• "...Bayrakları değil insanları seviyorum." Sait Faik Abasıyanık
    Fatih'in türbedarı Amiş Efendi diyor ki "Ben namazdan ziyade namaz kılanı severim."
    Van Gogh ise " müziğe kulak verecek yerde müzisyeni seyretmeyi yeğlerim." diyor.
    Demek insana bir hasretlik var. Hasretlik. Bundan bahsetmişken fıtrattan söz etmemek olmaz. Ravisini bilmesem de kitapta yer alan şu hadis " Bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız, ancak bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız asla inanmayınız, çünkü insan hep yaratıldığı hâl üzeredir."

    Yaratıldığımız hâl nedir? İnsan yaşama bir amaçla başlar. Bu amaç bir anlam üzerinedir. Anlam yoksa amaç da yoktur.

    Dücane Cündioğlu, Ölümün Dört Rengi isimli kitabında bazı kelimelerin etimolojilerini "anlam"larıyla birlikte ele almış. Kelimelere, kelamlara önem veren herkesin okuması gereken bu kitapta "yabancılaşmayı", dış-dünyayı, "tahavvülü" anlatıyor. Daha başka dersler çıkarmak da mümkün.
    Kitap üç ana bölümden ve kendi içinde kısımlardan müteşekkil.
    Reng-i esrar; renklerin hakikatini anlatırken, iman ve inanç konularına da değiniyor. Van Gogh'un inanamamaktan yaşadığı cinneti ve dış-dünyadan bıkkınlığını, anlam arayışını anlattığı bu bölümde "her şey zıddıyla kaimdir" öğretisine bir kere daha inanıyorsunuz.
    Hızır'ın huzurunda; of of, Allah'ım Allah'ım denecek kısım, asıl vurucu nokta bu. Bu bölümde " sen kimin şeytanını taşlıyorsun?" başlıklı yazısında Ali Şeriati'nin bahsettiği "insanın kendi İsmail'ini seçmesi"ne değiniyor. Taşladığımız şeytan, küçük küçük taşlardan korkup kaçıyor. Peki, nereye? Şeytan, sadece Mina'da mı ikamet ediyor? Peki, kendi var ettiğimiz şeytanlarımız. Gerçekten taşlıyor muyuz? Yoksa muhafaza ettiğimiz, cam fanuslarda hayran hayran izlediğimiz şeytanımız var mı? Besiye koyduğumuz, bizi besileyen şeytanlar. Kurban edeceğimiz şeytanlarımız var, İsmail bellediğimiz... Küçük tanrıcıklarımız var. Politeistik, şirke varan bir yaşam idealimiz var. Para, bu çağın tanrısı. Paranın yardımcıları da var. Onlar da küçük tanrılar. Her beden uzvuna, şehevi tüm hislere, nefsin esiri tanrıcıklar! Oysa ilah, esir değildir, esir olan ilah olamaz. Kudret sahibidir O!

    Peki, kudret nedir? Yapmak kadar yapmamak da kudrettir. Hz. Ali (r.a)
    "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben O'nu." bu bir sitem değil, isyan değil. Teslimiyet bir kulda ve elbette her şeyin sahibi olan; Allah'taki kudret.
    Her duamızı en hayırlısıyla işleyen O, kimi zaman reddederek hayrı karşımıza çıkarır. Red, kuvvettir, kudrettir.

    Cehennem... İyi ki var, dediğim. İyi ki var dedirtenin eseri. İyi ki cehennem var da ondan korkuyoruz. O'ndan değil, cehennemden korkmak ne büyük nimet. Sonsuz rahman ve rahim sahibi olana korku değil saygı, bağlılık duymak. Bende-niz, kulun burdayım Allah'ım. İşte, burada. Bağlılığımla, memluk oluşumla, bendim sana bağlı. Kudret sendedir. Cündioğlu şöyle diyor; "Kudret, arzu ettiğini avucunun içine alabilmek kadar, onu elinin tersiyle itebilmektir de. Kadir olmayan, Tanrı da olamaz!"

    Harika, Cündioğlu olayı özetlemiş, Cündioğlu'ndan okuduğum bu ilk kitap beni kelimelerine hayran bırakmıştır.

    Kitapta yine aynı başlık altından bir başka alıntı paylaşmak istiyorum:
    Bayezid-i Bistami, "Yolun başındayken dört şeyi yanlış biliyordum, sonunda doğrusunu öğrendim" der:

    1- Yolun başında ben Hakk'a talibim zannederdim, sonunda anladım ki Hak bana talipmiş.
    2- Yolun başında ben Hakk'ı zikrediyorum zannederdim, sonunda anladım ki Hak beni zikrediyormuş.
    3- Yolun başında benim için iyi olanı seçen yine benim zannederdim, sonunda anladım ki ben hep kötü olanı seçmişim, her defasında benim için iyi olanı seçen O'ymuş.
    4- Yolun başında Hakk'a vasıl olmayı isterdimc sonunda anladım ki daha yolun başındayken ben Hakk'a vasıl imişim.


    İşte, kudret. Her şeyin O'ndan olduğunu fehmetmek de onun yolunda olmaya dahil mi? Allah'ım bir hoca demiş ya " Yürüyoruz ya işte. " diye. Yürümek de dahil değil mi? Teşekkürler Allâh'ım, elhamdülillah.


    L'amité est avant tout certitude, c'est ce qui la distingue de l'amour.

    Tam çevirisi nasıl olur diye düşünüyorum. Sevmek inanmaktır, aşktan ayıran da budur. Seviyorum. Dünyalık şeylere de aşk duyuyorum, çünkü güvenimi yitireli epey oldu.

    " Efendimiz (s.a.v) " Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi..." diye buyurur. Dikkat etmeli: dünyadan değil, dünyanızdan..
    Sizin dünyanızdan... Veya: onların... Başkalarının... İnsanların dünyasından... Bir başka dünyadan... Yabancısı olduğum, aramda hep mesafeler bulduğum bir dünyadan... Bana yabancı bir dünyadan... Dış dünyadan değil, dış-dünyadan... Yani dünyanızdan..."

    Efendimiz (a.s) bir beşer olarak gelmiştir bizim gibi, beşer yani et, deri. Bizim gibi bir "insan" olarak değil. Bizim gibi bir "beşer" "dış-dünyada".

    Münker-Nekir'e sorular; Bu bölümde daha çok arayan olmaktan, arananın kıymetinin arayanla zuhur edişinden söz ediyor. Güzel, onu güzel bulanla güzel...
    Cündioğlu'nun değindiği, hatta yok yok, didik didik ettiği bir mesele var: " Ben güzele güzel demem, güzel benim olmadıkça"
    Burada namahremine, onun güzelliğini dile getirmeyen bir edebden söz ediyor. Güzel bulmayışından değil, diye hepimizi ikaz ediyor.
    Hocam, böyleleri kaldı mı?

    Ama siz iyi ki varsınız. Hayatımın kitabı diyeceğim nadir kitaplardan. İlk sıra değişmez. Ama bu da illaki bir yer bulur. Ölümün dört rengi, bütün alacalığıyla...
  • Son bir kaç saatimi geri istiyorum.O kadar kolaya kaçmış ki yazar anlatamam.Karalamalarını almış bastırmış resmen. Başta fena değildi ama sonra o kadar ağırlaştı ki basitliği.Bu basitliğe bir de argo sözleri yüklemiş daha da sevimsiz hale gelmiş.Sonları atlayarak okudum.Sadece alıntıları paylaştım.Sayfaların yarısı boş birine yazmış öbürü yok.Bir başlık iki üç özlü söz tamam bitti demiş.Kitabın sonunda da dediği gibi "iç yansımasının çürüklüğü". Otursam daha iyisini yazarım dediğim bir kitap.
  • diyen aydınlara karşı şunu söylemek istiyorum;
    Ben bir dinden söz ediyorsam bilin ki geçmişte topluma hukmetmis olan herhangi bir dinden değil,bu dini ortadan kaldirmayi hedefleyen dinden söz ediyorum.Peygamberleri her tür şirki ortadan kaldırmak için çalışmış olan dini kastediyorum.Ancak sözünü ettiğim din hiç bir zaman sosyal hayat bakımından tam olarak hayat bulamamıştir.Benim dile getirmek istediğim bu konudaki şu sorumluluğumuzdur; Tevhid peygamberlerinin yaptığı gibi muhafazakar ve uyuşturucu şirk dinini kaldırıp yerine tevhid dinini ikame etmek için çaba göstermek, bizim ve gelecekteki insanlarin insani sorumluluğudur.
    Öyleyse benim dine sarilmam geçmişe dönmek değil,tarihteki bu mücadeleyi devam ettirmek demektir.
  • Müsveddeler

    “Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
    diyen o adama....

    1-
    Anlatarak bitiriyorum hayatımı
    Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
    Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
    İsmini herşey koydum.
    Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
    Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
    Yıldızlı bir gecenin.

    Yıl 2000
    Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
    Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
    Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
    Kuşların şarkılarından anlarım.
    Kimse hayra yormaz beni
    Kuşbaz ve uçmaya meraklı,
    Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
    Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
    İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
    Şikayetim yok, rahatım.
    Taşralı ve safım.
    Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
    Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
    Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
    Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
    O kirli beyaz gömleğim.
    Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
    Cesur olaydım.

    Teyzem öldü.
    Kırkı yeni çıktı
    En iyi hikayeleri ölüler anlatır
    Ölülerin anlattığı hikayeler
    İnşirah suresi gibi insanı ayartır

    Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
    Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
    Şeker istemeye geliyor çocuklar.
    Oyun oynuyoruz,
    Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
    Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
    Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
    Ben oysa divanın en ucunda.
    Çorba pişirmek istiyorum,
    Sonra kalkıp ekmek kızartmak,
    Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
    Söyleyin ateşe,
    Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
    Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
    “Ellerim bomboş...”
    Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
    Amin!

    2-
    Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
    Kaprisli notalar, huysuz sololarla
    Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
    Çaresiz bekliyorum,
    Düdük çalıyorum,
    İki el ateş ediyorum havaya.
    Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
    Ulumak gibi ağlıyorum
    Köpekler koşuyor sağımda solumda
    Tanrım!
    Diyorum sadece
    Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
    İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
    Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
    “Üzgünüm” diyor,
    Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

    Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
    Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
    Yoksulluk diyorum,
    O an,
    Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
    Sen tuz ol en iyisi sevgilim
    Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
    Bırak hazır soyunmuşken
    Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
    Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
    Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
    Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
    Müsait bir yerde bırak sevgilim.
    Hem otuzumu geçtim azıcık
    Gerisini ben yürürüm artık.
    Çizgili olsun, buruşsun yüzü,
    Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

    Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
    “Kanatlarım vardır benim uçarım”
    Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
    Ne çok ısıttın beni,
    Ne çok ısıttım seni,
    Buruştu ve kirlendi
    23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
    Kurtulamadım, üstümde kaldı.
    Ben sevgilim...
    Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
    Cezaya kaldım.
    Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
    İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
    Kime ne “de-da”ları ayırmasam?
    Noktalarda durmasam,
    Bir ünleme koşsam yalnızca,
    Sonu uçmak olan çığlığa.
    Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
    Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

    3-
    Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
    Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
    Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
    Atıyor kendini raylara.
    Neden her aşk
    Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

    Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
    Bir kelebek gibi kocaman, kara
    Pervazlarımda kuruyorlar sonra
    Begonya tozlanıyor,
    Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
    Annemin temizlik günleri gibiyim
    Yorgun, solgun ve beyaz.
    Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
    Birini çok sevmek gibiyim
    Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
    Kestane pişiririz diyoruz sobada
    Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

    Bu şiirden bir bölümü attım
    Kilometrelerce uzağa
    Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
    Havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
    Attım.
    Lokum getirmişti ve kitap,
    Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
    Onu da tam buradan attım.
    Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
    Ölü yada diri arananlardanım.

    Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
    “Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
    Uçurumlarda tenzilat varken hazır
    Uçalım, hadi uçalım
    Ben nasıl olsa
    Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kurtuluş Savaşı ve dönemini anlattığı romanlarından sonra yazmış olduğu son romanı Hep O Şarkı, Sultan Abdülaziz dönemindeki bir aşk hikayesini konu ediniyor. Bir aşk hikayesi olarak geçse de anlatıldığı dönemin sosyal ve siyasi yaşantısına dair verdiği bir sürü detayla da önem kazanıyor.

    Kitabımızın ana kahramanları Münire Hanım ve Cemil Bey. Komşu iki konak arasında çocukluktan başlayan aşk ömürleri boyunca sürüyor. Bir peri masalı olabilecekken, başta ailelerin müdahalesi, sonrasındaysa hükümdarın müdahalesi ile bu aşk hikayesi bir ızdırap hikayesi olup çıkıveriyor. Kahramanımız Münire'nin ağzından bu durum şöyle anlatılıyor: "Bilmezler ki, otuz yıl evvel evlatların alın yazısını babalar, analar çizerdi ve buna karşı gelmek kadere meydan okumak gibi imkansız bir şeydi." Yazıldığı dönemin otuz yıl öncesini söylüyor ama şimdi bazı yaşantılar için de durum aynı sayılır :)

    Hikayenin içeriğine dair sürprizi kaçıracak yorumlarda bulunmak istemiyorum, zaten kısa sürede okuyup bitecek bir aşk hikayesinden söz ediyoruz. Yalnızca dikkatimi çeken birkaç noktadan söz etmek istiyorum:

    *Kitabın dönem yaşantısından pek çok iz barındırdığını söylemiştim. Tarih kitaplarında zaten İstanbul ahalisi ile Anadolu'da yaşayan insanlar arasındaki uçurumu biliyoruz ama bunları romanlardan okuyunca nedense daha çok etkileniyorum. Kitabın bir bölümünde Münire "Sivas neresi? Anadolu'nun en uzak yeri diyorlar. Sonradan duydum ki Van'a gitmiş, Van Sivas'tan daha uzakmış." gibi bir ifade kuruyor. Bizim gibi bütün imkanları önünde, dünyanın en ücra yerindeki memleketi bile dokunmatiğin ucundan bulabilenler için bunlar tabii garip geliyor takdir ederseniz :)
    *Bunun dışında bir de Münire ve Cemil buluşmak için hizmetli kadınlardan birinin evine gittiğinde Münire içinden "Benim yüzümden böyle bir yere girmek fedakarlığında bulunduğu için pişman mı acaba?" diye düşünüyor. Aman Allah'ım, sevdiği için fakirce dekore edilmiş bir yerde bulunmak nasıl da büyük bir fedakarlık (!) :))

    Dikkatimi çeken başka küçük detaylar da oldu ama incelemeyi daha fazla uzatmak istemiyorum. Güzel bir kitaptı ama duygusal olarak özel bir bağ kurmadım kendisiyle, bu nedenle bu incelemem diğerlerinden farklı oldu. Kitabı merak edenler için genel hatlarıyla bilgi vermek istedim. Okumasanız bir şey kaybetmezsiniz bence ama okursanız Yakup Kadri'nin bir kadının ağzından bir aşk hikayesini böyle ustaca anlatabilmesine eminim ki siz de çok şaşıracaksınız. :)
  • Aslında kitapta büyük bir kısmı kaplamıyor Köy Enstitüleri ama benim anladığım kadarıyla Türkiye'nin süregelen eğitim anlayışında büyük bir yere sahip ve "gerçek" eğitime olan katkısı hatrı sayılır derecede, bu yüzden de ilk önce Köy Enstitüleri hakkında bilgi vermek istedim.

    Kitabın son söz kısmında yer alan yazıda yazan tanıma göre Köy Enstitüsü demek "köylere bilinç ileten eğitim kurumları" demektir.

    "Bir Köy Enstitüsü uygulaması ki kısacık, koca ülke doğrulup Yücelmek üzereydi aşkla şevkle!"

    https://goo.gl/images/Symc4B
    https://goo.gl/images/MuR2fk

    Köy Enstitüleri İsmet İnönü önderliğinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla kurulmuştur. Köy Enstitüleri'nin amacı köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu olan çocukların Köy Enstitüleri'nde eğitim görüp tekrar köylerine  dönerek öğretmenlik yapmasıdır. Ayrıca tarımda verimliliğin arttırılması amacı ile de modern tarım teknikleri konusunda bilgiler verilmiştir.

    https://goo.gl/images/MuR2fk
    https://goo.gl/images/rDKFBb

    "Öylesine, ya da böylesine bir 'şans'la Cumhuriyet okullarından ve Tonguç'un Köy Enstitülerinden yetişmiş, eğitimi 'devrim için' uygulama aşamasına ulaştırmış öğretmenler: 'Biz şans değil, olanak istiyoruz halkın çocuklarına!' diye diretiyorlar bugün. Bundan dolayı da Afrika'nın, İran'ın, Pakistan'ın, Brezilya ve Bolivya'nın öğretmenleri gibi sürülüyorlar, kıyılıyorlar yüzer yüzer, biner biner..." Yine kitabın son söz kısmında yer alan bu yazıda Fakir Baykurt Köy Enstitüleri'nin öğretmenleri sayesinde uyanacak olan köylü çocuklarından korkanların oyunlarından bahsediyor kısaca.

    https://goo.gl/images/yrRb8d
    https://goo.gl/images/idCEuR

    Köy Enstitüleri'nin kapatılışı ise şöyle: Hasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer Köy Enstitüleri'ni Köy Öğretmen Okulları'na dönüştürmüş, Köy Öğretmen Okulları da Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır.

    Ayrıca Fakir Baykurt da Gönen Köy Enstitüsü'nden mezun olmuş bir öğretmendir.

    https://i.hizliresim.com/JDzbNj.jpg

    NEDİR BU EFENDİLİK SAVAŞI?
     
    Efendilik Savaşı, bir tarafta efendiliğin bir tarafta ağalığın olduğu savaştır. Ağalık, çalışıp çabalamadan babadan kalanla olur; efendilik ise okumakla, çile çekmekle... Ağa olamayan köylü, çoluğunu çocuğunu efendi yapmanın derdindedir. Ama ne yol yordam bilinir ne de para vardır bunun için... Kitapta bu yolda köylünün çektiği sıkıntı, geçinebilmek adına neleri göze aldıkları, sosyal düzenin ve ekonominin altında ezilişi; erken evlendirilen kız çocukları anlatılıyor. Köy öğretmenlerinin de dertlerine değinilmiş kitapta: bilgisiz müfettişler, okutmak isteyip de okutulamayan çocuklar, kendi çıkarlarını düşünen okul müdürleri...
     
    Fakir Baykurt kitabını her türlü dertlerini anlattığı köylülerin Efendilik Savaşı'nı er ya da geç kazanacağını, kazanmak zorunda olduğunu, bu savaşın zorunlu olarak sürdüğünü  söyleyerek bitiriyor.

    Ben de incelememi kitabın başında yer alan İ. Hakkı Tonguç'un yazısındaki son sözlerle bitirmek istiyorum: "Fakir Baykurt, bu küçücük kitabın içine çok şey yerleştirmiş. Memleketin kaderi, milletimizin öz meseleleri gösterilmeye çalışılmış bu eserde. Gerçekler dökülüp saçılıyor ortaya. Sağlam ipuçları veriliyor yurda hizmet etmeyi amaç edinenlerin eline.
    Ülkücü, devrimci yazar umut dünyamı zenginleştirdi bu kitabıyla. Okuyunca bu düşünceme katılacağınızı sanıyorum. Gelin beraber alkışlayalım Fakir Baykurt'u."