• ascal Quignard’in yazdığı Tous les matins du monde (Dünya’nın Tüm Sabahları) adlı roman, 1991 yılında Alain Corneau tarafından sinemaya uyarlandı. 17. yüzyıl Fransa´sında çok sevdiği karısını yitirdikten sonra çiftliğinde inzivaya çekilmiş olan besteci ve viyola sanatçısı Sainte-Colombe’nin iki kızıyla birlikte yaşadığı muhteşem bir hikâyedir bu. Ün peşinde koşmayan münzevi bir adamdır Colombe.

    Ulu bir dut ağacının dalları arasına kurulmuş, viyola sesinin hiç eksik olmadığı derme çatma bir kulübenin içinde gölgelere üflenen nefes. Karısının hayali önünde belirince gözlerinden süzülen yaşlar. Ve dış dünyaya kapanan gözler. Ve aşkın kederli sesi. Dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüzdür.

    Saraydan gelen teklife; “Mösyö, ben yaşamımı bir dut ağacının içindeki külrengi tahtalara, bir viyoladaki yedi telin seslerine, iki kızıma adadım. Anılardır arkadaşlarım. Karımdır aşkım. Sarayımsa şuracıktaki söğütlerdir, akıp giden sudur, akbalıklardır, kaya balıklarıdır, mürver çiçekleridir. Majestelerine söyleyin, sarayının bundan otuz beş yıl önce babası rahmetle kralla tanıştırılmış yaban bir adamla işi olmaz” diyen bir adam.

    Çünkü onun parmaklarının arasından dökülen notalarda kendi içinde yaşattığı acılar vardı.

    Camille Pissarro’nun “Bu adam ya delirecek ya da hepimizi geride bırakacak dediği” Van Gogh’un acısı, Kafka’nın sızıları, Dostoyevsksi’nin sanrıları, Andrei Rublev’in suskunluğu… Ve gözlerde beliren o hep derin acı. Bütün nevrozlar kabulüm diyen kederli adamlar. Witgeinstein’in bir zihin kasılmasına neden oluyor diyerek anlatmakta güçlük çektiği şey. Bir algılayış ve kavrayış düzeyinde bu irrasyonaliteye anlam veremeyen insanların çektiği derin acılar.

    Uçuş sırasında yürekleri dağlayan, kanatları fani kılan aşkın o yakıcı dünyasına temas etmek. Aşka âşık sevgililerin dünyası. İnsanın sevdiğini unutacak derecede aşkla meşgul olmasını İbn-ül Arabi anlatsın;

    İnleyen Kays’ın yanına gelen Leyla bir buz parçası alır ve onu kor gibi yanan yüreğinin üstüne koyar ve o buz parçası yanan yüreğinin yangını dindirir. Sonra “İşte geldim” der Leyla. Sevgilin, aşkın burada, yanında… Kays, Leyla’ya bakar ve ona; “Gözümün önünden çekil git! Çünkü senin aşkın beni öylesine meşgul etti ki sonunda seni unuttum’’ der. Ne ince ne keder dolu ne derin bir duygu bu.

    Aşkta helak olma. Secdeye varıldığında toprağa temas etme hali. Yüreği yangın yerine dönerken toprak kokan insan. “Gör bakalım ateş mi seni yakar, sen mi ateşi “ denilen o üçüncü boyut. Derin iç çekişler… Şeyh’ül Ekber’in tanımlamasıyla; tıpkı ateş yanarken işitilen çıtırtılara benzer bir takım hararetli ve hafif gürültülü sesler ve iniltilerin duyulması(zefrat) gibi. Yunus’un “Aşk aşıkı şir eder. Aslanı zencir eder. Katı taşı mum eder” ifadelerindeki erime hali.

    Umut doğuran anaların yurdunda aşkın bir dönüm noktasına denk düştüğünü idrak eden, canandan değil candan, dertten değil dermandan usanan, ilim, irfan, hikmet sahibi aşk insanlarımızın yüreklerinin kavrulduğuna şahit oldu insanlık. İşte bu aşkı hedef aldı şeytan. Çünkü şeytanda eksik olan tek nimet aşktır. Bu aşkı bir türlü hazmedemedi.

    O yüzdendir ki bugün bilimin ve aklın üretimi yapay zekâların, mekanik ilişkilerin modern dünyasında Mevlana’nın ifadesiyle artık insanlar maşuk aramıyor kendi bencil duygularına köle arıyor.

    Özel’in ifadesiyle “acı” artık “ruhun fiyakası” olarak görülmüyor. Cep telefonunu suya düşürdüğünde attığı çığlıklardan öteye varamayan tuhaf bir ruhsal bozukluk hali bu. Mutluluk ise saman bulan ineğin mutluluğu kadar… Aşkla inleyen yürekler yok artık. O toprak kokan, Allah’a varacak kadar derin ve incelikli aşkın yolunu kendi ellerimize kapadık.

    Öyle ki sevgimiz bile bir vakitler kuş saraylarından hayvanat bahçelerine evirilen bir hayvan sevgisine dönüştü. Aşksızlıktan. Aşkla dokunamamaktan. Aşkı taze ekmek gibi anlık tükettiğimizden.

    Biliyorum her şeyin madde ile ölçüldüğü sevgilinin bile ölçülebilir ebatları olduğu, güzelin sayısal verilerle tarifinin yapıldığı, yüreklerin kabuk bağladığı, insana ait olan her şeyin dedikodu malzemesi haline getirildiği şöyle bir zamanda bu yazı tuhaf karşılanacaktır.

    Artık kimsenin “insan nedir” sorusunu sormadığı şöyle bir zamanda aşkı hatırlatmak biliyorum hünkârbeğendi kıvamında kalacak. Oysa şu kirletilmiş zamanda, karlı bir gece vakti dostu uyandırmaktır maksadımız. Çünkü aşkla daha çok balçık kokar insan.

    Ufuk Coşkun-Milat
  • Manzarayı izlerken gördüklerimi yorumlamaya başladım ve akşam vakti yüzünü gösterirken düşüncelerim de şekillenmiş oldu. (Gerçekliğin yarısını ya da çok ufak bir kısmını gördüğümü çok sonra fark edecektim.)
    Belli ki insanlığın sayıca azaldığı çağa gelmiştim. Kanlı canlı güneşin batması bana insanlığın batışını düşündürdü. İçinde bulunduğumuz toplumsal çabaların nasıl da tuhaf sonuçlandığını ilk kez o an fark ettim. Bunun gayet makul bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Güç ihtiyaçtan doğar; güvenlik ise güçsüzlüğe sebep olur. Hayat şartlarını iyileştirme işi (hayatı giderek daha güvenli kılan gerçek uygarlaşma süreci) istikrarlı bir şekilde zirveye ulaşmıştı. İnsanlık birleşmiş, Doğa'ya karşı ardı ardına zaferler kazanmıştı. Şu anda sadece hayal edilen şeyler, özellikle ele alınıp gerçekleştirilen projelere dönüşmüştü. Ve benim gördüğüm şeyler de hasat edilenlerdi!
  • 320 syf.
    ·2 günde
    Aşağıdaki satırlar (kitabın tuhaf ve sıradışı yapısından ötürü) asla spoil içermemektedir...

    Öncelikle bilenlere hatırlatma, bilmeyenlere de kulağa küpe mahiyetinde, gerçekte vuku bulmuş bir katliamdan bahsetmek istiyorum.
    Olayımızın başkahramanı Jim Jones... 1960'lı yıllarda, Indıana Komünist Partisi saflarında boy gösteren ve Marksizm'i insanlara duyurmak amacıyla, kiliselerde uzun süre vaazlar verip halkın güvenini kazanan ve akabinde kendi tarikatını kuran bir adam Jim Jones.
    Tarihler 18 Kasım 1978'i gösterdiğinde, Güney Amerika'nın Guyana eyaletine bağlı Jonestown kasabasında yaşayan People's Temple(HalkınTapınağı) tarikatına bağlı 981 kişi, liderleri Jim Jones'in vaazı üzerine siyanür lü kokteyl içerek topluca intihar ettiler. Jones'in vaazı ise şu şekildeydi: "Evlatlarım, ölümde büyük bir şeref vardır. İntihar etmek her dinde günahtır lakin biz intihar etmiyoruz, biz insanlık dışı dünya şartlarını devrimci bir protesto ile kınıyoruz"

    Albert Camus, Nietzsche ve Kurt Vonnegut'u gerek özel gerekse edebi hayatında, kendine rol model olarak benimsediğini söyleyen ve Minimalist edebiyat akımının öncüsü olarak gösterilen Chuck Palahnıuk, işte bu katliamdan yola çıkarak oluşturmuş bu eserini. Orijinal adı Survivor olan bu kitabın, nasıl bu isim ile Türkçeye çevrildiğini ancak kitabın ikinci yarısında anlayabiliyorsunuz.
    Yazarın kendi söylemiyle, bu kitapta yalnızlığı, yabancılaşmayı, şiddeti, pornografiyi, tüketim ve şöhret açlığını doruklarda görüyorsunuz.

    Kitabı en ilginç kılan kısım ise tersten başa doğru tasarlanmış sayfa yapısı... Evet kitap 47.Bölüm 312. Sayfadan başlayarak 1.Bölüm 1.sayfada noktalanıyor.

    Ana karakterimiz, sadece çalışmak ve işi bitince ölmek için Creedish cennetinden bu dünyaya gönderilmiş olan misyoner Tender Branson.. Creedish mezhebinin teslimiyet doktrininine göre, mezhep deşifre olunca tüm üyeler toplu ya da bireysel ihtiharları seçerek hayatlarına son verirler. Creedish'in yaşayan son temsilcisi Branson da haliyle mezhebin ruhani lideri olur.Brandon, kaçırdığı ve 2 saat sonra yakıtının biteceğini bildiği bir uçağın karakutusuna derdine anlatıyor ve biz de dinliyoruz...

    Popüler kültüre, kitle psikolojisine, tüketim çılgınlığına, şov dünyasına, uyuşturucu batağına inanılmaz yerinde göndermelerin olduğu, nokta atışı bol bir kitaptı.

    Hakan Günday tavsiyesi ile okuduğum, kurgusu güçlü, üslubu sağlam, anlatımı sürükleyici olan bu eseri, yeraltı edebiyatı sevenlerin okumasını ısrarla öneriyorum.

    Oku, düşün, sorgula!!!
  • Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi.

    Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük.

    Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

    - Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

    - Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

    O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

    - Ne oldu, nasıl oldu?

    - Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz.

    O seminerin bitişine doğru dediniz ki:

    "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur.

    Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur.

    Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
    olanaklar yaratmaktır.

    "Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

    - Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki:

    "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
    olanaklar yaratmaktır."

    Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm:

    Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum?

    Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim.

    Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.

    Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı.

    Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu.

    Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

    - Hayır, neden?

    - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum.

    "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?"

    Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
    *sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.*

    Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.

    Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu.

    Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

    Burada biraz sustu, soluklandı.

    Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu.

    Sonra konuşmaya devam etti:

    - Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım.

    "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum.

    Seminer için geldiğim
    İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

    - Radikal bir karar!

    - Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.

    Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti.

    Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım.

    Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik.

    Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim.

    Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın!

    Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık.

    Gel şimdi değiştirelim bunu.

    - Eşiniz ne dedi?

    - Hocam biliyor musun ne oldu?

    - Ne oldu?

    - Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!

    Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek!

    Öyle şey olmaz."

    - Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

    - Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.

    Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum.

    Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

    - Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

    - İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı?

    Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim.

    Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık.

    Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık.

    Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık.

    Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım.

    Her gün, her gün, her gün oynadım.

    Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum.

    Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım.

    Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti.

    Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

    "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm.

    Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

    - Demek farkına vardın, seni kutlarım.

    Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

    - İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik.

    Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti.

    Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor.

    Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun.

    Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin.

    Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti.

    O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum.

    Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!

    Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

    -Eşiniz gelmek istemedi!*

    - Hayır istemedi.

    Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi.

    Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.

    Mahcup olacağımı düşünüyordum.

    Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.

    En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.

    Sıra bende!

    Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi.

    Hiç cevap vermedim, önüme baktım.

    Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi.

    "Çok mu kötü hocam?" diye sordum.

    Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi.

    "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu.

    Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

    - Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

    - Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
    İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı.

    Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı.

    "O kadar mı kötü?" diye sordu.

    Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim!

    Ağladım.

    Daha sonra anlattım.

    Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.

    Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız.

    Ailemin mutluluğu kurtuldu.

    Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş.

    Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

    "Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim.

    Kucaklaştık.

    "Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım.

    Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
    Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.

    Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.

    Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

    Doğan CÜCELOĞLU
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    ÇÜNKÜ HERKES ÖLDÜRÜR SEVDİĞİNİ..

    Dikkat bu bir kitap değildir!

    Ve işte karşınızda insanlık tarihinin yazılmış en kederli en tutkulu ve en derin aşk mektubu.
    (de profundis fransızca da derinlerden gelen demektir)
    İşin ilginç yanı bu mektupların bir erkek tarafından başka bir erkeğe gönderilmesidir. Eğer bununla ilgili bir ön yargı oluşturduysanız ve ön yargı aşılamaz bir duvar ise kitabı okumanızın hiç gereği yok. Ama hem tarihi bir olaya hemde oscar wilde’ın yüreğinin derinliklerinden gelen muhteşem kelimelerle kağıda dökülmüş, duyguların ihtişamıyla donatılmış ve benim gibi realist bir taş kalpli adamın bile içini sızlatmış bu kitaba kayıtsız kalmak istemiyorsanız derhal Rosa Hakmen çevirisi ile okumaya başlayınız..

    ——————————————————

    Daha önceki Dorian gray’in portresi incelememde oscar wilde için sonun başlangıcı demiştim, de profundis de adeta oscar’ın hayatının son dönem özetini ve finalini anlatıyor.
    Lord alfred douglas’a hitaben yazılmış mektuplar 1908 yılında yayımlanmış ama tamamlanmış uzun versiyonu meslektaşı ve yakın dostu olan nobel ödüllü yazar Andre Gide’ın harkulade önsözü ile 1949 yılında kitap olarak piyasaya sürülmüştür.

    -READİNG ZİNDANI-

    Oscar 1895 yılının kasım ayında ahlaksızlık suçlamasıyla reading cezaevine gönderilmiştir. Reading cezaevi britanyanın genellikle idam mahkumlarının kaldığı ve çok ağır insani şartları olan bir hapishaneydi. Oscar burda döşeksiz tahta yatakta yatıyor, diğer mahkumlarla birlikte tek sıra halinde hergün bir saat avluda yürümesine izin veriliyordu. Mahkumların birbiri ile iletişim kurması yasaktı. Çok az yemek verildiği için mahkumlar sürekli bir açlık içindeydi. Ve yine çok az uyumalarına izin veriliyordu. Ayrıca hijyenik koşullardan ötürü sürekli başta dizanteri olmak üzere hastalığa yakalanıyorlardı. Oscar günde 1800 metre, yirmi dakikada bir beş dakilalık mola ile rampa çıkar gibi her gün altı saat ayak değirmenine bağlanıyordu. Koşullar oscar için öyle kötüydü ki bununla ilgili cezaevi yöneticisi nelson, oscar’ın yakın dostu Robert ross’a aynen şöyle söylemiştir; “ağır koşullara alışkın olmayan her mahkum gibi oscar’da iki sene içinde ölecektir”

    —————————————————————

    Sofistike bir yazar, şair ve sanatçı olan oscar’a cezaevi koşullarının yanı sıra kaleminden ayrı kalmakta çok koyuyordu. Cezaevi tüzüğü gereği mahkumlara oyun, roman ve makale yazma izni verilmiyordu. Ama mektup yazma izinleri vardı. Sanatını icra edmediği bu dönemde yazdığı mektuplar oscar’a adeta can suyu oluyordu. Hücresinde tek başına kalan oscar’a hergün mürekkep, kalem ve kağıt veriliyordu, çok sıkı incelemelerden sonra cezaevi kurallarına uygunsa, mektupları dostu robert ross’a teslim ediliyordu.
    Şahsi kanaatim ve yaptığım araştırmalar robert ross’un pek güvenilir biri olmadığını gösteriyor, zira bazı kaynaklara göre mektuplar hiçbir zaman lord alfred douglas’a ulaştırılmadı. 1908 yılında mektupların derlenip ross tarafından kitaplaştırılması da rober ross’un mektuplardan ticari bir fayda sağladığını gösteriyor..

    PEKİ NE VAR BU MEKTUPLARDA?

    Oscar’ın douglas’a duyduğu aşkın ve tutkunun zamanla nasıl acıya ve ızdıraba döndüğünü görüyoruz genel olarak.
    Hedonist yaşam tarzını sanatına sürekli karıştıran oscar, ki bunu zaman zaman okuyucuyu ve izleyiciyi eğlendirerek yapmıştır, bu sefer bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. İçindeki sanat aşkıyla değil bulunduğu koşulların çaresizliği ile, yüreğindeki saf üzüntüyle yazıyordu.
    Gerçi her ne kadar yazdıkları gerçek hisleri ve yaşamının dramatik kesitleride olsa, bunu herzamanki muhteşem cümleleriyle kağıda döküyordu. Mektuplar acısını ve üzüntüsünü yansıtan oscar, mektuplar ve kitaptaki sayfalar ilerledikçe bizlere hayatının son demindeki olgunluğu ve dinginliği gösteriyor, tüm uçarı yönlerini kaybettiğini ve başına gelenlerin kaderin cilvesi bağlayan duruş gösteriyor, hatta cezaevi sonrası mütevazi hayallerini yansıtmayı ihmal etmiyordu.

    -LORD ALFRED DOUGLAS-

    Dougslas’a duyduğu büyük aşkın onda yarattığı depremi ve duyduğu acıyı yazan oscar, aynı zamanda douglas’a sık sık sitem etmeyide ihmal etmiyor, ve ne kadar seviyesiz, kötü kalpli ve bencil biri olduğunuda haykırıyor. Hayatının en büyük talihsizliği olduğunu, ilişki içinde sürekli iç sesinin kendisine “ondan kurtulmalıyım” dediğini hatırlatıyordu. Oscar Kitabın bir bölümünde douglas için şu ifadeleri kullanmıştır; “iki kişinin birbirini anlayarak buluşabileceği seviye en alt noktadır. Biz seninle bataklıkda buluşabiliyorduk”
    Peki bu kadar zeki biri olan oscar nasıl bu hale geldi?
    Çünkü ona duyduğu sevgi ve aşk hem çok derindi hemde tüm şımarıklığı ve kayıtsızlığına rağmen douglas her seferinde oscar’ı bir şekilde hayatında tutmakta ısrar ediyordu.
    Ama bu ısrar oscar’ın hayatına mal oldu.

    -FİNAL-

    Oscar yaşadığı süreçten öyle etkilendi ki, reading zindanı baladı kitabında da bu etkinin izlerini görmek mümkün.
    Oscar’ın cezaevi anılarına ilişkin, bir hücrede Dante’nin kitabını bulduğunda, beni en çok etkileyen ironik sözlerinden biride şu oldu; “florentine’in yüzyıllar önce sürgünde çektiği acının, bugünki bir cezaevinde sıradan bir mahkumun acısını hafifletmesi bana tuhaf ve hoş göründü”

    Ayrıca oscar’ın tahliyesinden kısa bir süre sonra hapis yasası ile değiştirilen cezaevi koşullarıda oscar için büyük talihsizlikti.

    Cezaevine giden süreci, ordaki kasveti, çektiği acıları, duygularının nasıl yıprandığını, ruhunun derinliklerinde yanan ateşi ve başına gelen tüm felaketleri, nasıl olgunlukla dinginliğe çevirdiğini ve tüm yıkıntıların arasından böylesine büyüleyici bir eserin nasıl çıktığını görmek istiyorsanız kitabı okuma listenize ekleyiniz.

    KESİNLİKLE MUTLULUK DEĞİL İSTEDİĞİM. SADECE ZEVK! ÇÜNKÜ İNSAN HER ZAMAN EN TRAJİK OLANI İSTEMELİ!!
  • Hikaye anlatma sırası kendisine gelince, Galip, yıllar önce, bir başka köşe yazarından dinlediğini söyleyerek yaşlı ve yalnız bir gazetecinin aşk hikâyesini anlatmaya başladı. Bütün hayatını Babıâli gazetelerine, dergilere çeviriler yaparak, en son filmler ve oyunlar üzerine yazılar yazarak geçirmişmiş bu adam. Kadınlardan çok, kadınların elbiselerine ve takılarına ilgi duyduğu için hiç evlenmemiş* Beyoğlu'nun bir arka sokağındaki iki odalı küçük dairesinde, kendinden de yaşlı ve yalnız gözüken tekir kedisiyle birlikte yapayalnız yaşarmış. Olaysız geçen hayatında tek sarsıntı, Marcel Proust'un geçmiş zamanın peşine düştüğü o okumakla bitmeyecek kitabını ömrünün sonuna doğru okumaya başlamasıymış.
    Yaşlı gazeteci, kitabı o kadar çok sevmiş ki, bir süre önüne gelen herkese ondan sözetmiş, ama değil kendisi gibi ne emekler vererek o ciltleri Fransızca okuyup sevecek birini bulmak, heyecanını bile paylaşacak kimseye bile rastlayamamış. Bunun üzerine içine kapanmış ve kimbilir kaç kere okuduğu ciltlerdeki hikâyeleri, sahneleri bir bir kendine anlatmaya başlamış. Gün boyunca ne zaman bir sıkıntıyla karşılaşsa, duygusuz, incelikten yoksun, hırslı ve böylelerinin hep olduğu gibi 'kültürsüz' kişilerin kabalıklarına ve acımasızlıklarına ne zaman katlanmak zorunda kalsa, "Zaten, şimdi burada değilim ben!" diye düşünüyormuş. "Şimdi ben, evimde, yatak odamdayım ve içerdeki odada uyuyan ya da uyanmakta olan Albertine'imin ne yaptığını düşlüyorum ya da uyandıktan sonra Albertine'in evin içinde gezinirken çıkardığı o yumuşak, o tatlı ayak seslerini dinliyorum keyifle, sevinçle!" Sokaklarda, mutsuzlukla yürürken, tıpkı Proust'un romanındaki anlatıcının yaptığı gibi, evinde kendisini bekleyen genç ve güzel bir kadın olduğunu, bir zamanlar tanışmayı bile mutluluk sayacağı Albertine adlı bu kadının kendisini beklediğini ve beklerken de Albertine'in neler yaptığını hayâl ediyormuş. Sobası bir türlü iyi yanmayan iki odalı kendi evine döndüğündeyse, ihtiyar gazeteci, Albertine'in Pro-ust'u terkettiği öteki ciltteki sayfalan kederle hatırlar, boş evin hüznünü içinde hisseder, bir zamanlar burada Albertine ile gülüşerek konuştukları şeyleri, onun kendisini ancak zili çaldıktan sonra zıyaret etmesini, sabah kahvaltılarını, kendi bitip tükenmeyen kıskançlık nöbetlerini, birlikte çıkacakları Venedik yolculuğunun hayâllerini tek tek, sanki kendisi hem Proust hem de kapatması Albertine imiş gibi, gözlerinden hüzün ve mutluluk yaşları akana kadar hatırlarmış.
    Tekir kedisiyle evinde geçirdiği pazar sabahları, kaba saba hikâyeler yayımlayan gazeteye öfkelendiğinde, meraklı komşuların, anlayışsız uzak akrabalarm ve sivri dilli terbiyesiz çocukların söyledikleri o alaycı sözleri hatırladığında, kendi eski çekmecesinin gözünde bir yüzük bulmuş gibi yapar, bunun hizmetçisi Françoise'ın gül ağacından masanın çekmecesinde bulduğu ve Albertine'in unuttuğu yüzük olduğunu düşünür, sonra hayâli hizmetçiye dönerek: "Hayır, Françoise," dermiş tekir kedinin işitebileceği kadar yüksek sesle konuşarak, "Albertine bunu unutmadı, yüzüğü ona geri yollamamız da boşuna olur, çünkü nasıl olsa pek yakın zamanda eve dönecek Albertine."
    Kimse Albertine'i tanımadığı, kimse Proust'u bilmediği için bu kadar sefil ve acıklı bizim ülkemiz, diye düşünürdü ihtiyar gazeteci. Bir gün Proust'u ve Albertine'i anlayacak birileri bu ülkede çıktığında, evet belki o zaman sokaklardaki bıyıklı ve yoksul insanlar daha iyi bir hayat yaşamaya başlayacaklar, belki o zaman, ilk kıskançlık anında birbirlerini bıçaklayacaklarına, Proust gibi sevgililerinin hayâlini gözlerinin önünde nasıl canlandırdıkları üzerine hayâllere dalacaklardı. Okumuş yazmış kabul edildikleri için gazetelerde çalıştırılan bütün o yazarlar, çevirmenler de Proust okumadıkları, Albertine'i tanımadıkları ihtiyar gazetecinin Proust'u okuduğunu bilmedikleri, onun Proust ve Albertine'nin bizzat kendisi olduğunu anlamadıkları için bu kadar kötü ve anlayışsızdılar.
    Ama hikâyede şaşılacak yan, yaşlı ve yalnız gazetecinin kendini bir roman kahramanı ya da yazarı sanması değilmiş; çünkü kimsenin okumadığı bir Batı
    eserini aşkla seven her Türk, bir süre sonra, kitabı yalnızca, çok severek okuduğuna değil, onu yazdığına da içtenlikle inanmaya başlarmış. Daha sonra bu
    kişi, çevresindeki insanları, yalnız bu kitabı okumadıkları için değil, kendisinin yazdığı gibi bir kitap yazamadıkları için de küçümsermiş. İşte bu
    yüzden, şaşırtıcı olan şey ihtiyar gazetecinin yıllarca kendini Proust ya da Albertine sanması değil, yıllarca herkesten sakladığı bu sırrım bir gün genç bir
    köşe yazarına açmasıymış.
    Belki de ihtiyar gazeteci, bu genç köşe yazarına çok özel bir sevgi duyduğu için ona açılabilmiş, çünkü Proust ve Albertine'i andıran bir güzellik varmış bu delikanlı köşe yazarında: Badem bıyıklı, sağlam ve klasik yapılı, güzel kalçalı, uzun kirpikli ve Proust ve Albertine gibi de esmer ve kısaca boyluymuş; teninin bir Pakistanlıyı hatırlatan yumuşacık ipeksi derisi pırıl pırıl parlarmış. Ama benzerlik de bu kadarmış işte: Avrupa edebiyatı zevki Paul de Kock ve Pitigrilli'den öte geçmeyen genç ve güzel köşe yazarı, ihtiyar gazetecinin sırlarının ve aşkının hikâyesini dinleyince, önce kahkahalarla gülmüş, sonra da bu ilginç hikâyeyi bir köşe yazısında yazacağını söylemiş.
    Yaptığı hatayı anlayan ihtiyar gazeteci, her şeyi unutması için genç ve güzel meslektaşına yalvarmış, ama hâlâ gülen öteki, oralı olmamış bile. İhtiyar gazeteci evine döndüğünde, bir anda, bütün - dünyasının yıkıldığını anlamış: Boş evinde artık ne Proust'un kıskançlıklarını düşünebiliyormuş, ne de Albertine ile geçirdikleri güzel zamanları, ne de Albertine'nin nereye gittiğini. İstanbul'da yalnızca ve yalnızca kendisinin bildiği, yaşadığı o olağanüstü ve büyülü aşk, hayatının tek gurur kaynağı olan ve kimsenin kirletemediği o yüce aşk, pek yakında yüzbinlerce anlayışsız okura kabaca anlatılacak, yıllardır tapındığı Albertine'in sanki ırzına geçilecekmiş. İhtiyar gazeteci, en son başbakanın hırsızlıklarıyla, en son radyo programlarının kusurlarından başka hiçbir şey okuyamayan budala okurların, daha sonra çöp tenekesinin altına koyacakları ya da üzerinde balık ayıklayacakları kâğıt parçaları üzerinde, Albertine'in adının, o çok sevdiği, ölürcesine kıskandığı, kendisini terkedince mutsuzluktan yıkıldığı ve Balbec'te ilk gördüğü zaman bisiklete binişini hiç mi hiç unutamadığı sevgili Albertine'in güzel adını göreceğini düşündükçe yalnızca ölmek istiyormuş.
    Bu yüzden, son bir cesaret ve kararlılıkla, badem bıyıklı ipek tenli genç köşe yazarına telefon etmiş ve ona bu şifa bulmaz ve özel aşkı, bu insanlık durumunu, çaresiz ve sınırsız kıskançlığını "yalnızca ve yalnızca" kendisinin anlayacağını söyleyerek, Proust'-tan ve Albertine'den hiçbir köşe yazısında, hiçbir zaman sözetmemesini yalvararak istemiş. Bir cesaretle de eklemiş: "Hem siz zaten Marcel Proust'un o eserini okumadınız bile!" "Kimin, hangi eserini?" diye sormuş, "niye?" diye sormuş konuyu ve ihtiyar gazetecinin aşkını çoktan unutmuş olan genç köşe yazarı. İhtiyar, her şeyi gene anlatmış ve genç ve acımasız köşe yazan gene aynı kahkahayla gülüp, evet, evet, işte bu hikâyeyi yazması gerektiğini söylemiş sevinçle. Hatta belki de ihtiyarın konunun yazılmasını istediğini düşündüğü için de.
    Yazmış da. Bir hikâyeye benzeyen o köşe yazısında ihtiyar köşe yazarı şu dinlediğiniz hikâyedeki gibi anlatılıyormuş: Tuhaf bir Batı romanının kahramanına âşık olan ve kendisini hem yazarı hem kahramanı sanan İstanbullu, yalnız ve acıklı bir ihtiyar olarak. Hikâyedeki ihtiyar gazetecinin de, gerçek ihtiyar gazeteci gibi bir tekir kedisi varmış. Köşe yazısındaki ihtiyar gazeteci de, bir köşe yazısında anlatılan hikâyede kendisiyle alay edildiğini görünce sarsılıyormuş. O anlatılan hikâyenin içindeki hikâyede de ihtiyar gazeteci, Proust'un ve Albertine'in adlarının gazetede görünce ölmek istiyormuş. Hikâyenin içindeki hikâyenin içindeki, hikâyenin içindeki yalnız gazeteciler, Proust'lar ve Albertine'ler ihtiyar yazarın hayatının son mutsuz gecelerinin kâbuslarında dipsizlik ve sonsuzluk kuyularından birer birer ortaya çıkmışlar. Geceyarılarında kâbuslarla uyandığında, ihtiyar gazetecinin, kimse bilmediği için hayalleriyle mutlu olabileceği bir aşkı da yokmuş artık. Acımasız köşe yazısının yayımlanmasından üç gün sonra, bir sabah kapısı kırılarak açıldığında, bir türlü yanmayan sobanın borusundan sızan dumanla ihtiyar gazetecinin uykusunda sessizce öldüğü anlaşılmış. Tekir kedisi iki gündür açmış, ama gene de efendisini yemeye cesaret edememiş.