• 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba 1K ailesinin değerli okurları,

    İncelemeye başlamadan önce birkaç hususu belirtmek isterim. Daha önceki incelemelerimde olduğu gibi özet kısmına çok değinmeyeceğiz. Vaktimiz çoğunlukla arka bahçede geçecek. Yazarın yaşadığı dönemin koşullarını, eserin biçem ve özelliklerini göz önünde bulundurarak değerlendirmeler yapacağız.

    Fareler ve İnsanlar isimli kısa romanı okumaya başlamadan önce ABD'li yazar John Steinbeck'in hayatını iyi anlamamız gerek. Çünkü bu eser onun hayatıyla ilgili bir çok ortak nokta barındırıyor. Bilhassa üniversite yılları, Steinbeck maddi darlıktan dolayı üniversite yıllarını tıpkı babası gibi işçi olarak geçirmiştir. İşler yolunda gitmediği için eğitimi yarım kalmıştır.

    Romanın ana karakterleri olan Lennie ve George'da çiftliklerde karın tokluğuna çalışan işçilerdir. Lennie ve George tamamen zıt karakterlerdir. Bu zıtlık hem fiziksel hem de duygusaldır. Lennie iri cüssesine karşın nahif yapıdadır. George ise onun tam tersidir, cılız fizikli ve sert mizaçlıdır.

    Kendinden yaklaşık 150 yıl önce yaşayan Robert Burns'ün ''To a mause" şirinden etkilenerek eserine Fareler ve İnsanlar ismini vermiştir. Ona göre insanlarla farelerin işi sıkça ters gider.

    George'un, aklen dengesiz olan Lennie'i avutmak için kurduğu bir hayalle başlar bu kısa hikaye. Zamanla George'da kendini kaptırır hatta öyle bir hayaldir ki duyan diğer kimseler de istemsizce kendini bu hayale kaptırırlar. "Günün birinde büyük bir sebze bahçesi olan, içinde tavuklar, tavşanlar, domuzlar vs. bulunan büyük bir çiftliğe sahip olmak. Kendi işinin patronu olmak"

    O dönemin şartlarında işçi sınıf için gerçekten de mucizevi bir düştür bu. Feodalite kavramının Sanayi Devrimi'ne evrim sürecini yansıtmaktadır. Derebeyliğin etkisini kaybettiği, işçi ya da köle sınıfına olan ihtiyacın azalması ile kendini muallakta bulmuş insan sınıfı. O insan sınıfının psikolojik yansımasını bu eserde fazlaca görmekteyiz. Steinbeck, dönemin bir başka tartışma konusu olan ırkçılığa da değinerek sosyolojik alanda da net mesajlar aktarmaktadır.

    Eser zaman, mekan tasviri ve kişi analizi açısından doyurucudur. Okuru içine alıp, 20. yüzyılın başlarına götürmeyi başarmaktadır. Fareler ve İnsanlar'ın yayınından sonra bizleri ayrı bir hikaye daha beklemektedir. İlk yayınlandığı sıralar ABD başta olmak üzere bir çok ülkede eser sansürlenmiş ve yasaklanmıştır. Sebebi ise küfür, ırkçı ifadeler içermesi ve ötanaziye destek gibi nedenlerden kaynaklıdır. Fakat günümüzde ABD, AB ülkeleri ve bizim ülkemiz başta olmak üzere temel eserler listesinde ilk sıralarında kendine yer bulmaktadır.

    Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Umarım faydalı bulmuşsunuzdur.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • 296 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kutlu ile bu kadar geç tanışmış olmamı kendi açımdan talihsizlik olarak tanımlıyorum. Yazar kitabına hikaye diyor ama bence bu kitap basbayağı roman, hem de ne roman...

    Meselesi olan kitapları severim. Bu kitabın da meselesi var. Yazar ciddi sosyolojik analizler yapıyor. Ayrıca karekterlerin psikolojik tahlilleri harika. Bunların yanında kitapta ciddi bir Tanpınar incelemesi var. Tabi kitapın dini göndermeler yaptığını söylememe gerek yok. Sonuçta Kutlu hikayesinden bahsediyoruz.

    Kitap, İstanbul’u tanımak isteyenler için ciddi bir rehber niteliğinde. Öte yandan Kutlu kitabı demişken doğa betimlemelerinden bahsetmemek olmaz. Kitapta, özellikle köy yaşantısının anlatıldığı bölümde harika doğa betimlemeleri var.

    Yazar kitapta okur ile hatta karekterler ile konuşuyor. Bu kitabın samimi üslubunun neticesi bence.

    Yalın, okuması kolay, akıcı hepsinden önemlisi etkileyici bir kitap.
  • Başta belirtmem gerekir ki bu inceleme benim algıladığım bir dünya. Eğer eseri okumamışsanız okumanızı tavsiye etmem. Çünkü benim algılarım üzerinden sizin algınızın yeşermesi belki de esere yapılabilecek en büyük ihanettir. Bu ihanetin sorumluluğunu üstlenmiyorum. Kendime sadece bir hatırlatma, not babında düşüyorum. Belki de bu kendi zihnime yapmış olduğum bir ihanet. Çünkü her hatırlanma aynı hatırlanma olacaksa sanırım olacak gibi. Aynılığı yaşamak oldukça büyük bir işkence belki de haksızlık. Bu yüzden daha geniş, daha kapsamlı yaklaşmak istiyorum, haliyle farklı yerlere sıçratıyor getirdiğim yorumu. Hem, yazarken beyin daha çok çalıştığı gibi daha da sınırlıyor kendini. Açıkçası bu bir çıkmazlık halinden öteye varmıyor. Şu da var ki: Güçlü bir hafıza için düşlemek oldukça zengin bir uğraş ama ben hafızama güvenmediğim/güvenemediğim için yazmak zorunda kalıyorum.

    Hayranlık duyduğum eserlere inceleme yapmak benim için korkunç bir kâbustan başka bir şey değildir. Eseri ve eserle beraber yazarı yanlış anlayıp yorumlamaktan değil benim korkum. Benim korkum, eserle zihnimde yarattığım o muazzam dünyaya sınır getirmek, bir yere sabitlemek, zihnimi sınırladığım haliyle düşünme korkusudur. Bazen bir eserin ismi ve konusu yetiyor bilincimin sarsılması için. Sarsılan bilincimle eseri yahut eserin ismini öyle bir hayal ederim, öyle bir yüceltirim ki isim ve konusundan sonra eğer kendi yaratmış olduğum dünyayı sayfalara döksem belki yeni bir eser ortaya çıkacaktır. Hatta zihnimde eserle ilgili yaratmış olduğum dünya eserle tamamen zıt olabilir yani hiçbir alakası da olmayabilir. Böyle düşünüp bir daha o eseri ellemeye cesaretim kalmaz. Çünkü isimle kendi hafızamda yaratmış olduğum dünyayı yerle yeksan etmek istemem daha doğrusu böyle bir cürette bulunamam. Belki de bu kendime yaratmış olduğum muazzam bir duvardır, bilmiyorum. Belki de eseri okumam bana oldukça büyük bir zenginlik katacaktır, deneyimleyince anlıyor insan. Godotyu Beklerken…. İlk bu isimle karşılaştığım vakit bilincim oldukça sarsılmıştı. Neyin beklentisi? Kim bekliyor? Beklenen ne? İlk düşlemede bu soruları sordum. Vakit geçtikçe düşünmeye devam ettim. İsim bilincimi sarsa da ileriye götüremedim işi. Çünkü yazar sınır getirmişti: Godot? Bekle/Bekleme/Beklemek/Beklenti… Godot kimdi? Ve bekleyen kimdi? İsim üzerinde çok fazla düşündüm sonra konusuna baktım bir paragraflık konusuna. Bilincim daha da sarsıldı. Yaklaşık bir ay kadar sadece konusunu düşünüp durdum. Elbette gündelik işlerimi aksatmadan. Aklımı sürekli kurcalayan bu esere nihayet başlama cesareti gösterebildim. Çünkü anladım ki benim düşündüğüm oldukça basit ve sınırlanmış/sınırlandırılmış birkaç parça kopuk, zayıf hayalden ibaret…

    Bu incelemede incelemenin birçok unsurundan vazgeçmek durumundayım. Bu eseri tam anlamıyla yahut bize düşen anlamıyla bir yazı yazıp bitirmek imkânsız. Sürekli düşündüklerinin üzerine yeni düşünceler ekleyen; fenomen, fenomenliği her geçen gün başka alanlara sıçrayan, sıçradığı her alanda yeni yeni çeşitli düşüncelere sebebiyet veren bir eser. Yani, gösterenin ötesine her zaman uzanan bir eser. Bana kalırsa tüm zamanların en iyi beş kitabına dâhil edilmeli amma kaç kitap okudum ki böyle bir şey söyleme cesaretinde bulunuyorum? Veya neden düşüncemi bütün herkes için geçerli kılmaya çalışayım? Okuyarak, bitirerek bitmeyen bir eser, tam aksine her okuyuş yahut düşünüşte yeni bir okuma daha gerekli kılıyor.

    Yaşam, engelleri aşmak üzerine kurulu. Yaşam, engelleri aşarken verdiği haz üzerine kurulu. Aksi takdirde birinci engel aşındıktan sonra kimse ikinci engelle uğraşmak istemez. Haz vermedikten sonra ne anlamı kalır aşmanın, aşmamanın yahut aşamamanın? Ve bu engelleri aşarken hazza bahaneler gerekli. Yani hazzın da karnı boş çalışmıyor. Hazzın kendini beslemesi gerekli ‘’beklenti’’ içinde girip ve beklentinin karşılanması gerekli. Birinci engelde beklenti karşılanmazsa ikinciye zor dayanır. İkinci defa da beklenti karşılanmazsa artık haz ölür ve insanlar durur, yerinde sayar, geriye döner. Tamam, ampul için bininci deneme belki gerçekleşmiş ama milyarlarca insan denememiş bunu da gözden kaçırmamak gerekli. İşin bu tarafına vurgu yapıyorum. Hepimizin kendi kendine yaratmış olduğu bir Godot var. Kendimiz bir Godot yaratmasak dahi başkaları bize özenle bir Godot yaratmıştır. Bizi bir beklenti içine çoktan sokmuşlardır. Beckett ne yapmak istedi? Bütün Godotları öldürmemizi mi istedi? Neyle ve nasıl öldüreceğiz? Aslında bunun cevabı basit: Beklemeyerek. Yani Beckett diyor ki: Hayat bir ıstıraptır, bu ıstıraba giden tek yol beklentilerimizin yarattığı yıkıntılardır ve o yıkıntıları ortadan kaldırmanın tek yolu beklentilerimizi hiç acımadan öldürmemiz gerekmektedir. Oldukça sağlam, oldukça çekici bir varoluşsal savunma. Tabii, Samuel bunu söylemiyor, bana bunları düşündürttüğü için söylüyorum. Belki de söylüyordur, bilmiyorum, bakmadım. İşte bu yüzden Godot gelmiyor, gelmez de. Oldukça trajik ve komik bir sahnedeyiz. Bu sahnede durdukça alkış beklentisi içinde çok güzel hareketler yapıyoruz(!)

    Kitabın isminden içeriğe geçecek olursak. İsim ve içerik tamamen örtüşmektedir.

    Burası, Samuel Beckett sahnesi. Bütün inançların kafasının karıştığı bir sahne. Bu sahnede alkış yok, gülmek, ağlamak yok. Bu sahnede yalnızca gerçeğin trajedisi var. Bu trajedi bir ağıt değil bir düşünce trajedisi. Bu trajedi seni hareketsiz kılan tek trajedidir. Çünkü bu sahnede Samuel Beckett soruları soruyor. Üstelik cevapsız sorular. Bu sahnede olan şey: Godotsuzluk değil, Godot. Godotun geride bıraktığı yıkıntı, uçurum.

    Estragon (Gogo): Geçmişini hatırlamayan, güdüleriyle hareket eden biridir. Bu karakter toplumun unutkanlığını temsil etmekle beraber ayaktakımını da temsil etmektedir. Bu gibi tiplere hangi yönü işaret edersen o tarafa yığılır ve yığıldığı tarafı tarumar eder. Yakar, yıkar, biçer ardından unutur ve yaşamaya devam eder. Karşı çıkmazlar. Akıl eksikliği her zaman kendini gösterir. Bu grup, demokrasi ve propaganda ile hâkim olanların hâkimiyet garantisidir. Bu gruba acımak sanırım bir ihanettir. Acımamak ise insanı/insanları faşizme götüren bir eylem olarak kendini gösterir. Bu değişmez ve sarsılmaz yazgı eğitimle de çözülecek bir iş değildir. Bunların beklentileri ve kurtarıcılık arayışları hiçbir zaman sönmez, söndürülemez. Farkında olanlar için bu grup acı bir yazgıdan başka bir şey değildir.

    Vladimir (Didi): Soru sorar, düşler ve düşünür. İnsanlık yanı ağır basar. Bu kişi orta sınıfı temsil ediyor. Küçük burjuva sınıfı. Kafa bırakmamak için kafayı çalıştırmaya çalışan sınıf. İyi eylemleri olduğu kadar kötü eylemleri de olan bir kişi. Gogo gibilerini yanında tutar, onlara ümit bağışlar. Yani Gogoya Godotu veren kişidir. Beckett, hayat felsefesinin özünü, bekleyişini, kendisini hayatta hiçbir şeyin anlamı ve önemi olmadığını bu karakter ile verir. Yani bu karakter trajedinin, komedinin kendisidir.

    Pozzo: Lucky’nin sahibi, sömüren, varlıklı, güçlü. İnsanları kendi türü ve kendi türü dışındakiler olarak ayıran, insani yönü hemen hemen hiç olmayan biridir. Kendine düşkün, kendini seven daha da ileriye gidecek olursak kendine tapan ve tapılmasını isteyen biridir.

    Çocuk: Saf ve temizdir. Elçidir. Godotun hiç gelmeyeceğini söyler. Diğer bir tanım değişiyle saflığı, dürüstlüğü temsil etmektedir.

    Köleliğe farklı bir bakış: Alternatifsizlik düşüncesinin zerk edilmesi… Köle? Nesnedir. Düşünceci, dili değil, şekli şeması değerdir. Nesnelerin düşüncesi, dili olmaz, köle dilsiz ama üretken bir nesne. Zaten kölelik üzerine oluşturulmuş birçok yapıt yahut düşünce yazısı zerk edilen alternatifsizliğin kendisini gösteriyor ama bu türde bir eserde kölelik bu kadar öz, saf ve duru anlatılamaz diye düşünüyorum.

    Luck, Pozzo’nun kölesi. Sahnedeki köle hakkındaki Pozzo’nun ilk cümlesi oldukça dikkate değer: ‘’Dikkat! Saldırır!’’… Köle, her daim tehlike ve saldırganlık arz eder. Çünkü köle ya itaat eder ya da hayvansal kaslarını kullanarak saldırıya geçer. Çünkü köleye verilmiş bir söz hakkı bulunmamaktadır. Söz hakkı verilse dahi söz söyleyecek kadar kelime bilmez. Bu çıkmazlık hali de saldırganlığı getirir. Kölelerin ve işçilerin eğitimsiz olması Pozzo gibilerin işine yarar. Eğitim demek düşünmek demektir ve düşünmek de hakkını koparıp almaktır. Kimse kimseye hak vermez, hakkın varsa almak zorundasın. Şu an ki mesleki liselerin neden kalitesiz olduğunu ve dahası eğitimin her alanının bu kadar kalitesiz olduğunu da göstermeye yeterli. İnsanlara düşünecek zaman bırakmamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar/yapıyorlar. Önce eğitim diyerek okullara onlarca yıl hapsederler. Sonra ekmek uğruna yarıştırırlar. Hadi diyelim ki birey kendi çabasıyla bunları da aştı. Bu defa devreye tüketim giriyor alışveriş merkezleri vs… Özgürlük, her sahada, her toplumda, her düşüncede kıstırılmış, hapsedilmiş durumda. Şu an her şey yapmakta hürsünüz denilse inanıyorum ki insanların hayatında pek bir değişim olmaz, ölüm ve öldürmeler dışında. Çünkü özgürlüğün ne olduğu ne olmadığı üzerinde yeterince kafa yormadık. Çünkü hiç kimse özgürlüğün sınırına dayanmamıştır. Çünkü bize benimsettikleri hayat tarzı, yaratmış oldukları kültür ve medeniyet üzerinden yaşamaya devam edeceğiz. Mesele, iki şey arasında yahut yüzlerce şey arasında seçim yapmak değildir. Liberal kafayla düşündüğümüz özgürlük kavramlarının dışına ne zaman çıkacağız? Çıksak nereye sığınacağız?

    Luck’a zerk edilen alternatifsizlik nerde? Luck neden kölelik yapıyor? Luck, Pozzo’nun eşyalarını hiçbir şekilde elinden düşürmüyor, her an gelebilecek yeni emirlere karşılık hazırda bekliyor. Luck’un bu hareketleri Estragon ve Vladımır’ın gözünden kaçmıyor. Pozzo, Estragon ve Vladımır’ın sorusuna ‘’durduğu halde neden eşyaları yere bırakmıyor?’’ karşılık verdiği cevap: ‘’ Kendisini bana acındırmak istiyor, ondan ayrılmamı engellemek için. İyi bir hamal olduğunu görürsem, ilerde de onu bu işte kullanmak isteyeceğimi sanıyor. Yorulmaz olduğunu görünce kararımdan döneceğimi sanıyor. Onun aşağılık hesabı bu. Elimin altında sanki başka hamal mı yok!’’ Kölenin(Luck) düşüncesi şu: Ben bu işi yapmasam aç kalacağım, benim yerime başkası yapıp aç kalmaktan kurtulur, efendisinin yanında hem güven altında olmuş olur hem de barınak bulmuş olacak. O zaman neden bu kölelik işini yapmayayım ki? Bu soruya karşılık kendine cevap olarak da işi yapmasına yol açıyor. Yerini garantilemek ve biraz da değer görmek için eşyaları yere bırakmaz, bırakamaz. Böylece Luck’un ve diğer bütün kölelerin neden kölelik yaptığına cevabı efendisi veriyor. Burda da Luck’un beklediği bir Godot yok mu? Peki, alternatifsizlik nerde? Dünya düzeninde efendi olarak doğmamışsan köle olarak yaşamaya mahkûmsun anlayışı. Köleliği ret edersen aç kalacaksın! Eğitim de olmadığından kolektif bir direniş de söz konusu değil

    Luck, şapkası ve şapkasının çıkmasıyla düşünmede ve ifadede hürriyeti yakaladığı vakit durmadan konuşmaya başlaması. Bastırılmış olan özgürlüğün dışavurumundan başka ne olabilir ki… O zaman Luck’un başındaki şapka, onu bastıran ve yöneten Pozzo’nun onun için biçtiği şapkadır diyebiliriz. O şapka: Kemiktir, ekmektir, sığındığı mağaradır, yaşam garantisidir. Ve Pozzo pişmanlık yaşayarak bir daha şapkasını çıkarmasını istemeyeceğim der...

    Beckett, minimalist bir yazar olduğundan, hikâyede oldukça az karakter işleyerek bir dünya anatomisi çıkarmıştır. Trajikomik olan bu eserde boş cümleye rastlamak neredeyse imkânsızdır. Hikâye ve karakterler oldukça öz, saf ve yalın anlatmıştır.

    Zaman olarak bilinmeyen bir zamandır. Ya gecedir ya da akşamüstü, ikindi vakti diyebiliriz. Zaman olarak zamanın belirsizliği aynı zamanda dünyanın varlığından beri herhangi bir zamanda geçen herhangi bir durumu temsil etmesi bakımından önem taşımaktadır. Yani, bu hikâyeyi alıp ortaçağa da götürseniz, daha da eskiye götürseniz ve bundan yüz yıl sonrasına da götürseniz durum aynı durumdur. O yüzden sosyolojik ve psikolojik bir dünya tarihi değerini de taşımaktadır.

    Mekânın bir yol kenarında olması, kurumuş bir ağaçtan başka hiçbir şeyin olmaması… Sanırım bu da dünyanın ne kadar berbat olduğunu ve yolun da dünyanın gelip geçiciliğini vurgulamaktadır. Psikolojik olarak ise mekân kapalı bir mekândır. Açık havada olması psikolojik mekân için bir şey ifade etmez. Ağır bir psikolojik sorun vardır: Beklenti.

    Yazıldığı dönem oldukça etkili bir dönem. İkinci dünya savaşının yarattığı buhran, yıkıntı ve yalnızlık. Varoluşsal akımının da en zirvede olduğu dönem. Çünkü ümitler tükenmiş, yaşamak için hiçbir neden kalmamıştır.

    Yanlış anlaşılmasın… Beklentileri yok etmeden kasıt: Kurtarıcı beklemektir. İnsanların geneli sürekli bir kurtarıcıya inanırlar. Kurtarıcının gelip onları o bataklık yahut çukurdan kurtarmalarını beklerler. Beckett, bunun anlamsızlığı ve boşunalığı üzerinde durmaktadır. İnsanların kurtarılacak bir yanı varsa, kendi kurtarıcısı yine kendisidir. Mesih veya Mehdi aptallığında olduğu gibi… Ya tanrı ise Godot? Maalesef, günümüz ana-akım sineması; gerek Hollywood gerekse Bollywood gerekse bizim Yeşilçam sineması ve ardılları sürekli bir kurtarıcı lanse etmişlerdir. Kimse kendini kurtaracak kadar cesur yahut zeki değildir. Sürekli birinin mağduriyeti, kötü efendiye karşılık iyi efendi öne sürmüşlerdir. Efendi, efendi olarak kalıyor, mağdur mağdur olarak ama iyi efendiyle mutlu bir mağdur olarak kalıyor. Bu kurtarıcılık konusunda edebiyatın da ahlaksızlığı çıkıyor ortaya. Çakma aydınlar, çakma yarım aydınlar sürekli birisini adres gösterirler. Bu adres gösterme işi edebiyattan sinemaya devredilmiş, sinemada da oldukça yüceltilmiştir. Bir toplum, her ne kadar bir kurtarıcıya inanıyorsa o toplum o denli aptallaşmıştır, o denli yozlaşmıştır ve o denli yobazlaşmıştır. Hiç kimse kurtarıcı değildir. Toplumları yöneten hâkim güçler yahut hâkim gücü bozguna uğratmaya çalışan karşı güç için kurtarıcı yahut kahraman ortaya çıkarılır.

    Kim bu Godot? Belki hiç kimse belki de her şey. Ama Beckett için hiçbir şeydir. Godotyu farklı suretlerde, farklı sözlerle her zaman insanların/insanlığın karşısına çıkmış/çıkarılmış bir puttan ibarettir. Ve insanların kirli, basiretsiz bir yazgısıdır.
  • 162 syf.
    ·4 günde
    Masallar; gerçek hayatta masal olamayacak kadar gerçektirler, yaşamın kaskatı, soğuk gerçekliğinde...

    Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’dan sonra yazarın okuduğum ikinci kitabı oldu. Okuması zor, bazen sıkıcı, ama güzeldi. Bol acılı adana gibi. Bol acılı gerçekleri okudum.

    Ankara’da bir sahil lokantası ve ankaralı rumlar. Hedda Gabler, babasından kalan piştovları satan mutsuz bir kadın ve daha başka kadınlar, kadın olanlar ve kadın olamayanlar.. Yedi cücesiz Pamuk Prenses, yüzyıllık Uyuyan Güzel, başlayamamış, geç başlamış, bitememiş veya alışılageldikten farklı bitmiş masallar. Dokuz hikayeden oluşuyor kitap. Birbirinden kurgu olarak farklı ama mesaj olarak bağlantılı dokuz hikaye.

    Kitaplarla dolu kütüphane rafları birden sağlı sollu tren kompartımanlarına dönüşüyor, kadın şiir okuyor, kitap yazıyor, pencereden hayatını izliyor.. Karakterler giriyor, başkaları çıkıyor, kimisi hiç giremeden kayboluyor, kimisi hikayenin içinde hapsoluyor, bazısı yok oluyor. Amansız, geç kalınmış sevdalar okuyoruz.

    Eleştirisel bir eser ortaya koymuş Mungan, hayatı, toplumu, dayatılan sahtelikleri ve ıskalanan gerçekleri, yaşadıklarımızı ve yaşa(ya)madıklarımızı anlatmış. Klişe masallara farklı yorumlar katmış, onları hayata katmış, böylelikle çirkinleştirmiş, gerçekleştirmiş. Gerçek de çirkin değil mi zaten? Hayatlara alışılmadık sonlar biçmiş, tanıdık ama başkalaşmış karakterler yaratmış.

    Sosyolojik, psikolojik ve kültürel dogmalara karşı eleştirisel çalışmış, bir çok aykırı ama düşününce haklı fikirler ortaya koymuş. Eleştirdikçe eleştirmiş, vurmuş kırbacı kör, bağnaz topluma.

    Nitekim okuması zahmetli ama zihnen besleyici, daha çok soyut, az fantezi, çok gerçekçi, bilgi konusunda besleyiciliği olmayan, ama fikir bağlamında zengin, roman havasında masalımsı hikayelerden oluşan, kısa ve okunası bir eser.

    Eleştirilerime gelecek olursak:

    İlk olarak kitaba editör eli değmemiş, 18. baskı, Murathan Mungan, Metis, ama yazım ve imla hatalarından, anlam bozukluklarından geçilmeyen bir kitap.. Yazar kafasının içini yazıya dökmüş, kurallara takılmamış. Tamam önemli olan fikir, ama editörden geçmeli bir kitap, başka türlü okuyucuya saygısızlık bu. Yakıştıramadım, ne yazara ne de yayınevine. Müşteri, yani okur velinimet değil mi? Yok saymak, bozuk metinlerle dolu bir kitap vermek okura ne demek? Hayır, bu kabul edilemez. Bir edebiyatçının dil bilgisini, imlayı yok sayması kabul edilecek bir şey değil..

    İçeriğe gelecek olursak, sonları bağlanmamış hikayelerin. Ne kadar farklı bir hava katsa da bazen sıktı hikayelerin tutarsızlığı. Zor cümleler, arka arkaya saydırılmış, birbirine bağlanmamış fikirler. Tekrarlara sık düşülmüş, konularda derinlere inilmiş ama orda öyle bırakılmış, okuyucuyu arafta bırakmış bitirmiş hikayeleri, cümleleri, fikirleri.

    Bütün olarak güzel bir kitap, bolca eleştiri, bolca hayatın içinden, ara sokaklardan manzaralar.. Okunabilir, farklı ve zengin, ama eksisi de çok.
    Farklı bir okuma arayanlara tavsiyem.

    Okuyacak olanlara iyi okumalar. :)
  • 318 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Edebiyat eseri, bir yandan içinden çıktığı dönemin toplumsal koşullarına ve sosyal gerçekliğine ışık tutarak, bir yandan da eserin yazarı bir yaratma edimi içerisindeyken bile belli bir ‘sosyo-kültürel’ ortama arkasını yasladığı için sosyolojik incelemeye konu olabilecek önemli bir araştırma nesnesidir.”

    Dur ya, bu değil, şu, “Kahverengi gözlerimi,” dedim, pek sevdiğim şarkıya ithafen. Güldü.
    Katilin Şeyi, zamanın birinde okuduğum, okuduğum dönem beni zorlayan, yahu bu adam ne yapmış diye söylendiğim, sonu gelmeden başını unuttuğum cümleleri ile “bu ne ki abi!” dediğim, ilginç ve benim için de ders niteliğinde bir kitap. Büyümüşüm ya, eskisi gibi tepeden bakmıyorum okuduğum polisiyelere. Ve olgunlaşmış, gerçekle yüzleşmişim, hadsizliğim gitmiş, ne de güzel olmuş.

    Her neyse, Katilin Şeyi, bir ilk roman olmasına rağmen “edebiyat eseri” denen forma çok yakın bir metin. Evet, bazı polisiye klişeleri var, evet, Doyle ile başlayan ve birçok polisiye yazarına ilham veren dedektif ikilisi var, evet, sıkı polisiye okurları için muamması biraz basit kaçabilir ama arkadaş ortada koskoca bir dil var, dile hâkimiyet var. Öyle ağızda taşınan, kemiksiz, sağı solu yalamaya yarayan organdan bahsetmiyorum, atalarımızın yüzyıllar boyunca oluşturduğu anlamlı sesler ve bu seslerin yazılı olarak ifade edildiği sembollerin oluşturduğu sistemli bütüne verdiğimiz isim olan dilden bahsediyorum.

    Hah, işte, adam dile hâkim, bu yetmezmiş gibi ortada iyi bir hikâye var, bizden, bize yakın, toplumun içinden görünen karakterler var, sosyal yapıya ilişkin izler var, oturmuş bir olay örgüsü var. Okur, (burada kendimden ve kitabı ilk okuduğum zamandan bahsediyorum, üzerine alınma) dile hâkim olmayıp bir de ukala olunca böyle oluyor, atıyor bir kenara kitabı, unutuyor. (lan o değil, ilk kitabı yemiş biri, yenisini aldık iyi mi?) Oysa ne okuduğunun farkında bile değil, nasıl bir metin olduğunu anlayamayacak kadar sığ. Sonra Algan Sezgintüredi okunmuyor, okunmaz tabii, nasıl okusun? Keşke ben de bu denli dile, hikâyeye, karakterlere, olay örgüsüne hâkim olsam da beni de okumasalar. La ben bu kadar hâkim değilim yine de okunmuyorum, dille alakalı değil demek ki!

    Velhasıl-ı kelam, Katilin Şeyi, çok başarılı bir ilk roman, Algan Sezgintüredi’nin ne olduğunu, ne olacağını gösteren bir kitap. Algan Sezgintüredi okunmuyormuş, bence sakıncası yok, okunmasın! Daha ilk romanı ile ülkemiz polisiye edebiyatı tarihinde yerini almış, aldığı yerden biz gençlere el sallayan (biraz uzakta olduğu için tam göremiyorum eli, şeklini) nitelikli bir yazar. Adı her zaman anılacaktır, bence bir yazar için daha büyük bir başarı yoktur. Bizim adımız da en fazla poyabir internet sitesinde “yitirdiklerimiz” kısmında kalır bu gidişle, tabii o zamana ilgilenen birileri kalırsa…
  • 268 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Sabahattin Ali'nin okuduğum son romanıdır. Bu romanı ile de ne kadar büyük bir yazar olduğunun tekrar tekrar farkına vardım kendisinin...
    Öncelikle roman hikaye kurgusunun içerisinde siyasi, edebi, ahlaki eleştirilerin bulunduğu dönemin İstanbul'unun sosyolojik ve kültürel ortamını ele alan bir romandır.
    Her karakterin kendi içerisinde ayrı ayrı çözümlenmesi gerekiyor. Hepsi dönemin toplumunda farklı farklı kişilikleri temsil ediyor.
    Ömer karakterinden başlarsak; hep bir içsel sıkıntı içerisinde olan, çelişkileri ve iradesizligiyle doğru olan kararları bir türlü veremeyen, verdigi yanlış kararları içindeki şeytan adlı metafora yükleyen bir karakterdir.Aşkı, nefreti, ihtirası hep en doruk noktalarda yaşayan bir karakterdir kendisi. Hayatın anlamsızlığından dem durur ama hep o anlamı bulmaya çalışır..En son içinde bir şeytan olmadiğını kendine itiraf eder bunun bir kaçamak yolu olduğunun, bilgisizliğin, iradesizliğin acizligin sembolu oldugunun farkına varır.
    Macide karakterine gelicek olursak çocukluğundan itibaren hep sevgiye muhtaç, sığınacak liman arayan buldugunda o limana bağlanan, hiç ayrılmak istemeyen masum bir karakterdir kendisi. Ömer'i sever çünkü Ömerden duydugu sevgi sözcükleri onun sığınacak bir liman olduğu hissiyatını doğurur. Aynı şekilde Bedri'yi de sever o da bir limandır onun için...
    Nihat karakteri ise kuvvete tapan kendinden olmayanları, zayıfları, acizleri hor gören hep başkaları üzerinde otorite kurmaya adamış biridir. Bir idealı vardır bu yuzden ve bu ideale ulaşmak için her yolu mübah görür. Zannımca bu karakteri ile Hüseyin Nihal Atsıza bir yergide bulunur..
    Şair karakterle ile de dönemin ağır dil kullanan, toplumdan bihaber salt sanat sanat içindir anlayışı ile hareketen ve lobicilik faaliyetleri ile edebiyat dunyasından yer edinen yazarları yerdigini düşünüyorum.
    Hüsamettin efendi karakteri beni en çok etkileyen karakterdir diyebilirim. Bozulmuş, bayağılaşmış düzende hep iyi durust temiz kalmaya çalışan bunu da hala toplumda böyle insanlar varolduguna kendini inandırarak başarmaya çalisan bir karakterdi. En son bu inancını kaybedisinden etkilenmeyen bir insan yoktur diye düsünüyorum...
    Tekrar tekrar okunması gereken bir kitap olduğunu belirterek incelememi burda sonlandırıyorum...