici bir süreyle zamanın ve uzayın efendisi olmamı ve yıldızların arasında gezinmek için hapishane duvarlarının üzerinden aşmamı sağlayan yöntemi anlayabilesin.” (Syf.57)

    “Bir kez ölme sürecini başlattın mı, arkası gelir. Ve işin komik yanı, bütün zaman boyunca hep oradasındır. Ayak parmakların öldü diye bu seni hiç de ölü yapmaz. Çok geçmeden bacakların dizlerine, derken kalçalarına değin ölür ve sen hep aynısındır. Her defasında bir parçasıyla oyundan çıkan bedeninde. Sen ise sensindir, başlamadan önceki aynı sen. “ (Syf.73)

    Bizde karanlık ve zor günlerimizden zihnimizle düşlediklerimize ya da başka bir zamana yolculuk yapabiliyor muyuz? Bu ayrıcalık bize de verilse :) Şu hayatta en önemli şeyin en başında Zihni’miz olduğu gerçeğini tekrarlıyordu. Zihni’m ve ruhum nasıl bütün kalır? Ben ne kadar varolurum veya nasıl?

    Ruh kalıcı olan tek gerçekliktir. (Syf.132)

    Yıldız Gezgini’nde tek bir hikaye okumuyorsunuz. Üstelik farklı zamanlara gidiyorsunuz. Ancak hikayeler bazı noktalarda sıkıcı ve fazla ayrıntılı olabiliyor ne yazık ki.

    “Hapishanedeki en soğukkanlı kişi benim. Bir yolculuğa başlamak üzere olan bir çocuk gibiyim. Gitmeye hevesliyim, göreceğim yeni yerleri merak ediyorum. Aşağı ölüme duyulan bu korku, sıklıkla karanlığın içine dalan ve yeniden yaşayan birisi için gülünç kalıyor..” (Syf.338)

    “Yeniden yaşadığımda ne olacağım? Merak ediyorum. Merak ediyorum...” (Syf.339)

    Gurur duydum cesaretinden dolayı ve var olan bu eşsiz gücünü takdir ettim. Bundan da kendime ders çıkardım. Ölüyken de yaşanıyormuş.

    Öldü ama kim bilir şu an nerede yaşıyor?

    Jack London Yıldız Gezgini
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yazarı karşımızda muhatap olarak bulduğumuz bu etkinliğe ilk başta katılmaya çekinmiştim. Çünkü aynı ortamda bulunmanın etkisi ile kitap hakkında ne düşünüyorsam onu söyleyememe korkusu oluyor ister istemez. Beğenirsem ne ala, beğenmezsem nasıl yorumlarım derdindeydim ancak inci hocamın çağrısına kayıtsız kalamadım daha fazla. Korkularım da yersiz çıktı:)

    Bir kaç karaktere değinmek istiyorum müsaadenizle.. Yer yer öfkemi, nefretimi kusmuş, hakarette level atlamış olabilirim bazılarına ama pişman değilim!

    Ah be Merve! Saf kız!! Herkesi olduğu gibi mi görünür sandın? Bilmez misin ki erkeklerin çoğu elde edene kadar dünyayı önüne sererler, beyefendi tavırlar sergilerler; elde edince ne beyliği ne efendiliği kalır, serdikleri dünyayı başına yıkarlar!!

    Musa ya inat bir sigara yakasım geldi... Her halt var kendisinde bir sigaradan iğreniyormuşmuş.. Cenabet herif!
    Mamak apaçisi! Evrimi bilemem ama ters evrimin kanıtı bu tipler! İnsan doğmuş ama hayvanat dünyasına değil başka bir aleme giden döl israfı!

    https://youtu.be/Y-taZt3er-s

    Ben o Musa ve türevlerine neler neler sayarım da hem ortamı değil hem elitliğime zeval gelsin istemem:)

    Abdullah Sami var bir de.. Olmaz olaydı o ve onun gibiler... Tipik sözde müslüman dediğimiz, çoğalma hızları ile en yaman bakterilere parmak ıssırtan tek hücreli zihniyet. Tam bir din simsarı! Lafa geldi mi herkesin inandığına karışan, karşısındakini kolayca "kafir" diye yaftalamaya meraklı ancak camiye adımını çıkarı olmadan atmayanlardan.. Topluluk içinde 'Allah, Muhammed' deyip gösteriş yapacak kimse olmadığında işlemediği günah, bulaşmadığı haram kalmaz. Allah seni görüyor, o yetmez mi diyeceğim de o bilinç olsa zaten bütün bunları yapamaz.. Sadece güce, paraya tapan nesli tükenesice mahluk işte!

    Aida, Aida'lar... Yaşadıklarını okumak bile zorken, aynı şeyin kendi başına geldiğini düşünmek... Gerçekten güçlü kadın örneği Aida ve onunla aynı zulmü yaşamış nicesi... Maalesef bu yaşananlar gerçek, okurken kanım donar, ürperirim, gözüm yaşarır, kalbim ağrır, nefret, öfke ve isyan duyguları ile dolarım ben de herkes gibi.. Ama kitabı kapattıktan sonra etkisi azalarak kaybolur, tamamen unuturum.. O katliamı, o işkenceyi yaşayıp halen anılarında yaşayanlar var, onlar unutamaz en acısı da bu.. Bosna ile ilgili bir şey izlemeye, okumaya, duymaya katlanamıyoruz, oysa yaşayanların gerçeği bu... Kitapta Lejla isminde bir kızın adının geçmesiyle yıllar önce okuduğum Leyla-Bir Bosnalı Kız romanını anımsattı bana. Sanki ortak acı, ortak yaşanmışlık var ve bu iki farklı kitap bir noktada kesişmiş gibi hissettim. Bu Leyla o Leyla olmasa da, Leyla lar, Aida lar, Ceylan lar yaşadı bunu.. İsimler farklı ama yaşananlar aynı...

    Kitapta Ömer karakteri ve onun gözünden yakın tarihte savaş, katliam, vahşet yaşamış insanların -aslında kadınların- anlattıkları neredeyse kitabın yarısında yer etmiş. Buna rağmen açık bir şekilde söyleyebilirim ki gereksiz bulduğum bir karakter (gölge), 'şurası olmasaydı daha iyi okuyabilirdim' dediğim tek bir yeri yok.. Kitap kendini okutuyor, akıcılık yönünden sıkıntım da olmadı yalnızca karakterlere kızıp (adı lazım değil Musa) veya anlatılan ve gerçekte yaşanmış acıları çok okumaya dayanamayıp yavaş okudum.

    Yazılan incelemelerde okuyan arkadaşlar belirtmiş, anlatırken zaman ve şahıs yönünden geçişler ani geldi bana da. Anlatımda birden fazla bakış açısına karşı değilim ama ardarda gelen cümlelerde gözüme çok battı. İtiraf edeyim kitabın başında bu kadar gözüme batan şeyi, anlatılanlara kendimi kaptırınca unuttuğumu farkettim, inceleme yazan arkadaşlar hatırlatmış oldu:)) Eleştirmiş olmak için de eleştirmek istemiyorum aslında, başlık kullanımı bende biraz kafa karışıklığı yarattı. Bu şekilde daha kolay okunuyor onu inkar edemem.. Bazı başlıklar karakterin hikayesinin devamı niteliğinde iken bazıları bir başka karaktere ve onun hikayesine geçiş olmuş. Yeni bölümleri okumaya başlarken "Şimdi bu önceki bölümün devamı mı yoksa başka karaktere mi geçtik" düşüncesine kapıldım. Tabii bütün bunlar beğenmeme engel değil, öyle olsa inceleme yazmazdım.

    Ömer'in kısaca bahsi geçti yukarıda, ona özellikle değinmek isterim. Kendisinde ne hikayeler var bir gazeteci olarak tahmin edebiliyorum. Yazarımız da ileride başka kitabında veya kitaplarında Ömer karakterini bir yerlerden karşımıza çıkarır diye umut ediyorum. Ömer'i tekrar görmek isteriz, görmeliyiz, göreceğiz!!

    (Yazarlığa Giriş Ders 202-Yazarlığın Kötü Yanları: 1- Faşizan Okurlarla Karşılaşmak. Örnek: üsttedir)

    Şaka bir yana, Ömer'i çok benimsedim ondan bu tutumum.. Daha onun mürüvvetini göreceğiz Mehmet hocam, lütfen:/

    Etkinliği düzenleyen inci hocama teşekkür ediyorum. Mehmet Y. hocamın da yazma serüveni hiç bitmesin, nice kitaplarını okumak nasip olsun bize. Böyle bir gözlemciden, kitabı okurken bana yansıdığı üzere düşüncelerini de takdir ettiğim bir insanın kitaplarından mahrum kalmayalım.. Yolunuz açık olsun.
  • Yazmak, öteden beri benim için bir şifa arayışı olageldi. Ruh sızlıyorsa, insan elinin altında durak kelimelere müracaat etmeden durabilir mi?
  • / sevmek" dedim.
    "yoluna ölmek" dedi.
    "yol" dedim.
    alıp başını gitmek dedi.
    "gitmek" dedim.
    Bir "ahh" çekip "dostlardan ayrılmak" dedi.
    "dost" dedim.
    Durdu. Bana baktı. "dost" diye mırıldandı.
    "yüreğime nasıl koysam bilemediğim"dedi.
    "yürek" dedim.
    dünyaları içine sığdıramadığım" dedi.
    "dünya" dedim.
    "hayatın bir yüzü" dedi.
    "yüz" dedim.
    "ardında ne gizli bilemediğim" dedi.
    "giz" dedim.
    "hep çözmeye çalıştığım" dedi.
    "çalışmak" dedim.
    "bitmeyecek öykü" dedi.
    "öykü" dedim.
    "binlercesini içimde gizliyorum" dedi.
    "gizlemek" dedim.
    "işte her şeyin bitimi" dedi.
    "şey" dedim.
    "sevda" dedi.
    "sevda" dedim.
    "peşinden koştuğum" dedi.
    "koşmak" dedim.
    hayat bir maraton" dedi.
    "hayat" dedim.
    "öyle kısa ki!." dedi.
    "niçin kısa?" diye sordum.
    "yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi.
    "yaşanması gereken ne var?" diye sordum.
    "aşk" dedi.
    "kaç kere?" diye sordum.
    "bin kere" dedi, "milyon kere"
    "neden bir kere değil?" diye sordum.
    "önce ona varsan olmaz mı?" diye sordum.
    "keşke olsa" dedi, "ama önce yoğrulmak gerek"
    "acı çekmek mi?" diye sordum.
    "evet, aşk acısında yok olmak" dedi.
    "yok olunca!." dedim.
    "işte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın" dedi.
    "gerçek aşk!." dedim.
    "büyük o!" dedi.
    Durdum. Durdum. Ve sustum!
    "neden sustun?" diye sordu.
    "yüreğim titredi sanki" dedim.
    "neden?" diye sordu.
    "bilmiyorum" dedim. "büyük o!"
    "evet." dedi, "büyük o!"
    "nerede?" diye sordum.
    "her yerde" dedi.
    "nasıl?" diye sordum.
    "yüreğini aç" dedi.
    "yüreğimi açmak!." dedim.
    "bir tebessümle bak her şeye" dedi.
    "tebessüm" dedim.
    "her kapının anahtarı" dedi.
    "kapı" dedim.
    "girmeden bilemezsin" dedi.
    "ya korku!" dedim.
    "bilinmeyenden korkar insan" dedi.
    "ben bilmiyorum" dedim.
    "neyi?" diye sordu.
    "ben’i" dedim.
    "sen kimsin?" diye sordu.
    "ben kimim?" diye sordum.
    "sevgiyle beslenensin" dedi.
    kimin sevgisiyle?" diye sordum.
    "büyük o’nun." dedi.
    Durdum. Durdum. Yine sustum.
    "kimsin?" diye sordum.
    "sen’im" dedi. //
  • 208 syf.
    ·37 günde·10/10
    "Evine git ve boşandığın ilk kocanı, bir jette öldürülen ikinci kocanı ve kendi beynini uçuran üçüncü kocanı düşün, evine git ve yaptırdığın bir düzine kürtajı düşün, evine git ve bunu düşün, lanet olası sezaryenlerini ve senden nefret eden çocuklarını da! evine git ve bütün bunların nasıl olduğunu, bunu durdurmak için ne yaptığını düşün. Evine git, evine git!"
    Herkes gibi bende etkilendiğimi söyleyeceğim elbette. Şöyle bir gerçek var ki hepimizi böyle bir gelecek bekliyor. Teknolojnin ilerlediği zaman dilimindeyiz. Evet kitap karşıtı olan bir dünya insan kurgulanmış peki bazı kitaplar için karşıt olmak kurguda size de doğru gelmedi mi ? Ben gerçekten de insanları saçma sapan duygulara sokan ya da insana bir anlam katmayan kitapların yok edilmesine hak verdim. Sanmayın ki her kitap için değil. Kurguda ki halk mutluluğuna, nefsine aç bir halk. İnsan mutluluk, üzüntü, acı, korku, nefret üzerine yaratılmış varlık. Bunları insanlar üzerinde ortaya çıkaran kitaplar değil insanın kendisidir. Yazar neyi göstermek için yazdı bu romanı bilmiyorum ama benim gördüğüm buydu. İnsanları kitaplar etkilemez. İnsanoğlu her şeyin bir yazıdan ibaret olmadığını farkında olacak kadar özel bir beyne sahiptir.
    Çıkardığım tek anlam Teknolojinin insan beynini sömürdüğü. Beyinle kalmamış insani duyguların yitirilmesine sebep olmuş. Okunması gereken ama yakılmaması gereken bir kitap.
  • 536 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Giriş tam bir nefretlik. İlk bölümünü inanın neredeyse dört defa okudum. Her defasında " ne yapıyormuş! ne yapıyormuş! Fotoğrafa mı giriyormuş! Diyerek kendimi aptal gibi hissettim. Neyse ki bir arkadaşımın da benimle aynı şeyi yaşadığını anlatınca sorunun bende olmadığını anladım. Benim bir huyum var eğer bir kitabın başını sevmezsem inatlaşır bitirmeye çalışırım ve bitiririmde. Ha buna mazoşistlik mi dersiniz yoksa yazarı tanıma çabası mi ben bile çözmüş değilim. "Hay seni Türkiye'nin en büyük edebiyatçılarından biri yapan milletin... " ile başlayan ve sonu kötü biten cümlelerim daha sonra yerini mahcubiyete bıraktı. Ne mahcubiyet ama şimdi önüme gelene bu kitabı öneriyorum. Ha okuyan oldu mu? Yok. Sonunda yine inatlaştım. Bu dünyadan bir kişiye bile bu kitabı okutmadan ölmek yok dedim.
    Nazan bekiroğlu gerçekten Türkiye'nin en büyük yazarlarından biri. Yiğidi öldür hakkını ver demişler. Gerçek yaşanmış bir hikayeleri bir Türk yazardan beklenmeyecek bir ustalıkla fantastik unsurlarla harmanlaması gerçekten takdire şayan. Elinde settarhana ve zehra'ya ait anılarla dolu bir teneke kutu var. Fotoğraflar mektuplar...vs. günümüz ile geçmiş arasında mekik dokuyan Nazan Bekiroğlu günümüzü anlatırken geçmişi araştırmak için yaptığı yolculukları, geçmişi anlatırken de fotoğraflara uzunca bakıp içine girerek bir hayalet gibi Settarhan'ın ve Zehra'nın nın peşinden giderek yaşadıklarını üçüncü şahıs olarak anlatıyor. Gerçekten özet olarak bile anlatmak zorken kadın yapmış.
    Settarhan'ı anlatırken o dönemin yaşam tarzını, halı dokumacılığı, mavinin üzerine en güzel altın sarısının yakıştığını, ticareti, kervan yolculuklarını, en güzel şeyin sevgiliyi çağrıştırdığını ve hatta ateşe tapanları, sessizlik kulelerini ihaneti kendini cezalandırmayı nakşi dergahında çay sohbetlerini en güzel çayın acemlerin yaptığını tanıyacaksınız.
    Zehra'yı anlatırken trabzonda yetimliği, bekar kızların evlendikten sonra zaten yapacağı için şimdilik nazlı yetiştirilmesini , Rus baskınını, ayrılığı özlemi arkada bırakmayı endişeyi ölümün nefes kadar sıradanlaştığını, açlığı, Ayva yaprağından çay yapmayı ve bütün bunlardan sonra her şeyin sona erdiğini tekrar eskiye döndüğünü ve nar ağacı için üzülmeyi göreceksiniz.
    Mutlaka herkesin kütüphanesinde olması gereken bir kitap. İnatlaşın ve okuyun buna pişman olmayacaksınız.
  • Pek çoğumuz, varlığımızın dünya üzerinde pek az yer tuttuğunu düşünürüz.İnsan teki, koca dünyada ne kadar da çaresiz, değil mi? Yapıp etmelerimizin,düş ve düşüncelerimizin dünyayı değiştiremeyeceğini sanıyoruz.Ben size şimdi başka bir hikaye söyleyeceğim :İyilik dünyayı değiştirebilir.Kalbinde iyilik ve ruhunda bu iyiliği harekete geçirecek bir irade taşıyan herkes, tarihi yeniden yazabilir.Ancak iyiliğin iradesi bizim dünyadaki varlığımızı görünür kılar;bizden başkalarına taşınacak ümit, bir neşe, bir sevinç dünya yüzeyindeki alanımızı genişletir.