• 465 syf.
    ·22 günde·10/10
    Hz. Osman
    Kanlı gömleği giyen Halife.
    Hz. Osman
    Meleklerin bile haya ettiği Sahabe
    Hz. Osman
    Zinnureyn İki nurun sahibi.

    Resulllah minberdeydi belki Osman’ın ilerde karşılaşacağı belaların hüznü okunuyordu yüzünde
    Minberden Şöyle seslendi Ashabına: Şu saatten sonra Osman’ın ilerde yapacağı hiç bir şey mahşer aleminde ona zarar vermeyecek.
    Böyle söylemişti peygamber efendimiz Hz. Osman’ın hayatında neler yaşayacağını görerek.

    Bir gün önünden bir cenaze geçti. Peygamber efendimiz yanına gitti kim olduğunu öğrendi. Cenaze sahibinin kim olduğunu öğrendikten sonra dönüyordu ve evine gidiyordu. Onunla beraber olan sahabi de peygamber efendimizle beraber dönüyorlardı
    Soruyordu Ashab dan birkaç kişi. Ya ResulAllah bugün mescidi nebeviye gelen şu cenazeye, cenaze namazı için saf emretmediniz Sahabi kendi aralarında cenazeyi kıldılar diyordu. Gerekçesini öğretmek istiyorlardı Hz. Peygamber tek bir cümle ile cevap veriyordu. “İnnehu Kena yuğilu Osman” çünkü bu adam Osman’dan nefret ederdi. Ben onun cenaze namazını bu yüzden kılmadım diyecekti.

    Bir gün fitneden bahsediyordu peygamber efendimiz. Bazı insanlar fitneye düşecek bazı insanlar kaybedecek bazı insanlar savrulacak bazı insanlar rahmetten uzak düşecek. Çetin bir gün gelecek. Şu adam şu pelerinle giden adam var ya. O fitnenin olduğu günde fitneden etkilenmeyecek.
    Herkesin gözü orada kim bu karanlıkta üstünde pelerin olan adam. Sahabeyi kiram oraya bakıyordu. Sahabeden biri koşuyordu pelerinli adamın sırtından tutuyordu ona peygamber efendimizin söylediği sözü iletiyordu, Yüzünü döndüğünde Meğer Hz. Osmandı. Peygamber efendimizin en çetin günde fitneye düşmeyecek adam dediği Hz. Osman…
    Abluka altına alınmış evinde suyu yok ekmeği yok dostu yok.
    Terk edilmiş tek başına
    Direniyor.
    Hiç ama hiç ödün vermiyor.
    Çünkü Hz. Peygamber Hastalığında Şöyle söylemişti Hz. Osman’a.
    Ey Osman benden sonra Halife olacaksın.
    Sana halifelik gömleği giydirilecek.
    Halife olduğun zaman kapına gelecekler sana diyeceklerki, Osman Halifelikten vazgeç.Sakın Osman Halifelikten vazgeçme Diren, bana gelinceye kadar Orada kal.
    Alması gereken talimatı Peygamber efendimizden almıştı.
    Hz. Osman’ın öldürülmesini istemeyen bir grup gelecek. Siz halifeliği bıraksanız şu ayak takımı da dağılıp evlerine gitseler sizin canınıza da kast etmeseler ne olurdu diyecekler.
    Hz. Osman Tüm asaletiyle kalkacak yerinden Ben peygamberimize verilmesi gereken sözü vermişim. Peygamber efendimize Ahdim vardır. Başım gitse de ben bu ahdimden dönmeyeceğim. Ve Dönmedi de…
    Medine’de tek başına kalmıştı 83 yaşında bembeyaz yüzlü bembeyaz sakallı bembeyaz ruh sahibi. Tek başına 1500 kişilik ayak takımına karşı direniyordu. Ordu yok. Kapının önünü boşalt Ali. Gençlerin ölmesini istemiyorum Peygamber şehrinde silah çektirmeyeceğim. Peygamber şehrinde kan dökülmeyecek. Benim kanım dökülsün ama benim için kan dökülmesin…
    Evinde bir yudum bile su bırakmamışlardı.
    Karısına döndü ve Ey Naile evde hiç su yok mu dedi.
    Hayır dedi karısı 4 Gündür hiç su gelmedi evimize.
    Oruca niyetlenecek İftar yapmadan su içemeden, Rume kuyusunu Müslümanların susuzluğunu gidermesi için satın alıp bağışlayan adam.
    Kuran okuyordu Hz. Osman
    Karısı seslendi. Kapıyı kırıyorlar dedi.
    Hiç kaldırmadı kafasını Kurandan. Biraz sonra kapı kırıldı Hz. Osman’ın odasına girdiler.
    Osman kuran okumaya devam etti.
    İçeriye giren Hz. Ebubekir’in Oğlu Mehmet’ti. Hz. Osman’ın Sakalını tuttu. 83 yaşındaki adamın başını kaldırdı. Hz. Osman başını kaldırıp ilk kez baktı yüzüne. Sadece şunu söyledi sakalının tutan gence. “Baban senin bu halini görseydi bugün.” Dedi.
    Çekecek elini utanacak yüzü kızaracak kaçacak odadan.
    Sonra ardından başka bir cani gelecek. Kılıcını kaldırıp başına indirecek Hz. Osman’ın Sonra göğsüne indirecek kılıcı. Gömleği kan olacak Hz. Osman’ın Okuduğu Kurana kan damlayacak
    Sıçrayan kan Kuranın bir ayeti üzerine düşecek.
    feseyekfîkehumu(A)llâh(u) – Onlara karşı Allah yeter.
    Yana düşüyordu Halife.
    Şehit edilmişti.
    3 Gün boyunca caniler yüzünden dokunulmadı Cenazesine kaldırmadılar odasından.
    3. günün sonunda 5 adam toplandı ve kaldırdılar.
    O anı gören anlatacaktı
    Hz. Osman’ı Odasının kapısını söküp üstüne koydular. Evden çıkardıkları vakit. Mübarek bedeninde sallanan kafası duvarlara çarpa çarpa evden çıkartıyorlardı.
    Sonra götürüp Medine’nin çöplüğüne gömdüler, Cennetle Müjdelenen Halifenin Bedenini.
    (Bugün orası Bakii Mezarlığı olarak geçmektedir.)

    Şehadetin Kabul Olsun Allah’ın Cennetiyle Müjdelenen Sahabe.
    Rahmetin Kabul olsun Peygamber Dostu.
    Selam olsun Sana. Meleklerin bile haya ettiği Halife…

    Hayirli Okumalar…
  • Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir.
    TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • Yer: Türkiye’de herhangi bir ev.

    “Aç şu televizyonu da şu haberlere bir bakalım. Dünyada, ülkemizde neler olup bitmiş öğrenelim.”
    “İyi akşamlar. Ana haber bülteni ile karşınızdayız. Bugün yine erkeğe şiddet haberleri ile gündem sarsıldı. İki erkek, karıları tarafından sokak ortasında vurularak öldürüldü. Erkeğe şiddet günden gü…”
    “Kapat, kapat şu haberleri. İki haber dinleyelim dedik yine bunlar. Sıktı bu erkeğe şiddet haberleri.”
    “…”
    “Sana diyorum lan, kapat şunu. Değiştir kanalı.”
    “Peki, dur vurma. Değiştiriyorum.”

    Yer: Haberlerdeki erkeği öldüren kadının, arkadaşları ile konuştuğu meyhane.

    “Babam, herifim olsun vurucam o adamı. Ne demek ulan ‘senden boşanıyorum’. Sen kimsin de beni boşuyorsun? Var mı lan öyle boşanmak!”
    “Haklısın abla. Ben de olsam, ben de vururum.”
    “Görürsünüz lan. Ana haber bültenine çıkartıcam onu. İki kurşun sıktım mı, boşanma falan kalmaz!”
    “Haklısın ablacım. Hadi içelim.”

    xxx

    Yer: Türkiye’de herhangi bir başka ev.

    “Evet, bugün siyasi gündem de yine Erdoğan-Kılıçdaroğlu atışması vardı. Ülke gündemine oturan bir başka konu ise töre cinayetine kurban giden genç adam oldu.”
    “Hay Allah’ım. Hangi kanalı açsak, erkeğe şiddet haberleri. Kalk lan, topla şu sofrayı! İştahım kaçtı. Ne var yani, karısı değil mi? Döver deee, sever deee! Töre de önemli! Kim bilir neler yaptı da öldürdüler. Genç adam dediğin evinde oturur. Kır dizini, otur evinde.”

    Yer: Töre cinayetine giden erkeğin evi.

    “Töremiz budur gızım! Gardaşını vurmak sana düşer! Sevdiği gadına değil bizim istediğimize varacaktı. Töreye garşı geldi. Cezası ölümdür. Eğer duraksarsan, silahın geri deper! Vuracaksın gardaşını, sileceksin alnımıza sürülen bu gara lekeyi!”

    xxx

    Yer: Türkiye’de bir kahvehane.

    “Naciye Abla, okudun mu gasteyi?”
    “Yok okumadım, ne oldu yine?”
    “Yine bir erkeğe taciz haberi.”
    “Ederler ablacım, ederler. O saatte, o erkeğin dışarda işi neymiş! Taciz de ederler, ırzına da geçerler, öldürürler de!”
    “Ah be ablacım. Bazen benim bile saldırasım geliyor valla, minibüse bir biniyorlar. Valla yani namuslu bir kadını bile baştan çıkartırlar bu erkekler.”
    “Tabii kızım. Erkek köpek kuyruk sallamazsa, dişi köpek yanaşır mı hiç?”

    Yer: Taciz edilen erkeğin, evine yürüdüğü yol.

    “Vay babam vay! Hepsi senin mi oğlum?”
    “…”
    “Vay ürktü erkek kuş! Ürkme be babam! Yemeyiz seni, bu saatte dışarda olduğuna göre sen de arayıştasın demektir.”
    “Abla, polis geliyor, kaçalım!”

    xxx

    Yer: Türkiye’de başka bir ev, bir toplantının ortası.

    “Olur mu yav azizim! Berdel de neymiş! Ne kadar banal şeyler bunlar! Hala berdel diye bir şey mi var ülkemizde?
    “Var maalesef var! Bunlar bu ülkenin gerçekleri, gerçeklere ardımızı mı döneceğiz?”
    “Yav azizim, bütün iyimserliğimi götürdün yine bu haberlerinle! Felaket tellalı gibisin! Bizler okumuş, aydın insanlar olarak bunları defalarca anlattık, anlatmadık mı? Kitap bile yazdım bu konuda! İşin kaymağını yemişim gibi davrandılar! Bizim milletimiz böyle!”
    “Tamam da muhterem beyefendi, zaten kaymağını yediniz işin! Herkesin bildiği şeyleri tekrarlamadınız mı? Ne çözüm getirdiniz ki bu konulara?”
    “Olur mu yav? Ben ki bu işin uzmanı bir insanım! Yıllarca okudum, araştırdım bu konuları! Çözüm içimizde demedik mi? Demek ki çözümü sunmuşum! Cevheri çıkartmak milletin elinde! Ne yapsaydım yani? Gidip onlarla mı yaşasaydım daha iyi bir eser ortaya koymak için? Hayatında kitap yazmamış adam bizi eleştiriyor. Bu ne banallık!”
    “Muhterem beyefendi, siz eleştirilmek için illa kitap yazılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Allah’tan jokey olmamışsınız!”
    “Neden böyle dedin yav azizim?”
    “Maazallah jokey olmak isteseydiniz önce at olmaya kalkışırdınız da ondan! Hayatımda sizin kadar saçma sapan değerlendirmeler yapan insan görmedim.”
    “Ben öyle mi demek istedim yav azizim?”
    “Bırakın bu azizim ayaklarını da, sıktı artık. Sizin her zamanki geri viteslerinizden de sıkıldı artık bu millet. Yazdığınız kitabın 500 sayfa olmasıyla da övünüyorsunuz. Yarısı kopyala yapıştır gibi oradan buradan alınan bilgiler değil mi? Sizler erkeğe şiddet konusunda ne gibi çözümler üretebildiniz? Her şeyiniz birilerinin kopyası veya çakması! Bu ülkenin hiçbir değerine sahip çıkamadığınız gibi, hiçbir sorununa da çözüm bulamıyorsunuz! Çakma aydınlar!”

    Yer: Berdelin yaşandığı herhangi bir ev.
    “Vallah Fato Hanımağa, oğluma karşılık oğlun. İkimiz için de kazançlı bir durum bu.”
    “Haklısın Zeyno Hanımağam, bizim kan davamız yoktur hiç değilse. Karşı köyün kan davalılarından biri kan parası yerine oğullarını vermişler.”
    “Senin oğlandan inşallah bir sorun çıkmaz, üniversite okuyacam falan diyordu.”
    “Çıkmaz, çıkmaz. Benim sözüm kanun gibidir. Çıkamaz sözümden. Yoksa başına gelecekleri bilir. Ablası vurur onu.”
    “Eee, desene çifte düğün yakın o zaman!”
    “Yakındır hanımağam yakın.”


    Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi kulağa bu yazılanlar? Şiddet, ölüm, taciz, berdel… Tek bir farkla, erkeklere bunlar yapılsaydı nasıl olurdu diye tersine düşünüp yazdım bunları. Ama erkekler böyle haberlere konu olmuyor, kadınlar oluyor. Bizi doğuran, yetiştiren, eğiten kadınlar. Demek ki kusur bizde, insanlarda. Biz erkekler olarak kendimizi yetiştirememişiz, hâlâ daha kadınlarımıza düzgün davranmayı beceremiyoruz. Kadınlarımıza da kendilerini yetiştirme, haklarını savunma konusunda çok iş düşüyor. Hep beraber, kadın-erkek, hiç kimsenin şiddet görmediği, öldürülmediği, hayvan gibi takas edilmediği, parayla alınıp satılmadığı bir toplum hayal etmek çok mu zor? Sanırım benimkisi sadece bir hayal. Ama insan da hayal etmeden bir şeyler başarabilir mi?
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…
  • Bir öykü dergisinde yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. Dergi linki: https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif

    “Kız bu kaç yaşına bastı? Evde kalacak vallahi. Hahahaha! Yok yok. Kendi bulamayacak. Anlaşıldı. Ben buldum birini. Bizim komşunun oğlu. Asker. Maaşı da iyiymiş. Öyle dedi annesi geçen. Aman bir kurum bir kurum. Sanki genelkurmay başkanı oldu çocuk.”

    Yosma teyze bu. İsme bak. Güzel kadın demekmiş. Söyler de durur. Seni gördükten sonra kim inanır yosmanın güzel kadın demek olduğuna be. Kırmızı ruju dudağına sürmemiş, yemiş sanki. Utanmasa yanaklarına da sürecekmiş. Yemekten şişmiş her yeri. Hiçbir günü de kaçırmaz. Hepsine gider. Masada ne var ne yok silip süpürür. Her gelmesine de benim yaşımı sorar. Beyin yerine kısır doldurmuş kafatasına Allah. Bak yine birini bulmuş bana. Bulmasa şaşırdım zaten. Kimmiş çocuk? Komşusu muymuş? Hangi komşusunun oğlu asker olmuş be. Yalandır valla. Bakın ben size diyorum. Bu kadının ağzından doğru söz çıktığı görülmemiştir.

    “Yirmi yedi Yosma Teyze.” diyorum. Yosssssssss….ma şeklinde söyledim. Annem gözlerimin içine kızgın kızgın baktı yine. Misafir gittikten sonra söyleyeceği cümleleri hazırlıyor zihninde. Her zamanki şey. Kendimi bildim bileli böyle yapıyor. Mahallenin diğer bütün çocukları melek, ben şeytan. Ne yapsam suç. Halime teyzenin kızı yaygarayı koparsın, gidip severdi. Şenay ablanın oğlu camı çerçeveyi indirse, çocuktur yapar derdi. Ama ben yapınca suç olurdu. Şu yaşıma geldim hala aynı. Değişmez. Alıştım da zaten. Kaşarlandım anlayacağınız. Suratına bakıyorum. İnadına sırıtıyorum.

    Yosma Teyze’nin suratı düşüyor. Ortamı yumuşatmak için annem devreye giriyor.

    “Sarma da var. Hızlı gitmeyin hanımlar.” Gülüyor. Kadınlarda bir neşe bir neşe görmeniz lazım. Vardır onların midesinde sürekli boşluk. Merak etme anne sen. Ne verirsen ver. Yerler. Geçen gün bir belgesel izledim. Dünyanın en obur hayvanlarını tanıtıyorlardı. Bir grubu tanımıyorlar. Bizim komşulardan hiçbiri yok aralarında. Hahahahahah! Buraya da gelin diye bağırdım ekrana.

    “Kız sen ne okuduydun? İsmi de bir garip ki. Dilim hiç dönmüyor anam.”

    Bu da Münevver Teyze. Anam Münevver. Her lafının sonunda, anam. Yerden bitme. Bir metre boyu var ama dil üçe beş. Burnunun yanında kocaman bir ben. Gözüne bakarak konuşmak imkansız. Gözüm hep bu bene kayıyor. Kızı doktor. Sünepe Selin. Kızda bir kafa var. Aynı sınıfta okuduk. Öğretmen soruyu daha tahtaya yazmadan cevabını yapıştırırdı. Ama inanın okulda tek bir arkadaşı yoktu. Okur da okurdu. Ne okuduğu da belli değil. Garip gurup şeyler. Annesi kabak tatlısı yedirmiş küçükken güya. Ondan böyle zeki olmuş. Renginin turuncuya kaydığında bir iş vardı zaten. Münevver teyze her gelmesine anlata anlata bitiremez bu sünepeyi. Tus mu ne, onu kazanmış şimdi de. Beyin cerrahı olacakmış. İlk operasyonunu annesine yapmalı. Gıcık da bir gülmesi var. Kesik kesik. Bütün bedeni sarsılıyor. Bak yine aynı şekilde gülüyor.

    “Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği.” diyorum. Bilerek uzatıyorum. Jeodezi mühendisliği desem de olurdu.

    “Hah işte o. Jedozi mi ne. Nasıl bir meslek kız bu? Ne iş yapıyor bunu bitirenler? ”

    Suratında küçümseyen bir gülümseme. Anneme bakıyor konuşurken. Karşısında ben yokmuşum gibi. Bildiği mesleklerin haricinde meslek sahibi oldum mu, yandın. Doktor, öğretmen, mühendis, hemşire… Kızı jinekolog olmayı seçseydi görürdüm. Anam o da ne diye ortalığı birbirine katardı. Beyin cerrahı. Seviniyor. Televizyonda duymuş ya. Oradan biliyor. Haspam.

    “Yer bilimi teyzecim. İş alanı kısıtlı. Bakınıyorum sürekli. Bazı yerlerden cevap bekliyorum.”

    Ekşimiş bir ifadeyle söylüyorum bunu. Dalga geçer gibi değil ama. Sizin kız da tusu kazanmış ama ben de iş arıyorum diye övünür gibi. Aynı kefeye koyuyorum bu ikisini anlayacağınız. Restine rest çekiyorum.

    Bozuntuya vermeden, “Olur anam olur. Dert etme fazla. İstanbul büyük memleket. İllaki iş bulursun. Kendi mesleğin olmaz başka bir iş bulursun. İşsiz kalacak değilsin ya. Bak Sunay’ın kızı da o dediğin üniversitelerden birini bitirdi. Dört yıl iş aradı. Şimdi kasiyer. İşsiz kalmadı en azından. Sen de kalmazsın.”

    Sunay’ın kızı kim be! Bana ne ondan. İşsiz kalmışım, kalmamışım kime ne. Size mi kaldı benim işimin gücümün tasası. Hem bunu dert eden sizsiniz. Bana kalsa çalışmam bile. Otururum evde. Gerçi dert ettiğiniz de yoktur ya. Anca kendinizi düşünün. Kendi aranızda işi olan erkeklere, işi olan kızları yamayın. Ben istemiyorum evlenmek falan.

    “Boşverin şimdi kızın işini. Rahat bırakın ayol. O işini bilir. Güzel kızım benim.”

    Allahtan Halime teyze var. Bunca cadalozun arasında ne işi var anlamış değilim. Emekli öğretmen. İnsan halinden anlayan biri. Pek muhabbete karışmaz. Kendi halinde, sessizce konuşulanları dinler. Sadece var olmak için bulunuyor sanki bu ortamda. Yalnız kalmamak için. Yalnızlığı sevmiyor sanırım. Zaten yalnız sayılır. Benden duymuş olmayın ama hiç çocuğu olmamış. O yüzden evlilik işlerine de bulaşmaz. En güzeli. Çocuk büyütmek çok büyük dert bu devirde. İlkokul arkadaşım Aynur evlendi de iki çocuğu bile oldu. Geçen buluştuk. Dert yandı. Kucağına al, suratına alış, emzir, yedir, gazını çıkar, altını değiştir, gece ağlamasına kalk, uykusuz kal, meme uçların yara olsun, kanasın, uçlarına krem sür, geçmesin, sinirlen, çocuğu fırlatıp kaçmak iste, dert yan senin gibi olanlara, seni anlamayanlara kız, söv, bağır, hasta ol, aman çocuğa geçmesin ne yaparız sonra diye düşün, kocan olacak öküzü çek… Aynur kendine gel diye bağırmasam devam edecekti. Ohoooo! Daha bir dünya şey söyledi de dinlemedim. Bekarken evlileri dinlemek çok sıkıcı geliyor insana. Ben kesinlikle Aynur gibi olmayacağım. İş bulup, kendi başıma yaşayacağım. Evlenmekmiş, çocukmuş umrumda olmayacak. Hem ben yapamam hiçbirini. Vallahi de yapamam.

    “Kız Hatice. Kocanla aran nasıl? Hala tık yok mu adamda?” diye soruyor Yosma teyze.

    Güleceğim diye ağzındaki sarmayı düşürüyor yere. Suratı kıpkırmızı. Münevver teyze de ona katılıyor. Hatice abla kızıyor ama ses etmiyor. Evleneli beş sene olmuş. Hala çocukları yok. Mahallelinin diline düştü kadıncağız. Bizim dinozorların arasında, en genci. Güzel mi güzel. Upuzun saçları beline kadar. Boy pos desen yerinde. Bembeyaz teni. Güneş vurduğunda sırtındaki sarı tüyler titreşiyor. Kadın gibi kadın. Kocasını da annem buldu. Eski ev sahibimizin oğlu. Tıfıl, köse, saçlarının da yarısı dökülmüş. Anneme sorsan öğretmen adam. Okumuş. Geçenlerde otobüste gördüm. Fark etmedi bile beni. Kafası yerde. Bozuk para arıyor sanki. Sünepe herif. Yaktılar kızın başını.

    “Öyle deme Yosma. Yazık kıza. Baksana, ne kadar üzülüyor.” diyor annem.

    “Kız takıldık. Çocuklarının olmasını en çok ben istiyorum. Vallahi de billahi de ilk ben göreceğim bebeklerini. Takacağım hemen reşatı. Helali hoş olsun yeğenime.”

    Bak bak şundaki kurumlara. Reşat altın takacakmış. Yalan. Pintiliğinden ölecek. Seccadesi kaybolsa alnını betona koyan cinsten. Onun günü geldiği zaman millet aç kalmayayım diye yanında bir şeyler götürür. Yufkadan dört çeşit börek yapar. Kocası yufkacı ya ondan. İnanın, kocasının yufkalarının yarısını bu kadın alır. Adam da aynı. İnsan karısından para alır mı? Bu adam alıyor. Geçen mahalle çalkalandı. Adam beş yufka vermiş de, Yosma teyze dört yufka parası bırakmış. Sonradan fark etmiş. Eve gittiğinde katmış evi birbirine. Çocukları ne yapsa boş. Kavga dövüş gitmiş. Şimdi kadın bu yaşta, ölmüş anasının yıkık dökük evinde kalıyor. Boşanacağım demiş anneme. Geçen, günden çıktıktan sonra söyledi. Nah boşar dedi üzerine. Parmağını da elinin ayıp tarafına soktu bunu derken. Güldük epey.

    “Hanımlar duydunuz mu Kazım’ın başına gelenleri? Hem de bu yaşta.” diyor ilk defa sahneye çıkan Gülizar abla. Erkek gibi kadın. Sesi de kalın ki. Ortalık inliyor. Cezaevi gardiyanlığı yapıyor. Bir insana mesleği bu kadar mı yakışır. Ayakkabı numarası kırk bir. Bazen kocasıyla değişiğe giyiyorlar diyip gülüyoruz annemle. Annem de az değil. Misafirler gittikten sonra arkalarından neler atıp tutacak merak ediyorum. Şimdi suratlarına gülüyor. Neyse o olmalı insan. Varsa bir şey suratına söylemeli.

    “Ne olmuş kız? Çatlatma adamı da söyle.” diyor Halime teyze. İlk defa onu bu kadar meraklı görüyorum. Kadın, ne kadar usturuplu olsa da yine kadın. Elindeki işi bırakıyor. Doğmamış torunlarına patik örüyor garibim. Böyle avunuyor.

    “Karısı hamileymiş. Kadıncağız neden gelmedi sanıyorsunuz. Sokağa çıkamıyormuş utancından. Oğlunu geçen ay evlendirdiler bacım. Bizim adam gitmiş bakkalına. Kazım düşünceli düşünceli oturuyormuş. Hayırdır Kazım, neyin var, diye sormuş. Başta söylemek istememiş. Bizimki ısrar edince, usulca bizim hanım hamile, demiş. Bizimki ne dese beğenirsiniz. Yersen o kadar pestili olacağı budur. Hahahahayttt! Bizimki de alem adam.”

    Bir şenlik havası sarıyor evi. Kahkahaların ucu bucağı görünmüyor. Bak bu habere ben de şaşırdım. Vesile teyze hamileymiş. Kadın ellisine dayandı. Millet ne doğurgan çıktı be! Ben annemle babamın seviştiklerini düşününce kötü oluyorum. Valla annem benden önce hamile kalsa, evi başlarına yıkardım. Senem’e mesaj atayım. O ne diyor bu işe bakalım. Ne de olsa annesi.

    “Ha ha ha! Kız Hatice duy duy. Kocana gidip hemen söyle haberi. Kazım’daki pestilden alsın kendine. Bak sen de eksik etme sofrada. Sabah akşam yesin adam. Elli yaşındaki kadını hamile bıraktırmış baksana.” diyor Yosma teyze. Havadaki en ufak laf sokma malzemesini kaçırmıyor. Yosssssss… maaaaa!

    Hatice abla bile gülüyor buna. “Vallahi söylüyorum.” diyor. Telefonu eline alıyor.

    Bazen çok komik oluyor bu kadınlar. İnsan ilk başta yadırgasa da, gün havası farklı. İnsanın içini sarıveriyor bir şekilde. Örümcek ağı misali.

    Senem mesaj attı. Annemi bırak şimdi. Mahalleye yeni bir aile taşınmış. Bir oğulları var, süt. Hemen görelim kanka. Vallahi lokum diye çiğne. Yut. Pek umursamıyor anlaşılan annesinin durumunu. Yarın kuaföre gidelim yazmış. Gidelim tabii ya. Erkeklere güzel gözükmek lazım. Evde kalacak değilim ya.

    “Kız, Kazım’ın bakkala da gidilmez artık. Mazallah. Adam bizi bile düdükler anam.” diyor Münevver teyze.

    Herkes Hatice ablaya bakarak gülüyor. Yok artık. Bu kadınlar da çok edepsiz oluyor bazen. Kadın baştan aşağı kızardı. Yapılacak şey mi? Suratında mahcup bir ifade. Kocasına yazdığı mesaja bakıyor. Pestili çokla kocacım.

    “Bu ne tatlısı kız. Şerbeti yaktı geçirdi boğazımı.” diyor Gülizar abla. Hani nerde o sertliğin? Bir şerbetlik kadınmışsın Gülizar abla. Kusura bakma. Elinde copla, gece gündüz gezinirsin hapishanelerde ama sende de iş yokmuş be! Git kocanın dibine. Lafını dinle sen. Pehhhhh!

    “Su getir kızım, koş.” diyor annem. Suratında sahte bir endişe. Ölse umurunda olmayacak. Panik yapıyor kendince.

    Mutfağa gidiyorum. Çaydanlıktaki sıcak sudan koyuyorum. Belki daha fazla yanar. Hahahahahahah! Bu arada, şu yosmanın komşusunun oğlu nasıl bir şey acaba? Kadınlar gidince anneme sorayım en iyisi mi. Asker adam. Disiplinli olur hem. Lojmanda falan yaşarız. Ekmek elden su gölden. Ohhhh! Bir sürü de kadın olur öyle yerlerde. Gelsin günler, börekler, çörekler. İçeriden gülme sesleri geliyor. Hem de bensiz. Geliyorum hanımlar. Bekleyin beni.