• Kıyamet günü bir mesaj-tweet yüzünden Rabbimizin huzurunda mahcup olmayı istemeyiz.
  • "O kitapları demek istiyorum, onların birini bile bir günde okuyamaz insan."
    "Onca sayfa okunur mu hiç ya? Özetlerine baktım."
    Bunları söylerken kucağındaki iPad' i işaret ediyordu.
    O zaman hayatı, aşkı, ölümü, felsefeyi, edebiyatı 140 karakterlik tweet'lerle ifade eden bir kuşakla konuşutuğumu daha derinden kavradım. Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi.
  • Önünüze çıkan bütün yolların, sizin için gidilebilir hale gelmesi Kürdistan’da kaybolmanın ve onun ruhuna ulaşabilmenin yegâne yoludur. Ancak o zaman uçsuz yükseklikler, geniş düzlükler, dağlar arasına saklanmış göller ve tozlu ovalar berrak bir gökyüzünün altında size kendini fısıldayabilir. Yolculuğunuzun bir amacı yoksa ve hiçbir yere gitmiyorsanız, Kürdistan’ın rahleye benzeyen dağları, bir kâğıt tomarını andıran engebeleri önünüze bir kitap olarak koyar ve “oku” der; “beni varedenin adıyla oku”. 

    Marco Polo, “Nereden başlasam ki” demişti. Oysa yolculuk, Rab’bin yarattığı ilk şeydir ve yol bitince yolculuk da ölecektir. Devri daim eden her şey gibi, bir yol diğerine bağlanacak, bir yol bizi bütün yollara çıkaracaktır. Geleceğe bakarken yol gittiğinde insan, ister istemez geçmişine dönecektir. Tarih, bizim kendimizi hatırlamamızdır.

    Notlar

    1. İngiltere Kralı’na sormuşlar; Büyük Britanya İmparatorluğu ile donanma arasında tercih yapmak zorunda kalırsanız hangisini tercih edersiniz? Kral hiç düşünmeden cevaplamış; Tabii ki donanmayı, donanmamız oldukça imparatorluğu yeniden kurarız. Donanma mı yoksa İngiltere mi sorusuna, tabii ki İngiltere demiş ve eklemiş: İngiltere’siz bir donanma neye yarar?

    İngiltere mi İngilizce mi diye sormuşlar bu sefer de. Kral homurdanmış, nefesini tutup kızgınlığını belli edercesine bakmış ve “Tanrı İngilizleri böyle bir tercih yapmaktan korusun” dedikten sonra ilave etmiş; “Böyle bir tercih yapmak zorunda olsaydım eğer, şüphesiz İngilizce’yi tercih ederdim. Bir millet dilini korudukça millettir. Millet olduğunun farkında olan toplum da er geç vatanına kavuşur” demiş.

    Kürtlerde bu iş tersinden işliyor sanırım. Çünkü dillerinden vazgeçiyor, topraklarından vazgeçiyor, ordularından vazgeçiyor, Kürdistan hayallerinden vazgeçiyor ama partilerinden vazgeçmiyorlar.

    Diyarbekir’deyim ve Kürtçe’nin artık bittiği şehirde Kürt’ten de Kürdistan’dan da daha fazla “parti” adını duyuyorum. Parti şöyle, parti böyle.

    İsa’nın doğumundan 612 yıl önce Medler,Ninova’yı geri almışlar. İki yıl sonra, Asur’un son direniş kalesi Harranda Medlerin eline geçmiş ve burada Ari Kürtlerle Samilerin karışımından meydana gelen yeni bir kimlik oluşmuş. Kısa bir süre sonra Medlerin himayesinde buradan Uruk’a kadar hükmeden Kalde (Yeni Babil) adıyla bir krallık teşekkül etmiş. Krallık, M.Ö 539’da Pers kralı Kuroş’un Babil’e girmesiyle son bulmuş.
    Harran’dayım, kulağımda Hozan Aydın’dan Deşta Herranê adlı şarkı, yüzlerce kez dinliyorum. Urfa’daki Kürt müziğinde bütün eski müziğimizin kalıntıları var. Bu şarkı da öyle.

    Türk tarihçilerinin artık neredeyse aşağılık kompleksine çevirdikleri bir mesele var: Arapça’da Kürd’ün çoğulu olan Ekradsözcüğünü asıl anlamından koparıp “konar-göçer”anlamında kullanmak istiyorlar. Bunun basit bir sebebi var çünkü Osmanlı’nın vergi kayıtları olan mufassal-tahrir defterlerinde Türkmen kelimesi hiçbir zaman tek başına kullanılmıyor. Ekrad-ı Turkman ve Turkman Ekradı gibi bir terkip ile ifade ediliyorlar. Yani Türkmen Kürtleri.

    Bu, günümüzdeki Türkiye Kürtleri / Kürdistan Türkleri gibi bir şey mi, Kürtlüğe asimile olmuş Türkler mi ya da Türklüğe asimile olmuş Kürtler mi tartışılır ama ta ilk Arap kaynaklarından bu yana Kürtler anlamında kullanılan Ekrad’ı eğip bükmenin ancak kendilerine Kürdistan ve Anadolu’da bir tarih yaratmak isteyen Türklere, kendilerini kandırma karşılığında bir faydası olur.
    Zira, Irak Türkmenlerine ait DNA kayıtları onların da Kürtlerle aynı haplogruptan olduklarını gösteriyor. Şimdiye kadar hep kabilelerin, kültürlerin, dinlerin ve dilin tarihi yazıldı. Bundan sonra kanın tarihi yazılacak ve tarihsel çarpıtmalar büyük oranda yok olacaklar.

    Kilis’ten geçiyoruz Ahmet ile. Bir çay ocağında oturup çay içiyoruz. Aklımda Kilis Sancağı Kanunnamesi. Diyor ki “Ekrad [Kürtler] taifesi kıl ev ile kadim-i kışlak ve yurtları olan Nahiye-i Com etrafında Halep ve Maraş eyaletlerinde vaki olan yaylaklarına konar göçer olduklarından...”

    Nahiye-i Com, Halep ile Anteb arasında kalan bölgedir. Afrin-Kilis-Azez üçgeni. Çiyayê Kurmênc mıntıkası yani. Antep’le birlikte Kilis’te büyük bir Türkleştirme operasyonu vardı uzun zamandır ve yakın dönemde bu operasyon ‘başarılı’ oldu. Yine de buradaki Kürtler eskiden sınırın diğer tarafından, Afrin’den alırdı Kürtlük gücünü. O da Suriye Krizi ile birlikte yok edildi. Önce bu bölgeye “halklar” adı altında Araplar ile Türkmenleralındı ve Kürt nüfusu azınlık konumuna getirildi, sonra da bölge tümüyle Türkiye’ye teslim edilerek Dinai, Beyan, Pijan, Reşî, Şerqan, Şêxî aşiretleri buradan sürülerek Kürtsüzleştirildi.

    İran’da Kürdistan derseniz Kirmanşahanlaşılır oysa Kürdistan doğuda Azerbaycan sınırından başlayıp Hürmüz Körfezi’ne, Benderabas’a kadar iner. Türkiye ve Suriye’de Kürdistan denildiğinde şu sıralar akla sadece Kürdistan’ın güneyigeliyor. 500 yüzyıl kadar önce Kürtler arasında Kürdistan denince akla Çemişgezek geliyormuş.

    Öyle aktarıyor Şeref Xan. Yekpare 32 kaleymiş. Kürtsüzleştirmek için uğraşılan Erzincan-Tunceli-Sivas hattının tümüne Çemişgezek denildiği zamanlar da yaşanmış ama şimdi burada nüfus neredeyse tükenmiş durumda.
    Çemişgezek’ten Mazgirt’e doğru yol gidiyoruz. Aklımda aşiretler var. Bu bölge yakın zamana kadar büyük Kürt aşiretlerinin yuvası gibiydi. Aklımda 15-19. yüzyıl belgelerinde geçen onlarca isim: Milan, Kuxpînik, Şikakî, Dimilî, Dinaî, Dêsimî, Kumreşan, Kawî, Pîlwenk, Sirgûcî, Kîkan… İsimlerin aynısının Mardin-Urfa-Afrin arasında da bulunması bir tesadüf değil zira buradaki aşiretlerin tümü Şengal-Bagok-Sim’an dağlarından alıyor köklerini.

    Muş’a varmadan bir tweet üzerine beni zamanında epey huzursuz etmiş bir olay geliyor aklıma. 2005 yılı sanırım. David McDowall’ın A Modern History of The Kurds kitabının tam çevirisi yayınlanmıştı. Bir kitapçıda görür görmez almıştım zira Kürtlerin siyasal tarihi üzerine yapılmış bütünlüklü çalışmalardan biridir.
    Bilirsiniz, biz Kürtler tembel bir millet olduğumuz için kendi tarihimizi de ancak başkaları yazınca okuruz.

    Kitap şu an tam hatırlamıyorum ama epeyce hacimli, 700-800 sayfa kadardı. Büyük heyecanla almış ama dumura uğramıştım çünkü şimdiye dek okuduğum en berbat çeviriydi. Başta McDowall’ın maddi hataları sandığım problemlerin ilk birkaç sayfadan sonra çevirmenin işgüzarlığı olduğunu görünce İngilizce metinle karşılaştırma gereği duymuştum.

    Neşenur Domaniç tarafından çevrilmiş kitap, bir yerden sonra azaba dönüştü. Çünkü mesela Kızılbaş kelimesi en az on yerde geçen Kızılbouje, Qzilbash gibi varyeteleri saymazsak çoğu yerde Hizbullah olarak çevrilmişti. Dil ile ilgili bölümlerde Kürtçe’niniki lehçesinden birinin Süryanice olduğu yazılıydı. Sonra anladım ki Soranî lehçesine nasıl olmuşsa Süryanice demiş çevirmen. Kurmancî’ye ise Kır Manço, Kırmaçî, Kırmanç. Zerdüştülük’e de Zoroastrıan. Zaho’ya veya Kürtçesiyle Zaxo’ya Zakhoue, Zakho, Zakhuu. Cizre’ye Jazira, Soran’a Souran, Hoşab’a Khushab… Shikak’ın Şikak aşiretini anlamak kolay oldu ama Hawourkan olarak yazılan aşiretin Hevêrkan olduğunu anlamak için büyük çaba gerekliydi.

    Neticede yayınevine ve oradan çevirmene ulaştım. Daha sonraları Türk Solu kontenjanından bir ‘Kürt’ partisine de yönetici olan çevirmen Soranî diye bir şeyin olmadığını, doğrusunun Süryanice olduğu konusunda epey ısrarcı davranınca epeyce pahalıya da aldığım kitabı yayınevine postayla iade etmiştim.

    Kürtlerin sadece iyi yazarlara değil, iyi çevirmenlere de ihtiyacı var. Kürtleri, Kürdistan’ı, Kürtçe’yi iyi tanıyan; metinlerin arkaplanını iyi bilen çevirmenlere. Yoksa bir Kürdistan tarihi böyle kusha çevrilir.

    Yol devam ediyor...
  • Bunları söylerken kucağındaki iPad'i işaret ediyordu. O zaman hayatı, aşkı, ölümü, felsefeyi, edebiyatı 140 karakterlik tweet'lerle ifade eden bir kuşakla konuştuğumu daha derinden kavradım. Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi.
  • İnternet sanal bir ortam olmasıyla yalanı mubahlaştırmaz,sözden cayma hakkı doğurmaz. Bir Müslüman mesaj-tweet yoluyla verdiği sözleri birkaç defa bozduğunu görüyorsa internet hattını kapatmalı, o mecrada nefsine hâkim olamadığını tespit etmelidir. Bu Müslümanlıktır.
  • Çocukluğu İstanbul'da geçenlerin özellikle Eminönü ve Taksim meydanlarında kuş satıcılarını hatırlarlar. Günümüzde artık kalmadı doğal olarak.

    Bu kuş satıcıları yakaladıkları kuşları kafeslere koyarak bu kuşları satarlarmış. İnsanlar günahlarından arınmak, sevaba girmek için para ile kuşları satın alır ve salarlarmış.Kuşları havaya salarken de "Azat buzat beni cennet kapısından gözet" derlermiş. Yaşar Kemal dönemsel bir geleneği baz alarak yazdığı kitabında insanlığın nasıl öldüğünü veya nasıl çekip gittiğini anlatıyor.

    İnsanlığın ölümü günden güne artan bir evrensel sorun aslında değil mi 100 yıl önce de ölüyordu 500 yıl öncede günümüzde ise teknolojinin işin içine girmesiyle göstermelik insanlık yapıyoruz sadece. Bir kötü haber de hemen tweet veya durum atıyoruz acılarını paylaşıyoruz sonra gidip ailemizle yemeğimizi yiyoruz ve rahatça yataklarımızda uyuyoruz.

    Kitap'da 3 tane kuş satıcı karakterimiz karınlarını doyurmak için bütün gün tuzaklar kurup kuş peşindeler ne için "EKMEK PARASI" için tabi günümüzde insanlar kazandıkları parayı karın doyurmak için değil en son model telefonu almak için en lüks yerlerde yemek yiyerek gezerek sosyal medyada eşe dosta hava atmak için harcıyor. Mekansal olarak da İstanbul'un o yeşil alanlarını anlatan kitap bizi eskiye götürerek şuan ki betonlaşmış İstanbul'a sert bir eleştiri yapıyor. O kadar güzel yeşil alanlar diye yok edildi tabi'ki para uğruna.

    Kısacası kafeslerin tuttuğu kuşlar değil aslında insanlık. İnsanlık öyle bir kafesteki o konan kuşlar kadar çaresiz. Sokaklarda insanların artıkları birikiyor vicdanlarda biriken ise vicdansızlıklarımız. Merak etmeyin hepimiz aynı işin lacivertiyiz.

    Yaşar kemalin de dediği gibi "İnsan evrende gölgesi kadar değil,yüreği kadar yer kaplar."