Esaretin gölgesinde yaşıyoruz bütün yaşamımızı. Okullar okuyor, yeni bilgiler öğreniyor, yeni hayatlarla tanışıyor ve aşık oluyoruz. Bütün insanlarla iç içe yaşamlar sürüyoruz. Karanlık bir gecede yıldızların ışığı altında yönümüzü bulmaya çalışıyoruz. Ve bazen tüm her şeyden uzakta bir yaşam diliyoruz. Sessiz sakin bir göl kasabasında, her şeyden uzak ve sessiz bir yaşam istiyoruz. Bütün hayatımız belki de bu hayalin doğrultusunda geçiyor. Ve bu amaç için her gün saatlerce çalışıyor para biriktiriyoruz. Oysa anın güzelliğini bir türlü fark edemiyoruz. Eğer yaşanılan bir şey varsa, bu yaşadığınız andır. O anın değerini bilemeyecek kadar körleşiyor ve duygusuzlaşıyoruz. Yıllar sonrasında yapacağımız şeylere odaklanmış durumdayız. Halbuki yaşadığımız an öylesine değerlidir ki, bir saniyesini bile değerlendirmek durumundayız.

Sessiz bir kasabaya gidip yaşamak mı istiyorsun? Korkma ve çek git her şeyi bırakarak yüzüstü. İnsanlardan uzakta mı yaşamak istiyorsun? Kapat kendini odana ve günlerce çıkma.. Doyasıya para mı harcamak istiyorsun?
Cebindeki son kuruşa kadar savur paranı ve çok istediğin şeyleri yap. Çok sevdiğin ama bir türlü kendisine açılamadığın insanı mı düşünüyorsun? Git ve korkusuzca, bütün sevgini haykır gözlerinin içine bakarak. Ne kaybedersin?

Anın değerini bilmek gerekir. Zira mutlu olmak için yıllarca beklemek zorunda değilsin.
Hayatın kıymetini bil ve o an ne istiyorsan onu yap. Mutlu kıl kendini. Zira her yer ruhsuz cesetlerle dolu ve hepsi de mutsuz. Ve hepsi de uzun yıllar sonraki mutluluğun hayali ile kendini avutuyor.

idris yılmaz, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git'i inceledi.
 17 May 02:04 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
Susanna Tamaro
İnsanın hayatını yaşarken elinde sihirli değnek yok ki açmazlara düştüğünde hemen istediği oluversin. Yaparak yaşayarak öğreniyor hayatı. Ve tecrübelerinin birikimi ile bundan sonraki hayatına daha doğru adım atmaya daha çok tecrübeler edinerek çabalıyor.
Kimi insanlar ise hayatın zorluklarına baştan teslim olarak adına da “kader” tanımlaması koyarak yaşamaya devam ediyor. Oysaki baştan kabullenilmiş yenilgiler yıllar içinde biriktikçe mutsuzluklarının da birikmesine neden oluyor.
Yüreğinin götürdüğü yere git, gençlik yıllarımızdan itibaren zaman zaman sürüklendiğimiz hatalara, gerek kendi hayatımız, gerekse orta yaşlara doğru geldikçe sahip olduğumuz çocuklarımıza yaklaşımlarımız ve gerekse daha ileri yaşta çocuk büyütmenin ne derece hassas olduğunu öğretiyor bize.
Öğrenmek ve fiziksel yaşımız büyürken ruhsal yaşımızın da büyümesi gerektiğini anlatıyor kitap. Deyim yerinde ise “kamil insan” olmak gerekiyor.
Roman 80 yaşındaki bir anneannenin öz eleştirel biçimde bir yaşam öyküsü. Kızına gösteremediği özeni torununa göstermeye çalışıyor. İnsan ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlatıyor.

İkinci Şans
BÖLÜM 1

Zaman, saniyeler halinde hızla geçiyor. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri oluşturuyor. Geçip giden saatler, bir yandan insanın hayattaki yolunu belirlerken, bir yandan da hayatının sonuna doğru götürüyor. Hayatın sonuna doğru giderken, hayatımızdaki bu yolu ne kadar durup inceleyebiliyoruz? Yaşadığımız her şeyin, neden olduğunu düşünebiliyor muyuz? Hayattaki yolumuzu kendimiz mi çiziyoruz, yoksa çok önceden çizilmiş olan bir yolda sadece sürükleniyor muyuz? İnsan, hayat yolculuğunda bir an bile olsa durabilse, geçip gitmeden önce her saniyenin değerini tartabilir miydi? Pişmanlık duyacağı şeyleri yapmadan önce tekrar düşünüp, başka seçenekleri de görebilir miydi?

BÖLÜM 2

Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek, aceleyle evden çıktım. Dışarıda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı. Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Pek fazla umursamamaya çalışarak arabaya bindim ve büroya gittim.

Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. İçeride Skinner, Scully ve henüz tanımadığım bir adam oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan adam bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım. New York’tan özel ajan Joseph Phillips.” dedi.

“Ajan Mulder, sizinle daha önce tanışmamıştık. Bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
“Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
“Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
“Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
“Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
“Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
“Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
“Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
“Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
“Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his içimizi kemiriyordu. New York’ta son yirmi 24 saat içinde katil yeni bir cinayet işlememişti. Ancak bu işlemeyeceği anlamına gelmiyordu.

Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte üzerimizde, çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk. Metruk bir binanın, uğursuzluk kokan havasında kötü bir şeyler olacağına dair bir his içimde uyanmıştı. Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully, iki veya üç adım arkamdan geliyordu. Birden “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyunca ikimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti ve bir anda yok oldu! Birkaç saniye geçtikten sonra Scully’nin tam arkasında belirdi ve gülerek, nerede sakladığını bile anlamadığım bir silah çıkardı. Tam Scully’ye doğru ateş edecekken ileriye doğru atıldım ve kurşun bacağıma saplandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. Scully refleks olarak boşluğa ateş etmeye başladı ama adam tekrardan yok olmuştu. Scully yardım istemek için birkaç adım atınca birden tepemde belirdi ve alnımın tam ortasına tek el ateş etti. Etraf birden karardı.

BÖLÜM 3

Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek aceleyle evden çıktım. Dışarda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı.
Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Dudaklarını oynattığına dikkat ettim ama pek fazla umursamamaya çalışarak arabaya bindim ve büroya gittim.

Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. Odadan içeri girmeden önce sanki bugünü daha önce yaşadığıma dair içimde bir his uyandı. Déjà vu yaşadığıma neredeyse emin olarak Müdür Yardımcısı’nın odasından içeriye girdim. İçeride Skinner, Scully ve daha önce tanıştığıma neredeyse emin olduğum bir adam oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan adam bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım. New York’tan özel ajan Joseph Phillips.” dedi. Daha önce tanıştığıma neredeyse emin olduğum bu adamın adını ilk defa duyuyordum.

“Ajan Mulder, sizinle daha önce tanışmamıştık. Bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
“Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
“Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
“Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
“Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
“Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
“Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
“Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
“Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
“Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

Odadan çıktığımız zaman kafamın bir şeylere takılı olduğunu anlayan Scully bana doğru dönüp baktı ve “Bir sorun mu var Mulder?” diye sordu.
“Daha önce hiç o olayı yaşamadığın halde yaşamış gibi bir hisse kapıldın mı?”
“Déjà vu’dan mı bahsediyorsun?”
“Evet, kesinlikle.”
“Mulder, hayatımız neredeyse bütün gün aynı olaylarla geçiyor. Böyle hissetmen normal.”
“Hayır, bahsettiğim şey bu anları yaşadığım halde ayrıntıları hatırlayamıyor oluşum.”
“Bence son günlerde yaşadığımız olaylar seni biraz fazla etkilemiş.”

O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his içimizi kemiriyordu. Tam bunu düşündüğüm anda gerçekten bir sonraki kurbanın Scully veya benim olabileceğim düşüncesi aklımı ele geçirmeye başladı. New York’ta son yirmi 24 saat içinde katil yeni bir cinayet işlememişti. Ancak bu işlemeyeceği anlamına gelmiyordu.

Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte, üzerimizde çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk. Metruk bir binanın, uğursuzluk kokan havasında kötü bir şeyler olacağına dair bir his içimde uyanmıştı. Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully, iki veya üç adım arkamdan geliyordu. Birden “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyunca ikimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti. İçimden bir ses tek bir adım daha atarsa ateş etmemi söylerken adam bir anda yok oldu! Birkaç saniye geçtikten sonra Scully’nin tam arkasında belirdi ve gülerek, nerede sakladığını bile anlamadığım bir silah çıkardı. Tam Scully’ye doğru ateş edecekken ileriye doğru atıldım ve kurşun bacağıma saplandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. Scully refleks olarak boşluğa ateş etmeye başladı ama adam tekrardan yok olmuştu. Scully yardım istemek için birkaç adım atınca birden tepemde belirdi ve göz göze geldik. En son hatırladığım adamın gözlerinin, sabah beni izleyen gözlere ne kadar çok benzediğiydi. Adam, gözlerinde vahşi bir ifadeyle alnımın tam ortasına tek el ateş etti. Etraf birden karardı.

BÖLÜM 4

Sabah kulağıma gelen alarm sesiyle uyandım. 07.06’yı gösterdiğini görünce kalkıp hazırlanmaya başladım. İçimde, normalde hiç hissetmediğim bir tuhaflık vardı. Son günlerde yaşadığım bazı olaylar ile alakalı olduğunu düşünerek aceleyle evden çıktım. Dışarda günlük güneşlik bir mayıs sabahı vardı. Gözlerim güneşten kamaşınca, güneş gözlüğümü takmak için elimi cebime soktuğum sırada beni izleyen bir çift göz fark ettim. Gözleri daha önce de gördüğüm birinin gözlerine benziyordu. Dudaklarını hızla oynattığına dikkat ettim. Normalde pek fazla umursamadan arabaya binip giderdim ancak adamın bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edince yanına gittim. Herhangi bir sorun olup olmadığını sorduğumda, fısıltı halinde ve hiç durmadan “Tempora mutantur et nos mutamur in illis.” (Zaman değişir, biz de onunla birlikte değişiyoruz.) ve “Omnes vulnerant, ultima necat” (Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür.) dediğini fark ettim. Dedikleri benim için bir anlam ifade etmiyordu. Yanından ayrılarak arabaya bindim ve büroya gittim.

Scully benden daha önce gelmiş ve Müdür Yardımcısı Skinner’ın odasında olduğuna dair bir not bırakmıştı. Aceleyle odadan çıkarak asansöre bindim ve Müdür Yardımcısı’nın odasına gittim. Odadan içeri girmeden önce sanki bugünü daha önce yaşadığıma dair içimde bir his uyandı. Déjà vu yaşadığıma neredeyse emin olarak Müdür Yardımcısı’nın odasından içeriye girdim. İçeride Skinner, Scully ve nereden tanıştığımı hatırlamadığım halde, adını anımsadığım Ajan Joseph Phillips oturuyordu. Müdür Yardımcısı içeriye girdiğimi görünce, “Gelin Ajan Mulder. Biz de sizi bekliyorduk.” dedi.

Uzun toplantı masasının başında oturan Skinner’ın yanına oturdum. Karşımda neden bu kadar geç kaldığımı sorgulayan gözlerle Scully ve konuşmaya başlamak için can atan Ajan Phillips bana bakıyordu. Skinner sandalyeye yerleştiğimi görünce: “Sizi tanıştırayım.” dedi. Skinner’ın sözünü keserek, “Ajan Joseph Phillips” dedim.

“Ajan Mulder, beni tanıdığınızı bilmiyordum çünkü sizinle daha önce tanışmamıştık. Aslında bu tanışma faslını doğrudan geçip konuya girmek istiyorum. Yaklaşık 3 yıldır bir katilin peşindeydik. Bu katil bir tür hayalet gibi işlediği cinayetlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşıyor. Güvenlik kamera kayıtlarında bir an varken, sonraki anda yok oluyor. Aylarca peşinden koştuğumuz, yakalamaya çok yaklaştığımız halde son anda hep elimizden kaçtı. Ancak işlediği son cinayetlerden sonra yakalamamız için üstten çok fazla baskı görmeye başladık. Adam, O’nun yerinin tespit eden ve yakalamaya en fazla yaklaşan iki başarılı ajanımızı öldürdü. Sizin uzmanlık alanınız paranormal olaylar olduğu için sizden yardım istiyoruz.”
“Adamın bir fotoğrafı, kimlik bilgisi var mı?”
“Hepsi var. Kimlik bilgilerinden ve diğer kayıtlardan adamın son 12 yıldır neredeyse yaşamadığını tespit ettik.”
“Neredeyse yaşamadığı kanısına nasıl vardınız?”
“Üzerine kayıtlı hiçbir fatura yok. Banka hesabı yok. Ehliyeti en son 12 yıl önce son bulmuş ve tekrar yenilenmemiş bile. İmza attığı hiçbir yer yok. Tek bildiğimiz adı ve soyadı.”
“Bu adamın hala New York sokaklarında olduğuna emin misiniz?”
“Neredeyse eminiz. Çünkü New York haricinde hiçbir yerde ‘avlanmayı’ tercih etmiyor.”
“Sizin 3 yıldır yakalayamadığınız bir katili benim yakalayabileceğim kanısına nasıl vardınız?”
“Ajan Mulder, FBI’daki profil çıkartma konusundaki başarılarınızı biliyoruz. Daha önce de dediğim gibi paranormal olaylar sizin uzmanlık alanınız. Bu konuda, Müdür Yardımcısı Skinner da, sizin, bize yardımcı olabileceğinizi söyledi.”
Bu noktada Skinner söze karışma ihtiyacı hissetti: “Ajan Mulder, Ajan Scully ile beraber New York’a gidip bu katilin yakalanmasına yardımcı olmanızı istiyorum.”
“Efendim, bu adamı yakalayıp yakalayamayacağımızı bilmiyorum ancak New York’a gideceğiz.”

Odadan çıktığımız zaman kafamın bir şeylere takılı olduğunu anlayan Scully bana doğru dönüp baktı daha bir soru bile sormadan: “Daha önce hiç o olayı yaşamadığın halde yaşamış gibi bir hisse kapıldın mı?” dedim.
“Déjà vu’dan mı bahsediyorsun?”
“Evet, kesinlikle.”
“Mulder, hayatımız neredeyse bütün gün aynı olaylarla geçiyor. Böyle hissetmen normal.”
“Hayır, bahsettiğim şey bu anları yaşadığım halde ayrıntıları hatırlayamıyor oluşum. Hatta sözünü kesmeseydim bana bir sorun olup olmadığını soracaktın.”
“Evet, aslında onu soracaktım. Bence son günlerde yaşadığımız olaylar seni biraz fazla etkilemiş.”

O gün akşam uçağıyla New York’a vardık. İnsanların çoğu olan bitenden habersiz günlük hayatın seyrine devam ediyordu. Ancak bu insanların, hatta belki de bizim, bir sonraki kurban olup olmayacağımıza dair bir his hem Scully’nin, hem de Ajan Phillips’in içini kemiriyordu. Onlar bunu düşünürken ben bir sonraki kurbanın ben veya Scully olacağına neredeyse emindim.

Ertesi sabah FBI’ın New York’taki binasına gittiğimiz zaman katilin izini yeniden bulduklarını ve bir operasyon düzenleneceğini öğrendik. Operasyonun düzenleneceği saatte üzerimizde çelik yeleklerimizle beraber bekliyorduk.
Scully’ye doğru dönerek “Burada bir operasyon düzenlenen bir operasyona katıldığımı da daha önce yaşamış gibiyim.” dedim.
“Bu da mı Déjà vu?”
“Evet. Bu anı, sanki daha önce birden fazla kez yaşamış gibiyim. İçeriye girdiğimiz zaman sen birkaç adım arkamdan yürü.”

Binanın etrafını sardıktan sonra içeriye girdik. Scully dediğimi dinlemişti. İki veya üç adım arkamdan geliyordu. Yavaş yavaş ilerlerken içimden bir ses durmamı söyledi. Birden burdum ve aynı anda “Beni mi arıyorsunuz, hahaha!” diye bir ses duyduk. İkimiz de sesin geldiği yöne doğru dönüp baktık. Bir gölge yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Olanca gücümle “FBI! Silahlıyız! Seni uyarıyoruz, olduğun yere yat!” diye bağırdım. Adam uyarımı görmezden gelerek yürümeye devam etti. Bir an adamla göz göze geldik ve adam son adımını atmadan önce sabah Latince sözler tekrarlayan adamın gözlerini anımsadım, neredeyse aynı kişilerin gözleri olduğuna yemin edebilirdim. Hızlıca “Tempora mutantur et nos mutamur in illis.” dedim. Bir an için afallayan adam, adımını atacağı sırada durdu ve ben de hemen tetiğe bastım. Kurşun tam adamın kalbini buldu. 3 yıldır aranan katil kanlar içinde yere yığılırken koşarak yanına eğildim. Katil son nefesini vermeden önce “Omnes vulnerant, ultima necat, bu sözleri nereden biliyorsun, senin de ikinci bir şansın olmamalıydı.” dedi.

BÖLÜM 5

Zaman saniyeler halinde hızla geçmeye devam ediyor. Saniyeler de dakikaları ve saatleri oluşturmaya devam ediyor. Geçip giden saatler, insanın gerçekten de hayattaki yolunu belirleyip, bir yandan da hayatın sonuna yaklaştırıyor. İkinci bir şans ile hayatımdaki bu yolu durup inceleme fırsatı buldum. Yaşadığımız her şeyin, neden olduğunu düşündüm. Geçip gitmeden önce her saniyenin değerini tarttım ve pişmanlık duyacağım şeyleri yapmadan önce tekrar düşünüp başka seçenekleri gördüm. Bana verilen bu ikinci şans sayesinde.

Recep Ali Topçu-Hayatı Anlamak ve Anlamlandırmak
Hayat bize bahşedilen en büyük nimet, en değerli emanet ve şerefle bitirilmesi gereken en büyük değerdir. Hayatımız su gibi akıp gidiyor. Annemizden doğduğumuz andan itibaren hızla dünya hayatımızın sonu olan ölüme koşuyoruz. Her gün bize 24 altın hediye edilir ve bu hediyelerin toplamı ömrümüzü oluşturur.Her gün hayat inşaatımıza konmuş bir tuğladır. Çocukluk, yaşlılık gibi enerjinin yetmediği dönemler çıkarılırsa, güçlü ve sağlıklı yaşam çok daha kısa bir zaman aralığıdır. İnsanın, ölümü tatmayan canlının olmadığını da dikkate alırsak, o çok kısa ömre çok şey sığdırma eğilimini de anlayışla karşılamamız gerekir. Dolayısıyla bu değerimizi doğru anlamalı, anlamlandırmalı ve ona vermemiz gereken gerçek değerinin ve sorumluluğumuzun farkında olmalıyız.

Her birimiz hayatın acemileriyiz, pek çok acemi insanlık hallerimiz var, hayatın provası yok.

Bazen bu telaşenin içerisinde pek çok güzel değerleri fark edemiyoruz. Keşkeleri biriktiriyor, sırtımızdaki heybede ağırlık yapıyoruz. Görselliğin arttığı, teknolojinin ve detayların arttığı günümüzde durup düşünmeye, sakinleşme, hayatı anlamaya, anlamlandırmaya pek vaktimiz olmuyor. Hayat dediğin geçip gidiyor, yaş dediğin durmuyor yerinde ve hayat bitiyor. Beklemiyor her şey tam olsun, duraklamaları oynatmıyor, bitti mi bitiyor.

Hayat, kemale erme yolculuğudur, serüvenidir. Hepimizin daha iyi bir versiyonumuzu geliştirmemiz için bir süreçtir. “İki gününü eşit olan ziyandadır” anlayışına sahibiz. Yol yorgunluğuna düşmeden bu süreci tamamlamak görevimiz..

Hepimiz yolcuyuz…

Bir gencimiz hayatı daha iyi tanıyabilmek ve anlamayabilmek için sırt çantasını alarak dünyayı dolaşmaya karar veriyor. Bu genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gider. Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sorar:
“Neden hiç eşyanız yok? Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz, Onlar nerede?”
Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sorar gezgin gence;
“Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum” dedi. “Peki, senin eşyaların nerede?”
Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtlar bu soruyu:
“Ama görüyorsunuz, Ben yolcuyum.” Ünlü bilge, hak verircesine güldü: “Ben de öyle, yavrum” dedi. “Ben de öyle.”

Hayat doğum ile ölüm arasındaki sokağın ismidir. Hepimiz doğduğumuz andan itibaren bu hayat yolunda, insanlık macerasında, imtihan yurdunda, büyük buluşmaya, ebedi hayata yol alan yolcularız.

Peki hayat denen şey nedir? Hayatı nasıl doğru olarak anlayabiliriz? Nasıl anlamlandırabiliriz? Nasıl çırak, kalfa aşamalarını geçip usta seviyesinde bir yaşam yolculuğunu sürdürebiliriz?

Hayat bir savaş mıdır, bir rekabet alanımıdır, bir kavga mıdır? Bu kargaşa içerisinde sükunet içerisinde yol alabilmek midir? Yoksa herkesin saygı/sevgi içerisinde doğaya uyarak, doğal olarak yaşanması ve vakti gelince de terk-i dünya eylenmesi gereken bir durak mıdır?

Hayata nereden bakıyoruz? Cama bakan camdaki kiri gördüğü gibi hayata hep cama bakar gibi bakıp olumsuzlukları mı görüyoruz? Toptancılık yapıp hayatın tamamını kötü mü görüyoruz acaba? Hiç mutlu olacağımız, kıymetini bileceğimiz, şükredeceğimiz bir şey yok mu bizim hayatımızda?

Nereye gidiyoruz? Gideceğimiz yere yol hazırlığı olarak neler yapmalıyız? Dünyada olduğumuz halde dünyaya teslim olmadan nasıl yaşayabiliriz?

Bir işadamı olarak hedefimiz nedir? Bu hedefimiz içinde toplumsal fayda ve hayır işleri ne kadar yer alıyor? Yaptığımız işin cüzdanımızı kabarttığı ölçüde vicdanımızı, ruhumuzu ve gönlümüzü de rahatlatabiliyor mu? Mutlu edebiliyor mu bizi? Hisse senetlerimizin değerini, paramızın, fabrikalarımızın, karlarımızın miktarını artırmak bizi mutlu edecek mi? Yoksa maddi değerler yanında, hissi senetlerimizin artırılmasına, karşılıksız yaptığımız hayır işlerine, topluma dokunduğumuz sosyal sorumluluk projelerine ne kadar yer vermeliyiz hayatımızda? İş adamı olarak “Zenginler Listesi, İlk 500 ler, ilk 1000’ler” yanında “Gönlü Zenginler Listesi” ne girebilmeyi de önemseyebiliyor muyuz?

Hayatın içerisine, ilişkilerimize, ürünlerimize, hizmetlerimize “bir tutam sevgi” ve “elimizin lezzetini” katabiliyor muyuz?Hayatın ancak sevgi katınca, sevdiklerimizin yanında ve paylaşınca güzel olacağının erdemine varabildik mi acaba? Hayatı tatlandırma gayreti ile dilimize gül mü koyuyoruz mu, yoksa hiç önemsemeyip egomuzun yönlendirdiği şekilde zehirli oklar mı saçıyoruz etrafımıza?

Sevdiklerimiz olmaz ise, dostlarımız bulunmaz ise hayatın ne anlamı kalır ki? Hayatımıza hayat katanlar olmaz ise ne anlamı kalacak hayatın? Demek ki, dostlarımızın, hayatımıza hayat katanların, ölümün kıymetini bileceğimiz ki hayatımız daha değerli hale gelsin.

Bu soruların her birisi; hayatın üzerinde detaylıca durulması ve hayatı anlamak/ anlamlandırmak için üzerinde çalışılmasını ve iyi mesai yapılmasını hak ettiğini gösteriyor. Doğru sorular, doğruya yönelmenin, çözümün anahtarıdır. Doğru sorular sorarak zihnimizi olumluya programlayabilir, samimi niyetimizi ortaya koyarak, daha mutlu ve huzurlu olmanın kapılarını aralayabiliriz.

Hayata 360 derece bütünleşik bakmak ne güzeldir. Hayata bütün olarak bakmayınca onu anlayamıyoruz. Sadece iş, sadece sosyal hayat, sadece dünya gözüyle baktığımızda onu kavramamız mümkün gözükmüyor. Çünkü hayatı peynir dilimler gibi parçalara ayırmak mümkün değildir. O ancak bütün olduğunda bir değer ifade etmektedir. Ezelden ruhlar aleminden gelip, kabir alemine ve ebediyete uzanan uzun yolculuğa, hayata 360 derece bakmak, onu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Aksi takdirde yarım kalıyor, resmi bütün olarak göremiyoruz.Sanki buzlu camdan, nemli gözlük camından bakıyor gibi baktığımızı net göremiyoruz.

Hayat aslında kitaplar gibi, kapaklarına, yüzeyine, cildine bakıp bazen aldanabiliyoruz. Asıl değerini, onu okumaya başlayınca anlıyoruz. Etiketine olmaması gereken değerleri işaretliyoruz. Her birimizin olaylara, hayata yapıştırdığı etiketler birbirinen çok farklı.. Birimize sıradan gelen bir şey bir diğerimizi bitişin habercisi olabiliyor.

Bir düşünürün dediği gibi de “Hayat aslında bir halının dokunuşu gibidir. Desen bellidir gerçekte ama sen göremezsin tamamını. Her an bu deseni oluşturmak için yeni bir ilmek atarsın hayata ve ilmek ilmek dokursun yaşamını. Ömür tamama erdiğinde de halının tamamı dokunmuş olur. İşte o an ortaya çıkmış olur bütün desen, doğrusuyla, hatalarıyla”

Bazılarıda hayat, bir fincan kahve gibidir derler. Bazen acı, bazen tatlı olur. Önemli olan kahvenin tadı değil, onu kiminle birlikte içtiğinizdir derler. Bazende hayatın özü olan kahveye ulaşmak isterken fincanda takılır kalırız. Fincanın güzelliği bizi aldatır. Kahveyi unuttuğumuz gibi bazende dünyaya takılıp ebedi hayatı unuturuz. “Kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedi, daimi hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek ehl-i aklın karı değil.”Dünya malı gökkuşağı gibidir, uzaktan güzel gözükür ama, kimseye yar olmaz.

Başkalarıda deniz gibidir hayat der, bazen dalgalanır, bazen durulur. Kimi durmadan yüzer, kimi yorulur, kimilerini uzaklara götürür, kimilerini bir yerde bırakır, kimileri kara vurur…Kimileri menzile ulaşır, kimileri yolda, takılır kalır…

Hayat, diğer bakışla da çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir, içmesende. Bu yüzden hayattan tat almaya bakmalıyız, çünkü yaşasak da bitecek yaşamasak da..Dolayısıyla zamanımızın her anını güzel ve faydalı anlar ve anılarla geçirmek dakikaları, günleri, hayatı daha anlamlı hale getirecektir.

Dolayısıyla hayatın çaylakları, acemileri olarak hayatı anlamakta, anlamlandırmakta pek çok hatalar yapıyoruz. Pek çok zaman keşkeler, “bugünkü aklım olsaydı” birikip duruyor hayatımızda.

Dolayısıyla hayatı ustaca anlayabilmiş, anlamlandırabilmiş, yaşayabilmiş hayatlara bakıp hayatımıza yeniden bir çeki düzen vermek, onu yeniden inşa etmek durumundayız. Topraklarımızda, kültürümüzde bunu becerebilmiş o kadar çok gönül mimarımız, ecdadımız var ki…Yeter ki samimi arayışımızı sürdürelim. Mehmet Gündem beyin dediği gibi “Ümitsizlik yok, yola giren er-geç yürümesini öğrenir. Yeter ki insanın hakikati arayışı bitmesin.”

Hayat, ölüm düşüncesiyle anlam kazanır. Dünya, ahirete bitişiktir. Ölüm, çoğumuzun düşünmek bile istemediği ve pek çok nedenle unutmayı seçtiği bir gerçek. Ne var ki, ölümle yaşamak, sanılanın aksine sadece ahreti değil hayatı da anlamlı kılıyor. Dünya hayatımızın merkezine ahreti, hakkı ve hakikatleri yerleştirmek, maddi bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmak önemli. İnancımıza göre asıl hayat ölümle başlıyor.

İnsan dünyaya hak ettiği kadar değer verse, lâyık olduğu kadar onu sevse, mana ve mahiyetini bilse, ne sahip olduklarına bu kadar sevinir, ne kaybettiklerine böyle üzülür. Dünyanın hiçbir halini kendisine dert etmez. Nimetlerini şükürle karşılar, külfetlerine sabırla tahammül eder.

Uzun yaşamanın sırrı gönüllerde yaşamaktır. Bu iş maddi imkan, para-pul, şan-şöhret ile mümkün değildir. Gönüllerde yaşayanların çoğu dünya zengini ve şöhret sahibi değildir. Ama dikkat edilirse, dünyaya sığmayan kralların isimleri bile unutulmuş, kalplerde taht kuranlar ise yaşıyor ve yaşamaya devam edecekler. Dünyamızın geçiciliğini kavrayıp, ruhunu inançlara yükseltip, gönlünü faziletlerle donatanlar ne güzel insanlardır.

Dünyayı anlama ve yorumlama şeklimiz hayatımızın inşa şeklini belirler. Kişilerin mutlu olması hayatlarını anlamlandırmaları ile mümkündür. Hayata değerini ancak onu iyi anlar ve anlamlandırabilirsek verebiliriz. Önemli olan çok yaşamak değil anlamlı yaşamaktır. Sağlıklı yaşlanmak ve bilgeliğe yol almak, geride güzel şeyler bırakabilmektir. Ve ömrümüzün son demlerinde bile hayata gülümseyebilmektir.

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. Hayatın ulvi bir gayesi olmalıdır. Her ne olursa olsun bizim ona vereceğimiz anlam ile anlamlanır hayat. Bizim ona vuracağımız etikete göre değerlenir veya değersizleşir. İnsanın olduğu hiçbir şey tek boyutlu olmuyor. Hayatı bütün boyutlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmalıyız.

Değerlerimizle yaşayalım, değerlerimizi yaşatalım. Hayatı kendi değerlerimize göre yaşamazsak, başkalarının beklentilerine göre yaşarız ve yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. O hayata da “benim hayatım” diyemeyiz. Kendimizi yeniden doğuracak olan biziz, öğrenerek, yaşayarak, anlatarak. Yaşamak bir deneyim sürecidir.

Aslıda bir ölçüde yaşam ellerimizde, yoğrulup şekillendirilmek için bizi, sizi bekliyor. Bırakın geçmişi, dünü, kırgınlıkları, üzüntüleri, mutsuzlukları, yanlışları… Dün geçti gitti canca gazim bu gün yeni bir şeyler söylemek lazım demiyor mu gönül mimarı Hz. Mevlana(ks). Haydi, şu andan itibaren başlayalım. Bugün bundan sonraki hayatımızın aslında ilk günü. Bu günü ne kadar hoş geçirirsek umulur ki bundan sonraki günlerimiz de o şekilde hoş geçecektir. Güne doğmakla Yaradanımız tarafından bize hediye edilen her günkü 24 altınımızı hoş şekilde, gönül kırmadan, sevgi dolu olarak kullanalım. Hayat zincirimizin her günkü halkasını düzgün bir şekilde tamamlamış olalım.

Hayatımızda sevgiye, muhabbete, ilgiye, ilgilenmeye daha çok yer verelim. Pozitif enerjimizi, pozitif bakışımızı hiç eksik etmeyelim. Şikayeti bir kenara bırakalım. Değiştirebileceğim küçük şeylerden başlayarak harekete geçelim. Değiştiremeyeceğim konular üzerinde çok da durmayalım. Enerjimizi değiştirebileceklerimize tahsis edelim. “Allah’ım bana değiştirebileceklerimi değiştirme konusunda güç, değiştiremeyeceklerimi kabullenme konusunda sabır ve her ikisini birbirinden ayırabilecek akıl ve şuur ver” şeklindeki duayı sık sık hatırlayalım. Hayatımızın bir parçası haline getirelim ve içselleştirelim. Kadere rıza göstermeyi, tenkit etmemeyi ve ilahi icraatı sorgulamamayı öğrenelim.

Kalp kırmadan, gönül incitmeden, fani dünyadan hoş bir seda bırakarak Hakka yürümek ne kadar gerekli ve ne kadar mutluluk vericidir. Tüm dünya varlığı bir damla gözyaşına değmez. Gönül kırmak Allah’ı gücendirir. Yoktur onu yapacak usta. Mazlumu inciten Hakk’ı incitmiş olur. Dünyada yürekleri sızlatmadan, gönülleri mahzun etmeden yol alalım, yürüyelim. Hayatımızı yeniden, yeni değerler üzerine inşa edelim. Gelin hep birlikte, paylaşarak, kolaylaştırarak, kardeşçe yaşamayı, birbirimizi bütünlemeyi öğrenerek yaşayalım hayatı. Bilelim hayatımıza hayat katanların kadrini kıymetini. İki kapılı bir handa gidiyorken gündüz gece bir iz de biz bırakalım arkamızda…

Hayatınız güzelliklerle, umutlarla, ümitlerle hayat ve anlam bulsun. Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz…

Yazarın 1937-1945 arasında kaleme aldığı ilk dönem öyküleri benim gibi ilk kez Cortazar okuyan okurlar için mükemmel bir başucu kitabı..
Maria Vargas Llosa nın önsözüyle başlayan üç ciltlik külliyatında ilk cildi..
Son derece mahrem,karşısındaki kişiye edebiyat dışında bir hayatı olmadığı hatta var olmadığı izlenimini duyuyor insan en çok..sanırım beni öykülerine sarılmamı sağlayan da bu keskinlikti..
Önceden kestirilemeyen bir gerçekliğin fantastik öğeleri ile karşılaştım ve özellikle bu dönem yaşadığım yalnızlıklarımın içinde kaybolduğumdan hep bir sonraki öyküyü okuma hevesi ile ilerledim..
Karanlık çöken bir ovada gibiyiz
Süpürülmüş kavga ve kaçışın birbirine karışan ikazlarıyla
Cahil ordularının geceleri çarpıştığı diyarda..

Edgar Allen Poe’nun yapıtlarını İspanyolcaya kazandıran Cortazar Takipçi öyküsünü de Charlie Parker a ithaf etmiş..
Son yıllarda da kendini insan hakları davalarına adayarak UNESCO da çalışmış.
Oyunun sonu bölümünde yazdığı öykülerden çok etkilendiğimde doğrudur.hani ruh ve beden birbirinden ayrılır,insan aynı anda hem bir şeyi yapmak ister hem de istemez,sağa giderken eş zamanlı olarak sola gitmek ister ya işte öyle..
Hayatımız işte öyle bir şey ..

Kendimi gülümseyen ve aniden dönüp aynada kendi yüz ifadesine bakan biri gibi hissediyorum..

Sena Ç, Minimalizm'i inceledi.
21 Mar 07:42 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 8/10 puan

Beni kitaplarla tanıştıran sebepleri seviyorum.Birbirini etkileyen zincirler kümesi ne hoş! Bana her zaman hayatımın neden sonuç ilişkileriyle kusatildigini anlatıyorlar.

Bu kitabı okuma hikayemde "The True Cost " belgeselini izlememle başlıyor aslında.Buradan bu belgeseli öneren "Necip Gerboğa" hocama çok tesekkür ediyorum.Bu kitabı okuma zincirimin ilk halkasini onun aylar önce paylaştığı belgesel iletisi kapsamakta.
Türkçe karşılığiyla gerçek bedel isimli bu belgesel durup düşünmemi sağlayacak türden bir içeriğe sahip tüketim çılgınlığının arka planını tüm objektifligiyle bize sunmaktaydi.
Biz onuncu pembe kazagimizi alirken dünyanin diğer ucunda 15 yaşında bir hintli kız sırf bu yüzden daha fazla mesai yapmalıydi.Biz harcayalım diye onlar çalışmaliydi hem de çoğu güvenlik öneminden yoksun şartlar altında.

Hayat neden sonuç ilişkisinden ibaret.Bizim tüketim alışkanlıklarimiz ne kadar da bambaşka sonuçlara yol açıyor.Bu belgesel bana bunları hissettirmiş düşünmediğim şeyleri düşünmeye sevk etmişti.
izleyin tavsiye edilir.

The True Cost'tan sonra belgesel arayışına girdiğimde karşıma çıkan ilk "Minimalizm" belgeseli olunca haydi dedim.O aralar bir şeylerden rahatsız ve sakinlik peşindeydim.Bu arayışıma güzel bir yoldaş olabileceğini düşündüm.

Minimalizm belgeseli oldukça düşündürücü ve etkileyiciydi .Hayatinizda düşünmeden harcayıp aldığınız her nesnenin birsüre sonra size rahatsızlık ve mutsuzluk getireceğini hiç düşündüğünüz mü?
Az eşya çok huzur kavramı ne kadar doğru aslinda.

Belgeseller iyi hoş da ben nedense hep elimde somut bir şey olması taraftarıyım.Belgeseli varsa belki kitabi vardır diye bir hevesle ararken "everyhing that remains" adı ile çıkarıldığını gördüm.Türkçeye ise Minimalizm anlamlı bir yaşam adı altında çevrilmiş.

130 sayfalık bir kitap olarak çok akıcı olmasa da bana bir çok şey öğrettigi gerçeğini inkar edemem.Liseden kulaktan dolma bir bilgi ile sade yaşam felsefesinden cok daha fazlası olduğunu öğrendim.

Minimalizm nedir diye soranlara cevabım hayatımızdan fazlaliklari çıkarıp anlamlı ve değer verdiklerimize odaklanmamizi kolaylaştıran bir düşünce akımıdır diyebiliriz.

Minimalizm hayatımızda amaçsizca yaptığımız tüm eylemleri,düşünceleri,ilişkilerı bir tarafa bırakıp hayatımıza anlam katan eylem olaylar düşünceler iliskiler içinde olmamızı salık verir bize.

Bu belgesel ve kitaba kadar minimalizmi sadece maddi açıdan bir sadeleştirme işlemi sanarken her konuda sadelestirme çalışması olduğunu gördüm.

Heyecanbozanlar içerir!

Kitabımızda 2 karakterimiz var kitabın yazarları Ryan ve Joshua...Bu iki arkadaş ilk gençlik süreçlerinde çeşitli zorluklar yaşıyorlar ve diyorlarki: Xyz kadar param olursa işte o zaman tamam mutlu olacağız.
Bir süre sonra bakıyorlarki , aa hacı biz çoktan aylık Xyz kazanmaya başlamışız peki mutlu muyuz!? ....
Harika bir sirkette yaşayan Joshua en iyi terfiyi aldıktan sonra terfi ile ters orantılı olarak dibe çöktüğünü hissediyor.Çılgınca harcamalar lüks yaşantı vesaire bakıyor hiç ama hiç tatmin olamıyor.
Aldıkça tükettikçe iyi değil,kötü hissettiklerini fark ediyorlar ve sonra arayışlar.... Exile lifestyle adında bir internet sitesi onları minimalizm akımı ile tanıştırıyor ve aradıkları seyin minimalizmde olduğunu fark ediyorlar(ya da saniyorlar diyelim)

MUTLULUGUN NESNELERDE DEĞİLDE HAYATIN KENDİSİNDE OLDUĞUNU FARK ETMEK....
Tüm mesele bu değil mi!

VAZGEÇMEK ÖZGÜRLESTİRİR'i motto haline getirip ilerliyorlar.Hayatlarında köklü değişiklikler yapıyorlar.

Bu kitap onların arayışlarının bir ana ürünü.

Kitabımız minimalizme giden yolda dikkat etmemiz gereken 5 değer 5 kavramdan yola çıkarak bize sesleniyor.

1. Sağlık
2.ilişkiler
3.Tutku
4 gelişim
5. Katkı

Diyorum incecik kitap ama ne güzel noktalara değinmiş.
En en önemli konu en başta tabiki "SAĞLIK"

minimalistlerimiz ,
""Vücudunuza giren her şeyden haberdar olun.Sonra sıkıntıyı siz çekersiniz""" ile bir güzel uyarıyor bizi.Her işin başı sağlık olunca ilk maddemizin bu olması kaçınılmaz

sağlığın ana ögesi ise uyku ,
Uyku ile kulağımıza fısıldananlar ise şöyle,
""" insanlar genellikle başarmak istedikleri neyse onu başarmak için uykularından fedakarlık ederler.Ama eğer sağlıklı bir yaşam sürme arzusundaysaniz o zaman yeterli bir dinlemeye ihtiyacıniz olacaktır."""""

Bu bölümün sonunda bizi yapmalıyım listesi oluşturmaya çağırıyor sevgili minimalistlerimiz "daha iyi daha sağlıklı bir yaşam sürmek için ne yapmalısınız"sorusunu bizi yöneltiyorlar.Cevaplariniz hazır mı?!

2. Kavramımız hayatımızin odak noktası ilişkiler...İlişkiler çoğumuza ahh! Dedirten kavram...Hayatımızın şekillenmesinde belki de en büyük öneme sahip değer insanlarla kurduğumuz iletişim.

Sorgulamamız gereken ilişkilerimiz var sayın seyirciler.Sade ve verimli bir hayat için ilişkiler konusuna da el atmamız lazım.İnsanlarla kurduğumuz iletişim arttıkça önceliklerimize daha az zaman ayırmanın hüznünü farkına varıyor musunuz? Bize soru:

"sahiden tüm ilişkilerimiz gerekli mi?" Değil!
Kurduğumuz bazı ilişkiler bizi olumsuz Etkiliyor ya da önceliğimiz olan insanlara mesela ailemize vakit ayırmamızi ciddi oranda gölgeliyorsa bunlari bitirmek gerekmez mi?

Kitaplar çoğu şeyi yapabilir ama insanoğlu gibi kompleks varlıkların birbiriyle nasıl anlaşabileceğine dair tüm detayları açığa çıkaramaz.Biz kitaplardan insan ilişkilerini öğrenemeyiz sevgili okuyucu buna inanmiyorum bu konuda tebrübe hep üstte kalır.Biz doğaçlama bir şeyler yaşarız ve öğrendiklerimiz bizim ilişki klavuzumuzu oluşturur.

İlişkilerle baş etmek zor! Bu yüzden sınırlarımızı sevdiklerimizi önceliklerimizi belirlemek şart!

İlişkilerimizin bir kısmının bize yük ve önümüzde set olduğunu da unutmayalim(bilmek ile uygulamak arasındaki o dağlar kadar farkın içinde olmak:( )

Aa konu ilişkilerden açılmışken sevgili okuyucu mutlu olmamizin ya da mutsuz olmamızın en önemli sebebi de ilişkilerimiz.

Bölüm değiştirip hayatıma yeni bir sayfa açmak istediğim günlerde fark ettiğim şey sorunumun bölümümle değil de iletişim kurduğum kişilerle alakalı olduğunu fark etmem oldu.Bir insani şehre bağlayan insanlar...Ve kaçmak istediklerimiz yine onlar... Garip...Sağlıklı bağlantilar sağlıklı yarınlara götürür.İlişki konusu karışık ve muamma.
Sağlıklı iletişimler dilerim:)


Sonraki maddelerimiz tutku ve gelişim...

Tutkularımiz bizim her güne umutla bakma sebebimiz.

Gelişim ise tutku ile reaksiyon veren tepkimelerin faydalı yan ürünü.Böyle yan ürüne can kurban!

""İki günü birbirine eşit olan ziyandadır"" hadis-i Şerif-i gelişimin bizim için elzem olduğunu hatırlatma açısından önemli.
Ruhumuza iyilik yapmak için küçük de olsa dokunuşlarla hayatımıza renk katabilir.Keşfedilmemiş yönlerimizi keşfedebiliriz.
Gelişim için illa da Elon Mask'la aşık atmaya gerek yok.Siz o gün otobüse binmek yerine yürümeyi tercih ettiğinizde bile beyninize gonderdiginiz farklı sinyalle küçük minnoş gelişim sürecini yasayabilirsiniz Yürürken insanları gözlemlediginizde ya da binaların mimarilerine alici gözle baktığınız da fark edeceksiniz.Yeni şeyler denemek hep gelistirir sevgili okur yeni şeylerden korkmayalim!

(Uzun oldu farkındayım ama dayan,konu hoşuma gidince durdurabilene aşk olsun:))

Geçen günlerde kurstaki hocam hiç düşünmediğim bir konu üzerinde düşünmeye sevk etti beni:
"""kişisel gelişim kişisel gelişim diyip seminerden seminere koşuyorlar,kimse demiyor ki toplumsal nasıl gelisebiliriz,kimse anlatmıyor toplum yararına yaşamının inceliklerini...Şuan kendimizden başka kime ne faydamız var!""

Yarası olan gocunur ortaya söylenmiş bu sözleri üzerime aldım.İnsan uzun süre kendiyle derde düşünce çevresini dünyada başka insanların yaşadığını unutuyor.Sanirim iyi daldim:/
Bu konu nerden aklıma geldi son 5 . Değerimiz katkı...
En sevdigim bölüm bu oldu sanirim çünkü vermenin iyileştirici gücünü tekrar hatirladim.

Verdikçe hayatımız güzelleşiyor.Vermeyi sadece maddi açıdan düşünmemek lazım.Siz birisi için en önemli şeyinizi vaktinizi verdiğinizde o kişinin hayatına kattıginiz değer bir şekilde sizin de hayatiniza yansır.Tebessüm etmek mesela en naif katki da bulunma yollarından biridir.Ah çocuklar! Tebessümün en yakıştığı varlıklar.Bu konuda onlardan cömertini bulamayiz:)

Şu alıntıyı yapiyim de içim rahatlasın

" Başkalarina katkıda bulunmadigimiz bir hayat anlamı olmayan bir hayattir.Gerçek şu ki vermek yaşamaktır."


Bu beş değeri hayatimiza dengeli bir şekilde dağıttigimizda bazı şeyler bambaşka olacak belki de denemeye değer :)

Kitapta yazılanlar güzeldi anlatılanlari elimle kurşunumla çizdim çizikledim.Dili akıcı olmasa da anlatılanlar sebebiyle kendini okutturdu kitabımız.


""Aa sena artık gereksiz harcamalarını azalttın mi yoksa sen de mininalist mi oldun başımıza"" diye soracak olursaniz:)

Yok hacı(bu aralar ağzıma pelesenk oldu nedense:)) benden minimalist olmaz.Ama bak eskisi gibi çılgın bir tüketici değilim.Yani gelismeler var:) almadan önce en azindan bunu neden almak istiyorsun ihtiyaç mi keyfi mi sorusunu sorabiliyorum. evet artık gratis'e şalland'a para akıtmak yerine kitapyurdu'na para akıtiyorum:)) nasıl:)
Kitaplara harcanan parayi sorgulamayin -eğer okuyorsaniz tabi-sorgulayan insanlara da tepki gösterin çünkü kitaba verilen para hicbir zaman tüketim çılgınlığının bir parçası olmayacak gözümde.


Mininalistler evlerindeki çoğu fazlalık şeyi ihtiyaç sahiplerine veriyor bir sekilde evlerinden çıkarıyor.aklınıza kitaplarimiz gelebilir.Kütüphanelerimiz hiçbir zaman fazlalık değildir bu böyle biline :)


Yazarken yoruldum okurken sen de yorulmussundur.
Okudugun için kucak dolusu sevgiler selamlar
İyi günler dilerim...

Selay Keskin, Bir Sonraki Hayatımız'ı inceledi.
17 Mar 22:57 · Kitabı okudu · 3/10 puan

Reenkarnasyon üzerine kitap yazma fikri hayattaki en mantıklı şey gibi geldi bana kitabın arka kapağını okuduğum zaman. Gerçekten bayıldığım bir fikir ki zaten bunun üzerine yapılan filmleri de çok severim. Ancak kitapta her şey o kadar yavan işlenmiş ki size anlatamam. Aşk deseniz, kitapta samimi aşka dair hiçbir şey bulamadım. Macera deseniz, bir o sene bir bu sene allak bullak olmuş tüm geçişler... Evet, en azından sürpriz bir son bekledim ve tahmin edeceğiniz üzere o da olmadı... Ayrıca kitapta sürekli farklı yazı karakterleri, stilleri, kullanılması beni oldukça rahatsız etti. Büyük beklentiyle başladığım ve ilk sayfalarında da güzel bir kitap okuyacağım diye umutlandığımdan dolayı üzgünüm. Gerçekten tavsiye edeceğim bir kitap değil.

Şaşkan#, Ruhun Dirilişi'yi inceledi.
 03 Mar 00:18 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 10/10 puan

Sezai Karakoç'un bir kitabını incelemek zor oldu benim için. Yazar, farklı konularda tespitlerde bulunup ,öyle güzel duygulu bir tarzda ifade ediyor ki düşüncelerini ,incelemem de aynı duyguyu yakalayamamaktan çekindim. kitap 12 bölümden oluşuyor .1. ruhun dirilişi 2.dağ çağrısı 3.Hz Yusuf'un düşü 4.Allah ve insan. 5.Tapınma 6.Ağaçlar ve mezar taşları 7.insanın düşmanları ve şeytanın köleleri 8.Geçmişte ve geleceklere doğru İnanç 9. Gökle yer arasında insanın anlamı 10.Yaratılış sırrı. 11. Allah'a inanma bir müjdedir 12 ölümden sonra kalkış

1. Bölümde Tanrı ölmüştür diyen Nietzsche ve bu ruhu öldüren Marx'ın yanıldıklarından bahseder. Ruhun dirildiği çağlarda bize armağan edilen Kur'an 'ın Diriliş çağrısına şahit olan bütün belgelerin tek dayanağı olduğunu bildirir. O'na göre tarih; Kur'an'dan gelen Kevser'le abı hayatla yıkanacak ve dirilecek, insanlığın üstünde ruhun diriliş lambası yeniden yanacaktır .

Dağ 'ı bize, bazen ;Musa Aleyhisselam'ın Tanrı ateşini gördüğü yücelik, bazen Hira Ülkesi ,bazen Hz İbrahim'in erdiği mağara ,bazen de Hz İsa'nın masumluğunu vaaz eden dağ olarak gösteriyor .
Hz Yusuf'un düşünde ;peygamberlerin hasat çizgilerini Hz Yusuf'un hayat serüveninde izliyoruz , hicretle başlar gidiş ,fetih ile biter dönüş .
Allah ve insan bölümünde Sezai Karakoç ;"çağın kimyasıyla yakılmış olan ciğerine çekmeli Allah'a inanma aşkını insan "derken ;ölü toprağın yağmurda dirilişi yerin baharda yeşillenmesi gibi ,ölü insan ruhunun Allah'a inanmakla dirileceğini söyler bize .
Tapınma da ;Miraç'tan yükselişten bir iz olarak bize en güzel ,en özlü ve en eskimez tapınmanın namaz olduğunu anlatır. putlar ,peygamberlerin mirasçısı olan bir neslin dirilişi aşısıyla kırılmalıdır .

Sezai Karakoç, Allah'a inanmanın ölümden sonra dirilmenin bir müjde olduğunu anlatır .Dünya hayatını Ahiret hayatı metninin bir dipnotu olarak yorumlar. Yapıp etmelerimiz, adeta dünyaya ekilen ekinler gibi öteki dünyaya başak halinde çıkacaklar ve bizim öteki dünyadaki hayatımız, bu ektiğimiz iyi ve kötü tohumların sonucu olacaktır .

Zannımca ,öldükten sonraki hayat, ölüm, hiç bu kadar güzel anlatılamazdı .Yer altındaki tohum nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrak edemezse, onu önceden düşünemezse, bilemezse ;bizde duygularımızla öteki dünyayı ölümden önce algılayamayız ve onu bu dünya ile ilgili olarak yaratılmış algılarımız ile bilemeyiz .

Ölüm son durum ,yok oluş değildir ,bir ucu fizik dünyada diğer ucu fizik ötesi bir alemde olan bir metamorfozdur .Mümin ölümü bir son gibi görmez ,o ebedi bir aleme başlangıçtır.