• ...Allah’a giden yolların yarattıklarının sayısınca olduğu söylenmiştir.
  • 99 syf.
    ·4 günde·9/10
    Birçok eser çağımızın çeşitli tasvirlerinden meydana gelmiştir. Bu tasvirleri eserde hem kısa bir metnin içerisine sığdırabilmek, hem de bunu yaparken yoğun konulara değinebilmek gerçekten meşakkatli bir meseledir. Kabaca ifade edecek olursak, bu eserde Camus'un yaptığı da budur aslında. Çağlar hakkında uzun uzadıya eserler yazılabilir; belki de bu da diğer uzatılması, derine inilmesi en olası olan konulardan bir tanesidir. Çünkü modern çağ hakkında öylesine fazla yanılgı, yanlış anlaşılma, sorun vardır ki, bunların hepsine hakkını vererek değinebilmek birçok modern çağ filozoflarının, düşünürlerinin ve yazarlarının biricik amacı haline bile gelmiştir. Aslında bu mesele yalnızca modern çağa özgü bir şey de değildir. Her çağda, yaşadığı çağın üzerine incelikli bir biçimde düşünen birçok düşünce insanı vardır. Bu düşünce insanları gerek düşünmemeleri için ölümle tehdit edilmişlerdir, gerekse de ağır eleştirilere maruz kalmışlardır. Camus da elbette bu düşünce insanlarından biri. Eserlerinde çağın genel durumunu bizlere hatırlatmakla kalmıyor, yoğun meseleleri kısa metinler içersinde de aktarabiliyor bizlere.

    Bizim şahsi hayatlarımız yaşadığımız çağ açısından ne kadar yerinde olursa olsun yine de birilerinin çağımız üzerine kafa yorması gerekmektedir. Kafa yoran kesimin bir amacı da çağın gidişatına yabancı olan insanlara bazı şeyleri anımsatabilmektir. Bu açıdan, her çağda yaşamış olan düşünce insanlarının, halk dediğimiz kesime bir hatırlatma görevi de vardır aslında. Yasalarla belirlenmiş katı görevler gibi değil bu bahsettiğim; sorumluluklarımız gibi. Bilgiye ulaşan, bilgiyi derinlemesine inceleme şansı bulan insan içinde bilgiyi aktarabilme ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaç, eğer bilgi derinlemesine sağlıklı bir şekilde inceleniyorsa şahsi açıdan bir sorumluluk halini de alabilir. Bu bağlamda meseleye göz attığımızda gönüllü bir sorumluluk alma ile karşı karşıya kalırız. Bu da insanın bilgi aktarmasını tetikleyen en güzel ve yerinde etmenlerden biridir. Toplumda düşünürlerin yeri bu açıdan her zaman çok önemlidir. Çünkü başka hiçbir kesim düşünürler kadar gönüllü bir sorumluluk alma davranışına erişemez. Evet, mesleğini severek yapan birçok mühendis de vardır, ama düşünür olmanın kendisi gönüllü bir sorumluluğu içerir; mühendislerin hepsinin de gönüllü bir sorumluluk aldığını söyleyemeyiz. Ayrıca düşünür olmak için, 'düşünür meslek yüksek okulu' gibi okullara da ihtiyaç yoktur, düşünür olacak kişinin kendisi de o gönüllü sorumluluğu alabilme yetisine erişene dek çaba sarf etmelidir.

    Peki tüm bunların Düşüş ile ne alakası var? Düşüş, modern çağa kısa bir metnin içinden derin bir bakıştır aslında. Eski avukat Clamence'ın 99 sayfalık monoloğunun ardından bir bakış attığımız modern çağ. Kitabın belki de en önemli noktalarından biri de hiçbir düşünce akımını öne çıkarmaya çalışmamasıdır. Evet Camus'un kendi de belirli düşünce akımlarıyla ilgili kimi eserler yazmıştır ama toplumda filozofun veya düşünürün önemli özelliklerinden biri de, yeri geldiğinde kendi şahsi düşüncesini de bir kenara bırakabilme yetisidir. Tam da bu yüzden toplumdaki düşünürün yerini açıklamaya çalıştım. Camus'un kaleminin ardından çağa kendi hayatı üzerinden göz atan Clamence'ın kendi de bir düşünürdür aslında. Avukat ya da yargı kurulundan biri olması onun bir düşünür olmasını engellemez. Zaten düşünür olmak için de belirli mesleklere ihtiyaç yoktur. Düşüş belirli bir akımı öne çıkarmak için yazılmış bir eser değil, tamamen modern çağın bir tasviridir. Eserin kendisi bir monologtan ibarettir. Clamence karşısında biriyle konuşur elbette ama karşısındaki kişinin konuşmalarına hiç yer verilmez. Burada dikkat edilmesi gereken husus, karşı tarafın hiç konuşmayan, daimi dinleyici olan biri değil, konuşan, cevap veren biri olmasıdır. Ama bu verilen cevaplara eserde yer verilmez. Mesela herhangi bir soru sorar Clamence, cevabını da alır, "demek böyle diyorsunuz" şeklinde konuşmasını devam etmesinden anlarız bunu. Bu açıdan bomboş bir duvara konuşulmuş hissi uyandıran diğer hissiz monolog metinlerinden çok daha farklı bir yere sahiptir Düşüş.

    İlk olarak, haksız olmanın farkında olmanın getirdiği çıldırtıcı tutum ele alınıyor. Modern çağda insanları umutsuzluğa sevk eden önemli etmenlerden biri de budur. Modern insan haksızlığa uğramış haldeyse, hatta bunun farkındaysa bile bundan başkalarının da farkına varması için amansız bir çaba gösterir. Ama modern çağda farkında olan insan çoğunlukla yalnızdır. Bu açıdan yine modern çağda farkında olan insan ile farkında olmayan insan arasında uçurumlar vardır. Bu uçurumları aşamamak, aşamayarak da bu uçurumların aşılmasının imkansız olmasının daha da açığa çıkması modern çağda farkındalık içinde olan insan için çıldırtıcıdır. Bu açıdan belki de Clamence çıldırmıştı, diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de karşısında konuştuğu hiç kimse yoktu ve metin boyunca kendi kendine konuşuyordu. Sonuçta bu denli değişmiş ve birçok şeyin farkında olan insan çıldırmamak için kendini zor tutamaz mı? Gerçekten de modern çağ hakkında kimi ufak gerçekler bile bizi derinden sarsarken, salt bu farkındalık işiyle uğraşan toplumdaki düşünürlere ne demeli? Bir anlamda da 'delirmeme çabası' da denebilir mi düşünürlerin yaptığı şeye?

    Modern çağda tutku ve zevk kavramı yok olmaya mahkumdur. Tutku kavramının yerine açgözlülük geçmiştir artık. İnsanlar normalde tutku ve karşılıksız hisler ile yapacakları şeyleri bile açgözlülüğün vermiş olduğu körlükle, başka insanlara bir şeyler kanıtlamaya çabalayarak yapıyorlar. Zaten modern çağda 'karşılıksız hisler' ile yapılan şeylerin bir değeri de kalmamıştır artık. Karşılıksız yapılan bir şey modern çağda, zarar edilen bir durumdur. En basitinden aşk konusu bile modern çağda salt bu yüzden bile çarpıtılmıştır diyebiliriz. İlişkiler karşılıklı çıkar meseleleri haline gelmiştir modern çağda. Çıkar meselelerinin açığa çıkarılmasını zorlayan kimi günler icat eden modern çağ, elinde olsa bir yıldaki bütün günleri çeşitli özel günler ilan ederek bu çıkarları daha fazla daimi hale getirmekten çekinmeyecektir. Başka bir tabirle siz modern çağa imkan verin, (ki imkan da aslında her zaman vardır) o size onlarca çeşit '14 Şubat' çıkarır. İlişkileri bir kenara bırakalım. Mesleki alanda tutku ile yaptığımız bir şey kaldı mı? Büyük bir çoğunluk sabah işe giderken yorgun ve bıkmış hissetmiyor mu? Belki siz, bu incelemeyi okurken ben işimi severek yapıyorum deseniz dahi, işini aslında nefret ederek yapan milyonlarca insan yine olacaktır. Zaten modern çağın, modern insanı içine soktuğu en zor durumlardan biri de amansız bir rekabet hissidir. Çünkü çağın kendisi bir rekabet üzerine kurulmuştur. Rekabet, insan doğasındaki kötücül tarafa en kolay adapte olan olgu olduğundan bu hiç de zor olmamıştır. Neden daha fazla zengin olmak istiyoruz? Neden diğer bir üst model telefonu satın almak istiyoruz? Neden moda kavramının önümüze çıkardığı şeylere itaat ediyoruz? Neden bazı restoranlara sırf paylaşım yapmak için gidiyoruz? Neden sosyal ortamlarda daha fazla beğeni almak bizi daha da çok memnun ediyor? İnsan, doğasında bencildir. Bencillik de rekabeti getirir. İşin kötü yanı bencilliğin açığa çıkardığı rekabet de asla temiz bir rekabet olamaz. Altta kalanın, yere düşenin üstüne basarak yükselmeye çalıştığımız kirli bir rekabet ortamı sunar bu da bizlere.

    Ölen bir insan, ölerek daha iyi biri mi olmuştur? Ölüm kavramına mantıksal bir şekilde yaklaşamamamız bizleri gülünç şeyler uğruna çabalamaya zorluyor. Ölen kişinin ardından iyi şeyler konuşmak zorunda hissetmemizden ve bunun da beraberinde getirmiş olduğu gülünesi çaba da eserde bahsediliyor. Modern çağ, bizi bu gibi çeşitli zayıf konularda da belirlenmiş şeyleri yapmaya zorlar. Bu zorlama gerek ölen kişinin ardından iyi konuşma zorunluluğu hissetmektir gerekse de kimi sahte duyguları kendimize gerçekmiş gibi kabul etmektir. İnsanların çağımızda muzdarip olduğu biricik şey can sıkıntısı diyor Clamence. Modern çağın bize yaşatmış olduğu boğucu can sıkıntısını başka şeylere yormaya çalışmamız da gerçekten mühim bir mesele. Modern çağ, bizi boğazımızdan tutup öyle şiddetli sıkar ki nefessiz kalmaya başlarız. Bu nefessiz kalma anının daimi olması karşısında sürekli bir can sıkıntısına düşen insan, bu can sıkıntısını başka duygularmışcasına yaşamaya çalışır. Bu aslında acınası bir çabadır. Etrafınıza bir bakın. Can sıkıntısı gerçekten de modern çağın büyük bir sorunu değil mi? Nefret ettiği işlerinden eve yorgun argın gelen insanlar eve geldiğinde de televizyon karşısında canları sıkılmıyor mu? Ya da çocuklar, okula bir noktadan sonra zevkle mi gidiyorlar? Okulda çocukların canı niçin sıkılır? Modern çağ aslında birçok şeyin en ideale yakın olan şeklini yapmasını biliyor: Öğrencilerin daima öğrenme hevesi ile dolup taşacakları okulların nasıl yapılacağını da, insanların kendi zevk alacakları mesleklere nasıl yönlendirileceğini de; ama bunu yapmıyor. Belki bazı yerlerde modern çağın aksine bu tür şeyler yapılıyor. Mesela diyoruz ki Japonya'da eğitim ne kadar da güzel, öğrenciler hiç sıkılmıyor, onlarca imkan sunuluyor onlara. Ama bu sitemde bulunurken yine nefret ettiğimiz işlere, okullara gidiyoruz. Çünkü can sıkıntısı daimi olmalıdır. Modern çağ ancak böyle çalışır. Modern insan kimi duyguları keşfeder, mesela aşkı; aşıkmış gibi davranmaya çalışıp buna sırf can sıkıntısı geçsin diye kendisi de inanmaya başlar. Ama gerçek çok daha sonradan ortaya çıkar; karşılıksız şeylerin modern çağda aptallık olduğunun da bilincine varıldığında insanlar birbirlerine düşman olurlar, ilişkiler biter, evlilikler bozulur, yeni büyüyen çocuklar ortada kalır; modern çağın karanlığında kaybolmak için.

    Modern çağda güven kavramı o denli yozlaşmıştır ki, güven artık bir korku halini almıştır. İnsanlar birbirlerine güvenmekten o denli aciz duruma gelmişlerdir ki, kendilerine karşı içten olmaya çalışmaları bile yalnızca yine birbirleri hakkında iyi fikirlerinin süreceği beklentisinden dolayıdır. Bu beklenti de öylesine güvensizdir ki, sürekli birbirlerinin birbirlerine güvenmelerini sahte duygularla geçici olarak sağlamak onların endişesini ve kaygısını her seferinde daha da fazla artırmaktadır. Tıpkı ağızda çıkan bir yaranın oynandıkça daha da büyümesi gibi. Bu yüzden modern çağda artık güven diye bir şey yoktur. Güven sadece isimde kalan, uğruna halen daha çabalanan, ama elde edilen şeyin güven olmadığı bir geçicilik halini almıştır. Elde edilen şey, insanların birbirleri hakkındaki iyi düşüncelerinin sürdürülebilmesi kaygısı olmuştur. Yani güven kavramının içine, güveni zaten en başta yok eden etmen olan kaygı ve endişe zaten girmiştir. Bu yüzden de birçok insan için tek önemli olan şey, kendisi hakkındaki iyi düşüncelerin sürüp sürmeyeceği kaygısı haline gelmiştir. Bu uğurda da insanlar her türlü şeyi göze alabilirler. Gerek birbirlerini ezerler, gerekse de başkalarını gözlerini kırpmadan üzerler.

    Clamence'ın kendisi de ünlü bir avukat olduğu zamanlarda birçok sahteliği yaşamış bir insandır aslında. Bu açıdan geçmişini tekrardan gözden geçirmek ona modern çağın kesitsel olarak değerlendirilmesini sunar. Bunun ismi de aslında Düşüş'tür. Sahtelikleri anımsamak, farkında olmak insanı karanlık bir boşluğa düşürür. Clamence'ın birçok şeyin farkında olmasının biricik sebebi de bu Düşüş'tür aslında. Farkındalık kazanmak için düşmeye hazır olmalıdır modern insan. Çünkü modern çağ, modern insanı sahte bir yüksekliğe çıkarmıştır, modern insanın da o yükseklikten kendini aşağı atması gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir şeylerin farkına varılabilir. Düşüş ile. Ama daha az önce farkındalığın modern çağda çıldırtıcı bir tutum olduğundan bahsetmiştik. Bu noktada karşımıza büyük bir ayrım çıkıyor belki de. Mutlu bir şekilde modern çağın diğer robotları gibi yalanlarla yaşamak mı, yoksa kendini aşağı atıp, düşerek, çıldırma uğruna bile olsa gerçeklerle yaşamak mı?
  • 144 syf.
    Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
    Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
    Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
    Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
    Evet gelelim romana;
    Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
    İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
    Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
    Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
    Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
    Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
    Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
    Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
    Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
    Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
    Aynen Ceylan Maaruf’un
    Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
    Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
    Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
    Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
    Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
    Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
    Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
    Keyifli okumalar..
  • Bir ufak hatırlatma yaparak tüm yüreği güzel insanlara sesleniyorum iyi bir gece geçirmelerini diliyorum...

    Dua etmeden önce inan
    Konuşmadan önce dinle
    Harcamadan önce kazan
    Yazmadan önce düşün
    Vazgeçmeden önce dene
    Ve ölmeden önce yaşa......
  • "Ağızların tadını kaçıran ölümü çokça hatırlayın"
    Hz. Muhammed (s.a.v)