• Mehmet Bey ve Remziye Hanım fidan ekmek için arka bahçeyi çapalarken, yan bahçeden gelen sesler üzerine donup kaldılar. Çaresizce birbirlerine bakarken, ellerinde tuttukları çapalar kayarak yere düştü. Tek çocukları olan Elif'in ön bahçeden telaşlı bir sesle " Anne!... Baba!... Neredesiniz? " diye, haykırmasıyla, ilk Mehmet Bey toparlandı ve öne doğru atıldı. Bakışlarıyla Remziye hanıma, sakın Elif'e bir şey hissettirme dercesine başını sağa sola sallayarak " Elif, arka bahçedeyiz kızım. Buraya gel! " diye bağırdı. Babasının sesini duyan Elif, koşarak arka bahçeye yöneldi. Anne ve babasının bulunduğu yere gelince,
    " Duydunuz mu? Bizim yan tarafımızdaki eve gelin gelmiş! Hem de yaşı çok küçükmüş... " diye, söyledi. Akabinde, kendi kendine bir karara varmaya çalışıyormuş gibi sessizce,
    " Doğru mu, acaba!..." diye mırıldanarak annesinin omzuna usulca dokunup " Hadi! Anne!... Bırak şu işi, gelini görmeye gidelim!" diyerek, sarstı.
    Mehmet bey'in ardından kendini toparlayan Remziye Hanım, bakışlarını Elif'e doğrultarak " Kızım sen nasıl öğrendin? Biz bile daha yeni duyduk! " deyince,
    " Ah, be annem, nereden olacak! Ayaklı gazete Ayla'dan. Bugün okulda öğle arası yanıma gelerek beni soru yağmuruna tuttu. Haberim yok, desem de bana inanmadı. "
    Ne söylemesi gerektiğini kestirmeye çalışan Remziye hanımın imdadına, Mehmet bey yetişti.
    " Elif, yavrum az sabret! Öncelikle işin aslını öğrenelim sonra gidersiniz olur mu? " dese de, ısrarından vazgeçmeyen Elif,
    " Ama baba, çok merak ediyorum! Nasıl bir insan, çocuk denecek yaşta evlenir ki!... Ben on sekiz yaşında olduğum halde değil evlenmek, evlenmeyi hayal bile edemezken! Küçük kızın, cesaretine hayranım doğrusu!... "
    Mehmet bey,
    " Belki de çok sevmiştir, kızım! " deyip mevzuyu örtbas etmeye çabalamasına rağmen, az önce duyduğu sözler hala kulaklarında yankılanıyordu. Söylediğinin doğru olmadığına emin olmasa da, emin olduğu bir şey vardı o da Elif'in bugün duyduklarını öğrenmemesi gerektiğiydi.
    " Hem ben kahveye gidip, sorup soruşturayım. Belki işin aslını bilen vardır. " diye fısıldayarak, Remziye hanıma dönüp " Hanım bahçeyi kazmayı yarına bırakalım, olur mu? " diye, sordu. Remziye hanım,
    " Tamam bey! Ben de gidip yemek hazırlayayım. " diye, cevap verdi.
    Of, baba ya, diye kendi kendine söylenen Elif'i de kolundan çekerek, müstakil olan evlerine doğru yöneldiler.
    Mehmet bey bahçedeki çeşmede toprak olan elini yüzünü yıkadıktan sonra kahveye gitti. Herkesin dilinde, akşam yaşanan hengame. Nasıl oldu da hiç bir şey duymadık diye, hayıflandı. Oysa ki kendi evleri ile bitişikdeki evi tek bir duvar ayırıyordu. Mahalleye polisler gelmiş, mahalleli gece gece yataklarından kalkıp sokağa dökülmüştü. Yan masada oturan karşı komşusu Fuat bey, " Komşum akşam evde değil miydiniz? " sorusuna,
    " Evdeydik komşum ama hiç bir şey duymadık! Ne olmuş öyle ortaklık karışmış." diyerek, soruyla cevap verdi. Anlatmaya dünden hazır olan Fuat bey,
    " Kaynak mahallesinin berduşlarından biri, istasyon mahallesinden kendinden küçük bir kız kaçırmış. Ahali, sözde kızın da gönlü varmış, diyor. Gönlü olsa nolcak! Çocuk daha!... On dört yaşında, bir çocuk. Anlayacağın reşit değil! Ailesi polisle almaya geldi ama nafile! Şerefsiz hemen nikahı basmış. Kapı gibi cüzdanı gören polisler elleri boş döndüler. Ah bir anasını görseydin, için parçalanırdı. Zavallı, kendini yerden yere... " arkadaşının lafını tamamlamasını beklemeden bir ok gibi yerinden kalkan Mehmet bey,
    " Komşum bak, bu çayın parası. Çayı sen iç, ben kaçtım. " deyip, sokağa fırlayarak soluğu evde aldı. Babasının eve geldiğini duyan Elif, okuduğu kitabı bırakıp, hızlıca antreye seğirtti. Antre de babası ile annesini birbirlerine manalı bakışlar fırlatırken yakaladı. Sitem dolu bir sesle kollarını yana doğru açarak, " Hadi ama... Nedense, benden bir şey sakladığınız hissine kapılıyorum! Nasılsa siz söylemezseniz de ben yarın Ayla'dan öğrenirim. " diye, tehdit edince,
    Mehmet bey daha odaya girmeden antre de duyduklarını bir çırpıda anlattı. Yeise kapılan Remziye hanım, bahçede duyduklarının üzerine bir de bunlar eklenince " Vah, yavrum! Vah..." diyerek, üzüntüsünü dışa vurdu. Duydukları karşısında öfkelenen Elif, " Ne yani! Şimdi küçücük kız, bu adamın elinde esir mi olacak! Kendi arzusu doğrultusunda hareket etmiş olsa bile, devlet nasıl bu gidişata müdahale edemez? "
    " Bilmiyorum, kızım ama hele bir sabah olsun! Allah'ın izniyle ben bu meseleyi halletmeye çalışacağım. " dedi.

    O gece Mehmet bey ve Remziye hanıma bir türlü geçmek bilmedi. Dün gece hiç bir şey duymamış olmalarına karşın, bugün bahçede duyduklarından fazlasıyla etkilenmiş ve üzülmüşlerdi. Bizim de kızımız var, demişti Mehmet bey, konuşma arasında Remziye hanıma. Saçının teline zarar gelse, yüreğimiz dağlanır. Hanım, elbirliği verelim de şu yavruyu kurtaralım dediğinde, Remziye hanım buğulu bakışlarıyla çoktan onaylamış yanında olduğunu hissettirmişti bile!

    Sabah olunca, Remziye hanım elinde tuttuğu bir tabak kurabiye ile komşu kapıyı çaldı.
    Karşısında otuza merdiven dayamış konuştukça nefesi alkol kokan, saçı sakalı birbirine karışmış bir adam belirdi. Küçük kız perde aralığından uzaktan bile olsa fark edilen mosmor olmuş bir surat ve ürkek bakışlarla bakıyordu. Remziye hanımın arkasında bir noktaya baktığını gören adam, hoşnutsuz bir ifadeyle arkasını döndü. Rüzgarın esintisiyle sallanan perde gözüne çarptı. Neyse ki adam arkasını dönmeden daha küçük kız, korkuyla camdan çekilmişti. Öfkeyle önüne dönen adam Remziye Hanım daha bir şey demeden, karısının uyuduğunu söyleyerek tabağı elinden kaptı ve kapıyı yüzüne kapattı. İçinden adama söylenen Remziye hanım koşarcasına eve gidip, olanı biteni eşine anlattı.
    " Hadi hanım, vakit durma vakti değil! Hemen kızın ailesine gidelim! " dedi.

    Küçük kızın annesi, yaşlı gözlerle karşıladı. Mehmet bey ve Remziye hanımı. Babası başlarda kaçmasına öfkeliydi. Ama Mehmet bey bahçede duyduğu her şeyi anlatınca, yüreği dağlanan babanın göz pınarından yaşlar boşaldı. Gözyaşları arasında misafirlerine babam her zaman ne derdi bilir misiniz, " Oğul! Evlat, deniz suyu gibidir..." Dalgın bakışları arasında, " İçmek istesen de içemezsin, görmezden gelmek istesen de gelemezsin! " diye, ekledi.

    O gün hep birlikte doğru karakola gittiler. Mehmet bey bir kez de komisere olanı biteni anlattı. Altı kişilik bir ekiple mahalleye geldiler. Polisler kapıyı çaldı fakat açan olmadı. İlk deneme de kuvvetli bir polis memuru kapıya yüklendi. Kapı geriye doğru esnedi ama gene de açılmadı. Ayakta durmakta zorlanan küçük kızın babası perişan bir vaziyette olduğu yere çöktü. Zavallı annesi de mahsun gözlerle Remziye hanımın elinden tutuyordu, cesaret almak istercesine. Öğle vakti olduğu için, ortalık fazla kalabalık değildi! İkinci deneme de el birliği yaparak kapıyı kırıp içeri giren polisler, küçük kızı perişan bir vaziyette köşeye sinmiş bir vaziyette buldular. Küçük kızın içler acısı haline dayanamayan öfkeli bir polis memuru, sızan adamın yüzüne indirdiği yumruğun ardından diğer polis arkadaşları tarafından apar topar, zorla dışarı çıkarılmıştı. Bıraksalar o sapığı oracıkta öldürmesi işten bile değildi. Polislerin arkasından içeri dalan komiser ceketini çıkarıp küçük kızın üzerini örttü. Elini uzatarak " Gel! Kızım, ailen seni bekliyor. O şerefsiz artık sana zarar veremez! " diye seslendi. Kendisine uzatılan ele korku dolu bakışlarla bakan küçük kız,
    " Polis amca ben evden kaçtım. Babam beni istemez! " diye, serzenişte bulundu.
    Daha fazla dışarıda beklemeye dayanamayan küçük kızın babası, komiserin arkasından içeri daldı. Gördükleri karşısında, sessiz nidalarla Allah'ım dayanma gücü ver,diye yalvardı. Gözünün nuru perişan bir vaziyette hırpalanmış, yara bere içinde ağlıyordu. Sarılmak istedi ama canı acır, diye sarılamadı. Öylece baktı, saniyelerce... Sonra birden arkasını döndü. Öldürmek istedi, pedofili manyak sapığı olanca öfkesiyle!... Tam adım atmaya yeltenmişken, küçük bir el hissetti bacaklarında. Dönüp baktı. Küçük kızı Serap. Yere çömelmiş, bacaklarına sarılmıştı, yarı korkak yarı ürkek bir halde!... Bir baba yüreği nasıl dayanırsa bu acıya, öyle dayandı çaresizce. Yerde iki büklüm olan kızına eğilerek, " Kalk! Serap, kızım! Annen dışarıda, evimize gidelim!..." dedi.

    Ailenin birbirine kenetlenmesini gururla izledi, Mehmet bey ve Remziye hanım. O gün arka bahçede, küçük bir kız çocuğun cinsel saldırıya maruz kaldığını duymuşlardı. Mehmet bey Remziye hanıma dönüp, buruk bir tebessümle,
    " Hadi hanım, Elif birazdan okuldan gelir! " dedi.
    O gün evlatlar için edilen dualar eşliğinde, kıpırdadı bütün dudaklar, umutla ve inançla...
  • ÇOCUKLARIMIZI DOĞRU YETİŞTİRİYOR MUYUZ?
    Bu konuda Anooshirvan Miandji ne diyor?
    Önce, Anooshirvan Miandji kim mi? İran’lı bir öğretim görevlisi. Hem de Bilkent Üniversitesi’nde farsça öğretmeniymiş.
    Yazdıkları o kadar doğru, o kadar güzel ki. Biraz ağır, biraz can yakıcı ama okuyun derim.
    “Eczacılığı kazandım, heyecanla memlekete gittim.
    Babam çok mutluydu, annem babam telefonda haberi duyunca gözleri dolduğunu anlattı.“Baba eczacılık masraflı bir bölüm, lab malzemelerini kendimiz almak zorundaymışız, ayrıca derslere devam zorunluluğu var sabahtan akşama okulda olacakmışız, bana para verebilir misin?” dedim.
    “Tabi ki” dedi ve 200 dolar verdi, “Baba bu nedir?” dedim, “Yol parası” dedi, “Ama baba ben bununla anca Ankara’ya giderim.” dedim, “O da zaten bu da onun için, sen yetenekli bir çocuksun, yolunu bulursun” dedi.
    Ben kırıldım, gittim tüm kaset arşivimi ve kitaplarımı sattım etti 600 dolar. Ankara ya geldim 2-3 ay sonra para bitti, dersler verdim diğer öğrencilerin ödevlerini hazırladım ve kitaplar yazdım. New York ta kitaplarım basılınca Bilkent’te hoca oldum. Ankara da neyim varsa sıfırdan kendim kurdum; ne dayı vardı ne de torpil.
    Annem bir keresinde altınlarını bozdurup bana göndermek istemiş ama babam şöyle demiş “Oğlumuzu ne kadar sevdiğimi biliyorsun, bir daire satıp ona göndeririz, ama yolu bu değil, eğer gerçekten onu seviyorsan bırak kendi ayağı üzerinde duymayı öğrensin.”
    20 senedir Ankara’dayım bir kere tatile gitmedim, tatili bilmediğimden değil, bacağımı bacağım üzerine atıp tropikal kokteyli yudumlamaktan daha zorunlu ödevlerim olduğu için…
    Ben uzun tatillerden ziyade keyifle ve verimli çalışacak yaştayım.
    ABD de her 100 öğrenciden 25 i okul masrafını kendisi kazanırken bu rakam bizde sadece 5 öğrenci. ( ki ben bu rakamın daha düşük olduğunu düşünüyorum, 1-2 en fazla).
    Şimdi niye o çocuk okulunu bitirince çantasını alıp Singapur’da uluslararası bir firmada iş bulabiliyor da biz yapamıyoruz diye sormayın.
    Çocuk yetiştirme bir sanattır ve ancak sanatçı bir anne baba bunu yapabilir.
    Çok özel biyolojik sebepler dışında hiçbir çocuk embesil doğmaz, hatalı yetiştirilerek aptallaştırılır.
    Çocuk ailesini örnek alır ve orada programlanır. Anne cahil olunca zanneder ki; çocuğa iyi köfte yaparsan iyi anne olursun, baba cahil olunca zanneder ki; çocuğun cebine para koyarsan iyi baba olursun. Bu zihniyetin yetiştirdiği çocuklar tam bir facia olur. Hiçbir sorunu çözemeyen, çözmek istemeyen, sorumsuz, ukala, dikkat eksiği, boş konuşan, boş düşünen biri olur; biraz sıkıştırdığınızda da “Beni büyütmeseydiniz, okutmasaydınız” gibi saçma sapan cevaplar verir.
    Bu kadar para harcayarak bu kadar aptal çocuk yetiştirmek için aptallık doktorası yapmak gerekir. Sonradan görmüşlerin ya da kolay görmüşlerin, tüketici toplumunun sürü davranışlarını sorgulamadan taklit eder, ve zanneder ki eğer çocuğuna kaliteli gömlek ayakkabı giydirirse eğer kaliteli okula gönderirse çocuk kaliteli olur.
    [En aptal çocuk nasıl yetiştirilir? İstediği her şeyi karşılıksız, sorumluluk vermeden verirseniz.]
    Bunları dolandırmak ve soymak için bin bir renge geçen sözde eğitimciler ve kurumlar hortumlarını hazırlar, çark eşsiz bir şekilde döner ve daha saf ahmaklar üretilir.
    Siz hiç freni olmayan bir araba gördünüz mü, varsa bindiniz mi? İlk harekette kaza yaparsınız. Hangi şuursuz demiş özgürlük çok güzeldir sorumluluk olmadan.
    Var mı öyle bir dünya, her işini başkalarına yaptıracaksın, sonra bir den bire gökten sana bilinç inecek, öyle-bir-dünya-yok.
    Peki bu çocuklar ne olacak?
    Bu çocuklar uyuşuk oldukları için, uyanmak ihtiyacı duyacaklar.
    Bunun için uyarıcı alacaklar, çay kahveden tutun, enerji içecekleri, haplar vitaminler, takı, sigara, alkol ve daha tehlikelisi sanal ortamlara dalıp hayattan uzaklaşacaklar.
    Sanal uyarıcılardan tutun sanal oyunların kumar oynamaya benzer etkiler yarattığını ve ciddi bağımlılıklara sebep olduğu aşikardır.
    Bu çocuklar çok sert kırılmalar yaşayacaklar ve kafalarındaki sanal dünya ile gerçek dünya örtüşmediğinde çok üzücü sorunlar yaşayacaklar; dayananlar öfkeli ve gergin olacaklar.
    Çocuklarınıza kısa cevaplar vermeden, uzun ve mantık içeren cevaplar verin ki o da düşünmeyi öğrensin. Unutmayın; nesnelerle, para pulla, kıyafetle, okullarla çocuk adam olmaz, olursa dünya tarihinde ilk olacak.
    Çocuğu adam yapan onu adam yerine koymaktır, ona sorumluluk vermektir, kendi aklını kullanmasını öğretmektir, ödevlerini kendi yapması için ona inanmaktır.
    Fırtınaya karşı koyan ağacın gövdesi değil köküdür, insanı insan yapan mal değil taşıdığı terbiyedir. Babam derdi ki “evlat bizim sana vereceğimiz en iyi hediye terbiyedir.”
    Harika çocuklar yetiştirmek için hala hakkımız ve halimiz var, yeter ki akla ihanet etmeyelim.
    Başkalarına değer verecek ve o değer içinde kendi değerlenecek bireyler yetiştirme dileğiyle.!!
  • -Çalışmak için müsait gün ve zaman bekleme. Bil ki her gün ve her saat çalışmak için en müsait zamandır.

    -Çalışmak için müsait köşe ve yer arama. Bil ki; her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

    -Bir günde ve bir zamanda yapman gereken bir işi (dersi, görevi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.

    -Bir zaman diliminde tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir bölüm üzerinde çalış. Böylece, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiç birini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam düşünürü ‘İmam-ı Gazali ‘ ye ‘İhya-ı Ulum ‘ adlı muazzam eserini nasıl bir çalışmayla meydana getirdiğini sormuşlar: Bir zaman da yalnız bir bölüm, bir konu yahut bir mesele üzerine çalıştım, demiş.

    - Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir görevi) yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.

    - Bir günün işini bitirdikten (dersini, görevini) sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan önce , hangi iş üzerinde çalışacağını düşünüp, kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

    - Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye,bir kitabı okumaya başlamadan önce düşün ve çalışman için lazım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Böylece, iki de bir kağıt, kalem aramaya kalkıp ta dikkatin dağılmasın.

    - Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı ) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten doğan manevi lezzet, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.

    - İşinde gördüğün bir güçlüğü önce parçala. Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeye çalış. Bunun için de, mesela, bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, bölüm ve konularına göre ayır. Sırayla her konuyu iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür konuya geçme. Bölümler ve konular üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.

    - Devamlı ve kararlı çalış. Ve her gün aynı saatlerde çalışmaya otur. Çalışmayı uzun aralarla kesme ve terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış. Çalışma isteğin körelmesin ve tekrar çalışmak için zahmet çekmeyesin.

    - Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlenmeyen demir gibi pas tutar.

    - Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.

    - Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak. Bir eser yazmaya karar verdiğin zaman, önce bir konu üzerinde yazılmış eserleri oku. Böylece, yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.

    - Gök kubbe altıda yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin elbise giymişidir.

    - Her şeyden önce ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.

    - Dil bilgisi bir gaye değil bir vasıtadır. Asıl gaye olan, fikir zenginliğidir.

    - Kişinin kıymeti dilinin altında ve dilinin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa çıkarır.

    - Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.

    - Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfkeyle kalkan zararla oturur.

    - Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

    - Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.

    - Kimsenin yüzüne karşı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.

    - Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki, insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzüne vurulmasıdır.

    - Yalan söyleme. Yalan söyleyen tutulmak korkusuyla yaşayan hırsız gibidir.

    - Bir kimseye söz vermeden önce iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.

    - Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.

    - Kimseye karşı kin tutma ve kimsenin başarısını ve mutluluğunu kıskanma, fakat imren sen de öyle bir başarı ve mutluluğa erişmeye çalış. İmrenmek ilerlemenin şartıdır. Kin ve kıskançlık ise, iç ferahlığın, sağlık ve mutluluğun iki azgın düşmanıdır.

    - Dost kazanmak için cömert ol. Bil ki, hasisin dostu yoktur.

    - Gençliğinde iyi arkadaş kazan. Yaşlılıkta kazanılan arkadaşlık sağlam olmaz. Zira paslı teneke lehim yapmaz.

    - Gençlik güzelliğine şans denilen kör kuvvet bile aşıktır. Gençliğini boş yere harcama, onu kıymetlendirmeyi bil.

    - Herkesçe beğenilen asıl güzellik, ahlak güzelliğidir. Çünkü ahlakı güzel insan her yaşta güzeldir.

    - Ahlakını güzelleştirmek için daima çalış. Ahlak güzelliği insan için en kıymetli hazinedir.

    - En yakın arkadaşlarınla bile şakaların zarif olsun. Kaba şakadan hayvan bile hoşlanmaz.

    - Dost ol, ta ki sana da dost olsunlar.

    - Dostluğunu kötü günde göster, böylece kötü gün dostu bulasın.

    - Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı (tolerans) ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, onurlu ol. Vefa ve onurlu olmak yüksek ahlakın iki parlak şiarıdır.

    - Büyüklere hürmet et. Böylece büyüdüğün zaman sen de küçüklerden hürmet ve saygı göresin.

    - Kadınlara hürmet et. Düşün ki, kadın insanlığın anasıdır.

    - Ana- baba ahı alma. Ana – baba ahının zehirini içen kurtulamaz.

    - Yaşlıların tecrübelerinden yararlan ve denenmişi yeniden tecrübe etmeye kalkışma ki, böylece pişman olmayasın.

    - Sonunda pişman olacağın bir işi başında düşün. Pişmanlık ahmaklıktır.

    - Küçüklere şefkat göster. Büyüdükleri zaman onlardan şefkat görmeye hakkın olsun.

    - boşuna iddia ve inat etme. Gerçeği ara ve sev. Hakikat sevgisi insan için sevgilerin en yükseğidir.

    - Kusurlarını kendin gör ki, kusurlarını tamir edebilesin ve olgunlaşabilesin.

    - Başarılarınla mağrur olma. Bil ki,gurur gelecekteki başarılarının en büyük düşmanıdır.

    - Hayatta cesur ol. Fakat bil ki, cesaret gözü kapalı tehlikeye atılmak değildir.

    - Başkasının fikir ve inançlarına saygı göster. Böylece başkası da senin fikir ve inancına saygı göstersin.

    - Kendine yapılmadığını istemediğin bir davranışı başkasına reva görme. Başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.

    - Kendine iyilik yapılmasını istersen, başkalarına iyilik yap.

    - İyiliğe karşı iyilik adalettir. İyiliğe karşı kötülük cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve beklentisiz yüreğini açabilmektir, insanlığın en yüksek derecesidir.

    - Düşenin elinden tut. Düştüğün zaman tutacak el bulabilesin.

    - Sözlerin tatlı, tavırların zarif olsun. İnsanın kabası , ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır.

    - Başkalarından gördüğün kötülük, seni iyilik yapmaktan alıkoymasın. İyilik ibadettir, kötülük ise tutsak olmaktır.

    - Kibirli olma. Kibirli insan sarımsak kokan ağız gibidir. Herkesi kendisinden uzaklaştırır.

    - Alçak gönüllü ol. Mütevazi insan meyve ağacına benzer. Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çokluğundandır.

    - Herkesin imrendiği pırlanta gibi kıymet sahibi ol. Korkma, yerde kalmazsın.

    - Kendinden üsttekilere değil, alttakilere bak rahat edersin.

    - İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır.

    - Çalış, daima çalış fakat hırsı bırak. Zira hırs verimli çalışmanın, sağlık ve mutluluğun düşmanıdır.

    - Çalış fakat aç gözlü olma. Aç gözlü insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez.

    - Hayatın ve tutacağın yol hakkında tereddüd ve kararsızlığa düşüp de bir ışık aradığın zaman, fikrini soracağın kimseyi iyi seç. Düşün ki, isabetsiz bir fikirden hareket ederek verdiğin karardan bütün ömrün boyu pişmanlık duymayasın. Fakat isabetli bir fikirden aldığın bir ışık da bütün ömrünce yolunu aydınlatır
    Ali  Fuad Başgil
    Çok değerli bilgiler
  • III

    Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    Al bu taşlar senin olsun… O halde ve bundan böyle
    Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    Kan kusacağız.
    Kan kusacağız.
    Madem dünya bunca zalim
    Madem yakışmıyor kalbimize.

    Bütün davullar gümlesin
    Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    Boşluğa böğüreni
    Vursunnnn.

    Bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    Dünya görsün.

    IV

    Her kezim ben
    Küle ne öğretebilirse hayat
    Onu öğretti bana da.

    (…)
    Ben külün içinde çok uyumuşum.
    Ben külün içinde çok uyudum.
    Ben külün içinde çok uyudum.

    II

    İçerde tıkanan çığlık dışarda inliyor
    Sabaha karşı
    Uyku kabul etmiyor beni
    Dışardan bir yerden uzuuuuunnnnuzun
    Bir inilti kopuyor.
    İçimde zulmün duvarları.
    Uykuuuuuuuu
    alsana beni koynuna.

    Kalktığımda,
    Banyoya seyirttiğimde gözümden sesler boşanıyor.
    İçerde,
    sonra bu sessizce akan yaşlar senin, diyor. İçimin duvarlarında
    bu taşlar oturuyor,
    çıkaramadığım bir ses var, benden onu çıkarıyor,
    Taşın sessizliğinde:
    Kalın, ilkel, boşluğa doğru, gecenin kovuğundan
    Dışşşşarı doğğğruuuu:

    Seni bu yalan dünyaya saldım sonunda
    acıyor çoooooookkkkkkkkkkkkk,

    VI

    Ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    Gözlerine sevgi okudum ellerine şefkat okudum
    Annen seni inkâr etmişti
    Aldım etime dokudum.

    V

    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan,
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin
    Bunlar sadece dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz
    dünya.
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    I

    Tek tek dururken onlar
    Öbürü henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    O ikisi yan yana, alt alta geldiklerinde
    Dünya böylece daha geniş oluyor.
    Biri ötekine ateş sunuyor
    ve eski kitaptan çıkıp başka bir anlam
    oldukları gibi oluşlarını da beraberlerinde taşıyarak
    çoook eski bir kitapta, ısınsın diye
    masalı tetikliyor
    ama yine de olduklarının ötesine taşan bir başka masal oluyor.
    Öbürü, henüz yanına gelmemiş olanı çağırıyor:
    Masal mıydılar, soruyor…
    Maaaasssssssaaaaallllllllllllllll…

    VII

    Dünya ne ki sevgilim,
    benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak,
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII

    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım
    Çıksın diye ortaya
    Çırrrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın,
    Yuvanım ben senin.

    IX

    Beni bilmediğim bir dünyaya attı…

    Bir cümlem yok darrrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, “birlikte yaşamak” koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan.
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan da
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    Kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    Böyle. Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    Bir inançtı desem.
    Bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    Ne söylememi bekliyorsun
    Hava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    Susmam bundan, konuşmam bundan.
    Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    İnsan olmuştum ilk o zaman.
    Ya da bozmuşlardı beni yenidoğandan.
    Kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    Ölünmüyoooooorrrrrrrrrrdu.

    XI

    Acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    Adil ol. Sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük Kader’in
    içindedir filllllllllllan.
    O yüzden şimdi adil ol.
    Sus. Söyleme böyle şeyler! Adil ol.

    İnanmıyorsun değil mi?
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    Diyorum ki,
    Sözde kalıyor her şey. Sözzzzzzzzde kalıyor.
    Bir de bana adil ol, diyorsun.

    X

    Ey duymayan insanı,
    Ey hayat dedikleri büyük kusur.


    Ey kimselere değişmediğim
    Ayrılığın neden bunca ağır?

    Hani adalet?
    Bir kasım’dan öteki kasım’a
    Bir yanım kör bir yanım sağır.

    XIII

    Darmadağınım.
    Darmadağğğnıııımmmm ve
    Hepsi burada; Aprın Çor Tigin
    Haşim, Kadı Burhaneddin
    Hepsi burada, kör, topal, haşin
    Bağğğğrrrrıyorlar:
    Bırak soğusun,
    Bırrrak soğusssuuun
    bırak soğusun parçaların
    tekrar bitiştiğinde
    başka bir şey olacaksın.

    XV

    Ben başka bir şey olmak istememmm
    İstemedim başka şey.

    Sabırla sevgilim sabırla
    Acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    Bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. Tek, sabırla.

    Kaç kişi var bu şehirde
    Ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV

    Büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    Etten geçip aşka varanın sevgisi.
    Bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII

    Şimdi bir masaldan bir peri
    Sessizce dinlesin beni,
    Alsın yorgun başımı

    Alsın cümlemi
    Usulca kalbine koysun.

    Benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI

    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    Dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    Yollar ki hep gider, hep yatay.
    Ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    Gayret’in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI

    İn ordan, in ordan
    İnnnnnnnnn, diyor bana
    Zamanın ensesinden.

    Ey Adalet’ten söz eden zalim
    Şimdi bi dur, düşün:
    Ev ki, en büyük mahremiyetti
    Kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII

    En acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    En acısı buydu.

    XVII

    Omurgamı aldın benim.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı.

    Niye?

    XIX

    Varla yok arasındayım
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki
    Niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX

    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    Bilemem, belki bu yüzden
    Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    Yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI

    Ah benim sesimle
    Söylesem de, inanmazlar
    Benzemiyor çünkü bir dile.

    Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    Döndüğüm bu semâ sensin. Dönnnnnnnnn
    düğüm.

    Sen benim kara ömrüme vuran
    Suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV

    Onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    Titreme daha fazla kalbim.

    Bağışla kendini artık onu da
    Bırak gitsin.
    Bırak gitsin.

    O senin ezel gününden kaderin
    Sen onu nasılsa bin kere daha
    Seveceksin.

    XXII

    Günler öylece kendi kendine geçsin diye
    Bir camın arkasında durdum
    Bana dokunmasın hiçbir şey
    Hiçbir şey yarama merhem olmasın
    İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    Bir camın arkasında durup
    Akan hayata ve zamana baktım.

    Bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    Bittiğinde, geçtiğinde,
    Azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    O saman tadıyla karıştığında;
    Her şey daha acı olacak.

    XXXIII

    Ne sanıyorsun?
    Ne sanıyorsun?
    Benim olan artın
    Senin de kaderin:

    Dağbaşı,
    Oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII

    Biz iyileşemeyiz diyor İlhan
    Biz iyileşemeyiz bunu bil, diyor,
    Biliyordum: ağırdı
    Biliyordum: çok ağrıdı
    Biliyordum: adım adım


    Ben seninle sevgilim
    Mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV

    Bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    Olurmuş meğer

    Birlikte bir masala inanmak istedim
    Ben seninle, sadece bu.
    Sen beni tek
    Tek
    Tek
    Bıraktın.

    Benim artık taş taşıyacak,
    Taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV

    Evet kara bir ömür bu benimki.
    Kara bir toprak.
    Gerçekle değil, hakikatle değil,
    Kalbimin aklıyla kurduğum
    Kara bir ömür.

    Yalnız değilim, biliyorum
    Binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    Kara bir ömürle buradan geçen.

    Sen bundan böyle
    Gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    Ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    Sevgilim.

    XXVII

    Gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    İçimdeki çilekeş Fuji’yi tırmanıyor sana
    Eski bir mektuptan gözlerime yağma
    Dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    Ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    Bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    Anlıyor musun?
    İçimde uzağa bakan bir zürafa var
    Hayat orda burda her yerde kaynıyor.

    Birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX

    Kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. Gelemem artık yanına.
    Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla.

    XXVIII

    Ömrümü adadımdı.
    Elimden aldığın ve parçaladığın şey bu!
    Adaletin adını neden anmıyorsun burada da?
    O yüzden büyük yaram
    O yüzden büyük öfkem
    O yüzden dinmiyor
    İçimde hepsi, hıncahınç.

    Hıncahıııııııııııınnnnnnç.

    XXVI

    O kadar uzun yol geldik ki seninle
    Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    Nasıl yürüyeceğiz?

    (Biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. Bir yolumuz olduğunu,
    yol kazılarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII

    Ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    Duymadın mı, çok söyledim?
    O uzun gurbette,
    Ben senin “adalet” diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    Göre göre, duya duya
    yine de bigâne olarak her şeye.

    Bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    Kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede yaşadım.

    Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    Adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX

    Sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    Sen beni kızını çok seven
    Bir anne olarak hatırla.

    Ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII

    Ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    Dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    Durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    Ve bir ana enstrüman;
    İncecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    Yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    Her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    San ki, de ki Grand Teton’a kar yağdı.
    O karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    Sarartma beni.
    Sarartma beniiiiiiiiiiiii.. sarartma.

    XXXXIII

    Fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    Bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    Dilim bağışlamaktan söz eder benim
    Seninki adalet ve intikam.

    Söylemeye gerek var mı sevgilim
    Söylemeye gerek var mı şimdi
    Yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    Klimanjaro’nun karları sevgilim
    Klimanjaro’nun karları
    İnnnnniiiiiiyor aşağı.

    XXXIV

    Birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    Oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    Ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    Bozulsun diye im
    Her ateş önce kendi yanını yoklar sevgilim.

    Bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    İsle kararmış bir şair gölgesi görsen
    Başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    Ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    Uzak ve göğsünde klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI

    Bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    Neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    Olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan…

    Dokunmadıysam tek bir sebepledir…

    Bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII

    Akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    Rüzgârla yana savrulan dallara.
    Aşk için ihanetle vuran aşk aşkm’ôla?
    Ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    Kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI

    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamalıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri
    Onaramazdın kırdığın yerleri.

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu.
    En acısı buydu.

    XXXIX

    Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir
    Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim
    Sana bercesteler düzeyim
    Yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    Ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    Paramparça edilmiş şairiyim. Ne diyeyim!
    Yine de içimde, çok eskiden kalma bir
    Ya leyl… ya leyyyllllllllllllle.
    Bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII

    Bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana.
    Dursun bu aşk. Aşk, mola!
    Ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    Dizlerimin bağını bağla.

    XXXX

    Sözde kalır sevgilim
    Sözde kalır bütün sözler
    Aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    Bir yol, bir ideoloji ister.

    Bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    Sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    Bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    Benim tarihimle başlar.

    Ve say, geriye doğru, tek tek
    Sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    BİRHAN KESKİN
  • Yaradılışın ilk gününe,
    ve son gününe, yemin olsun,
    Tanrı’nın hükmüne ve küfre,
    Ebedî hakikatin zaferine,
    Sırtımdaki günahın keskin utancına;
    Bu rüyanın kısacık şanına
    Yemin olsun, ve burada karşılaşmamıza
    Ve firkat tehdidine;
    Yemin olsun tüm sahiplerine,
    Kader’in emrime sunduğu ruhların,
    İlâhî kılıçlar üzerine ant içerim,
    Düşmanlarımın savurduğu –
    Hissiz, uykusuz melekler zümresinin;
    Yemin olsun sana, senin hayatına, ölümüne,
    Son, uzun nazarına ve ilk eşkine,
    Nâzikçe nefes alışına,
    Saçının ipeksi sağanağına,
    Yemin olsun cefaya ve saadete,
    Yemin olsun bu bizim aşkımıza bile, -
    Vazgeçtim tüm intikam arzularımdan,
    Vazgeçtim yılların gururundan;
    Bugünden sonra hiçbir yalan vesvese
    Musallat olmayacak hiçbir ruha;
    Aradığım selamet,
    Aradığım aşk, garâm,
    Aradığım ‘En Üstün İyi’ye iman.
    Ve hakikî nedâmetten bir gözyaşıyla,
    Sileceğim bana kalmış olan kızgın çizgilerini
    İlâhî öfkenin, yüzümden ki
    Sana daha lâyık olsun. Umulur ki tüm
    Dünya, sakin bir hoyratlıkla
    Çiçek açıverir, tamamen benden habersiz!
    İnan bana, tek ben sahibim basiretine
    Seni sevebilmenin: zira öyle belledim ki
    Senin yüceliğini, hiçkimsenin başaramayacağı kadar:
    Sensin benim kutsalım. Bugün
    Kudretimdir ayaklarının önüne serdiğim.
    Ve bir anlığına da olsa aşkın için
    Hazırım vermeye ebedîyyeti.
    Zira sabit, hakikî ve güçlüyüm
    Aşkında – kötülükte olduğum kadar;
    Göğün hür ruhu, seni taşıyacağım
    Yıldızların üzerine, oraya
    İhtişam içinde melîkem olup hükmedeceğin yere,
    Tamara, rüyamın ilk aşkı,
    Ve dönüp baktığında dünyaya
    Ne bir nedâmet, ne bir merhamet hissedeceksin,
    Meyus seyyâre, kıtlığını çeken
    Bâkî güzelliğin, âdet edinmiş
    Basit duyguları, dar akılları,
    Suç ve infazların,
    Sonu gelmez korku çarkını çekip durduğu yer:
    Âdem korkar sevmekten ve korkar nefret etmekten.
    Oysa bilmez misin ki sen aşk nedir burada?
    Taşar kaynayan gencecik kan –
    Fakat günler geçer de soğuyuverir kan!
    Kim direnebilir ki uzayıp giden cazibesine
    Can sıkıntısının, değişimin ve yeniliğin?
    Veya rakib rüyanın farklılığına
    Hayır! Yaşlanmak yoktur benim aşkıma,
    Ve solmak sessizliğinde, kaba
    Camiasında kıskanç kölelerin,
    Arasında cimri ve soğuk
    Sözde arkadaşların ve hakikî düşmanların,
    Ezilmek altında beyhude işlerin ve edepsiz
    Çabaların, boş umutların ve kuruntuların!
    Senin kaderin değil burada soluvermek,
    Ve, tutkusuz, saklamak ruhunu
    Bu duvarların ardında, kokusuz bir gül
    gibi
    Hiçbir balarısının ziyaret etmediği
    Ve kör kalmış Ulûhîyete.
    Hayır, asla! Sevdiceğim, senin sabahın
    çizilmiş farklı bir kaderle,
    Farklı bir vecit derinliğiyle,
    Farklı bir hüzün ölçüsüyle;
    Öyleyse geride bırak tüm eski fikirleri, arzuları
    ve bırak kaderine zavallı dünyayı.
    Sonra bunun karşılığında, arzulayabilirsin
    Hikmet diyârlarına girebilmeyi,
    Ve işte oralarda sunacağım sana
    Bana tabi tüm mahlûkâtı,
    Emrimde hizmet edecekler sana.
    Yumuşak elli, sihirli maiyet
    Ve Sabah yıldızından, senin için,
    Koparıvereceğim altın tâcını bir gece,
    Geceyarısı şebnemini alacağım çiçeklerin
    Ve serpeceğim damlaları parlak sağanaklarda
    Tâcını daha muhteşem kılabilmek için.
    Öreceğim gün batımının saçtığı ışık hüzmelerini
    Seni bir örtü gibi sarsın diye;
    İkimizle dolduracağım havayı
    Tâzelik ve nefis bir kokuyla;
    Ve her daim fısıldayacağım kulağına
    Yumuşak çalgıların tatlı seslerini;
    Turkuvazdan ve kehribardan,
    Göz alıcı konaklar kuracağım sana,
    Göğe uçup süzüleceğim'
    Denizlerin en dibine batacağım –
    Arzu ettiğin her şeyi sana sunacağım
    Ama ne olur, sev beni…