• Zamanlar arası gidip gelmek biraz başımı döndürse de ilginç bir kitap olmuş. Bir aşk hikayesi okuyor ve farklı zamanlarda dönüp dönüp yeniden okuyorsunuz. Reenkarnasyon üzerine yazılmış roman düşünmenize yol açıyor. Her seferinde sevmek isteyeceğiniz biriyle karşılaştınız mı?
  • Eseri okuduktan sonra aradan biraz zaman geçti. Cengiz Dağcı’yı daha iyi anlamak, tanımak adına Youtube’da TRT avaz’ın yayınladığı https://www.youtube.com/...v=rDAso02i9EQvideoyu izledim. Hatciş iletisinde var olsun paylaşmış ( #34214199) sonradan idrak ettim. Kusuruma bakma Hatciş. :( İzleyip anladığım kadarı ile (yanlışım olursa düzeltirseniz mesud olurum ) 1919 yılında Kırım Yalta şehrinde doğmuş. Çocukluğu, orada o zamanlar Rus emperyalizmine maruz kalan bir dönemde geçmiş. İkinci Dünya Savaş’ında da Almanlara esir düşmüş 7 aylık sancılı, zor süreçten sonra kurtularak Ruslarla savaşmak için ana yurduna dönmüş. İdeolojik kavgalar altında ezilip hain damgasını da taşımış.

    Kolhoz hareketi yüzünden acılar çeken Kırım halkı daha sonra Almanlar tarafından fabrikalarda çalıştırılmış. 1944 yılında Rusların saldırısıyla 250 bin Kırımlı, hayvanların konulduğu vagonlara bindirilip Özbekistan’a götürülmüş. Cengiz Dağcı 1939’dan sonra bir daha Kırım’a adım atamamış İngiltere’de yaşamını devam ettirmiş. Bu süreçleri daha iyi anlamak adına Korkunç Yıllar eserini okumak gerek değil mi? Regina ile de savaş sırasında Polonya’da tanışmış. Videoda ‘ Acayip bir kadın Regina. Anneme, Sevgil’e, Halide’ye benzediğinden başka bir bakıma bana da benziyor Regina. Benzemez mi ? Yılın ortalarında evliliğimizin kırk yedinci yıl dönümü. Kırk yedi yıl boyunca aynı özlemler, aynı dilekler ve dualarla yaşadık.’’ diyor kitabı okurken de bu sözlerin ne kadar manidar olduğu ‘’bir bakıma bana da benziyor’’ demesiyle de insan başkasında kendini gördüğü zaman ; o etkiyle derin sularda yüzen incilerle karşılaşarak kaybetmek istemiyor. Kaybederse de sadece bedenen olduğunu kalpteki sevgi mumunun erimediğini gün be gün alevlendiğini idrak ediyoruz. Eserde de bunu görüyoruz.

    Regina (Hatıra defterinden) diyor kitap. Bir yıl boyunca onun ölümünden sonra hissetitklerini, duygularını kana kana kaleme akıtmasını okuyoruz acaba sadece okuyor muyuz buram buram hissediyoruz da. Regina’nın sevgisi, desteği, eserlerine dair esin kaynağı oluşunu Cengiz amcanın kaleminden anlıyoruz. Öyle bir anlatıyor ki Regina’nın ölümünden sonraki travmaları, ara ara isyan yoğunluğu bağlılığın bir de bağımlılık evresi de varmış tespitini yaptırdı bana. ‘’ Yine de sensiz yaşamış olduğum hüzünle bu son dört ayın, içimde taşıdığım sevgi, umut ve özlemlerimi kemire kemire yok ettiğini düşünmekten alamıyorum kendimi.’’ (sy:63) bu cümleyi okuduktan sonra durakladım epey. Bir insanı kaybettikten sonra sevgiyi de umudu da kaybetmek. Neden tezahür eder .. Yaşamadan, bu duruma gelmeden net anlayabilmek güç..

    Sayfalarda ilerlerken Regina’ya duyduğu bağlılık, ince detaylarla taçlandırışı, özlemin doruğuna tırmanma gösterisi bir yandan da karamsarlığı, hayata dair ışıkları görmek istememesini görünce duraklıyoruz lakin bir hamle geliyor. ‘’ Sen benim içimdesin ve içimden, bu dünyada ve kendi kendimle, barış içinde yaşamanın gerçek anlamını tekrarlayıp duruyorsun bana’’ (sy: 79) sözü ile dallanmış ümidler bir bir ayrılıp etrafa saçılıyor kalplere dokunmak adına.

    ‘’Asude (rahat, sakin ) uyu benim Reginam ‘’ diyor. Epey tesir etti yüreğime. Mezarına düzenli çiçekler bırakması ki bunun özellikle krizantem olması dikkatimi çekmişti. Neden o çiçek diye bakayım dedim ‘’Kimi zaman cenaze çiçeği olmuş, kimi zaman ölümsüz aşkı anlatmış, kimi zaman platonik sevdaların kahramanı olmuş ama o büyülü güzelliğinin ardında her zaman bir hüzün taşımış, gizliden gizliye bir acı çektiği hüzünlü yapraklarından belliymiş Kasımpatının.’’ ve .’’ Ancak başka bir inanışa göre de yas tutan kişiye ‘iyimserliğini kaybetme’ demek için ve onu bir nebze de olsa tebessüm ettirebilmek için verilirmiş Kasımpatı. ‘’ https://blog.ciceksepeti.com/...simpati-krizantem-2/ cümlelerini okuyunca daha net idrak ettim. Okurken Dağcı’nın çok içli, hissederek ;
    ‘’Gün güneşli bugün.
    Güneşli yaz günlerinde bahçede içerdik çayımızı.
    Bahçeye çıkıyorum.
    Sensiz de seninle gibiyim. ‘’ (sy:90) dizeleri dokunuyor.

    ‘’Senin anılarınla yaşarken, eski güzelliğimden çok daha güzel bir adamım. (sy:90) Böyle görebilmek içliliğin okyanusu adeta. Anılar güzelleştiriyorsa gerçekten yaşanmış demektir , artık kişinin olmaması acı verse de. ‘’Sen ve ben sade bir hayat yaşadık; hayatımız bütün güzelliğini sadeliğinde buldu. ‘’ (sy:103) sözleriyle daha da o güzelliği hissedebiliyoruz gibin.

    ‘’Çiçekler Regina’nın gözleri gibi suçsuz, masum bir tebessümle bakıyorlar bana.
    Unutuyorum soğuğu.
    Çiçeklerle aramda kopulmaz bir bağlantı var.
    ‘Regina’nın çiçekleri’ diyorum içimden. Regina’nın çiçekleri benimleyken ben üşüyemem. ‘ (sy: 102) ovvv sevginin tohumları yeşermiş o öldüğünde bile hislerin değişmezliği, daha da sağanak halinde oluşu insanı ‘’ ah nasıl da güzel insanlar gelip gitmişler bu diyardan.’’ serzenişlerine gark ediyor, bize de satırları okuyup hissetmek, düşünmek derin nefes almak kalıyor...

    Kitabın bende bıraktığı etki böyle oldu 15 güne yaymışım site sayesinde fark ettim :) araya başka kitaplar, meşgaleler girdi onun olumsuz yanı da oldu duygu yoğunluğunu kaçırmamdan ötürü. Bu kadardı ^_^


    Cengiz Dağcı’yı tanımamıza vesile olan Hatciş’e çok teşekkür ediyorum. ^_^ Şu an sitede yok maalesef lakin Regina’ya dair çok güzel, derin incelemesiyle listeme eklememe vesile olan güzel yürekli Ayşe Hocama, kesinlikle okumalısın diye destekleyen Tuco abiye’ de çok teşekkür ediyorum. ^_^ Uygun zamanlar bulursam diğer eserlerini de okumak istiyorum. Kitaplarını okumak istediğim yazarlar arasına girdi Cengiz Dağcı. Daha çok bilinmeli, anlamalı..

    Huzurlu okumalar dilerim. Saygı ve sevgilerimle :)
  • Hizbullah’a dair yazanların bir kısmını ise islam karşıtları teşkil etmektedir. Daha sonraki süreçte gerçekleştirilen Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan ve mahkemede “Hayatımız Hizbullah ile mücadeleyle geçti. Bu yolda şehit verdik” diyen şahıs ile islam’a ve Müslümanlar düşmanlığını saklamayan, aynı zamanda PKK’ye yakınlığıyla bilinen şahısların oluşturduğu bu gruptaki kimselerden ise adil olmayı beklemek abestir. Zira bu kişiler, tamamen ideolojik garezlerle temel islami kavramları dahi çok rahatlıkla saptırma yoluna gitme cüretinde bulunabilmektedirler.
    İslam gibi âlem-şümul bir din hakkında yalan yanlış beyanda bulunmaktan üşenmeyen bu tür kimselerden, “Hizbullah” gibi ciddi bir yapılanma hakkında değil, hayatın olağan bir hususunda dahi görüş sormak tamamen anlamsızdır.
    Cemal Tutar
    Sayfa 19 - Dua Yayıncılık
  • Neden hep bitmek zorundaydı? Ya da neden başlıyordu?
  • Sizce 21. yüzyılda insanlığa yönelik başlıca tehdit nedir: kamusal/kişisel finansal erimeler, ülkeler arası nükleer savaşlar veya altından kalkılamayacak kadar etkileyici olan ekolojik felaketler? Yazar Yuval Noah Harari'ye göre cevap, yukarıdaki seçeneklerden hiçbirisi değil. Tüm bunların yerine, en büyük varoluşsal mücadelemize yönelik tehdit bugünkü adıyla “Dataizm” olarak bilinen (tekno-din) den gelecektir. Hala ikna olmadınız mı? O zaman hep birlikte incelemeyi okumaya devam edelim.

    Yola “önemsiz bir hayvan” olarak çıkan Homo sapiens, tanrılar katına ulaşmak uğruna kendi sonunu mu hazırlıyor?

    İsrailli bir profesör olan Harari, dünyada en çok satan Homo Sapiens kitabıyla, biz insanların dünyayı fethetmek için 6 bin yıllık hikâyeler ile bilinçli bir şekilde, kolektif mitleri (tanrılar ve para gibi) kullandığımız konusunda dünyanın dikkatini çekmeyi başarmıştır. Şimdi, Homo Deus kitabında, bu eski mitler, yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi yeni “tanrısal” teknolojiler ile birleştirildiğinde neler olabileceğini ihtimallini araştırıyor. Unutmayın; olasılıklar, onu hafifletmekten daha da ürkütücüdür.

    O zaman önce iyi haber ile başlamaya ne dersiniz? Biz insanlar binlerce yıldır esas olarak kıtlık, veba ve savaş hakkında endişelere sahiptik. Bu yazdıklarımın üçü günümüzde hala var, ama o zaman ile bu zaman arasında olan değişim (evrim) süreci sayesinde, bu az önce yazdıklarım biz insanlar için artık “yönetilebilir/çözülebilir” birer problem oldular. Benim için kitabı mükemmel bir şekilde ifade eden, etkileyici pasajlardan birisi: “Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor”. Eğer gerçekten hayatımızda böylesi endişelerimiz olmasaydı, bu temel konulara olan dikkatimizi, becerilerimizi ve sağduyumuzu nasıl keşfedecektik? Ve bunlardan daha da önemlisi, biyoteknoloji ve bilgi teknolojisinin bize vermiş olduğu bu muazzam güçleri nasıl ele acaktık?

    Harari, binlerce yıldır biz insanlar için otoritenin tanrılardan geldiğini düşündüğünü; daha sonra, modern çağda, bu otoritenin, insanlık olarak bilinen felsefeyle (insan deneyiminin tüm anlayışların anahtarı olduğuna dair inanç) giderek tanrılardan insanlara kaydığını ifade etmektedir. Şimdi, günümüzde yüksek teknolojili yeni değişimler yaşanmakta ve Silikon Vadisi peygamberleri olarak bilinen tüm bu uzmanlar, algoritmaların ve büyük verilerin otoritesini meşrulaştıran yeni bir evrensel anlatı yaratmayı amaçlıyorlar. İşte bu yeni akımın adı: Dataizm’dir.

    “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27)

    Ya da Harari'nin ifade ettiği gibi: “21. yüzyılın başında ilerleme treni bir kez daha perondan ayrılmak üzere. Bu belki de Homo Sapiens isimli perondan yapılacak son sefer olacak ve treni kaçıranların ikinci bir şansı olmayacak. Trende bir yeriniz olsun istiyorsanız bu yüzyılın teknolojisini, özellikle de biyoteknolojiyi ve bilgisayar algoritmalarının gücünü kavrayabilmeniz gerekiyor.” (s.286). Eğer bunu başarabilirseniz, “yaratılışın ve yıkımın ilahi yeteneklerinden” daha az bir şey elde edemezsiniz (dolayısıyla kitabın başlığı), geride kalanlar “yok olmaya gerçeği ile yüzleşecek”. İşte tam bu noktada aklıma Elysium filmi gelmedi değil. Hollywood aslında burada biz insanlara geleceğe dair bilgileri ve olacakları önden paylaşan bir messenger (haberci) gibi görünüyor. Çoğumuz belki bunu kabullenmek istemesek de, yıllar öncesinde izlediğimiz tüm bilim-kurgu ve buna yakın tarz filmlerde gördüğümüz o teknolojiler ya da senaryolar bir bir gerçek olmadı mı???

    “Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

    Tüm bunlar biz insanlara biraz hayalperest bir düşünce gibi geliyorsa da, Harari ürpertici senaryolarını zor gerçekler ve en son bilim örnekleri ile destekliyor ve biz okurlarına sunuyor. Beynimizin ve bedenlerimizin çalışması ilgili yapılan bilimsel araştırmalar, duygularımızın manevi bir niteliğinin olmadığını, aksine, binlerce yıllık evrimin programladığı biyokimyasal algoritmaların sonucu olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, biyolojik anlamda hayatımızın akışını değiştiren önemli kararları vermek için “özgür irade”’mizin olmadığını ifade ederler. Bu nedenle, bilimsel araştırmacılar ve veri sahipleri, gelecekte her şeyi kapsayan bir veri işleme sistemi oluşturmamız gerektiğine, “her türlü bilgi ve kaynağa internet üzerinden erişerek” ve insanlığı bu şekilde birleştireceğine inanırlar. Türkiye’de yaşıyor olsak da, son zamanlarda sıklıkla neyi duyuyoruz: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet İçin Evet”. Böylesi bir sloganın ileride düşünülen ve istenilen yeni bir dünya düzeni için biz insanların önüne tercih olarak gelmeyeceği ne mümkün?!

    Bakın, zaman zaman farkında olmadan neler yapıyoruz. Çevrimiçi olarak olağanüstü miktarlarda önemli kişisel verilerimizi, resimlerimizi isteyerek ve kendi rızamız ile ikinci, üçüncü şahıslara ve hatta genel kitlenin kullanımına açıyoruz. Hayatımız ile ilgili aldığımız en önemli tıbbi kararları, giderek artan hastalıklara ait bilgileri doktorlarımızın bilinçli tahminlerine bırakmıyor, ama hiç bilmediğimiz bir bilgisayar yazılımına danışarak, sonuca varmaya çalışıyoruz ve o sanal yazılıma daha çok güveniyoruz. Neler yediğimize kadar paylaşıyor, yer bildirimlerinde bulunuyoruz. Amazon ve benzeri siteler hangi kitapları sevdiğimizi bazit bir kodlama ile daha iyi biliyor. Sosyal davranış, düşüncelerimiz ve cinsel ilgilerimizden dolayı Google ve Facebook ne tür aktivitelerden hoşlandığımızı, hangi partiye oy vereceğimizi ve hatta evlilik partnerimizin nasıl birisi olabileceğini bile tahmin edebiliyor, bizlere buna göre tekliflerde bile bulunuyor. Tüm bu yaptıklarımızın farkında olmadan, sosyal olarak bir nevi sanal profil oluşturuyor ve gelecekte bize karşı olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek kişisel veri tabanı izleri bırakıyoruz !!! Bu resimlerin, görüşlerin, düşüncelerin, davranışların ileride bir iş başvurusu esnasında ya da emin adımlar ile tırmandığımız kariyer basamaklarında önümüze olumsuz bir şekilde servis edildiğini düşünsenize… Korkunç değil mi?! Gerçekten korkunç! Homo Sapiens üzerinde total kontrol…

    “Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

    Bir tarihçi olan Harari aslında, insanlığın nereye gittiği konusunda parlak, özgün, düşündürücü ve önemli bir çalışma yapmak için birçok disiplini -felsefe, teoloji, bilgisayar bilimi ve biyoloji dâhil- teorileri ve verileri bir araya getiren entelektüel bir yazardır. Geleceği tahmin edemeyeceğimiz konusunda biraz olsun ısrarcı davranıyor ve senaryoları tahminlerden ziyade, olasılıklar olarak bizlere aktarıyor. Ayrıca, kısa ve orta vadede mülteci krizi ve küresel ısınma gibi konulara odaklanmamız gerektiğini biz okurlara işaret ediyor. Bu sebeptendir ki, yakın coğrafyamızda olanlara da ufak dokunuşlar yapmaktan kaçınmıyor.

    “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu” (s.233)

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kalbimin sana olan durumu elektronların zalimce çekirdeğe doğru çekilmesi karbon ve hidrojen arasındaki etkileşimin gücü gibi
  • Yaşamın sana verdiğinden çok daha fazlasını hak ettin