Kaktüs, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

Hava kötü dediğimde havadan söz etmediğimi anlamak bu kadar zor mu? İlle de, ben bu hayattan bıktım türünden sözler mi etmeliyim? İşim çok dediğimde bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri... Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra sarılmanın ne anlamı kalır! Olmayacak duaya amin deme duygusunu yaşıyorum sürekli.

Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 15 - Doğan kitap)Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 15 - Doğan kitap)

Nasıl Bir Erkek Arıyorsun?
Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş:
-''Nasıl bir erkek arıyorsun?''
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine
bakarak sormuş: ''Gerçekten bilmek istiyor musun?''
Adam biraz isteksiz, ''Evet'' demiş.
Ve kadın baslamış anlatmaya…
''Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak,bir erkeğe onun benim için
benim kendime yapabileceğimden fazla ne yapabileceğini soracak
konumdayım.
Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum;bir erkeğin ya da bir başka
kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum.
Böyle olunca,''Sen masaya ne koyuyorsun?'' sorusunu sorma
konumundayım.
Adam kadına bakmış.Paradan söz ettiğini düşünüyormuş.
Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş: ''Sözünü ettiğim,para değil.
Ondan öte bir şey istiyorum.Hayatın her alanında mükemmeliyeti
arayan bir erkeğe ihtiyacım var.''
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz
daha açıklama istemiş.Kadın başlamış anlatmaya:
''Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum,
çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum.Basit bir adama ihtiyacım yok.
Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum,çünkü dengesiz
bir birleşmeye ihtiyacım yok.
İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar.
Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı,
ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum.
Saygı duyabileceğim birini arıyorum.Ona boyun eğmem için
onu saymam gerekir.Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam,
onun da bana dürüst ve açık olması gerekir.
Kendi işini,hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem.
Boyun eğme konusunda sorunum yok,yeter ki buna değer biri olsun.
Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış.
Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.''
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış.
Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle otura kalmışmış:
''Çok fazla şey istiyorsun.'' demiş.
''Değerim çok fazla.'' diye yanıtlamış kadın.

Ricardo hani Vatansız Ricardo, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Puan vermedi

Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
@Pesa, Alemdağ'da Var Bir Yılan'ı inceledi.
Dün 02:12 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · Puan vermedi

Merhaba sevgili okurlar. Öncelikle, uzun zamandır okumayı düşündüğüm Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabını okumama vesile olan https://beta.1000kitap.com/gingerbread ve https://beta.1000kitap.com/AkakiAkakiyevic a teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum.

İlk önce size kitabı nasıl elde ettiğimi yazayım. Bir gün sitede dolaşırken bir kitap hediyesi çekilişi gördüm. Sevgili https://beta.1000kitap.com/Aczbirisi "Alemdağ'da Var Bir Yılan" kitabını hediye ediyordu. Normalde pek katılmam bu tür etkinliklere ama Sait Faik'in bu kitabını okumak istiyordum. Neden olmasın, dedim ve katıldım. Kitap bana çıktı. Çok mutlu oldum. Kendisine tekrar teşekkür ederim.

Kitabı çok istiyordum, çünkü; Sait Faik deyince aklıma ortaokul yıllarım geliyor. Türkçe öğretmenim, bize okuma alışkanlığı kazandırmak için Sait Faik'i anlatmıştı. Bilirsiniz. Hani şu malum hikaye: Sait Faik'in Seçme Hikayeler kitabındaki, "Haritada Bir Nokta" adlı hikayesinde geçer. Hikayenin sonunda şöyle yazar: "Söz vermiştim kendi kendime. Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Öğretmenim bu hikayeyi anlattığında içim yazmak ve okumak aşkıyla dolup taşmıştı. (Yalnız, öğretmenim de öyle tutkulu, öyle yaşayarak anlatırdı ki; sanırsınız Sait Faik mezarından kalkmış gelmiş kendini anlatıyor. Kendisi bana şiiri de sevdirmiştir. Ahmed Arif'i, Cahit Sıtkı'yı, Orhan Veli'yi, Atilla İlhan'ı ve daha nicelerini onun sayesinde tanıdım ve sevdim. Her ders mutlaka bir şiir okuyarak başlardı derse. Türkçe derslerini iple çekerdim. Edebiyata olan merakım buradan gelir.)

Bu hevesle ben de yazayım dedim. Bir şeyler karalamaya başlamıştım. İlk yazdığımda, sanki şaheser yazmışım gibi mutlu olmuştum. Bir ay sonra yazdıklarımı tekrar okuyunca "Bunları mı yazmışım?" deyip, yırtıp, çöpe atmıştım. Şimdi elimde hiçbir şey yok. Yazmayı da bıraktım. İleride belki tekrar denerim.

Kitaba döneyim. Alemdağ'da Var Bir Yılan, hepsi birbirinden güzel 17 hikayeden oluşuyor. Ben en çok; "Yalnızlığın Yarattığı İnsan", "Dülger Balığının Ölümü", "Kafa ve Şişe" ve "Yılan Uykusu" hikayelerini beğendim. Sait Faik yine; denizi, maviyi, balıkları, ağaçları, yeşili, bulutu, yalnızlığı ve sevgiyi kendine has üslubuyla yazmış. Günlük hayatımızda sadece bakıp geçtiğimiz, önem vermediğimiz ayrıntıları görmüş, görmemizi sağlamış, anlatmış. Tadına doyamadım.

Herkesin kitaplığında olması gereken bir kitap. "Yazmasam deli olacaktım." diyen yazarın kitabı. İyi ki yazmış.

Turgut Uyar -Acıyor-
Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
Bir sevinç sanarak”

Mehmet Y., bir alıntı ekledi.
20 May 16:26

Livaneli'nin Kaleminden Cengiz Aytmatov
Cengiz Aytmatov’un ölümü dünyayı sarsmaya devam ediyor. Bu büyük yazarın bıraktığı boşluğu, Nâzım’ın deyimiyle “Kesik bir kol gibi omuz başımızda” hissetmeye başladık bile.

Ne mutlu bana ki onun evrenini bir parça da olsa paylaşma olanağı bulabildim, bilgeliğinin ve dostluğunun tadına varabildim.

Dünyanın her köşesinde birçok hayranı olan bu büyük ve namuslu adamın anısı önünde bir kez daha saygıyla eğilirken, bir noktaya dikkat çekmekte yarar görüyorum.

İki gündür beni yurt dışından ve yurt içinden arayan bütün basın yayın organlarına tekrarladığım bir şey bu.

“Cengiz Aytmatov bir kültür milliyetçisiydi!”

Bu tanımı o kadar önemsiyorum ki tekrar tekrar vurgulamak istiyorum.

Aytmatov kelimenin dar anlamında bir “milliyetçi” olsa, sadece Kırgızistan’a kısılır kalırdı.

Oysa o şunu söyleyebiliyordu:

“Ey insanlar, dağların, denizlerin ardında yaşayan insanlar! Neden savaşıyorsunuz? Toprak mı istiyorsunuz? Hepinizin anasıyım ben. Ve sizler benim önümde eşitsiniz. Kavgalarınızı değil, çalışmalarınızı, dostluğunuzu istiyorum ben.”

Bütün insanlığa seslenen bir yazar olduğu için sesi her yerde yankılandı.

Ama bu politik tavra rağmen, bir “kültür milliyetçisi” idi o.

Peki ne demektir kültür milliyetçiliği?

Milliyetçilik ideolojisinden farkı nedir?

Bu soruları çok önemsiyorum.

Çünkü zaman zaman gençlerden iyi niyetli sorular geliyor ve “Zülfü abi, insanın vatanını milletini sevmesinin kötü yanı ne?” diye soruyorlar.

İşte sorun da burada.

***


İnsan kitlelerinin iki büyük kutsalı var: Din ve milliyetçilik!

Bu duygular bütün insanlarda ortak olduğu için, istismara, çarpıtmaya, kötüye kullanmaya da çok elverişli.

Bu yüzden tarih boyunca bir sürü politika bezirgânı bu iki kutsal duyguyu sömürerek kitleleri peşlerine taktı ve felaketlere yol açtı.

Milliyetçilikten yola çıkan Hitler’leri, Mussolini’leri hatırlayın.

Din de kutsal bir duygu olarak çok kullanıldı ve o da felaketlere yol açtı.

Yaşar Nuri Öztürk’ün önemli kitabında anlattığı “Allah ile aldatmak” durumundan söz ediyorum.

Cengiz Aytmatov bu iki tuzağa da düşmeyen, dünya insanlarının tümünü seven bir büyük yürekti ama ana diline, kök kültürüne, masallarına, destanlarına da son derece bağlıydı.

Ömrü boyunca içinde yetiştiği Kırgız ovalarının, dağlarının kadim kültürünü yüceltmeye çalıştı.

Aynen Türkçeyi dünyaya taşıyan Nâzım Hikmet gibi, Yaşar Kemal gibi.

İşte kültür milliyetçiliği derken bunu kastediyorum ve bu anlamıyla hepimiz kendi kültürümüzün ve ana dilimizin milliyetçisiyiz.

Hem de kendisine “milliyetçi” sıfatını layık gören birçok kişinin anlayamayacağı, hayal bile edemeyeceği kadar.

Bu milliyetçilik, dünyadaki bütün ana dillere, kültürlere, halkların yarattığı her güzel şeye sahip çıkmayı gerektiriyor.

Düşmanlığın değil dostluğun dilini konuşuyor.

Schiller ve Beethoven’in hayat verdiği biçimiyle “Hepimiz kardeş olacağız!” diyor.

Aytmatov sürekli olarak kök kültürünü yüceltti, onu yetiştiren topraklara borcunu ödemeye çalıştı ve böylece evrensel insan kardeşliğine unutulmayacak katkılarda bulundu.

Dünkü yazımdaki dileğimi bir kez daha tekrar ediyorum:

Yerin uçmak olsun Cengiz Aga.

Zülfü Livaneli

Cengiz Aytmatov (Büyük Boy), Ramazan Korkmaz (Sayfa 127 - T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı)Cengiz Aytmatov (Büyük Boy), Ramazan Korkmaz (Sayfa 127 - T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı)
Sena Sazil, Gecenin Gecesi'ni inceledi.
20 May 10:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Gecenin Gecesi | Kitap Yorumu

Öncelikle belirtmek isterim ki kitabını okumadan önce yazara büyük bir sempati duymuştum. Bunun sebebi ise @kafkaokur 'un Hasan Ali Toptaş sayısıydı. Orada yazarın hayatını, eserleriyle ilgili bilgileri ve eserlerinden kesitleri okuyunca baya baya vuruldum Toptaş'a. Anlatılanlardan tam bir Anadolu insanı canlanmıştı gözümde ve kitabı okuduğumda yazara karşı ne kadar doğru bir yaklaşım sergilediklerini gördüm. Gecenin Gecesi yazarın okuduğum ilk öykü kitabı. Kitabın dizaynını ve içindeki resimleri inceleyince zaten kendimi tutamadım ve hemen okumaya başladım. Toptaş hayatımızda geride kalmış eskilerde yaşanmış birtakım olayları, bazı nesneleri ve yaşanmakta olan acı gerçekleri o kadar güzel betimlemiş ki. Özellikle 'Yatak' öyküsünde çocukluğuma yolculuk edip yazarın anlattıklarını birebir yaşamış gibi hissettim. Samimi, akıcı, resimlerle bütünleşmiş ve kesinlikle şans verilesi bir kitap olmuş.



Oturduğum koltuğa biraz daha gömülüp karşımdakilerin yüzlerine tek tek bakarak, konuyla ne ilgisi varsa , insan ancak çocukken ciddi olabilir, diyorum söz gelimi ve bu iddiamı tutup o anda dilimin ucuna geliveren saçma sapan birkaç örnekle kanıtlamaya çalışıyorum. Sonra, ciddi olmak hep yetişkinlere özgü zannedilir ama aslında onlarınki kurgulanmış bir ciddiyettir, diyorum. Sonra minnettarlığımı iyice ifade edeyim de kafalarda en ufak bir kuşku kalmasın diye , yine dönüp yer yatağıma, yer yatağında geçen çocukluk yıllarıma, o yıllarda yaşadığım bazı korkunç olaylara, bütün bunların bende bıraktığı izlere ve vicdan dediğimiz şu çok telli zımbırtıyı susturmanın ne güç bir iş olduğuna dair daha başka şeyler de söylemek istiyorum ama hiçbirini söyleyemiyorum bunların.

Tuğçe Merve, Ana'yı inceledi.
 20 May 06:02 · Kitabı okumadı · Beğendi · 10/10 puan

Anayım, anasın ki biz yetiştiririz kardelenleri. Tarih yazar, yazılmış tarihleri siler atar yetiştirdiğimiz çocuklar. İnsanlığın savaşı bu, din yok, ırk yok, halkın bir ismi yok, savaşan sadece iki taraf : ezilenler ve ezenler / yoksullar ve zenginler*efendiler. Bir kardelen ölmeli ki, yeni bir kardelen açabilsin denilir, kadınız ya, yüreğimiz burkulur iyilikle, o kardelen de olsun istersin diğeri de. Madem öyle olması gerekiyor, madem bu çarkın arasına sıkışıp kalmışız, madem birkaçının dişliler arasında sıkışıp gitmesi gerekiyor senin ne durumda olduğunun farkına varıp bilinçlenebilmen için, damağında kan tadı, gömüyorsun demek yürek mezarlığına. Ki benim yaşamımda mottodur, no pain no gain, bilirim ki emeksiz ekmek yediğin gün karanlıktasın. Zor olmaz mı hiç doğum? İnsan güzellikle olup bitiversin istiyor işte. İşin sosyolojik kısmı tuğla gibi kitaplarla açıklanabilir en nihayetinde, burda insanca olan kısmından söz etmek istiyorum. Kitabı kapattığımda ağlamadım, yaranın çıtırdayarak daha da açıldığını hissettim yalnızca. Yatarken saatin tik taklarını duymak gibi, huzursuzluk verir içinizde olan bitenlerin sesini duymak da. Zaten derin olan daha da derinleşiyordu işte. Güzel bir dünya hayali kurmanın verdiği yara bu. Hoşçakal küçük anne, benim de içimde zaptedemediğim bir güç var...

zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 20 May 01:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.

Zana Arslan, Suç ve Ceza'yı inceledi.
19 May 18:11 · Kitabı okudu · 2 günde

(İnceleme yazma konusunda o kadar iyi sayılmam bu yüzden affınıza sığınmak istiyorum)
Bu kitabı ne zaman okursam okuyayım her defasında ayrı bir şey gözüme çarpıyor. Sonya, Rodion Romanoviç Raskolnikov, Razumihin ve Dunya.

Genelde karakter özellikleri dikkatimi çeker. Özellikle döneme damgasını vurmuş olan Raskolnikov duruşu.
Raskolnikov...Raskolnikov farklı ve korkusuz. Dahası vicdan azabı çeken ve ahlak söz konusu olduğunda kendini bile yerden yere vurabilen eksantrik karakter. Dürüst olmasına dürüst.
Gelin görün ki kırmaktan gocunmayan yapısıyla sevilmeyen ve sonrasında ise "deli gömleği" giydirilmiş cool karakterimiz cinayet işliyor bilindiği gibi.
Sonrasında pişmanlık duyuyor mu duymuyor mu bilemedim. Raskolnikov bu. Eğer bir şeyler yaptıysa vardır bir bildiği.
Somurtkan, kederli, başı havada, gururlu, kuruntulu, soğuk, acımasız....
Suç, adaletsizlikler karşısında dengelemeyi güder diyor Raskolnikov -Pardon, onu nietzsche diyordu sanırım-.
Kitaptan bir alıntı ile devam etmek istiyorum. Raskolnikov, Dostoyevski' nin olağanüstü insan kategorisinden.
"İnsanlar 'olağanüstüler' ve 'sıradan insanlar' diye ikiye ayrılıyor. "
yazılacak ve konuşulacak çok şey var bu konuda da.
"İnsan bazen öyle bir sınıra gelir ki, onu aşamaz mutsuz olur; aşar, bu kez belki daha mutsuz olur!"
Raskolnikov, yoksulluktan mı yoksa hayatı boyunca düzgün bir şekilde hayat süremediği için mi cinayet işledi bilinmez. Fakat kitaptan çıkarılacak kesin sonuç Raskolnikov'un aslında çok ahlaklı olduğuydu.

Velhasılı kelam, Kitabı okumanızı tavsiye ederim. Her defasında ayrı bir tat alacağınızından da eminim.