• - Ama burnunun kırıldığı da olurdu tabii?
    Misafir, bilgiç bir edayla,
    - Aman dostum, dedi, geçenlerde Cizvit papazına günah çıkartan hasta bir markinin deyişiyle, kırık burunlu olmak, büsbütün burunsuz kalmaktan iyidir; (besbelli bir uzman tedavisine uğramış...) Yanlarındaydım, ömür şeydi! Göğsünü yumruklayarak, "Geri verin burnumu!" diye tekrarlayıp duruyordu. Papaz da, "Oğlum, her şey Ulu Tanrının sırrına eremeyeceğimiz takdiriyle olur, gözle görünen bir felaket bazen gizli, ama çok büyük bir fayda sağlar. Acı bir kader sizi burnunuzdan yoksun ettiyse artık ömrünüzün sonuna kadar hiç kimse, 'Nasıl, burnun kırıldı mı!' diyemeyecektir size." "Kutsal peder," dedi zavallı, "keşke ömrüm boyunca her gün burnum kırılsa da yerinde kalsa!" Papaz iç çekti: "Ne yapalım oğlum, hayatta dört başı mamur olmak mümkün değil ama, bu haliniz her şeye rağmen sizi unutmayan Tanrıya karşı bir isyandır. Ömrünüzün sonuna kadar seve seve burnu kırık kalmaya razı olduğunuzdan sızlanırken isteğiniz dolaylı yoldan gerçekleşmiş sayılır. Burnunuzu kaybetmekle de burnunuz kırılmış oluyor."

    - Ööhh, ne saçmalık! diye bağırdı, İvan.
    - Dostum, sadece seni güldürmek için anlattım bunu. Ama yemin ederim, Cizvit Tanrıbiliminin vicdan anlayışı budur. Olay tıpkı böyle, sana anlattığım gibi olmuştu. Oldukça yeni, beni de hayli uğraştırdı. Zavallı delikanlı eve dönünce hemen o gece vurdu kendini, son demine kadar ayrılmadım başından... Şu Cizvitlerin günah çıkarma hücreleri yok mu? Hüzünlü zamanlarımda en sevdiğim gönül eğlencesidir bunlar! İşte sana son günlerdeki bir olay. İhtiyar bir papaza yirmi yaşlarında, sarışın, Normandiyalı bir kızcağız gelir. Kafese doğru eğilerek papaza günahını fısıldamaya başlar. "Aman kızım, gene mi günah işledin?" der papaz, "Ah, Sancta Maria, hem de başka birisiyle, ha! Ne zamana kadar devam edecek bu, utanmıyor musun hiç?" Kız, gözyaşları içinde, "Ah mon pere, ne yapayım," der. Ça lui fait tant de plaisir et a moi si peu de peine!* Cevaba bak. Ben bile pes ettim: Tabiatananın haykırması bu; bakirelikten iyi bence! Kendi hesabıma günahını affettim, gidecektim, ama gene de dönmek zorunda kaldım. Bizim papazın, hücre deliğinden, kıza o gece için randevu verdiğini duydum. Kaya gibi ihtiyar bir anda düşmüştü! Tabiat, tabiat gerçeği hakkını alıyor. Niye burun kıvırıyorsun gene, gene mi darılttık? Sana da bir şey beğendiremiyoruz ki...

    * Ah pederim, bu ona öyle bir zevk, bana da o kadar az zahmet veriyor ki!
    Dostoyevski
    Sayfa 860 - Dördüncü Bölüm, Onbirinci Kitap, İvan Fyodoroviç Kardeş, IX, Şeytan. İvan Fyodoroviç'in Kâbusu
  • Aziz arkadaşım:Bir akşam garipliğinde mektubun elime gökten düşer gi­bi düştü. Bütün varlığımı hüzünlü bir sevinç kapladı. Var ol, sağ ol! Biz insanlar noksan yaratıklarız!.. Aranmak, se­vilmek isteriz! Gerçekten bizi alâkalar kadar alâkadar eden ne var!..Sevgili arkadaşım, ben bildiğin gibi hapishanedeyim. Demir kapıların, kaim yapıların arkasında, 600 mahkû­mun arasındayım. Katillerin, canilerin, hırsızların için­de... Sakın bu korkunç kelimelerden ürkmeyesin! Zira mahkûmlar içinde o kadar iyi insanlar var ki... Şaşarsın!..İşte benim felâket arkadaşım Abdurrahim bunlardan bi­ridir. Mahkûmlar ona kısaca Rahim diyorlar. Bir tahrike, teşvike, bir kazaya kurban giden bu çocuk, şu duvarların arasında üç yıldır yatıyor. Rahim bir dağ çocuğudur. Dağ rüzgârları gibi temiz bir ahlâkı, engin, bâkir bir ruhu var. Kurşunu âdeta başkası doldurmuş, tetiği bu çekmiş!.. Fa­kat hâdiseler ve bizzat çocuğun kendisi fiilin esas failini saklamış!.. Genç yaşında zindanlara düşmüş!.. Ben buraya geldikten bir hafta sonra hâdiseyi hemen yeni olmuş gibi sıcağı sıcağına heyecanla, kesik kesik nefeslerle anlattı. Ne yapayım ağabey bir kere oldu! dedi. Herkesin dediği bu: “Bir kere oldu!” Hayatta atılan yanlış bir adım, bir el hare­keti, tetiği şöyle bir çekiverme, bu insanları yıllar boyunca mahkûm ediyor. Olan oldu! Son pişmanlık kâr etmez!..Rahim coşkun bir çocuk. Sesi de güzel. Bazen pes perdeden kendi kendine gurbet türküleri, hasret türküleri, yanık memleket havalan söyler... Söylediğini başka biri­nin duyduğunu hissedince utanır ve susar. O mahcup bir çocuktur. Bazen onunla avluya voltaya çıkarız. Avluda bir havuz var. Havuzun başına dikilir, dakikalarca sulara ba­karız. Gökler sulara akseder. Kuşlar!.. Uçar gider, uçar gi­der! Çocuklar gibi birbirimize gösteririz. Ha bir daha uç­tu! Ha bir daha, diye.Derin ve engin gökler, bulutlarıyla, kuşlanyla havu­zun içinde. Rahim, hürriyeti, sonsuzluğu öyle arzulamış ki, bana: “Ağabey” diyor, “Havuzun içine kedimi atıvere- sim, benim de kuşlar gibi uçuveresim var!” Bu çocuğun felâketi, benim felâketim oldu. Ben de aynı arzuyu duyu­yorum. Sanki ben de Rahim gibi bu zindanda yıllarca yat­mışım ve yatacağım. Rahim’in sonsuz bir âlem gibi gör­düğü suların bir karış ötesi betondur, taştır! İşte onun mukadderatı! Hakikatin sert ve haşin yüzü! Sen kendini atamazsın çocuğum. Havuzun dibi taş! Sen uçamazsın ço­cuğum! Kanatların kırık, sen mahkûm ve mahrumsun! Koğuşuna dön ve düşün.Rahim, hasretini çektiği her şeyin, kendisi için bir ha­yal, bir serap olduğunu anlamakta gecikmiyor. Melül ve mahzun koğuşuna dönüyor. Ben de yanında geliyorum. Yataklarımıza çıkıyoruz! Onunla yataklarımız yan yana. Rahim ekseri zamanlar gözlerini sabit bir noktaya diker, düşünür, düşünür... Kendisine sorarım:- Rahim ne düşünüyorsun?- Hiç!- Hiç olur mu Rahim! însan “hiç” dediği zaman çok sı­kıntılı olduğu zamandır.Nihayet anlatıyor: “Ağabey bu dünyada çekiyoruz, öte­ki dünyayı düşünüyorum. Allah beni yakarsa!”- Yakmaz Rahim! Sen bu dünyada yandın! Allah seni öteki dünyada yakmaz! Bir şey iki defa yanmaz! Bu dün­yada yananlar öteki dünyada yanmazlar Rahim!..Bu sözleri yiyecek gibi sinesine çeken Rahim ferahlı­yor. Ve söylenmeye başlıyor:“Ağabey bu cinayeti işleyen, tetiği çeken -sağ elinin İşaret parmağını göstererek- işte bu parmaktır. Katil par- inak! Ağabey bu parmağı keselim mi?” Gülüyorum. Fakat tekrar düşünceye dalıyoruz. Rahim aynı zamanda şair bir yanık memleket havalan söyler... Söylediğini başka biri­nin duyduğunu hissedince utanır ve susar. O mahcup bir çocuktur. Bazen onunla avluya voltaya çıkarız. Avluda bir havuz var. Havuzun başına dikilir, dakikalarca sulara ba­karız. Gökler sulara akseder. Kuşlar!.. Uçar gider, uçar gi­der! Çocuklar gibi birbirimize gösteririz. Ha bir daha uç­tu! Ha bir daha, diye.Derin ve engin gökler, bulutlarıyla, kuşlanyla havu­zun içinde. Rahim, hürriyeti, sonsuzluğu öyle arzulamış ki, bana: “Ağabey” diyor, “Havuzun içine kedimi atıvere- sim, benim de kuşlar gibi uçuveresim var!” Bu çocuğun felâketi, benim felâketim oldu. Ben de aynı arzuyu duyu­yorum. Sanki ben de Rahim gibi bu zindanda yıllarca yat­mışım ve yatacağım. Rahim’in sonsuz bir âlem gibi gör­düğü suların bir karış ötesi betondur, taştır! İşte onun mukadderatı! Hakikatin sert ve haşin yüzü! Sen kendini atamazsın çocuğum. Havuzun dibi taş! Sen uçamazsın ço­cuğum! Kanatların kırık, sen mahkûm ve mahrumsun! Koğuşuna dön ve düşün.Rahim, hasretini çektiği her şeyin, kendisi için bir ha­yal, bir serap olduğunu anlamakta gecikmiyor. Melül ve mahzun koğuşuna dönüyor. Ben de yanında geliyorum. Yataklarımıza çıkıyoruz! Onunla yataklarımız yan yana. Rahim ekseri zamanlar gözlerini sabit bir noktaya diker, düşünür, düşünür... Kendisine sorarım:- Rahim ne düşünüyorsun?- Hiç!- Hiç olur mu Rahim! însan “hiç” dediği zaman çok sı­kıntılı olduğu zamandır.Nihayet anlatıyor: “Ağabey bu dünyada çekiyoruz, öte­ki dünyayı düşünüyorum. Allah beni yakarsa!”- Yakmaz Rahim! Sen bu dünyada yandın! Allah seni öteki dünyada yakmaz! Bir şey iki defa yanmaz! Bu dün­yada yananlar öteki dünyada yanmazlar Rahim!..Bu sözleri yiyecek gibi sinesine çeken Rahim ferahlı­yor. Ve söylenmeye başlıyor:“Ağabey bu cinayeti işleyen, tetiği çeken -sağ elinin İşaret parmağını göstererek- işte bu parmaktır. Katil par- inak! Ağabey bu parmağı keselim mi?” Gülüyorum. Fakat tekrar düşünceye dalıyoruz. Rahim aynı zamanda şair bir çocuktur. Kafiyeleri “Bulutlar ve ufuklar”la biten şiirler yazıyor. Bana gösteriyor. Yalnız masum olan Rahim mi? Daha burada nice nice suçsuz, bir kazanın, âni bir tehev­vürün kurbanları var.
  • Alçak Gönüllü
    EV İŞLERİNDE
    Vefatından sonra eşi ve bütün inananların annesi Hz. Ayşe (r.anha)'ye sorarlar:

    “Allah'ın Elçisinin evdeki hali nasıldı?”

    Hz. Ayşe (r.anha) cevaplar:

    “O kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşları bütün işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Ayrıca, ayakkabılarını ve delik su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan yiyeceğini kendi taşır, birisi "Ey Allah'ın Elçisi! İzin ver ben taşıyayım."dediğinde,

    "Her mümin, taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın." derdi.[1]



    İSTEMEZ MİSİN EY ÖMER?
    Hz. Ömer (ra), sessizce, dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer (ra)'in hıçkırıkları O'nu (asm) uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer (ra) ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Hz. Muhammed (asv) hayretle sorar:

    “Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?”

    “Ey Allah'ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah'ın Elçisisin... İzin versen de, biz de seni...”

    Maksat anlaşılmıştır, Allah'ın Elçisi (asm), gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve

    "Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı "(Ankebut, 29/64)

    ayetini okuduktan sonra ekler:

    “İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret te bizim!..”[2]



    GÖĞSÜNÜ AÇIP
    Bedir savaşından önceki saatlerdir... Son bir kez safları kontrol etmekte, askerine çeki düzen vermektedir. Saftan bir az önde duran arkadaşlarından Hudayr oğlu Üseyd'i hafifçe göğsünden iterek safa girmesini ister. Şakacı bir kişi olan Üseyd ise:

    "Ey Allah'ın Elçisi" der "canımı acıttın, izin ver, karşılığını alayım."Hz. Muhammed (asv) hemen önüne geçerek:

    "Buyur, al hakkını" der. Üseyd ise son derece ciddi bir tavırla:

    "Fakat" der "Ey Allah'ın Elçisi, benim göğsüm çıplaktı, sende ise elbise var " Hz. Muhammed (asv) gömleğini çözerek:

    "Haydi" der "şimdi al hakkını."

    Peygamberini kucaklayarak öpmeye başlayan Hudayr oğlu Üseyd, bir yandan da

    "Ey Allah'ın Elçisi" demektedir. "Anam babam sana feda olsun, istedim ki, hayatım seni öpmekle son bulsun."[3]



    HİZMET GÖRDÜRMEYİ SEVMEM
    Arkadaşlarından Rabia oğlu Amir'le beraber mescide gitmektedir. Ayakkabısının bağı çözülür. Amir hemen atılıp, bağlamak ister. Hz. Muhammed (asv) engel olur, kendi bağlar. Bir yandan da Amir'e hitap eder:

    “Bu, başkasına hizmet gördürmektir. Ben ise başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.”[4]



    DAHA GÜÇLÜ DEĞİLSİNİZ
    İslam'ın ilk büyük meydan sınavı Bedir'e doğru yol alınmaktadır. Deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir. Hz. Muhammed (asv) ile aynı deveyi paylaşan arkadaşları, kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. Sürekli O’nun (asm) binmesini isterler. O ise kabul etmez:

    "Siz" der, "benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki ben de sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım."[5]



    DOYUNCA HEP AĞLARIM
    Hz. Muhammed (asv) 'in vefatından sonraki yıllardır. Bir akrabası Hz. Ayşe (r.anha)'yi ziyaret eder. Hz. Ayşe (r.anha) onun için bir sofra kurdurtur. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akraba sebebini sorar. Hz. Ayşe (r.anha):

    "Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişim de ağlarım," der. Akraba daha da meraklanıp, sorar:

    "Niçin?"

    “Çünkü Allah'ın Elçisi bütün ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi. Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor. Hz. Muhammed (asv) bütün ömrü boyunca kızartılmış bir koyunu hiç görmemiştir.”[6]



    HERKESTE BİR O'NDA İKİ
    Mekkeli düşmanları yanlarına aldıkları bazı çöl kabileleriyle birlikte on bin kişilik bir ordu düzüp, Medine üzerine yürürler. Müslüman mücahitlerin sayısı ancak üç bin kişidir. Şehirde kalıp, savunma savaşı yapmaya karar verirler. Medine'nin etrafına büyük bir hendek kazılmaya başlanır. Hz. Muhammed (asv) kazılan toprağın hendek dışına taşınması işinde çalışmaktadır. Görgü tanığı bir arkadaşının anlatımıyla toz-toprak O'nun (asm) göğüs ve karın derisini örtmüş durumdadır.

    Üç gün süren hendek kazımının en zor tarafı, aynı günlerde bütün şiddetiyle devam eden açlık ve kıtlıktır. Arkadaşları, çalışırken, açlıktan düşüp bayılmamak için karınlarına taş bağlamışlardır. Bir ara karşısına dizilirler. Ahirette kendilerinin bu fedakârlıklarına şahitlik etmesini isterler... Ve elbiselerini sıyırıp, taşları gösterirler. O sadece tebessüm eder. Sonra da kendi elbisesini sıyırır... Hz. Muhammed (asv) 'in karnında iki taş birden bağlıdır.[7]



    BEN DE ODUN TOPLAYAYIM
    Bir yolculuktadırlar... Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed (asv) ' de:

    "Ben de ateş için odun toplayayım."der. Arkadaşları önüne geçmek isterler:

    "Ey Allah'ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz." Hz. Muhammed (asv) bütün ciddiyetiyle cevaplar:

    "Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah'ta sevmez."Ve odunları toplamaya koyulur.[8]



    SESSİZCE YATAĞINA UZANIR
    Medine'de Hicret'i takip eden ilk günlerdir. Medineli Müslümanlar, bütün maddi varlıklarını Mekke'de bırakıp gelen kardeşleriyle her şeylerini paylaşırlar. Her eve on tane misafir düşmüştür. Hz. Muhammed (asv) de bu evlerden birini başka muhacir arkadaşlarıyla paylaşır. Onlardan biri olan Esved oğlu Mikdad anlatmaktadır:

    "Evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardır. Keçiler sağıldığında herkes kendi payına düşen sütü içer... Hz. Muhammed (asv) 'in payı kasede kalırdı. Bir gece Hz. Muhammed (asv) eve geç geldi. Herkes kendi payını içerek, yatmıştı. O kâseyi boş buldu, ama sesini çıkarmadı. Sadece şöyle dua etti.”

    "Ey bugün beni doyuran Allah'ım, onları da doyur!"

    Daha sonra uyanan Mikdad peygamberinin açlığını gidermek için keçilerden birini kesip, pişirmeye davranır. Hz. Muhammed (asv) izin vermez. Onun yerine ikinci kez sağılan keçiden çıkan bir kaç damla sütü içer ve sessizce yatağına uzanır.[9]



    BEN KRAL DEĞİLİM
    Ebu Hüreyre ile birlikte, çarşıya alışverişe çıkmışlardır. Alış verişi bitirdikten sonra satıcıya tartması için para yerine kullanılan gümüş parçalarını uzatır ve:

    "Dikkatli ol, ağırca tart." der. Şaşırarak hiç bir müşterisinden böyle bir teklif duymadığını söyleyen satıcıya Ebu Hüreyre karşısındakinin peygamber olduğunu bildirir... Satıcı derhal Hz. Muhammed (asv) 'in ellerine kapanarak öpmek ister... O izin vermez.

    “Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım...”

    Eve dönüş sırasında Ebu Hüreyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister. Ona da izin vermez.

    "Kişi, eşyasını, taşıyabiliyorsa, sadece kendi taşımalıdır."[10]



    ANCAK ALLAH İÇİN
    Arkadaşları, O yanlarına her girdiğinde hızla ayağa kalkmaktadırlar. En sonunda bir gün dayanamaz:

    "İranlıların birbirlerini büyük görerek ayağa kalktıkları gibi siz de bana ayağa kalkmayın. Çünkü ben, bir kulun yemek yediği gibi yemek yiyen, bir kulun oturduğu gibi oturan bir kulum."

    Bunun benzeri başka bir olayda ise uyarısına şu eklemeyi de yapar:

    "Hiç kimse için kalkılmaz. Ancak, Allah için ayakta durulur."

    Bundan sonra arkadaşları O (asm) içeri her girdiğinde kendilerini zorla tutarlar ayağa kalkmaz, oturmaya devam ederler.[11]



    ÜÇ GÜNDÜR AÇIM
    Üç gündür hiçbir şey yiyememiştir... Kızı Fatma (r.anha)'ya giderek evinde yiyecek bir şeyler olup olmadığını sorar:

    "Kızım! Sende yiyecek bir şey yok mudur? Ben çok açım."

    Fatma (r.anha):

    "Canım sana feda olsun babacığım! Yemin ederim ki bende de size yedirecek bir şey yoktur."diye cevaplar.

    Bu sırada peygamberliğinin yanı sıra bir devletin de başkanıdır... Başka bir gün kızı Fatma (r.anah) yeni pişirdiği arpa ekmeğinden bir parça da peygamber babasına götürür. Hz. Muhammed (asv) kızına:

    "Vallahi kızım, üç gündür baban bir şey yememiştir."der. Bu sırada da devlet başkanıdır.[12]



    HİÇBİR GÖSTERİŞ
    Veda haccını yapmaktadır... Etrafını yüz bin Müslüman çevirmiş maddi egemenliği ise bütün Arap yarımadasınca kabul edilmiştir. Savaşlardan kendi hissesine düşen paydan, bu hac sırasında yüz deve kestirir ve etlerini yoksul Müslümanlar arasında paylaştırır. Hayatının, zaferinin ve peygamberliğinin sonuna ve zirvesine ulaştığı, adeta bir zafer finali gibi de görülmesi mümkün olan bu haccı yaparken, bindiği devesine ise topu topu dört gümüşlük basit bir kadife parçasını şilte niyetine sermiş, onun üzerinde oturmaktadır. Ve Veda haccını bitirirken ellerini açarak dua eder:

    "Allah'ım, bunu, içinde hiçbir gösteriş ve 'desinler' kastı bulunmayan bir hac olarak kabul buyur."[13]



    BENDEN GÜZEL KÖLE Mİ OLUR?
    Mekke fethedilmiştir... Siyasi ve askeri mücadelesinin zaferle sonuçladığı bir gün yaşamaktadır. Öğle yemeğini ise arkadaşlarıyla birlikte, sokakta, toprağın üzerine oturarak yemektedir. Bu durumu garip sayan, zihinsel özürlü bir kadın laf atar:

    "Şuna bakın! Yere oturmuş bir köle gibi yemek yiyor." Hz. Muhammed (asv) tebessüm ederek cevap verir:

    "Benden güzel köle mi olur! Çünkü ben de Allah'ın kölesiyim."

    Başka bir defasında eşi Hz. Ayşe (r.anha) rica eder:

    "Ne olur bağdaş kurarak, biraz daha rahat oturarak yemek ye."Bunun üzerine alnını yere değdirecek kadar öne eğilir.

    “Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum, çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim.”[14]



    BİR KERE DAHA
    Medine'de çıplak bir merkebin sırtında yol almaktadır. Arkadaşlarından Ebu Hureyre'ye rastlar.

    "Seni de merkebe bindireyim mi?" diye sorar.

    "Olur ey Allah'ın Elçisi." deyince:

    "Bin."der.

    Ebu Hüreyre sıçrar, fakat binmeye güç yetiremeyince Hz. Muhammed (asv) 'e tutunmak ister ve ikisi beraber yere yuvarlanırlar. Tekrar merkebin üzerine binen Hz. Muhammed (asv), Ebu Hureyre'ye:

    "Bir daha dene."der.

    Fakat ikinci denemede başarısız olur ve yine beraberce toprağa yuvarlanırlar. Hz. Muhammed (asv) bir kez daha merkebe biner ve en küçük bir kızgınlık eseri göstermeden, Ebu Hureyre'ye:

    "Haydi, bir kere daha..."der..[15]



    HABBAB DÖNENE KADAR
    Eret oğlu Habbab Mekke'den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan... Medine'de Hz. Muhammed (asv) tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Eret oğlu Habbab'ın evinde bizzat Hz. Muhammed (asv) görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Hz. Muhammed (asv) tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez.[16]



    ONLARIN ARASINDA BULUNACAĞIM
    Yeni Müslüman olmuş ve görgü, nezaket kurallarından habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri, amcası Hz. Abbas için ciddi bir üzüntü konusu olmaktadır. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp, der:

    "Ey Allah'ın Elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Müslümanların dertlerini orada dinlesen."

    O cevap verir:

    "Hayır. Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım."[17]



    HAYIR! AÇIM!
    Oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre sorar:

    "Ey Allah'ın Elçisi! Hasta mısın?"Cevap verir:

    "Hayır, açım!"[18]



    ALLAH YOLUNDA
    Cebel oğlu Muaz'ı Yemen'e vali atamış, uğurlamaktadır. Kendinin at üstünde, Hz. Muhammed (asv) 'in ise yaya olmasından utanan Muaz:

    "Ey Allah'ın Elçisi! İzin verirsen ben de inip, seninle beraber yürüyeyim."der.

    Teklif kabul edilmez.

    "Ey Muaz! Bu adımlarımın Allah yolunda atılan adımlar olmasını arzu ediyorum."[19]



    DÜNYADAN KONUŞTUĞUMUZDA
    Önde gelen vahiy yazıcılarından Sabit oğlu Zeyd anlatmaktadır:

    "Ben Hz. Muhammed (asv) 'in komşusu idim. Ona vahiy indiği zaman bana haber gönderirdi. Ben de, gider vahyi yazardım. Biz Onun yanında dünyadan konuştuğumuzda o da dünyadan, ahiretten konuştuğumuzda o da ahiretten, yemekten konuştuğumuzda o da yemekten konuşurdu. Demek istiyorum ki bize uymakta ve bizim seviyemize inmekteydi."[20]



    BÜYÜK ALLAH'TIR
    Yabancı bir heyet ziyaretine gelir. Söze iltifat ederek girmek isterler ve:

    "Sen bizim büyüğümüzsün." derler. O cevap verir:

    "Büyük Allah'tır." Heyettekiler:

    "Öyleyse, sen bizim en üstünümüz ve en güçlümüzsün." derler. Bunu da hoş görmez:

    "Çok ileri gitmeyin. Şeytan inanmadığınız şeyleri size söyletmekle, doğruluktan sizi ayırmasın."[21]



    GEL ŞİMDİ ÖDEŞELİM
    Hz. Muhammed (asv) boy abdesti almaktadır. Arkadaşlarından biri de örtü tutarak O'nu perdeler. Abdest bitince Hz. Muhammed (asv) :

    "Gel, şimdi ödeşelim."der. Arkadaşının aksi ısrarına rağmen bu kez de O, ona örtü tutar. Arkadaşının:

    "Ey Allah'ın Elçisi! Niçin zahmet ediyorsunuz." sözüne;

    "Zahmeti yok diyerek." cevap verir.[22]



    HANGİ YOLDAN İSTERSEN
    Zihinsel özürlü bir kadın mescidden içeri girer...

    "Ey Muhammed (asv) gel benim evimdeki işlerimi gör."der. Hz. Muhammed (asv) tebessümle, fakat ciddi bir ses tonuyla:

    "Hangi yoldan gitmek istiyorsan kalk gidelim." der ve kadının peşine takılır, giderler... Peşlerinde de hayret ve hayranlık içerisindeki arkadaşları...[23]



    ARKADAŞ SAKİN OL
    Yeni Müslüman olmuş ve kendisini ilk kez gören bir göçebe Arap heyecanından, karşısında titremektedir. Hz. Muhammed (asv):

    "Arkadaş, sakin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum." der.[24]



    YERYÜZÜ DOLUŞUNCA
    Bir arkadaşına, yanlarından geçen birini göstererek sorar:

    "Bu kişi hakkında ne dersin?"

    Arkadaşı:

    "Toplumun önde gelenlerindendir. Kimi istese evlendirirler. Bir işi için kimden yardım istese, yardım ederler.”

    Hz. Muhammed (asv) susar. Az sonra geçen başka birini göstererek yine aynı soruyu sorar. Arkadaşı bu kez de:

    "Bu, çok fakirdir. Ne kız verirler, ne işine yardım ederler." der

    Hz. Muhammed (asv) bu kez susmaz:

    “Ama bu fakir yeryüzü doluşunca, ötekinden hayırlıdır.”[25]



    KUYUYU GERİ ALMASI
    Düşmanla yapılan savaş sırasında ele geçen bir kuyuyu, ganimet payı olarak isteyen Sahr, Hz. Muhammed (asv) 'den istediğini alır. Fakat kuyunun sahibi olan düşman kabilesi daha sonra Müslüman olur. Şimdi bütün mallarını geri almaktadırlar. Hz. Muhammed (asv) utangaç bir tavırla Sahr'a gelerek başını önüne eğer ve kuyuyu geri vermesi gerektiğini söyler. Sahr hiç itiraz etmez.

    "Pekiyi, ey Allah'ın Elçisi!"der.

    Hz. Muhammed (asv) kendi eliyle verdiği bir şeyi geri istemek mecburiyetinde kaldığı için kıpkırmızı olmuştur.[26]



    DUANDA BENİ DE UNUTMA!
    Hz. Ömer (ra) kendisinden umre yapmak üzere Mekke'ye gitmek için izin ister. O sevinerek izin verir ve öğütler:

    "Kardeşim! Duanda beni de unutma."

    O gün Hz. Ömer (ra)'in anlatımıyla hayatının en sevinçli günüdür.[27]



    HZ. FATMA’NIN ÇEYİZİ
    Kendine en çok benzeyen ve kendinden geriye kalan tek çocuğu Hz. Fatma (r.anha)’yı evlendirirken, ona çeyiz olarak verebildikleri,yorgan yerine kullanılan kadife bir örtü, yaygı, elek, havlu, bir bardak, bir el değirmeni, bir tulum, iki su testisi, içi hurma lifi dolu bir deri minder, deriden yapılmış bir kap ve bir kırbadan, ibarettir. Yorgan yerine verilen kadife örtü kısa olduğu için başa çekilince ayak, ayağa çekilince de baş açıkta kalmaktadır.[28]



    BİZ ONU KATIK YAPAR YERDİK
    Hz. Muhammed (asv) 'den sonraki yıllardır. Hz. Ayşe (r.anha), çevresindekilere, bir akşam babası Hz. Ebubekir (ra) tarafından kendilerine gönderilmiş bir koyun paçasını, eşi Allah'ın Elçisi (asm) ile beraber nasıl parçaladıklarını anlatmaktadır. Dinleyenlerden biri şaşkınlıkla sorar:

    "Bu işi karanlıkta mı yaptınız?"

    Hz. Ayşe (r.anha) acı bir gülümsemeyle cevaplar:

    "Lambaya koyacak yağımız olsaydı, biz onu katık yapar, yerdik."[29]



    BEN ÇOBANKEN
    Bir kaç arkadaşı, ellerinde arak isimli bir ağacın dikenli meyveleri de bulunduğu halde yanına girerler. Meyvelerin ham oluşu dikkatini çeken Hz. Muhammed (asv) son derece doğal bir şekilde:

    "Bu ağacın meyvesini esmerleşip de tamamen olgunlaştığında toplayın. Ben çobanlık yaparken bunlardan toplar ve yerdim."der.

    Bu sırada Arap yarımadasına ve yüzbinlerce inananın gönüllerine hâkim bir peygamberdir.[30]



    DOĞRUYU SÖYLEYİN
    Bazı Müslüman genç kızlar, "Bizim aramızda öyle bir peygamber var ki, yarın ne olacağını bilir." dizelerini de içeren bir ilahi söylemektedir. Bunu duyan Hz. Muhammed (asv), kızları uyarır:

    "İlle de bir şey söyleyeceksiniz, doğruyu söyleyin."[31]
  • Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • 313 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhabalar şemmameler.. Goygoy ve işsizliği makul miktarda tutarak elimden geldiğince bu seriyi size tanıtmaya çalışıcam ... Senelerce aradım .. Sanırım Literatür 'den önce Papirüs Yayıncılık basmış bu seriyi .. Eli geçtim , GÖZ DEĞMİYORDU benim almaya kalktığım senelerde .. Tanesi beşi bir yerde fiyatına gidiyordu sahaflarda .. Neyse ki Literatür yayınladı da fuarda türlü çingeneliklerle arşivimize kattık bu HAZİNEYİ !! Hazine dediysem cidden hazine !! Ben Fakir Baykurt' u Aziz BABA sayesinde tanıdım .. Tıpkı Cengiz Aytmaytov gibi .. Kitabı , daha doğrusu bu öz yaşam öyküsü denilen 8 kitaplık seriyi okurken de baya baya hüzünlendim her iki yazar için de .. Aziz BABA kendi öz yaşam öyküsünü tamamlayamadan öldü .. Fakir Baykurt ise tamamladı ama yayınlandığını göremedi .. Her ikisi de sözümona vatanperver ve milliyetçi "Ölürüm Türkiyem" hükümetlerinden çok çektiler yaşadıkları dönemlerde.. Bu muhabbetlere ilk kitap vesilesi ile çok da girmek istemiyorum .. Zaman bulur da ikinci, üçüncü ve devamında gelen kitaplara tanıtım yazısı yazarsam bolca roket istifledim ... Hiç merak etmeyesiniz .. Adrese teslim edilecek !!

    Sizi bilmiyorum ama sanırım ben bu köy yerine gidip , yani eskiden hakikaten köy yeri denilen mekana gidip gördüklerini aktarabilen belkide son jenerasyonum ... Şimdi milletin köy diye gittiği yerlerin evlerinin garajında bir ,bilemedin iki traktör falan var .. Kapıda çekilen kredilerle alınan mersolar falan ... Hobi bahçelerini , asfalt yolları saymıyorum ... Pek tabii bu bahsettiğim köyler böyüh şeherlerin köyleri ... Bizim köyün yolu yılan gibi kıvrılıyor.. Çamurlu batak bir yol .. Ve bu yol üzerinden sayanora diyor güneş her akşam ardında bıraktığı güne ... Kaldığımız evin altında ahır .. Üstte ev ahalisi ... Seki diyorlar buna ... Niye böyle bir düzen var dersen, doğalgaz henüz ulaşmamış oralara o günlerde.. Ki Ankara'nın göbeğindeyiz .. Kömür desen pahalı .. Kış dersen en karasından .. Götün donar !! Ne yapsın köylü ? Aşağıda bulunan hayvanların sıcaklığını lehine kullanacak tezeği de yakıp.. Bu arada birşeyi belirtmem gerekiyor ki , bizim köylüler gerçekten akılsız insanlar ... Zamanında tarlalardan imar geçirecez diye gelmiş devlet , taşla sopayla kovalamışlar !!!?!?! (KALBİME AĞRILAR GİRİYOR ŞU DAKİKALARDA !!) Bugün böyle sersefil sürünüyorsam sebebi BİZİM KÖY VE KÖYLÜLER!! Bu insanların cehaletini anlatmaya sayfalar , ciltler , ansiklopediler yetmez .. Ver ulan tarlaları müteahhite dürzü!!! Kondur apartmanları !! Boyunuz bosunuz devrile sizin !! Gavurun gobelleri !!! Neyse siniri bir yana bırakalım .. Dur son bir beddua daha edem ama .. Hakettiler bunu !! Geberin ulan hepiniz .. Ölü karga gözünüzü oyaa !! Yıkık duvar üstüneze yıkıla .. Ohhhh !! Rahatladım ...

    Nerde kaldık .. Bir akşam vakti hatırımda bizim köy yerinde.. Bademcikler bağımsızlığını ilan etmiş .. Karpuz kıvamına gelmişler .. Ateşler içinde yatıyoruz.. Yol yok .. Taşıt yok .. Dohtur desen zaten yok .. Kocakarı ilaçlarına sarılmışız .. Kekik kaynatıp getiriliyor.. Gup gup içiyoruz .. Vücut ısısı tavan ...Halüsünasyonlar falan filan .. Sabahına kalktım cin gibiyim .. Hemencik taze yumurta sıdırdılar saman aleviyle yanan ocağın üstüne .. Az çökelek ile beraber yuvarla dürümün arasına .. Çaydan da iki fırt FÜT FÜT!! Enerjiyi fulledik .. Çıktık meydana !! Köy çocukları bir garip ama .. Sabah bunlara katıldık ama öğlenine güvercin katili olduk .. Nerden nasıl yakalmışlar bilmem .. Hiç hatırlamıyorum .. Güvercini elime tutuşturuverdiler ! Ne yapacaz bunu diyorum .. Öldür diyorlar .. Bir nevi aralarına katılmam için gerekli bir ayin bu .. Kopardık kafasını .. Bir de ateş yaktılar .. Malum son .. Bizim Death Metal ile yollarımız ister istemez işte böyle kesişti köy yerinde.. Bahçelere koş .. İğdeye , kiraza , elmaya dal .. Yak on bin kaloriyi .. Dön gerisin geri köy evine harsoluk .. Elektrik yok .. Var da yok ...Giriyoruz eve ... Tavuğu haşlamışlar .. Suyuna bulgur salmışlar .. Papirüs gibi açma ekmekler .. Sar babam sar arasına ..Üstüne höşmerim .. Serp doya doya toz şekeri .. Gir lezzet komalarına .. Tüm bunlar geldi bu kitabı okurken aklıma .. Ama yutkuna yutkuna okudum ... Neden dersen yazarın adı "FAKİR" kardeş !! Burdur ' un bir köyü ... Akçaköy ismi .. Yolu , suyu , elektiriği yok ... Köy yerinde ağa olmasa da inanılmaz bir sefalet .. Açlık ,yokluk anlatılır gibi değil ...Beş çocuk ... Biri de ana karnında .. Kurtuluş savaşına katılıp senelerce savaşmış bir baba .. Geliyor evine.. Nasıl yıprandıysa oralarda , ömrü uzun olmuyor .. Bir de ana var .. İsmi Elifçe ... Yılanların Öcünü okuyanlar bilirler .. Ordaki Irazca Ana'yı koy önüne , o metanetli, o yılmaz kadın dile gelir de aman diler Elifçe Ana 'dan .. Kimselere eyvallahı, geri vitesi yok .. Bir de ek bilgi vereyim bu vesileyle .. Yılanların Öcü filminde Irazca Ana' yı oynayan Aliye Rona köy yerine geldiğinde Fakir Baykurt ' un annesi Elifçe Ana' dan öyle etkilenmiş ki film boyunca oynadığı tüm karelerde üstünde giydiği bütün elbiseler Elifçe Ana'ya ait .. Neyse devam edelim .. Yeşil gözlü , çok akıllı bir çocuk sıyrılıyor bunların arasından ... Bu çocuğun okuması , cidden diyorum ki şans.. Tamamen bir tesadüfler zinciri .. Cidden şanslıyız onu okuyabildiğimiz için ... Küçük yaşta yetim kalıyor .. Köy yeri gaddar !! Düşene aman yok !! Hele ki yetimsen !! Sığır çobanlığına kadar yapıyor .. Hem de köy odasına gidip mecbur yalvara yakara ..Beş sene denilen ilkokulu üç dört sene okuyor .. Kaynak yetersiz .. Ne olacak ne olacak derken öz dayısının ocağına düşüyor .. İnsanın akrabasından yediği kazık gibisi var mı ? İşte buraya kadar okudun .. Sen hiç bir , sayıyla "1" küp şeker yüzünden eli kızgın demirlerle öz dayısı tarafından damgalanan , dağlanan adam gördün mü sayın şekerpare ? Peki bu öz dayının seni aile ocağından koparmak için annene seni okutacağını söyleyerek izin aldığını da söylesem ? Seni seneler geçmesine rağmen okutmayıp köle gibi çalıştırdığını söylesem ? Bir eşekle kilometrelerce yol yapıp ilçe merkezine içme suyu taşımak zorunda kalan Fakir Baykurt'un durumu gözünün önünde canlanır mı ? Burnun kırılır kökünden .. Şuraya aktaramadığım öyle çok ayrıntı , öyle çok anı var ki .. Yeri geliyor gülüyor , yeri geliyor ağlıyorsun .. Keklik romanını okuyanlar orda Tokur çobanla Yaşar ' ın hikayesini çok iyi bilirler .. Zaten okuyup unutmaya imkan yok zohahahahahaha =))) Saf , çok temiz kalpli , çok iyi huylu bir çocuktur Yaşar ..İşbu Yaşar'ı romanda babası karpuz bostanının başına diker ..Hırsızı komasın diye .. Gel zaman git zaman yoldan gelip geçen Tokur isimli bir çoban musallat olur bizim Yaşar'ın bekçilik yaptığı bostana .. Bir kelek alır bostandan karşılığında bir kuzu verecem diye .. Bir karpuz yiyip koyun sürer rulet masasına .. Velhasıl kelam sene sonunda bostan yarıya iner ama koyun ve kuzuların üzerine bir bardak soğuk su içmek zorunda kalır Yaşar efendi .. Kimdir bu Yaşar efendi derseniz aslını bu kitapta Tahir Baykurt olarak okuyabilirsiniz =)) Öyle güzel anlar var ki kitapta !! Mert , namuslu Anadolu köylüsünün panaromasıdır işte bu kitap.. Alıp okuyun isterim ..Hem de çok !! Bir kişi dahi şu incelemeyi okusa da kitabı alsa kazanımdır benim için ... Kitabın sonu itibariyle ,türlü badireleri atlatıp Cumhuriyet'in gariplere uzanan eli olan Köy Enstitüleri için yollara dökülmüş "Fakir" Tahir Baykurt için de şuracığa bir parça bırakayım .. Şu an yollarda çünkü o da .. Okuyabilecek olmanın verdiği mutlulukla SARHOŞ ...

    Karlı dağlar kara bulut içinde
    Yaylası hüzünlü yöresi bir hoş
    Sevdalı yolcular umut içinde
    Hayalın düğünü töresi bir hoş

    Han sarhoş hancı sarhoş
    YOLDA YABANCI SARHOŞ
    El çek tabip kalbimden
    İçimdeki sancı sarhoş

    https://www.youtube.com/watch?v=DhK0ckSuVSk

    Biyografi sevenlere gözüm kapalı tavsiyemdir .. Okuyun...ASLA ama ASLA pişman olmazsınız !!