• 10 Mart 2018

    “…Bırak bu kitap çarpsın okuyanını. Sarsılsın ve kendilerine uzun zaman gelemesinler. Okuyanlar, “Dayanamıyorum okumaya, şüpheci biri oldum çıktım, bu nasıl iş anlamadım!” diyor. Her yerlerine şüphe bulaşsın bırak! Uykuları kaçsın, rahatsız olsun, yaşantılarından keyif alamasınlar bir süre…” diyor. “Kardeşini Doğurmak” kitabının yazarı Büşra Sanay, Ayşe Arman’la yaptığı röportajında.

    Büşra Sanay CNN TÜRK’te çalışan bir televizyoncu. “Kardeşini Doğurmak” kitabında öz babasından hamile kalan kızları ve abi, dayı, amca istismarını kısaca aile içi cinsel istismarı “ensesti” anlatmış bu kitapta.

    Büşra Sanay öyle bir yazmış ki kitap, okuyanların uykularını kaçırıyor, her yere şüphe bulaştırıyor ve insanı hayattan tiksindiriyor. Niye yazılır ki böyle bir kitap? Kime ne faydası olacak ya da kimlere ne zararı olacak?

    Kim ister böyle bir şeyi? Toplumun ruh sağlığının bozulmasını isteyen birileri var demek ki. Kim acaba? Merak etmeyin yabancı değil. Bizden biri. Yıllardır evlerimizin başköşesinden televizyondan evlerimize birkaç kanalı ile birlikte konuk ettiğimiz Kanal D’nin de sahipleri, Doğan Medya grubu. “Kardeşini Doğurmak” kitabı da Doğan yayın grubundan, Doğan Kitaptan çıktı.

    Kitabın yazılma hikayesini şöyle anlatıyor röportajda Büşra Sanay: “TKDF Başkanı Canan Güllü’yle CNN Türk internet sitesi için ‘ensest’ konuştuğumuz röportajla başladı. Röportaj o kadar çok okundu ki, yılın en çok okunan 11. haberi oldu.”

    Canan Güllü’nün titri de pek havalı. TKDF “ Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı” Üç beş feminist dernek bir araya gelip, federasyon oluyorlar, zannedersin Türkiye’deki bütün kadın derneklerini temsil ediyorlar. Ondan sonra istedikleri gibi açıklama yapıyorlar.

    Velhasıl bakmışlar bu iş kazançlı duruyor. Çok okunması demek onlar için çok reklam demek. Maddi olarak kazançlı. Röportaj bu kadar okunduğuna göre kitap da haydi haydi okunur, kaçırmayalım bu fırsatı, demişler belli ki, Büşra Sanay’a da yazdırmışlar.

    Doğan grubu belli ki önden bir ensest röportajı yapıp tepkileri ölçmüş. Bakmışlar ki hiçbir tepki yok; tam aksi yazıya ilgi çok. Ne versen yiyor millet. Eh bunun kitabını yazmasak ayıp olur, diye düşünmüş olmalılar.

    Ayrıca bu kitap Doğan Medya için bir taşla çok kuş misali. Doğan medya yıllardır dizi ve filmlerle yıkmaya çalıştıkları aile kurumuna darbeyi daha kısa yoldan indirecek iyi bir yol bulmuş oldu.

    Geçen yıl Hürriyet Gazetesi’nden Melis Alphan “Türkiye’ de ensest oranı yüzde 40” diye başlık atmıştı. Yine bu bilgi de ne tesadüfse yine aynı feminist örgütlenmenin başkanı Canan Güllü’ ye ait. Canan Güllü şehir şehir gezerek bu bilgiye ulaşmış. Hiçbir bilimsel yanı yok. Kadın kendi kafasına araştırma yapmış, artık nerelerde dolaştıysa?

    Hürriyet Gazetesi’nin yazarı da bu bilgiyi gerçek bir veri gibi vererek bizleri inandırmaya çalışıyor. Hürriyet Gazetesi’ne göre bu durumda etrafımızdaki ailelerin neredeyse yarısında; babalar kızlarına, ağabeyler kız kardeşlerine, dayılar amcalar yeğenlerine taciz ya da tecavüzde bulunuyor.

    Hatta Canan Güllü’nünü Büşra Sanay’la yaptığı röportajda söylediğine göre “Kayınpederinin elinden geçmeyen kadın yokmuş.” Canan Güllü bunu bize başka bir kadının dilinden aktarıyor. Ensestin bu kadar çok ve normal karşılandığına bizi ikna etmeye çalışıyor, geçen yılın en çok okunun 11. sıradaki röportajında.

    Tabii bu kadar değil, Canan Güllü’ye şöyle devam ediyor: “Ama şu an bahsettiğimiz şey sadece kadını barındırmıyor. Her yaştan kız ve erkek çocukları barındırıyor, ensest. Anneleri tarafından tacize uğrayan erkek çocuklar da var. Ama yaygın olan babanın ve abinin tacizine tecavüzüne uğrayan kız çocuk vakası.”

    Ne kadar iğrençler. Elbette 80 milyonluk ülkede böyle pislikler, sapkınlar çıkabilir fakat çok az sayıdaki olayı etrafınızdaki ailelerin yüzde 40’ı böyle diyerek bizi ailenin güvensizliğine ve toplum olarak sapık olduğumuza inandırmaya çalışıyorlar. Doğan medya ailesi ve çalışanları arasında yakın akraba sapıklığı çok galiba ki yüzde 40 diyorlar.

    Röportajda Ayşe Arman’ın “Mağdurlara nasıl ulaştın?” sorusuna Büşra Sanay:

    “Bulmak gerçekten zordu. Ama konuşmaya ikna etmek zor olmadı.” diye cevap veriyor.

    Hani ailelerin yüzde 40’ında vardı bu sapkınlık, niye bulmakta zorlandınız?

    Bulmakta zorlanırsınız çok şükür halkımız sizin kafalarınızdaki gibi sapık bir toplum değil.

    Büşra Sanay okuyanların çok sarsıldığını anlatırken, yazarken kendi psikolojisinin de bozulduğunu anlatıyor.“Kitaptan önceki Büşra ve şimdiki Büşra bambaşka kişiler. O eski Büşra artık yok. 29 yaşımda kaldı… Zaten bu kitabı okuyan da, hiçbir zaman kitaptan önceki kişi olmayacak. Bu kadar sarsılacağımı düşünmüyordum. Artık gülüşüm, yüzüme oturmuyor mesela. Mesela saçımdaki her beyazın hikâyesi var… Uzun süre otobüse bindiğimde düşmemek için demirlerden tutamadım, avuçlarının teri elime geçmesin diye, erkeklerin kalktığı koltuklara oturamadım, sıcaklıkları bana değmesin diye. Kâbuslarımda siyah bir beden arkamdan koştu aylarca, bunları iyileştirmeye çalışıyorum.” diyor.

    Yazarın kendi etkilenmesinden çok net bir şekilde anlaşıldığına göre kitabı okuyan kadınları rüyalarında onları erkek kabuslar kovalayacak. Kadınlar her erkeğe tacizci, potansiyel sapık gözüyle bakacaklar ve her erkekten şüphelenecekler. Kadınlar bütün erkeklerden tiksinecek, nefret edecek…

    Ne kadar güzel. Kadınlara ne faydası olacak bunun acaba?

    Kadınları erkeklerden nefret ettirmek iğrenç bir cinsiyetçilik değil mi?

    Ve kadınlara ne kadar büyük kötülük bu!

    Dünyaca kabul edilmiş psikolojinin üstatlarından Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde birinci katta insanın yeme içme gibi fizyolojik ihtiyaçlarından sonra ikinci sırada güvenlik ihtiyacı vardır. Maslow belirsiz ve güvenli olmayan durumların insanın gelişmesine zarar verdiğini söyler. İnsanın güven ihtiyacı doyurulmazsa cesareti de o derece az olur.” der “İnsanın güvenlik ihtiyacı karşılanmadığında 3. kattaki ait olma ve sevgi ihtiyacı ve 4. katta değer görme ihtiyaçlarını gideremez”, der.

    Taciz, tecavüz ve ensest haberleri ile kadınlara ailenin ve toplumun güvensiz olduğu düşüncesini aşılamak kadınların güvenlik, sevgi ve değer görme ihtiyaçlarını ve dolayısıyla 5. Katta kendini gerçekleştirme ihtiyacına da engel olmuş oluyorlar.

    Bir taraftan kadınlar güçlü olmalı, diye yaygara koparan Doğan Medyacılar aileler de dahil her tarafın güvensiz olduğunu yayarak, kadınların güçlenmesini değil sadece kendini koruma güdüsü ile saldırganlaşmasını sağlayabilirler. Zira güvensizlik korkuya sebep olur.

    Diyelim ki kadınlar korktu; erkeklerden tiksindi bu kimin işine yarar?

    Doğan Medya bunu neden yapıyor?

    Canan Güllü bunu neden yapıyor?

    Yaptıklarının bilimsel olarak kadınlara ve halka nasıl bir faydası olacağını anlatsınlar bize.

    Ben yaptıklarının zararlarını sayfalarca bilimsel makalelerle anlatabilirim onlara. En azından şimdilik şunu söyleyeyim. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bir şeyi sadece yaşamak değil, şahit olup, dinlemek ve izlemek de travmaya sebep oluyor.

    Bu kitabın bir hafta gibi kısa sürede 6. baskısı bitmiş, 7. baskısını yapmış. Okuyan kişiler yaşamış gibi travma geçirebilirler. Şimdi bu millete babasının kızına yaptığı taciz ve tecavüzlerin detayını okumanın nasıl bir faydası olabilir? Kitap ne kadar iğrenç bir anlatıma sahipse okuyanlar okuduklarına pişman gibi duruyor, fakat insanlar bir taraftan da almaya devam ediyor. Yazara göre bir daha aynı kişi olamayacaklar. Demek ki okuyanlar bir daha babalarına baba, ağabeylerine ağabey gözüyle bakamayacaklar. Okuyan erkekler de belki bir daha kızlarının saçını okşayamayacaklar ve onları candan kucaklayamayacaklar. Kitaptaki sahneler gelecek gözlerinin önüne ve kendilerinden şüphelenecekler.

    Alkış alkış alkış Doğan Medya. Siz alkışları seversiniz. Alkış size. Doğan Medya bu ülkeye ancak pislik doğurdunuz.

    “Erken evlilik olmamalı” diye ortalığı yıkıyorsunuz, 18 yaş altına siz çocuk diyorsunuz, yıllarca lise dizileri ile gençleri zehirlediniz. Çocuklara sevgili edinmeyi, o yaşa çocuk diyorsunuz ya, çocuklara cinsel istismarı siz öğrettiniz. “Kavak Yelleri, Güneşin Kızları…” gibi lise çağındaki gençlerin kız erkek ilişkilerini ve cinsel yakınlaşmalarını yıllarca çocuklara, gençlere izlettiniz. 18 altı rıza da olsa cinsel istismarsa bu halk cinsel istismarı sizden öğrendi. Tebrikler alkış alkış alkış…

    Gelelim “kadına şiddet” mevzuna. Sürekli körüklediğiniz, her daim gündemde tutup köpürttüğünüz, bir ise bin yapıp haber yapmanız sonucu artan kadına şiddet konusunda belki sizi takdir eden olmamıştır. Güya “kadına şiddet bitsin” diye uğraşıyorsunuz fakat ne hikmetse siz uğraştıkça haber yaptıkça artıyor. Siz şiddet haberlerini sürekli gündemde tutarak artırdığınızı gayet iyi biliyor olmalısınız. Bununla ilgi yapılan araştırmalar var, fakat görmezden geliyor ve “biz cinsel istismar ve kadına şiddet bitsin, diye haber yapıyoruz, hükümet üstünü örmeye çalışıyor” diye bir de iftira ile yaptıklarınızı masum göstermeye çalışıyorsunuz.

    Şiddet konusundan da az nemalanmadınız. Ve nemalanmaya da devam ediyorsunuz.

    Gayet iyi biliyorsunuz ki medyada yer alan haberler halkı etkiler. Son yıllarda şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Çok iyi bir gazete okuyucusu olarak ve pek çok gazeteyi bir arada okuyan biri olarak şunu çok rahat söyleyebilirim. Eskiden gazetelerin üçüncü sayfasında haftada bir falan ancak aile içi şiddet haberi çıkarken artık her gün en az birkaç tane aile içi şiddet haberi var.

    Tabii siz buna aile içi şiddet demiyorsunuz “kadına şiddet” diyorsunuz ya da “erkek şiddeti” Niye? Maksadınız nedir acaba? Birleşmiş Milletlerin tanımına göre kadına şiddet olması için, kadının sadece kadın olduğu için yani cinsiyetinden dolayı öldürülmüş olması gerekiyor. Oysa bizdeki olaylar, karı-koca arasındaki kişisel anlaşmazlıklar ya da boşanma, eski eş şiddeti oluyor. Bunlar da BM ye göre “Aile içi şiddet” sayılıyor. Neden acaba siz buna “aile içi şiddet demiyorsunuz”?

    “Aile içi şiddet” derseniz kadınların kocalarına ve çocuklarına yaptığı fiziksel ya da psikolojik şiddeti de görmeniz gerekecek, bu da magazin sayfalarında etinden sütünden bolca faydalandığınız kutsal kadına saygısızlık olur tabii. Kadınları kızdırmaya gerek yok. Kadına şiddet demeniz sizin faydanıza.

    Ayrıca “erkek şiddeti” deyin ki kadınlar erkeklerden nefret etsinler. Erkek şiddeti deyin ki erkekler erkek olduklarından utansınlar. Genç delikanlılar erkeklik gibi alçak bir cinsiyete sahip olmanın utancını yaşayıp kimlik bunalımı yaşasınlar.

    Böyle yapın ki LBGT ler yeni yemler çıksın onlar desteklensin.

    Onur yürüyüşü diye günlerce gazetenizde desteklediğiniz yürüyüşe, kimlik bunalımı yaşattığınız gençler, erkek olmanın onursuzluğunu LBGT nin onur yürüyüşünde bulsun Müslümanların evlatları.

    Alkış alkış alkış size! Ne çok şey yapmışsınız Aydın Doğan ailesi ve yazarları!

    Geçen hafta Doğan ailesinden Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın başkanlığını yaptığı TÜSİAD televizyon dizileri ile ilgili bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantının haberi şöyleydi.

    “TÜSİAD, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma Grubu’nun çalışmaları kapsamında; toplumu etkileme gücü yüksek olan televizyon dizilerinde kadının toplumsal cinsiyet eşitliğine uygun konumlanmasını desteklemek amacıyla, “Televizyon Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” projesini hayata geçiriyor. Koç Holding ana sponsorluğunda, on dört şirketin desteği ile gerçekleştirilen proje, bugün düzenlenen tanıtım toplantısında kamuoyuyla paylaşıldı.”

    En çok izlenen 12 dizi incelenmiş bunun üzerine bir rapor çıkarılmış.

    Bu toplantı sonuçları önemli. Neden?

    1-Doğan Grubu ve diğer yer alan şirketler; televizyon dizilerinin toplumu etkileme gücünün yüksek olduğunu kabul ettiler. Yani şu anda toplumun içinde bulunduğu durumu kendilerinin oluşturmuş olduklarını ikrar etmiş oldular.

    2-“Kabul ettiler de bize ne faydası oldu?” diyeceksiniz. Maalesef ki bir faydası olmadı, “Yazıklar olsun bize, bu topluma neler etmişiz, ne hale getirmişiz, eyvah yazık bize” falan demediler tam aksi “az etmişiz biraz daha yapalım” demişler.

    Bugüne kadar olan dizilerde “kadınlar hüzünlüymüş” bundan sonra güçlü olacaklarmış. Erkekler da kaba ve kavgacıymış en çok izlenen dizilerde. Yine aynı hikaye. Mazlum ezilen kadın ve kaba ezen erkek. Bu dizilerin çoğunu siz çektirdiniz, siz yayınladınız. Kadınların bu kadar erkek düşmanı olmasına şaşmamak lazım.

    Şimdi halktan özür dilemek yerine konuyu değiştirelim başka yerden vuralım diyorsunuz.

    “Türk dizilerinde kadınlar ağlıyor, çocuk bakıyor ve çalışmıyorlarmış.”

    Yani bugüne kadar acıdan hüzünden yeterince nemalandık, amca, yenge, yeğen…aile içi cinsel istismara örnek olacak yeterince dizi çektik, toplumun ahlakını oldukça bozduk, bundan bir sonraki aşamaya geçebiliriz diye düşünmüşler. Çocuk bakmak, evi işi yapmak da kadının neyine. Bu saatten sonra kadınları evde çocuğu ile ilgilenirken görmeyecek, kadınları iş hayatında görülecekmiş.“Kadın ve Erkeği bu kadar ayrıştırmaya gerek yok.” demişler.

    Yani bu demek oluyor ki kadınlar patron, erkekleri ev işi yaparken görülecek. Eh cinsiyet eşitliği de zaten bu demek. Kadın-erkek birbirine benzeyecek aile kurumu kalmayacak.

    Alkış alkış alkış Doğan Grubu! Epey bir şey doğurmuşsunuz.

    Tabii ki sadece bu kadar değil. Siz darbecilerin şâhısınız. 28 Şubat aslında sizin eseriniz. Fadime Şahinler, Müslüm Gündüzler elinizde iyi yem oldu, belki de siz kurguladınız, sizden her şey beklenir. Ekranlarda sürekli onları tutarak dindarların tehlike olduğu kanısı uyandırdınız ve hapse giren masum insanlara yapılanlar şiddet sayılmadı sizin tarafınızdan ve inançları gereği okuldan atılan başörtülü kızlara yapılanlar da nedense kadına şiddete girmedi. Fakat bugün bir kişi çıkıp bir mini etekli kadına laf söylese bu kadına şiddete giriyor. Siz var ya siz çok ikiyüzlüsünüz.

    Şimdi de sırada “Cinsel İstismar Darbesi” mi var? Önce medyada kadına şiddet ve cinsel istismar haberlerini, yayınları köpürtün sonra hükümet temizleyemiyor diye yaygara koparın sonra darbe çamaşırı yıkar ortalığı kendiniz için temizlersiniz.

    Etrafları sizlerle çevrili, danışmanları hainlerle dolduran Ak Parti ne yapsın? Siz onlara tacizci iftiraları attıkça, onlar da kendilerini aklamak için ümmetin erkeklerini yakmaya karar verdiler. Bu günler de bolca kadınları kutsayıp, erkekleri ayaklar altına aldılar. 6284 gibi ömür boyu nafaka gibi adaletsiz kanunlar yetmezmiş gibi bir de 657 yi erkekler aleyhine düzenlemeye çalışıyorlar. Zannediyorlar ki erkekleri çiğneyince aklanacaklar. Oysa bilmiyorlar ki sizin atacağınız çamur bitmez, zira sizler bataklıkta yaşıyorsunuz.

    Aile kurumu sizin en büyük düşmanınız. Elbette kendiniz için değil, halk için. Zira kapitalist sistem mutsuzluktan, boşanmalardan beslenir. Elbette Batılı dostlar da istemez Türkiye’de sağlam bir aile yapısını, bunun için de her türlü yardımı eksik etmezler sizlerden.

    Cinsel istismar abartıldığı kadar değilse de vardır, tabii ki fakat bunlar bir kısmını organize ediyor diye düşünüyorum. Belki seçime yakın Ak Partili ya da MHP li bir siyasetçinin üstüne çamur atılacak, bu kadarla kalmayacaklardır. Onlar için her şey mübah nasıl olsa, öteki tarafta hesap vermeyeceklerini zannettikleri için.

    Ne de olsa ellerinin altında pek çok gazete, televizyon kanalı ve pek çok yazar var.

    Bakınız Ayşe Arman’nın son dönem yazılarına: Kendi evli ve çocuğu olan Ayşe Arman ne hikmetse neredeyse her röportajında ailenin güvensizliğinden bahsediyor. Son dönem taciz, tecavüz ve şiddet haberleri ile besleniyor.

    Hatta kendi bile artık yazdıklarından rahatsız olmuş olmalı ki “Van’da onlarca erkek çocuğu istismar eden bir öğretmen daha” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Biliyorum artık yüreğiniz kaldırmıyor. Ama yapacak bir şey yok. Gerçekten yok. Bu rezaletler, bu ülkede yaşanıyor. Bizim vazifemiz de bunları yazmak.”

    Tabii kadıncağız ne yapsın, ekmek parası. Yaz diyorlar yazıyor. O da bıkmış yazmaktan fakat emir büyük yerden. Başlığa dikkat edin. İstismarcı bir öğretmen daha…Hepsi istismarcı da biz tek tek açığa çıkarıyoruz havalarında.

    Olabilir her meslekten kötü insan çıkabilir, suçu duyururken onun mesleğini duyurmak sadece aynı meslekte olanları incitir ve zan altında bırakır. Pek çok Avrupa ülkesinde öğretmen ve din adamları ile ilgili kötü haber yayınlamak yasak. Bizde de baş hedefte öğretmenler ve din adamları vardır. Onların içinden suç işleyenler diğerlerini bağlamaz, fakat bizde ısrarla bağlanmaya çalışılıyor. Nasıl olsa yazılı medyayı kontrol eden bir sistem yok.

    Mesala Ayşe Arman’ın aşağıda başlıklarını aldığım yazılarında ciddi ciddi kadınlara ya da çocuklara cinsel istismar var ve ne hikmetse röportaj içinde bu suçluların serbest bırakıldığı yazıyor ki pek çoğunda suçlunun bırakılması hiç mümkün görünmüyor. Sonra feminist bir avukat ya da gönüllü çıkıyor da istismarcıyı tutuklatıyor ve en ağır cezayı verdirtiyorlar. Yani devlet taciz ve tecavüz edenleri bu feministler olmasa serbest bırakacak. Her röportajda bu vurgu muhakkak var. Aslında bu röportajların amacı, devlet yetkililerini tacizci tecavüzcü ilan etmek. Nasıl olsa bunları takip edip “neden yalan yazdın?” diye hesap soran bir sistem yok.

    Kadın şiddeti konusunda da aynı. Kurmuşlar feministler çeşit çeşit platform nasıl olsa Avrupa Birliğinden para da bol geliyor. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız” diye bir palatform kurulmuş kendi kendilerine ölen kadınların sayısını veriyorlar. “Geçen sene 2017’de 409 kadın öldürüldü” diyorlar fakat rakamları nereden aldıkların açıklamıyorlar. Haber kanalları da bu rakamları onlardan alıyor.

    Kimse de hesap sormuyor. Gerçek mi yalan mı, halkı galeyana getirmek için mi veriliyor bu rakamlar, kadına şiddet mi aile içi şiddet mi diye soran yok. Feminist derneklerin çoğu PKK destekli zaten. Onlar haber yaptıkça Hükümet yetkilileri de ha bire kendini aklamaya, 657 ile erkeklere daha ağır cezalar getirmeye çalışıyor. Bu hükümetin en büyük hatası”emaneti ehline vermemek” oldu. Bir aklı başında insan da çıkıp “Ne oluyor, bu verileri nerden aldınız?” demiyor. Cumhurbaşkanımızın ve Başbakanımızın onlarca danışmanı ne iş yapıyor, neden böyle önemli konuları takip etmiyorlar anlamıyorum.

    Doğan Medya tutmuş hükümetin ipini istediği yöne çevirmeye çalışıyor. Artık buna bir “Dur” demek lazım.

    Ayşe Arman’ın son yazılarının başlıklarına bir göz atalım:

    “Van’da onlarca erkek çocuğu istismar eden bir öğretmen daha…”

    “Kadın düşmanı kelimeleri dilimizden kovuyoruz!!!”

    “Büşra Sanay, ensestin kitabını yazdı: Kardeşini doğuran kızlar tanıdım”

    “Biz bu ülkede kadınları incittik lanetimizin nedeni bu!”

    “Bu 12 yaş meselesi sizi de delirtmiyor mu?”

    “Yuh olsun! Beter olsun! Kapıcı 10 yaşındaki çocuğa tecavüz etti”

    “Sapık öğretmen 10 yıl sonra 87 yıl ceza yedi!”

    “Geçerse senin, benim hepimizin tüm kadınların felaketi olacak”

    “Kadın düşmanlarına ders niteliğinde karar!”

    Melis Alphan’ın yazılarından bazı başlıklar:

    “Her düzeyde şiddet vakasının ardında erkek olma halinin bulunması tesadüf değil!”

    “9 yıl süren cinsel istismarı aile ve öğretmenler örttü”

    “Kadınlar ve çocuklar ölürken boşanmaları dert edinemeyiz”

    “Suçlulara ‘Sapkın’ deyip geçmek işin en kolayına kaçmak”

    “Sağım solum önüm arkam şiddet”

    “Hocalar, ne bu şiddet bu celal?”

    “Bir gün bu ülkede kadınların da sözü dinlenecek”

    “Varlığını kabul ettiğimizde ensesti önleyebiliriz”

    “Türkiye’de ensest oranı yüzde 40!”

    “Onur Haftası’na desteğe var mısınız?”

    “Sayın savcı, bu istismarcıyı neden tutuklatmıyorsunuz?”

    “Çocuğun beyanı neden yetmiyor?”

    “Kadınlar susmayın!”

    Bunlar sadece son yazdıklarından bir kaçı.

    “Kısacası Doğan Medya yıllardır aile kurumuna tecavüz ediyor, beynimizi de taciz ediyor.”

    Bu söyleyeceklerim hakim ve savcılara bir suç duyurusudur. Doğan Medya’nın cinsel istismar suçundan yargılanmasını talep ediyorum.

    Suç: Devleti halkın gözünde aşağılamak ve toplumda haysiyetsiz davranışları yaymak.

    Suçlu: Medya Darbecisi “Doğan Grubu”

    Hedef: Halka ihanet ve Aile kurumuna darbe.

    Tetikçiler: Gazeteciler, yazarlar…

    Doğan Medya’nın son bir yıl içinde aileye yönelik yaptıkları haber, dizi, film, yazıların incelenmesi.

    Aile kurumunu hedef alan baş tetikçilerin yazılarının özellikle incelenmesi.

    Büşra Sanay’ın “Kardeşini Doğurmak” kitabının toplatılması ve yasaklanması

    Ayşe Arman ve Melis Alphan’ın yazılarının incelenmesini ve cinsiyetçilik yapıp halkın arasına fesat sokmak suçları ile yargılanmalarını talep ediyorum.

    Doğan Medya grubu yıllarca bu ülkede yayınları ile dindarları sığıntı gibi hissettirdi. Hep dindarların hesap vermesi istendi, bence şimdi sıra onlarda. Yaptıklarının hesabını versinler ve cezalarını çeksinler.

    Televizyon vasıtası ile evlerimize girerek zehirli fikirlerini gençlerin içine sızdırdılar. Dindar aileler ile evlatları arısında uçurum oluşturdular, aileyi dağıttılar.

    Elbette başka yayın organları da var fakat en çok zararı bunlar verdiler. Devlet diğerlerinden de hesap sorsun. Manevi değerle saldırmaya hiç kimsenin hakkı yok.

    Sema Maraşlı

    ******


    Bir Eleştiri Yazısı

    Kardeşini Doğurmak; Enseste Meşruiyet Devşirmek.!

    Harun Çetin

    Ensest mağdurları ve psikolog, ilahiyatçı, doktor ve başka uzmanlarla da yapılan mülakatlarla geniş çaplı olarak meydana getirilen “Kardeşini Doğurmak, Türkiye’de Ensest Gerçeği” isimli geniş çaplı eser Büşra Sanay tarafından kaleme alınmış.

    Kitap, o kadar ustaca kurgulanmış ki, hem LGBT hem cinsiyet eşitliği meşrulaştırılırken hem de rızaya dayalı ensest ilişkinin gayr-i ahlaki olmadığı sinsice satırlara yerleştirilmiştir.

    Kitaba göre ensestin tanımı, aile içi taciz ve tecavüz. Dikkat edin; aile içi rızaya dayalı ve 18 yaş üstü vakalar ensest olarak tanımlansa da sapkınlık ve ahlaksızlık olarak tanımlanmıyor. Zira kitabın adı “Türkiye’de Ensest Gerçeği” iken sadece taciz ve tecavüzlerden bahsediyor olması da bunun ispatı.

    Mevcut yasalarda da ensest evliliğin yasak olup ilişkinin serbest olmasını yakın zamanda bir meşhurun kendi kardeşinin kızıyla olan ilişkisi sırasında öğrenmiştik.

    Eserde bu konuya da atıf yapılmış.

    Mesela bir öğretim görevlisiyle yapılan mülakatta[1], ensest yasağının bir tabu olduğuna değinilmiş, yine rızaya dayalı veya değil ayrımı yapılmış. Buna paralel olarak şöyle denilmiş:

    “Yoksa birbirleriyle karşılıklı aşk ve/veya arzu yaşayan birinci derecede akrabaların o sırada beyinlerinde olup bitenler daha çok aşk mekanizmalarıyla ilgili ve ahlaken ne kadar kötü ve hukuken ne kadar suç sayılabileceği çok zor karar verilecek vakalar.”[2]

    Yine bir sayfa ilerisinde kullanılan cümleler işin hakikatini zaten ortaya koyuyor:

    “Enseste hastalık demek, eşcinselliğe hastalık demek kadar çağdışı. Ensest cinsel saldırıyı kastediyorsanız onlar tabiî ki hastalıktan çok suç ve suçlu davranış sınıfına giriyor. (…) Mesela eşcinsellik geçen yüzyılın başında İngiltere’de yasalarda geçen ve zorla kimyasal tedavi cezasına çarptırılan bir suçtu. Artık cinsel yönelim kabul ediliyor ve bırakın suç sayılmayı, aynı cinsiyete sahip insanlar artık bazı ülkelerde evlenebiliyor. Yani insan beyni hakkında bildiklerimiz arttıkça suç ve ceza kavramları ve/veya bunların uygulanmasında ciddi farklılıklar olabiliyor.”[3]

    Bir taşla üç beş kuş.!

    Yine ensesti ayırma çabasına binaen şunlar yazılı:

    “Yetişkinler arasında rızaya dayalı olan ‘saf ensest’ vakalarında, nesne seçimi, çocuk örneğinde olduğu gibi başlı başına sorun olmaz. Yani bedensel ve biyolojik açıdan ‘cinsel’ olduğu kabul gören amaçlara aykırı bir durum yok. Sadece toplumun belli kişilerce yakın akrabalar tarafından yapılacak cinsel yatırımı yasaklaması durumu söz konusu. Bu yasağın ihlali toplumsal ahlak açısından bir sorun teşkil ediyor. Örneğin abla, yeğen, dayı veya amcayla olan ilişkilerde olduğu gibi. Açıkçası bu sapkınlık iddiasını, toplumun cinsellik kültürünün dip akıntılarını da dikkate alınca karara bağlamak kolay bir iş değil. (…) dolaysıyla bunu salt bir cinsel sapkınlık sorunu olarak değerlendirmek doğru olmaz.”[4]

    Sayfanın devamında ise, “insanlar arasında ensest eğilimin var olduğunu, insanlar arasında böyle bir arzu olmasa yasağın da zaten olmayacağını, üstelik yasağın evrensel olması bu arzunun evrensel olduğunu da gösteriyor” yazmış. Sanki yasakların umumi arzular üzerine kurulduğu mesajını vermiş. Hâlbuki hırsızlık, adam öldürmek de evrensel suç. O zaman bunların da evresel arzu olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu iddia, bir sayfa sonra “insanlarda içgüdüsel olarak ensestten tiksinme eğilimi vardır.” cümlesiyle söyleyen tarafından bilmeden geçersiz kılınıyor.[5]

    Evvela eserde vurgulanan bir rakamdan bahsedelim; “Türkiye’de ensest oranı %40”.[6] Siz bu cümleden ne anlarsınız? Ülkenin yarısına yakınının sapkın olduğunu değil mi? Kitap öylece şeytanî bir kurgu yapmış ki, bu büyük vurgulu ve iki defa tekrarlanan rakamla alakalı eserin sonunda, oluşturduğu büyük algının gölgesinde kalan hakikati basitçe şu cümleyle ifade edip geçiyor: “Her 10 çocuk istismarının 4’ü aile içi.”[7] Ülkede ensest oranı %40 demekle ülke de her 10 istismarın 4’ü ensest arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki? Eğer kötü bir maksadınız varsa kurabilirsiniz.

    Birkaç yerde eğitimli eğitimsiz herkeste ensest vakalarının görüldüğünü, hukukçu, doktor, imam, fakir, zengin vesaire de olduğunu ifade edilirken, uzun örneklerle izah ettiği vakalardan birinin bir imamın torununa tecavüzü ele alınması[8], yine tam üç sayfa boyunca bir şeyh ve müritlerinden bahsetmiş[9], ama bir hukukçu, öğretmen veya doktordan misal verilmemiş. İmamlara da iftirayı şu cümleyle yapıştırmış: “Diyanet İşleri’nin bu konuda önce imamları eğitmesi gerek. Bu talep edilmeli. Çünkü son yıllarda yargıya intikal eden birçok dosyadaki failler imamlar.”[10]

    Fakir ailelerden uzunca örnekler vermiş, ama zengin kişilerden örnek verilmemiş. Netice bu kitabı okuyan kişinin ilk aklına gelecek şey demek ki din adamları ve fakir aileler için de daha çok olmaktadır. Zira yazar, Mustafa Öztürk’le yaptığı röportajda da Diyanet İşleri Başkanlığının ensesti anormal karşılamadığını söylemiş, bunu ileride yazacağımız için detayına girmiyoruz.

    Diyanet ve imamlar üzerinden yaptığı algıyı merhum İslamcı yazar Hüseyin Üzmez ve kendisine atılan iftirayı gerçekmiş gibi yazmasıyla devam ettiriyor. Mağdur olduğu iddia edilen kızın itiraf etmesi ve adli tıp raporları ortaya çıktığı halde Hüseyin Üzmez davasına yarım sayfa yer vermesi, Müslümanlara karşı oluşturmaya devam ediyor.[11]

    Eser baştan sona geleneksel aile yapısını hedef almış durumda. Aile içi ensest tecavüzlerin üzeri örtülmesi ele alınırken bunun sebebinin aile kurumunun yara almaması için yapıldığını iddia ediyor ve bize göre korunması gereken kendilerine göre yıkılması gereken bir hakikati şöyle ifade ediyorlar: “Aile, Türkiye’de siyasal topluluğun zembereğidir. Bireylerin toplumsallık duygusunun ve ortak davranış geliştirme anlayışının dayanağını oluşturur. Ailenin ideolojik bir metafor olarak değeri son derece yüksek, hatta kutsallık mertebesindedir.”[12] Çözüm olarak geleneksel aile yapısının yıkılmasının gerekliliğine çokça değinirken[13], sadece beş sayfa sonra ensestin köylerde daha az olduğunu ve bunun sebebinin erken yaşta evliliğin olduğunu yani cinsel manada zaten erken yaşta tatmin olduğunu ifade ediyor[14]. Ayrıca boşanmış ebeveynlerin daha fazla riskli olduğunu söylemiş[15]. Çelişki değil bu, bildiğiniz harp.

    Gelelim tefsir profesörü Mustafa Öztürk’le yapılan mülakata. Kendisine “Diyanet İşlerinin ‘babanın öz kızına şehvet duymasını anormal karşılamaması’ durumu” soruluyor ama Mustafa Öztürk tek kelimeyle “Diyanet, böyle dememiştir” veya “Diyanet böyle bir sapkınlığın bazılarında mümkün olduğunu izah etmiştir” demiyor. Direk, rivayetlerin, fıkhın ve hadislerin zaten sorunlu olduğunu İslam’da kesin haram olduğunu ama geleneksel yorumlarda sorunlu olduğunu söylüyor. Mustafa Öztürk’ün dokuz sayfalık mülakatını okuyan, dini kaynaklardan habersiz kimselerin anlayacağı tek şey şudur:

    “Ensest, İslam’da haram olmasına rağmen demek ki geleneksel dini anlayış buna cevaz vermiş veya kapı aralamış.”

    Modern tıbbın kuzenlerle evliliğin sağlıksız olduğunu söylediğini tekrar edip, kabul eden Öztürk, Peygamber Efendimizin halasının kızıyla, Hz. Ali’nin amcasının kızıyla olan evliğinin dönemsel ve bölgesel olarak değerlendirilmesini istemiştir.

    Yazar, ensestin dinle alakalı olduğunu ve bir ankette %16 böyle sonuç çıktığını söyleyerek sebebini Mustafa Öztürk’e soruyor. Öztürk; “Diğer bir yönüyle de genel dini anlayışta cinselliğin adeta şeytanlaştırılması, buna bağlı olarak dindar çevrelerde cinsellik dürtüsünün sürekli olarak bastırılması ve fakat en sonunda bastırılmış dürtünün çarpık biçimde dışa yansıması şeklinde bir analizle ilgili olabilir.” diyerek ensestin dindarlar içinde çokça vaki olduğunu ve yine suçu dini anlayışa mâl ederek beyan ediyor.[16]

    Netice olarak, algı operasyonunun ne kadar mühim olduğunu, sanki enseste karşı yazılmış bir kitap gibi olan bir çalışmanın, nasıl ensesti meşru gösterme ürünü ve projesi olduğunu, geleneksel aile yapımıza açılan savaşın ve atılan iftiraların boyutunu, bir ilahiyat profesörünün nasıl da böyle bir projeye bilerek ya da bilmeyerek maşa olduğunu görmüş olduk.

    [1] s. 122.
    [2] s. 252.
    [3] s. 253.
    [4] s. 307.
    [5] s. 306.
    [6] s. 349.
    [7] s. 350.
    [8] s. 108.
    [9] s. 287-290.
    [10] s. 356.
    [11] s. 220.
    [12] s. 314.
    [13] s. 124 ve başka sayfalarda.
    [14] s. 129.
    [15] s. 295.
    [16] s. 150-158.
  • Selamlar,

     

    Internet'in daha sık kullanılır olmasıyla bilgi akışının hızlanması hepimizin şahit olduğu bir hakikat. Bununla birlikte, kirli bilginin de daha hızlı bir şekilde akarak pek çok zihinde yanlışların filizlenmesine yol açtığını da aynı emniyet hissiyle biliyoruz. Bu ikinci durumun bir yansımasını da Üstad'la alakalı paylaşımlarda sıklıkla karşımızda görmekteyiz.

     

    Özellikle sosyal paylaşım sitelerinde Üstad'a ait olmadığı halde ona aitmiş gibi gösterilen söz ve şiirler oldukça vahim bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Üstad'a atfedilen sözler kaliteli olsa dahi bu hal hakikat cinayeti olacakken, bir de bu sözlerin önemli bir kısmında cümle akışının bozuk, mananın sakat ve üslubun zevksiz olduğu dikkat çekiyor. Üstad'ın bu söz ve şiirlerle bilinmesi, herkesin tetkike müsait bir zihin yapısı olmadığından ilerisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

     

    Üstad'ı en doğru şekilde anlatabilmek amacıyla yola çıkan sitemizde, Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözleri bu başlık altında derlemeye karar verdik. Üstad'a ait olmayan söz ve şiirlerin ona yapışıp kalmasının önüne geçme yolunda önemli bir mücadeleye giriştiğimizin farkındayız. Bu sözleri başlık altında paylaşırken, bir sözün bir kişiye ait olmadığını iddia etmenin çok da kolay bir iş olmayacağının bilincindeyiz. Kesin olarak üstad'a ait olmadığını söyleyeceğimiz sözlerde ince eleyip sık dokumak borcu altında oluşumuzun farkındayız. Burada Üstad'a ait olmadığını onaylayacağımız sözlerde bu hassasiyet daima yol gösterenimiz olacaktır. Dolayısıyla internet üzerinde Üstad'a ait olmayan bir sözle karşılaşıldığında, gönül rahatlığıyla müracaat edilebilecek bir çalışma hazırlama çabasında olduğumuzu vurgulama gereği hissediyorum. Gerek tamamını incelediğimiz Üstad'ın basılı eserleri, gerek hakkında kaleme alınan muteber kaynaklar, gerek fikir ve üslubuna aşinalığımız, gerekse de henüz kitap halinde yayınlanmamış olan Üstad'a ait vesikalar üzerindeki bilgi birikimimiz ve araştırma imkanlarımızla aşağıdaki liste hazırlanmıştır.

     

    Başlığa yazılacak olan mesajlar devamlı olarak göz önünde tutulacak ve listenin kolay incelenebilmesini sağlamak üzere, yazışmalar zamanla temizlenecektir.

     

    Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözler:

     

    1- Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır, ya kiralık...

     

    2- Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur!

     

    3- İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir.

    Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.

     

    4- İnsan sevme hissini israf etmemeli,

    Kim ne kadar sevilmeye layıksa,onu o kadar sevmeli.

     

    5- Hayatın çilesine tahammül gerek

    Değil mi ki sefâ ile cefâ müşterek?

    Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerek?

    Bazen dertliler de ağlar, ama gülerek...

     

    6- Gökler ağlıyor biz ağlamışız çok mu?

    Bize yobaz diyorlar haberin yok mu?

    Her ne derse desinler,

    Allah için yobaz olmuşuz çok mu?

     

    7- Yar olmaz servetinin sana bir tek kuruşu,

    Secde yoksa bekleme, kabirde kurtuluşu (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    8- Benim ayağımın altı da müsait başımın üstü de.. Nerde duracağını kendin belirle.

     

    9- Dünya güzel olsaydı doğarken ağlamazdık.. Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık.

     

    10- Yüz daha versen, yüz uman yüzler bilirim.

    Yokuşlara kardeş olan düzler bilirim.

    Dünya öküzün üstünde derler;

    Ama dünyanın üstünde nice öküzler bilirim !..

     

    11- Değer verdiklerinin, verdiğin değere layık olmadıklarını anlarsan,

    Sen üzülme bırak layık olamadıkları için onlar utansın.

     

    12- Yalnızım diye üzülmüyorum.. Çünkü biliyorum, yalnız insanın ihanet edeni de olmaz.

     

    13- Dinde zorlama yoktur, insan hürdür elbette.

    İster dünyada pişer, isterse âhirette... (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    14- Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, İMANINI göster.

     

    15- Ey deli gönül aşk mı istiyorsun,

    Yaradan sana yar değil mi

    Hep soğuk mu geçti ömrün,

    Kışın sonu bahar değil mi?

     

    16- Bir insanda olmayınca haya ile edep,

    Neylesin ona medrese ile mektep,

    Okusa da alim de olsa;

    Yine merkep, yine merkep

     

    17- ''Sanki aşk sustu'' dedim...

    ''Aşk hiç susar mı?'' dedi...

    ''Sen susuyorsun ya'' dedim...

    ''Ben aşk mıyım?'' dedi......

    ''Aşksın'' dedim...

    ''Sustu'...

     

    18- Kime yâr dediysek, o yâr açtı yarayı,

    Belli ki gerçek sevenimiz yoktur Allahdan gayrı

     

    19- Boğuşmak, hayat denen sebepsiz savaş için,

    Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için,

    Bütün ızdırapların işte en korkuncu bu,

    Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için...

     

    20- Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde,

    İster sürü çöp yap tufanların selinde,

    Sonunda bir varlığa ulaştır da, Allahım

    Bırakma tabiatın merhametsiz eline...

     

    21- Camiye dikey olarak gel, yatay olarak zaten geleceksin

     

    22- Yedi hristiyan bir danaya ortak olmadıkça, çam ağacı süslemem...

     

    23- Evini yönetirken zorlanan ilerici!

    Üç kıtaya hükmeden ecdadın mı gerici? (Hayati Vasfi Taşyürek'e aittir)

     

    24- Benim istediğimi Allah istemiyorsa, konu kapanmıştır.

     

    25- Üç günlük dünyaya gayret üstüne gayret

    Ebedi hayat var gayret yok hayret.

     

    26- Sokak lambası gibi olma ey yar!

    Kime yandığın belli olsun...

     

    27- Biz Aşkı erostan merostan öğrenmedik.! Biz Aşkı Mekkeli bir yetimden öğrendik.. O Resul Ki, Hz. Muhammed (s.a.v)

     

    28- Kızgınlığım geçer de; Kırgınlığıma çâre bulamadım!

     

    29- Sevdiğini belli et, gizlemek başkalarına fırsat vermektir

     

    30- Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar.

     

    31- Hayırlı eş Allah'ın kuluna özel bir ikramıdır, Hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır.

     

    32- Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; Değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın...

     

    33- Ömür ağaç dalında savrulan bir yapraktır;

    Ne kadar genç olursan ol sonun kara topraktır!

     

    34- Önüne Gelenle Değil, Seninle Ölüme Gelenle Beraber Ol.

     

    35- Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan.

    Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan

     

    36- Ya Allah'a baş eğer hiç kimseye eğmezsin,

    Ya da herkese baş eğer hiçbir şeye değmezsin. (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    37- Kendini dünyalar kadar değerli zannedenlere kısa bir not; Dünya beş para etmiyor..

     

    38- Sustum, birikti yanaklarıma alfabe

    Ya ilahi ya Rab sükutumu en güzel duam eyle.

     

    39- Dün geçti bugünü düşünüyorum, yarın var mı?

    Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?

     

    40- Ben bir garip insanım..

    Ne tahtım var,ne tacım..

    Tut elimden Allah'ım.

    Yalnız Sana muhtacım.

     

    41- Fazla ciddiye almayın bu hayatı, nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.. (Derman İskender Över'e aittir)

     

    42- Yılbaşı, Noel, Fişek; Yeryüzünde Özgürlük Diye Tepinir Eşek..!

     

    43- Allah'tan korkana, ölüm yâr gelir;

    Ölümden korkana, dünya dar gelir.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    44- Allah dersen mürtecî, Tanrı dersen çağdaşsın;

    Bu özürlü beyinle, akıl nasıl bağdaşsın?.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    45- Hayvanlara kızmayın, mâzeretleri çoktur,

    Meselâ, hiçbirinde, utanma hissi yoktur (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    46- İki günlük yol için, hemen sıvanır kollar;

    Ve iğneden ipliğe, hazırlanır bavullar

    Bir yol var ki, hazırlık, düşünülmez nedense;

    Musalla taşlarında, çalınırken davullar. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    47- Biz; ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamberin, gözleri şişene kadar uyuyan ümmetiyiz...

     

    48- Yahudiler mi dediniz? Onlar, yumurtalarını pişirmek için,

    dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir.

     

    49- Gençliğine güvenip vakit çok erken derken

    Belki elveda bile diyemezsin giderken... (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir)

     

    50- Ne gelirse başımıza Hakk'tandır...

    Fakat geliş sebebi Hakk'tan ayrılmaktandır...

     

    51- Bir "hoşçakal"a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

     

    52- Sakın ola köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deme, olurya tam yarı yolda köprü yıkılıverir. Öteki tarafa ayının yeğeni olarak gidersin.

     

    53- İki Çeşit İnsan Vardır ! Zaman Geçtikçe Hatalarıyla Yüzleşen, Zaman Geçtikce Yüzsüzleşen !

     

    54- Başörtüsü Bilime Engelmiş.! Siz Uzaya Mekik Gönderdiniz de, Başörtüsüne mi Takıldı?

     

    55- Dünyada bin yıllık tarihi silinen ve o günü bayram olarak kutlayan başka bir millet daha yoktur.

     

    56- Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil

     

    57- Var mı Allah'tan yukarı, kabirden aşağı..?

    Toparlan ruhum gidiyoruz; sen yukarı, ben aşağı..!

     

    58- Kadın Mezarlığa Girerken Başını Kapıyor, Dışarı Çıkarken Açıyor, Ölüye Karşı Kapayıp, Diriye Karşı Açmak Akıl Almaz.

     

    59- Bu ülkede biri size; çağdışı, yobaz, gerici, eski kafalı, deli, aşırıcı diyorsa emin olun ki doğru yoldasınız.

     

    60- Moda, Cehennemde bir oda..

     

    61- Arsızlığa cesaret, zinaya aşk dediler. Bir neslin ahlakını, işte böyle yediler!

     

    62- Geminin tek kaptanı olur, gerisi mürettebattır. Kalbin de tek sahibi olur, gerisi teferruattır

     

    63- Her kahkahanda Allah'a teşekkür etmiyorsan, Neden her ağladığında O'na kızıyorsun?

     

    64- Çok sıkıldıysan hayattan, bir mezarlığa git. Ölüler iyi bilir ; Yaşamak güzeldir.

     

    65- Herşeyin İlacı Zaman Diyenler... Bir de Bu Kelimeyi Tersten Okumayı Deneseler...

     

    66- Tanrı sizi korusun, bizi Allah korur.

     

    67- Denildi mi bir yerin adına "Türk" beldesi, Gözüm al bayrak arar,kulağım ezan sesi...

     

    68- Yıkılasın ey israil ! Enkazını göreyim . Sana ülke diyenin yüzüne tüküreyim.

     

    69-Makyajı abdest olan bir kadının hayatıda güzeldir, hayasıda..

     

    70- Secde görmemiş alnın alınyazısı olmak istemem.

     

    71- Örtü şuuruyla takılmadığında da Allah katında bir değeri olsaydı, Cennetin baş köşesine rahibeler otururdu.

     

    72- Öz anne-babasını huzurevine gönderip, evde kedi köpek besleyen insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz...

     

    73- Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahane idi sonbahar...

     

    74- Bak da ibret al yere düşen yaprağa,

    eskiden o da yukardan bakardı kara toprağa...

     

    75- İnsan namaz kılarsa namaz da insanı insan kılar.

     

    76- Parası olan pazardan, imanı olan mezardan korkmaz!

     

    77- Hayatta üç çeşit insandan korkacaksın; dağdan inme, dinden dönme, sonradan görme!

     

    78- Bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür.

     

    79- Ya İslâm'da erirsin

    Ya inkârda çürürsün

    Yol mezarda bitmiyor

    Girdiğinde görürsün. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.)

     

    80- İnsan, büyük bulmaca, çözmeden öleceğim

    İnsan bulsam inan ki , alnından öpeceğim!

     

    81- Deden bile söndüremedi İslamın nurunu,

    Sen mi söndüreceksin Ebu Cehilin torunu? (Nevzat Karataş'a aittir.)

     

    82- Kişiye göre davranacaksın, küçükle küçük olacaksın hatta;

    Ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşmeyeceksin hayatta...

     

    83- İnsanlar ikiye ayrılır: vaktini "beşe" ayıranlar, vaktini "boşa" ayıranlar...

     

    84- Şah damarına bakmayı akıl edemeyenler Allah'ı hep gökyüzünde aradılar. Bilmezmisin Allah mekân münezzehtir.

    Yukarda Allah var demek bile Allah'a sınır çizmektir.

     

    85- Hayvandan insana dönen yoktur ama, insandan hayvana dönen çoktur.

     

    86- Dualarımda özgür biri olduğumu hissediyorum... Bir ben, bir de beni bilen...

     

    87- Hayat dediğin Allâh için değilse,

    Ne çıkar hayat önünde eğilse.

     

    88- Bir lastik yuvarlak, 3 manyak, 22 dangalak, bir yığın avanak...

     

    89- Benim dünyam namazımı kıldığım yer kadardır.

     

    90- Batı'ya özene özene, özümüzü kaybettik. Oysa biz, Batı'nın hayranlıkla izlediği, gıpta ettiği bir medeniyet idik...

     

    91-Dün çimen benim ayaklarımın altında idi. Bu gün üstümde bitiyor, Görüyor musun? Toprak günahlardan başka herşeyi örtüyor!

     

    92- Sonunda 'eyvah' diyeceğin şeylere başında 'eyvallah' deme. Pişman ol, fakat pişman ölme.

     

    93- Öyle birine ata de ki Peygamber övgüsü almış olsun.

     

    94- Güzele bakmak değil, güzel bakmak sevaptır.

     

    95- Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak...

     

    96- Helal ile beslersen çocuğunu hürmet ile öder borcunu,

    Haram ile beslersen onu, hakaret ile öder borcunu!

     

    97- Konuşsam dilim yanar... Sussam kalbim

     

    98- Dostlarımı hiçbir zaman satmadım, çünkü hepsi beş para etmez çıktılar.

     

    99- Ömrün ilk yarısı; ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısı da; ilk yarısının hasretiyle geçer.

     

    100- Yalan söylemek beceri ister. Biz de becerikli insanlara aşık oluruz.

     

    101- Ölümüz dirimiz. Her gün birimiz.

    Bir gün hepimiz. Hakk'a gideceğiz...

     

    102- Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu!

     

    103- Kapkara tabloya ak mı diyelim?

    Necis olanlara pak mı diyelim?

    Biz bir batıl için başka batıla,

    Allah'tan korkmadan hak mı diyelim?

     

    104- Uygarlığa engelmiş takke, türban, cübbeler...

    Bize yobaz diyor hippi, ayyaş, züppeler!

     

    105- 'Hayatımda biri yok, birinde hayatım var' diyebilmektir Aşk...

     

    106- Ne senden rüku artık, ne de benden kıyam...

    Bundan sonra.. Selamun aleyküm, Aleyküm selam.

     

    107- Namaz; adım bile atmadan 'Sevgili'ye yürümektir.

     

    108- İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan kork!

     

    109- Benim bir tanrım yok Allah'a çok şükür.

     

    110- Orta Doğu'nun gayri meşru çocuğu; İsrail! Döktüğün kanda boğulacaksın!

     

    111- İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır...

     

    112- Gerçek bir dosta sahipsen, dünya'nın geri kalanına ihtiyacın yoktur.

     

    113- Tövbe kapısı açık dediysek, yeni günahlara koşman mı gerek?

     

    114- Ali! hoca as,

    Sabiha bomba at,

    Kazım rahat dur,

    Fethi partiyi kapat,

    İsmet tuzu uzat,

    Öyle işte...

     

    115- Evdeki hesabımız bile çarşıya uymuyorken, ahiret hesabımızın vay haline!

     

    116- Ne gariptir ki toplum olarak, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız. (Halil Cibran'a aittir.)

     

    117- Şimdi Fatih kalksa mezarından, ne ben onu tanırım ne o beni tanır. Ama İstanbul'u Bizanslılar almış deyip bir daha savaşır.

     

    118- Japonlar kendi alfabeleri ile 3000 yıl önce yazılmış bir kitabı okuyabiliyorlar. ... İngilizler kendi alfabeleri ile 1200 yıl önce yazılmış olan bir kitabı okuyabiliyorlar. ... Bizler 100 sene önce ceddimizin yazdığı bir kitabı okuyamıyoruz !?

     

    119- Ölüden mektup gelmiş, diri okur anlamaz.

    Sorsan herkes Müslüman! Ne şükür var ne Namaz...

     

    120- Haram kazanılan aş, aştan sayılmaz.

    Hak için akmayan yaş,yaştan sayılmaz.

    Kişi başım var diye övünmesin;

    Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz

     

    121- Kafire karşı ELİF gibi dimdik, ALLAH'a karşı VAV gibi eğilirim

     

    122- Kadın olmak, her erkekte bir parça bırakmak değil, bir erkekte bütün olabilmektir. Erkek olmak mükemmelliğini bir çok kadında ispat etmek değil, tek bir kadına mükemmeli yaşatabilmektir.

     

    123- Rabbin huzuruna biçare giden, bin çareyle döner.

     

    124- Veren de O, alan da O, nedir senden gidecek?

    Telaşını gören de can senin zannedecek.

     

    125- Ölüm bir saniye kadar yakınken, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanın alemi ne?

     

    126- Ey şehr-i Ramazan, geldinde gidiyorsun öyle mi?

    Seni tutmayanlar, sana tutunamayanlar düşünsün sonunu..

     

    127- Karıncayı bile incitmeyeceğim deme. "Bile" sözünden karınca incinir.

     

    128- Uğruna ölmekse eğer seni yaşatmak, bin defa ölürüm de adına leke sürdürmem. Gururdur, namustur 'BAYRAK' Aksa da kanım korkma; haini güldürmem...

     

    129- Ezanları duyduğunda şükretmeyen bir gönül taşıyorsan yüreğine bir sela oku !

     

    130- Üstad'a sormuşlar... Aşk'la sevda arasındaki fark nedir...? Üstad cevap vermiş: "Aşk hevesin bitene kadar... Sevda nefesin yetene kadar."

     

    131- HATIRANA DÜECEĞİM

    Kopkoyu bir sis içinde bir akşam

    Hatırına düşeceğim belki

    Bir an ıslayacak yağmur yüzünü

    Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın

    Sonra sıcak yatağında uzun uzun

    Ağlayacaksın Ağlayacak.!

     

    Boğazında bir şeyler düğümlenecek

    Ah yanımda olsaydı diyeceksin

    Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak

    İliklerine işleyecek bensizlik

    Kahrolacaksın...!

     

    Bir sigara tüttüreceksin ihtimal

    Ufku seyredeceksin saatlerce

    Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü

    Sonra hayalim gelecek karşına

    Bir Şiirimi mırıldanacaksın

    Hıçkıracaksın..!

     

    Gönlünden atamadığın gibi kafandan da

    Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece

    İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü

    Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman

    Anlayacaksın..!

     

    Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin

    Kafan gibi kaleminde işlemeyecek

    Unutmak isteyeceksin her şeyi

    Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi

    Kıvranacaksın.!

     

    132- Nerelisin diye sormuştu; oralı olmadım..Tepkisizliğimi görünce o da oralı olmadı..Artık ikimizde oralı değildik hemşeri sayılırdık..

     

    133- Adam olmak cinsiyet meselesi değil şahsiyet meselesidir.

     

    134- Elin oğlu okur atomu böler, bizimkiler okur milleti böler

     

    135- Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.

     

    136- Allah tanrının belasını versin!

     

    137- Öyle ucuz değil gül koklamak. Gül tutan ele diken batmalı. Bir aşka gönül veren o aşkın kapısında yatmalı!

     

    138- Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir.

    Mukaddes davalarda ölüm bile guzeldir. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.)

     

    139- Biz yılbaşında hediye getiren noel babanın değil, Miraçtan namaz getiren Hz. Muhammed'in ümmetiyiz

     

    140- Düşünmek şu, bu değil, öteleri düşünmek; Sizinse düşünceniz yataklarda eşinmek. (Üstad'a ait olan beyit:Düşünmek)

     

    141- Bir bekleyenin olmalı. Sen kendinden vazgeçsen de senden vazgeçmeyen...

     

    142- Bir nar ağacı var bir de dar ağacı

    Namerde nar düştü yiğide dar ağacı

     

    143- Bizler açlıkdan karnına taş bağlayan Peygamberin , doymak bilmeyen ümmetiyiz

     

    144- Bana çağdışı diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım.

     

    145- Ölüm herkesin başına gelir, ama geç ama erken.. Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken.

     

    146- Ölüm her aklına geldiğinde 'ah' edip 'vah' edip inleme. Bu halinle Rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldığı zaman evi telaşa verme; O geldiği zaman, sen çoktan gitmiş olacaksın.

     

    147- Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem,

    Hepsi hepsi bu kadar, işte benim sermayem.

     

    148- Seni affetmek hayatımın en büyük hatasıydı. Nerden bilebilirdim ki katilini affedersen seni yine öldüreceğini..

     

    149- Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkumsa; gönülden düşen insan da unutulmaya mahkumdur.

     

    150- Kula kulluk etme ! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla önem verme ! Yoksa, unutulursun.

     

    151- Kimileri vardır aşkın en yücesine layıktır. Kimileri vardır aşkın en yücesini versen de, aşağılıktır.

     

    152- Soruldu mu ne bilirsin diye;"Haddimi bilirim" Soruldu mu ne istersin diye; "Haddimi bilir, hakkımı isterim" demeli...

     

    153- Ayağın taşa takıldığında "Allah kahretsin" bile dememelisin, Dua etmelisin ki taşa takılan bi ayağın var...

     

    154- Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk.

     

    155- Sizde olan tükenir onda olan sonsuz,

    Feza sizin olsa ne yapacaksınız Onsuz.

     

    156- Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

     

    157- Salaklık bulaşıcıdır.

     

    158- Bin günahın olsa da bana, bir gün ahım yok sana...

     

    159- Nazım benim cezaevi arkadaşımdı, düşüncelerimiz farklı olsada..

     

    160- Ben ve Nazım herzaman kavga etmiştiriz ama biz hapishanede birbirimize ekmek vermiş insanlarız ey benim düşümdekiler nazım sevin demiyorum ama saygı duyun onun kadar türkiye sevdalısı yoktur.

     

    161- Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?

    Lokantanın garsonu bile; 'hesap lütfen' diyor

     

    162- Kıtmir bir köpekti. Ashab-ı Kehfin köpeği. Ama cennete gitti. Kim olduğun kadar kimlerle olduğun da önemli.

     

    163- Hayatı müsvette yaşamayın; temize çekmeye vaktiniz olmayabilir!

     

    164- Yanlızca Allah'a inanın, gerisi inanılacak gibi değil.

     

    165- Şu dünyada kimsenin bulamadığı huzuru arayacak değiliz. Kalkar abdest alır. Huzurda eğiliriz.

     

    166- İki kişilik duanın adıysa saadet, Ya Rabb'i beni onunla beraber affet...

     

    167- Bir çok eser ortaya koydum, bir çok şiir kaleme aldım, düzinelerce yazı yazdım, ama hiç biri ile övünemem övünülecek bir şeyim varsa oda Maraşlı olmamdır.

     

    168- Hava kirliliğinden değil, haya kirliliğinden nefes alamıyoruz.

     

    169- Kurban olduğum Allah'a bile günde beş vakit ulaşılabiliyorken,

    Kendini ulaşılmaz sananlara selam olsun.

     

    170- Basit kişiler hep ilgi görür, kaliteli kişiler hep yalnızdır. Ucuz malın alıcısı çoktur.

     

    171- Mecnun olup Leyla için çöller aşmışsın ne fayda! Mümin olup Mevla için secdeye varmadıktan sonra....

     

    172- Ne şirinde vefa var, ne leyladır sana yar.

    Hep Allah güzel vekil, hep ALLAH insana yar...

     

     

    173- Üzülme davanın sahibi Hak'tır,

    Hak olan davada zafer muhakkaktır.

     

    174- Bir gemi arıyorum pusulası İmandan.

    Alıp götürsün beni bu hüzünlü limandan..

     

    175- Deli gibi sevmek bir işe yaramıyor, sadece uykusuz bırakıyor.

     

    176- Şeytan, önce insana, Allahı unutturur;

    Sonra, Çağdaş çöplükte, ne bulursa yutturur. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    177- Namaz, camiden çıkınca, Hac, Mekke'den dönünce, Ramazan, oruç bitince başlar...

     

    178- SORU VE CEVAP

    Bir yumak gibi hayat, kör düğümlerle dolu

    Ömür süreli sınav, sonsuz meçhul sorulu

    Avutmak mı kendini, yumakla kedi gibi?

    Uyumak mı, ölmek mi? Yokmu kurtuluş yolu

     

    Bulunmaz sorulara raflarda bazen cevap

    Bulunmazsa raflarda âleme rahmet kitap

    Düğümlenmiş kalplere, şaraptan beter şarap

    Mü'min'e nur afitap zümrüt köşklerin holü

     

    179- Kızgınlık gürültülüdür, kırgınlık sessiz...

     

    180- BİR YUDUM İNSAN

    Denizin ve güneşin battığı yerde,

    Bilin ki yeni umutlar da yeşerir,

    Gündüzün bittiği, karanlığın bastığı yerde,

    Bekler durur gece bitmez.

     

    Her haliyle bitecek o gece,

    Yerini bırakacak, güne gündüze,

    Ağaçlar yemyeşil rengi besbelli,

    Yaşıyorum hala bu yeni günle.

     

    Denizin ve güneşin birleştiği yerde,

    Umutlar tükendi ve umutlar bitti,

    Gündüz bitse de, karanlık gelse de

    Umrunda değil artık bir yudum insanın..

     

    181- Boş yere canı yanmaz insanın. Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, ya da bir fazlalık geçmişten gelen.

     

    182- Sarhoşu bile 'Allah' diye nara atan bir toplumdan umut kesilmez!

     

    183- Yarına sağ çıkmaktan nasıl olurum emin?

    Genç bir delikanlının tabutu geçti demin. (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir)

     

     

     

    184- Bir kadına 365 gün seni düşündüm dersen; diğer 6 saatte ne yaptın der.

     

     

     

    185- Nimete şükredersen fazlasını bulursun. Aç gözlülük edersen nimetten de olursun.

     

     

     

    186- Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar

     

     

     

    187- Can saatini Rahman, ezelde kuruvermiş...

    Bir gün göreceksin ki o saat duruvermiş...

     

     

     

    188- Başım önde bu aralar. Suçlu olduğumdan değil! Görülmeye değer hiçbir şey kalmadığından... (Cezmi Ersöz'e aittir.)

     

    189- İnsanları tanıdıkça seveceksin yalnızlığını...

     

    190- İpi kopan tesbihim,

    Dağılmış tane tane,

    Acı ama teşbihim,

    Hani nerede imame?

     

    Taneleri toplayın,

    Hakk ipine derleyin..

    Bir imame bağlayın...

    Tevhid gelsin meydane. (Mehmed Said Çekmegil'e aittir)

     

    191- Güneş ile dünya arasına ay girince dünya karanlıkta kalır.

    ALLAH ile kul arasına dünya girince kul karanlıkta kalır.

     

    192- Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun.

    Ve kimseye gerektiğinden fazla önem verme! Yoksa, unutulursun

     

    193- Dünyayı verseler iki gözünü vermezsin

     

     

    İki gözünü verene neden secde etmezsin?

     

    194- Adalet mülkün temeli ama bir de insanlığın temeli var, o da sevgi.

     

    195- Sen gülerken gamzene ansızın düşüversem

    Susuşunla ölürken, gülüşünle dirilsem...

     

    196- Cevabımın şiddetinden susuyorum!

     

    197- Secdelerdeymiş aşk.. Bulmak alnıma düştü.(Behçet Necatigil'e ait olan şiir:Akşamlar, Savaş Sonu)

     

    198- Ol der hemen oluverir.. Ol de olalım Rabbim.. Kul olalım.. Kül olalım .. Gül olalım

     

    199- İnsan değer verdiği şeylere; gözüyle bakar, yüreğiyle taşır. (Mehmet Deveci'ye aittir.)

     

    200- Amerikan politikasını korumakla mükellefiz.

     

    201- "Ermiyor çağdaşların aklı başka bir aşka;

    İki duble rakıyla, mini etekten başka.." (Cengiz Numanoğlu'na aittir)

     

    202- Yeryüzü dediğin koca bir mabed,

    Geldik bu mabede maksat ibadet,

    Ezanlar ederken secdeye davet;

     

    Hep yarın diyorsun, oysa kim bilir;

    O yarın belki hiç gelmeyebilir... (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    203- Stadyumlar maç için deği, bir dava sevdası için dolarsa, o gün kurtuluş günüdür.

     

    204- Benim inandığım sistemde, sabah bir masumun öldürüldüğünü duyarsanız,

    Akşam darağacında sallanan birini görürsünüz.

     

    205- Biz bize gerici diyenlere "deh" demek için gerideyiz.

     

    206- Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz. Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir. Popçular, folkçular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor. Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor...

     

    207- Müziği kısmaya üşendiğiniz ezanı şimdi dört gözle bekliyorsunuz.

     

    208- Bu millet gol dediği kadar ol deseydi şimdi islam oluvermişti.

     

    209- Benim için yanan bir tek sigara var.

     

    210- Kadın diri diri gömülürken, Onu oradan çıkarıp ayaklarının altına Cenneti seren dinin adıdır, İSLAM.

     

    211- Aydınlık yolu herkes bulur, mesele karanlık yolda ışık aramak.

     

    212- NEFSİMMİŞ MEĞER

    Yıllardır kendimi, güyâ tanırdım;

    Sanık ben, yargıç ben, hep aklanırdım.

    Şeytanı, en büyük düşman sanırdım;

    Ondan da beteri.. Nefsimmiş meğer...

     

    Gönlümü, hevâya kaptıran oymuş,

    Şuûru şehvete saptıran oymuş,

    Tutkuları, putlar yaptıran oymuş,

    En sinsi düşmanım.. Nefsimmiş meğer...

    ... (Cengiz Numanoğlu'na aittir)

     

    213- Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden,

    Din de gitti, dünya da gitti elimizden.

     

    214- Sen Aşkı "ELİF" gibi dik Tutarsın da,

    Ben "VAV" gibi, Egilmem mi Yollarında...

     

    215- Korkutuyorsa Kıyamet,

    Durma sen de kıyam et!

    ____________

    Facebook: http://www.facebook.com/...zilaAitOlmayanSozler

    Twitter: http://www.twitter.com/NFK_asilsizsoz

    Instagram: http://www.instagram.com/NFK_asilsizsoz

     

    NOT: "Gerçek Necip Fazıl Sözleri" başlıklı listemiz için: http://www.n-f-k.com/...nakly/

    Necip Fazıl Kısakürek
  • GERCEK DİN KÖKTENGRİ SONRASINDAKİ ÜTOPİK VE SEMAVİ DİNLERİ ( 1 )

    Bütün bu ikili tipolojik tasnifleri Türk din tarihine uyguladığımız zaman bu tasniflerin Türk din tarihinin iki dönemine uygun düştüğünü ve bu dönemleri karşıladığını görürüz. İşte bu tasniflerden hareketle biz, Türklerin dini tarihinin ilk dönemini “Geleneksel Türk Dini“, ikinci dönemini de “Evrensel Dinler” safhası olarak nitelendirmekteyiz.Bu bölümde biz, Türklerin geleneksel dinleri ile Türkler arasında kısmen kabul görmüş olan evrensel dinlerden Budizm, Zerdüştîlik, Mani Dini, Hıristiyanlık ve Musevîlik üzerinde duracağız.

    1. Geleneksel Türk Dini

    Geleneksel Türk Dininin temel unsurlarını dikkate aldığımızda, bunların ilkini Gök Tanrı’nın oluşturduğunu, görmekteyiz.

    A. Gök Tanrı

    Tanrı inancı öyle sürekli bir özelliğe sahiptir ki, ilk bakışta, en genel anlamı ile Türk din tarihinin, Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin tarihi olduğunu ve orada Tanrı’ya olan inancın temel bir “arketip“i oluşturduğunu ifade edebiliriz.

    Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türklerin GökTanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.Her ne kadar elimizde yazılı belgeler bulunmasa da Türklerin arasında Tanrı inancının çok daha gerilere uzanan varlığının izlerinden söz etmek de mümkündür. Nemeth ve Hommels gibi araştırıcılar, Sümerlerin “Parlak” tanrısı “Dingir” ile Türklerin GökTanrı’sı arasındaki paralelliğe dikkati çekmektedir.

    Asya’nın doğu ucundan OrtaAvrupa’nın içlerine kadar her yerde kendini gösteren bütün tarihî Türk topluluklarında hep Tanrı inancı merkezî bir yer almıştır. Menşei bilinmeyen Tanrı kelimesi çeşitli Türk topluluklarında, her bölgenin fonetik özelliklerine göre, Yakutlarda“tangara”, Kazan Türklerinde “teri”, Soyonlarda “ter”, Çuvaşlarda “tura” ya da “tora”, Moğollarda “tenggeri”1 gibi şekillere bürünmüşse de, yine de asli formunu muhafaza ederek, Türklerin kabul ettikleri bütün dinî sistemlerde yerini almıştır.2

    Gerçi Türk din tarihi içerisinde, Türklerin Tanrı’yı ifade etmek için başka kavramlara da yer verdiğini, Idi, Iz, Ugan, Çalab, Bayat vb. terimleri kullandıklarını zikretmek mümkündür.3 Ancak bunların hiçbiri Tanrı sözcüğü ölçüsünde yaygın bir kullanıma erişmediği gibi, aynı şekilde onlar tarihî olarak da “Tanrı” kavramı kadar eski ve köklü kelimelermiş gibi görünmemektedirler. Örneğin, “Çalab” veya “Çeleb” terimi muhtemelen Nasturî Hıristiyanlığının etkisi altında Türk din literatürüne girmiş, bugün ise ancak bazı yer adlarında kalabilmiştir.

    Hunlar GökTanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmut’un ifade edeceği üzere, hem gök hem de Tanrı anlamını içeren “Tengri” kelimesi ile ifade ediyorlardı. Göktürkler de aynı anlamda Tengri kelimesini kullanıyorlardı. Ayrıca Tonyukuk Kitabesi’nde “Türk Tanrısı” kavramına yer veriyorlardı. 763’te Mani dinini kabul eden Uygurlar, Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay ve Kün Ay kelimelerini ilave ederek Kün Tengri, Ay Tengri, Kün Ay Tengri kavramlarını oluşturmuşlardır. Her ne kadar, Kaşgarlı Mahmut, Kâfir Türklerin büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi kendilerine ulu görünen her şeye tengri dediklerini ifade ediyorsa da Türklerde Tanrı kelimesi yalnızca GökTanrı’yı ifade etmek için kullanılmıştır.

    Türkler yüce ve soyut bir Tanrı telakkisine erişmiş olmakla birlikte, başlangıçta onu yine de gökte düşünüyorlardı. Nitekim, Orhun Kitabelerinde “üze kök tengri” terkibinde Tanrı aynı zamanda gök manasını da muhafaza etmekteydi. Hattâ, Göktürk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde her şeyi hükmü altında tutan semanın, bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmiş olabileceği imkân dahilinde görülmüştür.4

    Metinlerde GökTanrı, diğer kavimlerin semavi ilahlarında görülen ortak özelliklere uygun olarak, kudretli ve aşkın, Yüce Tanrı şeklinde kendini göstermektedir. Bu amaçla kitabelerde “semavi”, “yüce” ve “küçlü” (kudretli) terimleri yer alıyor. Ebedi anlamındaki “bengü” terimine ise ancak Moğol çağında rastlanıyor. Aynı şekilde “yaratıcı” sıfatıyla o, açık bir biçimde ancak Altay Türklerinde ve Yakutlarda görünüyor. Bu bakımdan Türk topluluklarının Tanrı telakkisinde, zaman içersinde, belli bir evrimin olduğu dikkat çekmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, bu gelişmelere rağmen, Türklerde Tanrı kavramı yine de orijinal strüktürünü muhafaza etmiştir.

    Türklerde GökTanrı en azından mefhum olarak yaratıcı ve Kadiri Mutlak Tanrı şeklinde telakki edilmektedir. Böyle olduğu içindir ki, Türklerde siyasi iktidar ve hâkimiyet menşeini Tanrı’dan almaktadır. Ezeli ve ebedi (bengü ve mengü) olan, Hakanlara kut ve güç veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonunun ve insanların kaderinin kendisine bağlı olduğu GökTanrı’nın tapınakları mevcut değildir. Aynı şekilde Eski Türkler tarafından onun resmi ve heykelleri yapılarak onlara tapınılmış da değildir.

    Eski Türk dinindeki Gök Tanrı inancı ile ilgili belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri de onun antropomorfik özellikler taşımamakta oluşudur. Bazı Türk destan ve hikayelerinde büyük olasılıkla dış etkilerle ve şüphesiz müteakip dönemlerde Tanrı’nın çocuklarından söz edilmekle birlikte bu durum en azından menşei formu itibariyle Türklerde GökTanrı inancı için geçerli olmayıp; Eliade‘ın da kuvvetle ifade ettiği üzere, Türk Tanrı anlayışında temelde, “kutsal evliliğe” (hierogamie) rastlanmamaktadır.5 Türkler, daha geleneksel Türk dini döneminde, evrensel ve semavi dinlerin tek Tanrı anlayışına yakın özelliklere sahip bir Tanrı anlayışına erişmiş bulunmaktadırlar. Eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükafatlandıran bir “Ulu Varlık” telakkisi, ilkel dinler ve toplumlarda uluhiyet problemini araştıran W. Schmidt‘i, Türklerin daha Asya Hunları çağındamonoteizme doğru gelişmiş yüksek bir dine sahip oldukları kanaatine götürmüştür. Kendisine itaat edilmesi gereken ve koruyucu kudret olan GökTanrı, tamamen manevi bir kudret haline yükselmiştir.

    Özellikle üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de, her ne kadar Göktürkler döneminde Tanrı’nın Türkleri koruması, hatta onları başka milletlerden üstün tutması, hakanların iktidarı ondan almaları sebebiyle, Tonyukuk Kitabesi‘nde “Türk Tanrısı” şeklinde bir ifade kullanılmakta ve bu nedenle de Türklerde GökTanrı sanki “ulusal bir Tanrı” imiş gibi görünmekte ise de gerçekte o, “kabile ilâhı” veya “milli bir ilah” hüviyetinden ziyade “evrensel Tanrı” olarak kendini göstermektedir.

    B. Yaygın Kutsal

    Dinler tarihi araştırmaları Neolitik Çağ‘dan itibaren kendini gösteren hâkim GökTanrıların zamanla daha dinamik, daha müşahhas ve insana daha yakın kudsiyetler veya “hierophanie“lerin belirmesine paralel olarak “deus otiosus” haline dönüşmelerinin evrensel bir olay olduğunu göstermektedir. Geleneksel Türk din tarihi içersinde GökTanrı da bu sürecin içerisindedir. Esasen süreç, dinler tarihi veya belli bir toplumun dini tarihi içerisinde, bir defaya mahsus olarak meydana gelen bir hadise şeklinde pek görünmemektedir. Öyle gözüküyor ki, değişen tarih ve sosyokültürel şartlar süreci her iki yönde yeniden işletebilmektedir. J. P. Roux, geleneksel Türk din tarihinde GökTanrı’nın dünyaya müdahaleden uzaklaşarak pasifleşmesini ve deus otiosus konumunu almasını, bu tarih içerisinde imparatorlukların kurulması ve dağılması olaylarına bağlı olarak tekerrür eden bir süreç olarak görmektedir. Her halükârda Yakutların GökTanrısı, büyük ölçüde bir deus otiosushüviyetine bürünmüştür.

    Gök Tanrı’nın, diğer dinlerin semavî ilâhlarının kaderine benzer şekilde Geleneksel Türk dinitarihi içerisinde deus otiosus durumunu alması, kutsallığın semadan daha aşağılara inerek yaygınlaşıp çoğalması, aynı zamanda Gök Tanrı’nın çeşitli etkilerle antropomorf telakkiler yönünde kişileştirilerek, başka isimler ve ilâhlarla birleştirilmesi sonucunu da doğurmuş bulunmaktadır. Örneğin; Altay Türklerinde Gök Tanrı, “büyük” ve “ulu” anlamında “Ülgen” veya “Ulu Zengin” mânasında “Bay Ülgen“e dönüşmüştür. Oğuzların Tanrı anlamında kullandıkları “Çelep” yahut “Çalap” ise Nasturî Hıristiyanlık’tan alınmıştır. Kuzeybatı Moğolistan’da yaşayan Soyotlarda tanrı, “Kayrakan“a, Yakutlarda Budist etkilerle şekillendiği anlaşılan “Ürüng Ayı Toyon“a dönüşmüştür.

    C. Tabiat Güçlerine İnanma

    Eberhard, Geleneksel Türk dinini, “Güneş ve Ay kültlerinden müteşekkil Türk Gök Dini” şeklinde tanımlamaktadır.6

    Eski Türklerde, natürist inançlara, Orhun kitabelerinde “Yersub” şeklinde rastlanmaktadır. Yersular “ıduk” yani kutsaldır. Her ne kadar, Geleneksel Türk dininde natürist inançların Türklerin hayat şartları ile fonksiyonel bağlarını tam olarak tesbit etmek mümkün görünmüyorsa da, özellikle YerSular söz konusu olduğunda bu, kısmen kendini göstermektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, dağ, orman, ırmak, vs. ile ilgili Yer Su inançları Türklerde gelişmek suretiyle, özellikle imparatorluklar döneminde “vatan kültü”ne dönüşmüştür. Kağanların merkezi “ıduk Ötüken” ve Tamir suyunun kaynağı “Tamag ıduk baş” buna örnek teşkil etmektedir.

    Bununla birlikte, Türk din tarihinde YerSuların en önemli temsilcileri dağlardır. Gerçekte Türlerde “dağ kültü“, Gök Tanrı inancıyla ilgilidir. Orta Asya’da dağların adları mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan gibi anlamları içeren Han Tanrı, Buztağata, Iduk, Art, Kuttağ… gibi isimlerle anılmıştır. Eski Türklerde dağlara Han, Ata gibi isimler verilmiş olması, animist bir anlayışla onların kişileştirilmek suretiyle kutsallaştırıldıklarını da ifade etmektedir. Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çolukçocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler.Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hattâ evlenip çolukçocuk sahibi olan ruhî varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedirler. Nitekim, etnografik araştırmalardan, Altay dağlarının Han addedildiklerini öğreniyoruz. Sagay gelinleri bu dağları “kayın babaları” olarak görüyor, onlara öyle sesleniyorlardı. Öte yandan, Eski Türklerde her reis ve oymağın kendine mahsus kutsal bir dağı olduğu gibi, daha büyük birliklerin de kutsal dağları bulunmaktaydı.7 Çinlilerin Tienşan dedikleri Tanrı Dağı, Hsioung-nularınen önemli kutsal yerlerinden biri olmuştur. Çok eski zamanlarda Wu-huanlar Kızıldağ denilen bir yeri kutsal bilmekteydiler. Tabgaçlarda her yıl hakan, atının üzerinde, sabaha karşı kutsal dağa döne döne tırmanıyor ve orada Gök Tanrı’ya kurban sunuyordu. Çin kaynakları, Göktürklerin Ötüken’den başka kutsal bildikleri Ötüken’in 250 km batısında yer alan Bodin İnliadlı bir dağın bulunduğunu da haber vermektedir. Cüveynî‘nin naklettiği bir efsane Uygurların saadet ve bolluk sağlayan ve kendisine Kuttag denilen bir dağın bulunduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Türkler, kutsal dağ inanışını göç ettikleri diğer ülkelere, bu arada Anadolu’ya da taşımışlar ve hattâ bu inançlar Müslüman Türklerin arasında da yaşamaya devam etmiştir. Bunun en kayda değer örneğini Anadolu’da Alevî Türklerin Kazdağı’na atfettikleri kutsiyet oluşturmaktadır.



    Geleneksel Türk dini içerisinde, tabiat kuvvetlerine inanç çerçevesinde dağ kültünün yanı sıra “orman ve ağaç kültü” de önemli bir yer tutmaktadır. Gerçekte orman kültünün, ormanda yaşayan ve yiyecek derleyip avcılık yaparak geçinen ilkel topluluklara mahsus olduğu; Türklerin de göçebe çoban hayatına oradan geçtikleri öne sürülmüştür. Bazıları bu görüşe karşı çıkmakta, Türklerde temelinde bozkır kültürünün hakim olduğunu düşünmektedirler. Herhalükârda Türklerde Kutsal Ötüken Dağı ormanla kaplıdır ve “Ötüken Yış” (Ötüken Ormanı), Göktürkler ve Uygurlarca kutsal bilinmektedir.

    Türkler, öteden beri ateşe saygı gösteriyor, onda kutsal ve temizleyici bir güç görüyorlardı. Altaylılar ve Yakutlar ateşteki bu kutsal ve temizleyici güç ya da ruha “ot izi” adını vermektedirler.

    Ateş yoluyla temizlenmenin ve böylece ateşe kutsal ve temizleyici bir anlam ve önem atfetme uygulamasının tipik bir örneğini de, yine Türkler arasında oldukça yaygın olan, hastalıkları, evleri, ölüleri “tütsüleme” uygulamasında görmekteyiz. Türklerde ateş ayrıca kehanet aracı olarak da kullanılmıştır. Öte yandan Türklerde ateş kültünün, “aile ocağı kültü” ile yakından ilgili oluşu da dikkate değerdir. Aile ocağı kültü ise, çok büyük bir ihtimalle, “atalar kültü” ile ilgilidir.

    YerSu terimi, ağaç, ateş ve suyun yanı sıra toprağın ve aynı kategoriye dahil olmak üzere bir kısım taşlar ve kayaların da Geleneksel Türk dini içerisinde kutsal bir anlam ve öneme sahip olduklarını ifade etmektedir. Orhun Kitabeleri’nde “mavi gök” ile “yağız yer” iki ana kozmik alan oluşturmakta ve onlar birbirlerini tamamlamaktadırlar. Öte yandan GökTanrı inancı dolayısıyla göğün bir anlamda kutsallık kazanmasının yanı sıra ıduk YerSub terimi de, Eski Türklerin yere de bir tür kutsallık atfettiklerini göstermektedir. Türkler ıduk olan yerlerin birer “izi”sinin bulunduğuna inanmışlardır. Ayrıca bazı kitabelerde, YerSu terimini zikretmeksizin, sadece “ıduk yer”den söz edildiği de görülmektedir. Iduk sayılan yerler, Türkler tarafından korumaya alınmış; bu yerlerin ağacını ve ormanını kesmek, oralarda avlanmak yasaklanmıştır.

    D. Atalar Kültü

    Ölmüş ataları ta’zim ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdeti, Geleneksel Türk dini tarihinin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Atalar kültü veya manizmözellikle patriarkal aile tipinin hakim olduğu toplumlarda görülen bir dinî olaydır. Buna göre, ölen ataların ve özellikle babaların ruhlarının geride kalanlara iyilik ya da kötülüklerinin dokunabileceği inancı, onlara karşı duyulan minnet hissi, atalar kültünün temelini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedirler. Bu anlamda “ölüler kültü” ile atalar kültünü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir.

    Atalar kültü ile ilgili olarak, Türklerde ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar mevcuttur. Gerçekten de, Orta Asya Türkleriarasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan, bazıları da hayvan derilerinden yapılan sembollere Altaylılar “töz” Yakutlar “tangara” diyorlardı. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanır, önemli bir yolculuğa veya ava çıkılırken üzerlerine saçı saçılır, ağızlarına yağ sürülürdü. Moğolların “ongon” adını verdikleri tös veya töz kelimesi anlam itibariyle “asıl, menşe, kök” demek, olup, Uygur ve Hakaniye lehçelerinde de kelime aynı anlamı ifade etmektedir. Bu sembollere tös veya töz denmesi ise, onların ataların ruhunun hatırası olarak yapıldığını göstermektedir. Altaylı Türklerin bunlar hakkında “bu babamın tözü“, “şu anamın tözü“, gibi ifadelere yer verdikleri bilinmektedir. Ayrıca büyük ve ünlü kamların ruhlarına izafe edilen tözler de mevcuttur. Çin kaynakları, Göktürklerdeki benzeri uygulamaları “tanrıların tasvirleri” şeklinde bildirdikleri gibi, bir kısım araştırmacılar da tözlerin putfetişler olduklarını ifade etmişlerse de, XIII. yüzyılda Budist Uygurların tapınağında rastlanan tözler hakkında rahip Rubruk‘un verdiği bilgi, yabancıların değerlendirmelerinin aksine, Uygurların onları tanrılarının tasvirleri olarak değil, fakat ölen yakınlarını temsilen ve onların anısına yaptıklarını ve tapınaklarda sakladıklarını göstermektedir. Ebu’lGazî Bahadır Han‘ın, tözlerle ilgili olarak, “bir kimsenin yakını öldüğünde onun suretini (kugurcak) yapar ve evinde saklardı” şeklindeki ifadesi de tözlerin ölen yakınları veya ataları temsil ettiğini göstermektedir.

    Ongon ya da töz veya töslerle ilgili olarak, kayda değer hususlardan biri de, gerek Moğollarda, gerekse Türklerde bunların genellikle tavşan, ayı, kartal, sincap. gibi zoomorf şekiller altında tasavvur edilmiş olmaları, bunlara karşılık olan “tilik”, “kozan”, “aba”, “bürküt”, “tiyin” gibi isimlerle anılmakta oluşlarıdır. Zaten genellikle Geleneksel Türk dininde ruhun tasavvuru konusunda zoomorfizm yaygın bir karakteristik olarak dikkati çekmektedir. Kayda değer olan hususlardan biri de Türklerde aynı anlamdaki “aba“, yahut “apa” aynı zamanda baba, ata anlamlarını da içermektedir. Buna rağmen XI. yüzyılda Kıpçaklar ve Altay Türkleri ona “aba”, Yakutlar ise “ese”, “ebe”, “ebüge” demişlerdir ki, bunların hepsi “ata” anlamındadır. Bu husus, atalar kültü ile yakından ilişkilidir. Geleneksel Türk dininde hayvanlara verilen önem, zamanında, yıldızlarla ilgili tasavvurlara bağlı olarak, hayvanlarla temsil edilmeleri suretiyle, 12 Hayvanlı Türk Takvimi‘nin oluşumuna imkân vermiştir.

    Bu hayvanlar sıçan (fare), ud (inek), pars, tavuşgan (tavşan), it (köpek) ve tonguz (domuz)dur.8 Türklerde atalar kültü problemi bizi tözler konusunda menşe efsanesine götürmekte; nitekim araştırmacılar, özellikleGumilev, Türklerde atalar kültünün en büyük delili olarak Bozkurt‘a duyulan saygıyı göstermekte; hattâ bütün Türk hükümdarlarının kendilerini Aşine=Asenasoyuna bağlamak istemelerini bunun en büyük delili olarak görmektedir.9 Göktürkler, kurt menşe efsanesine bağlı olarak, büyük dinî merasimlerini, demircilikte uğraştıkları Altay dağlarının bir vadisinde, beylerin ve asillerin iştiraki ile yapılıyorlardı.

    E. Kozmoloji

    Geleneksel Türk dininde evreni ve hayatı algılayış biçimleri dinî inançlar üzerine temellenmiş bulunmaktadır. Gerçi bu anlayış ve algılayışlar zaman içerisinde gelişme ve değişmelere de uğramıştır. Hatta yabancı etkilerin özellikle modern dönemde onu adetâ senkretik bir hüviyete büründürdüğü de ifade edilebilir. Bununla birlikte, birçok arkaik unsurların orada arketipler halinde hayatiyetlerini devam ettirdiklerini de belirtmek gerekir. Hatta, temelde Geleneksel Türk dini, GökTanrı inancı, YerSular ve Atalar kültü ile evrensel bir sistem olma eğiliminde olduğundan, Türklerin evreni temel anlayış biçimi de “Üniversalizm” veya “Üniversizm” şeklinde adlandırılmış bulunmaktadır. Bazıları, yer ile gök arasındaki iki ilkeli bu ilişkiyi dikotomik bir biçimde görmek istemişler, bu bakımdan da evren anlayışını “dikotomik üniversalizm” şeklinde adlandırmışlardır.

    Türklerdeki bu iki katlı dikotomik üniversalist kozmoloji anlayışının, belli bir dönemden itibaren üç tabakalı bir tasavvura dönüştüğü görülmektedir. Böylece, gök ve yer katlarına bir de yer altı eklenmiştir. Orijinalinde bulunmayan bu tabakanın, X. yüzyıldan sonra net olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Yer altı kötülükler ülkesi ve cehennem olarak düşünüldüğüne göre, Türk dünyasında kozmolojinin bu gelişim ve değişmesinin, orada dinî kavramların gelişmesi hadisesi ile ilişkisi olduğu görülmektedir.

    F. Kozmogoni

    Türk kozmolojisi gibi. Türk kozmogonisi de yabancı kültürel etkileri yansıtmaktadır. Bununla birlikte, tamamen deist bir anlayış esasında şekillenmiş olan Orhon Kitabelerinde üze kök tenri asra yagız yir kılındıkda ekin ara kişi oglı kılındığından söz edilmekte, bu da ilk kozmogonik esasları göstermektedir.

    Türk mitolojisinde yaratılışla ilgili efsaneler daha geç döneme aittir. Üstelik bunlarda yaratma düşüncesi açık şekilde kendini göstermez. Türk düşüncesine yoktan var etme kavramı Sami dinlerinden gelmiştir. 10 Efsanelerde Tanrı’nın yaratıcılığı yoktan var etme şeklinde değil, mevcut maddeye şekil vermekten ibarettir. Yaratılışta suya dalış motifi de önemli bir unsur olarak gözükmektedir.

    G. Dünyanın Sonu

    Eski Türkler kıyamet meselesine kozmogoni hususundan daha az ilgi duymuşlardır. Kitabelerde ise dünyanın sonu ile ilgili net bilgiler mevcut değildir. Öyle gözüküyor ki, kıyamet anlayışıBudizm, Hıristiyanlık ve İslâmiyet etkisi ile oluşmuştur. Rus araştırmacılar da bu inanışın bir senkretizm olduğu kanaatindedirler. Altaylılar kıyamet gününe “Kalgançı çak“, diğer Türk toplulukları ise “Uluğ kün” adını vermişlerdir.

    H. İbadet

    Tarihi kaynaklar Hunların her yıl mevsim değişiklikleri ili ilgili bir bayram kutladıklarından, Çin kaynakları da Göktürkler de “Fuyunse” adı verilen ibadethanelerin varlığından söz etmektedirler. Burada ayrıca Türk çadırının da Türklerde ibadet mekanı olduğunu söylemek gerekmektedir.

    Geleneksel Türk dininde sistemli olarak yapılan ferdi ibadetler bulunmasa da, yine de duaların ferdi yapıldığını ifade etmek gerekir. Ibadet türü açısından baktığımızda ise, geleneksel Türk dininde “saçı” ile “yalama” adı altında ağaçlara bağlanan çaputlardan söz etmek lazımdır. Birer kansız kurban olan bu saçlar, Anadolu Türkçesinde yer alan “Darısı başınıza” temennisi ile günümüze kadar ulaşmıştır.

    Türklerde en eski ve köklü ibadet kanlı hayvan kurbanıdır. Kurban için kullanılan “Kergek, kereh, kudayı, allahlık, itık, ıyık, ızık, yağış tapığ” kelimeleri kanlı kurban ibadetinin önem ve yaygınlığını göstermektedir.

    Dede Korkut hikayelerinde Oğuzların “Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestikleri” ifade edilirken, Kazak-Kırgızlar kurban olarak “Ak boz kısrak“ı tercih etmektedirler. Proto Bulgarlarda ise köpek kurbanı mevcuttur.11

    Türklerde kurban öncelikle GökTanrı’ya sunulmuştur. Ancak bazı kutsiyetlere de kurban sunulduğu görülmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, V. Barthold, P. Roux, Makdisi, Cüveyni, Mes’udi vb. birçok araştırmacı ise, bunların dışında Türklerde insan kurbanından da bahsetmişlerdir.12 Ancak bu durum oldukça bulanık rivayet ve yorumlara dayanmaktadır. Aslında insan kurbanı dinler tarihi içerisinde ziraat kültürü ile ilgili bulunmaktadır. Bu nedenle W. Eberhard, bozkır kültürüne dayalı Türk toplulukları için insan kurbanı iddiasını kesinlikle reddetmektedir.13

    I. Kamlar ve Şamanlar

    Şaman, dinî mistik sihrî bir otorite tipini temsil etmektedir.Geleneksel Türk dininde kamlar önemli bir yer tutmaktadır. Türkler tarafından “kam” adı verilen bu otorite tipini, Tunguzların dilinden alınmış olmakla birlikte, menşei konusunda çeşitli tartışmaların yer aldığı ve çok daha geniş bir kullanıma ulaşmış bulunan bir kelime ile “şaman” adı verilmektedir. Şaman, dinî mistik sihrî bir otorite tipini temsil etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, deus otiosus konumunu almış bir GökTanrı, ikinci dereceden ve bazen onunla rekabette imiş gibi görülen kutsiyetler, beşerî ruhun kararsızlığı, kötü ruhların neden oldukları hastalıklar ve ölüm, öteki hayatta ruhun kaderi meselesi, sosyal hayatın çeşitli problem ve sıkıntıları, önceleri iki, daha sonra üç bölgeli ve çok katlı evren anlayışı bunların arasında bağlantının sağlanması meselesi gibi birçok hususlar, kamları/şamanları Geleneksel Türk dini içerisinde önemli bir konuma getirmiştir. İşte bu sebeple bazıları Geleneksel Türk dinine“Şamanizm” adını vermişlerdir.

    Gerçekte “Şamanizm” arkaik bir dinisihrîmistik olaydır. Ona Paleolitik Çağ‘dan bu yana rastlanmaktadır. Bununla birlikte Şamanizme, kelimenin öz anlamı ile bir din demek mümkün değildir. Zira o, arkaik dönemlarden itibaren karşımıza ekstazik ve terapötik yöntemler toplamı olarak çıkmakta ve gayesi, insanlarınkine parelel, ancak görülmez ruhlar alemi ile temasın ve insanların işlerinin gidişatına ruhların desteğinin sağlanması olarak görülmektedir.14 Üstelik bu şekliyle olay, evrensel boyutlara da sahiptir ve onda İran, Mezopotamya, Budizm ve Lamaizm’in izlerini açık bir biçimde görmek mümkündür. Belki de bu etkilerin, çoğu zaman Orta ve Kuzey Asya bölgesinde oluşmuş olması, Şamanizm’e özellikle oraya özgü bir dini fenomenmiş intibaını kazandırmıştır. Ancak yine de Şamanizm’i çeşitli dinler ve kültürlerden gelen tesirlerin karmaşık bir biçimde örülmesinden oluşan bir tasavvurlar ve uygulamalar kaosu yahut haritası olarak kabul etmenin uygun olacağı kanısındayız.

    Böyle olunca kamları ya da bir asırdan fazla bir zamandır yaygın bir terim haline gelmiş olan şekliyle şamanları özellikle Geleneksel Türk dinine mahsus bir otorite tipiymiş gibi algılamak hatalıdır. Her ne olursa olsun kamlar, Geleneksel Türk dini içersinde belli bir yer elde etmişlerdir. Bununla birlikte onların faaliyetleri, statüleri ve fonksiyonları sınırlıdır. Bu bakımdan da onları eski Türklerin dini tecrübelerini kuşatan tipler şeklinde algılamak hatalı olur. Nitekim Eliade, GökTanrı söz konusu olduğunda şamanların rolünün çok sınırlı kaldığına dikkati çekmektedir.15

    G.Nemeth‘in araştırmaları, Türklerde “kam” sözcüğünün en azından miladi beşinci yüzyıldan itibaren mevcut bulunduğunu göstermiştir. Avrupa Hunlarının tarihte “atakam” ve “eşkam” adlarında iki şefinden söz edilmektedir. Ancak bunlarının fonksiyonları hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir.

    800 yıllık bir ağacın altında ayinini gerçekleştiren Tuva şamanı. David Baxendale

    Tabgaçlarda da “wu” denilen büyücülerden söz ediliyor. De Guignes, Hunların kâhinlerinden söz etmiştir. Uygurlarda “kam” daha çok büyücü şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tunguzlarda da “şaman” büyücü anlamına gelmektedir. Göktürk Yazıtlarında kamların bahsi hiç geçmemektedir. Çin kaynaklarından Suyşu‘da (VII. yüzyılın ilk yarısı) Türklerin “Hu” adı verilen sihirbazlardan söz edilmektedir. Xl. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut‘un Divanı’nda “kam” kelimesi “kahin” şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı yüzyılda Yusuf Has Hacip‘in Kutadgu Bilig’inde onlar “otacılar” (tabipler) ile eş değer görülmektedir. Tanglara ait Çin yıllıkları, IX. yüzyılda Kırgızların “gan”adını verdikleri ve Çince “wu” denilen bir otorite tipinden söz ediliyor ki, bunun kam olması çok muhtemeldir.16 Nitekim XI. yüzyılda Kırgızlarda kamların varlığından söz edilmektedir. Altaylı Türklerde kam kelimesi mevcuttur.

    Anlaşılan bu kelime Türklerde yaygın bir kullanıma sahiptir. Bununla birlikte Yakutlar, Kırgızlar, Özbekler Kazaklar ve Moğollarbunları ifade için farklı kelimeler kullanmışlardır. Yakutlar erkek ve kadın şamanlar arasında ayırım yapmakta ve birincisine “oyun” ikincisine de “udagan” demektedirler.

    Şaman davulu

    Kırgızlarda bu “bahsı” ve Kazaklarda da “bakşı” şeklinde geçmekte olup, kelime aslında Budistmenşelidir. Aynı şekilde Yakutların “oyun”sözcüğü de böyle bir menşei çağrıştırmaktadır. Bin yıllarına doğru Batı Türklerinde kamlar belirgin bir fonksiyona sahip otoriteler olarak yerlerini almışlardır. Özellikle Uygurlarda Şamanizm’in çok geliştiği, hatta Moğollara da onlardan geçtiği, Cüveyni ve Bar Hebraus tarafından öne sürülmüştür. Ancak bu iddia pek tutarlı görünmemekte ve anlaşılan Moğollarda olay oldukça köklü bir varlığa sahip bulunmaktadır.17 Moğol hakimiyeti döneminde şamanizmle ilgili inanç ve uygulamaların çok güç kazandığı anlaşılmaktadır. Orta Çağ’ın Avrupalı seyyahları da bundan söz etmişlerdir. Bununla birlikte XIX. yüzyılın özellikle ikinci yarısından sonra Rus arkeoloji ve etnoloji bilginlerinin; Radlof, Şeroşevsky, Verbitski ve Anohin gibi araştırıcıların çalışmaları sonucundadır ki, başta Altay ve Yakut Türkleri hakkındakiler olmak üzere, bu konudaki bilgiler oldukça artmıştır. Öyle gözüküyor ki, özellikle Moğollar dönemi Geleneksel Türk din tarihi bakımından bu konuda oldukça etkili olmuş. Şamanizm’in sistemleşmesi de asıl bu dönemde gerçekleşmiştir.

    Bununla birlikte, Orta ve Kuzey Asya topluluklarının dinîsihrî hayatında önemli bir yere sahip olan şamanları veya kamları, çeşitli dinlerde rastlanan ve “rahip” denilen din adamları türünden bir otorite tipi sanmak hatalıdır. Aynı şekilde kamlar, Afrika ve Avustralya dinlerinde rastlanan ve “büyücü” denilen tipten de farklıdırlar. Zira onları gaipten veya gelecekten haber veren alelâde “kahinler” veya örneklerine birçok kültürlerde rastlanan “halk hekimleri” ile özdeşleştirmek de hatalıdır. Çünkü kamlar gerek Türklerde ve gerekse de öteki birçok toplumlarda yer almış bulundukları şekil altında her şeyden önce bir “vecd ve istiğrak” teknisyeni olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu nedenle Eliade, bir sistem olarak Şamanizm’in arkaik bir vecd tekniğinden ibaret olduğu kanaatine varmış, bunu konuyla ilgili geniş incelemesine başlık yapmıştır.18 Buna göre şaman, her şeyden önce kendi özel usulleri sayesinde vecd hali içinde ruhunun göklere yükseldiğini, yer altına indiğini ve oralarda dolaştığını hisseden bir “trans” ustasıdır. Kamların, Tanrı veya tanrılar ile insanlar ve ruhlar arasında aracılık yapma kabiliyetine sahip olduğuna inanılmaktadır.



    Kamlar ölümlerinden sonra ailenin ve kabilenin koruyucuları sayılmışlardır. Ancak onlar, toplumsal hayatın ve hatta toplumun dinî yaşayışının tamamına hiçbir şekilde hâkim olamamışlardır. Zira, Orta Asya’da kamların dışında büyücü, kâhin ve halk hekimi gibi tiplerin varlığı da bilinmektedir. Onlar birçok durumlarda kamlarla birbirlerine karıştırılmışlardır. Uygurlarda, Bulgarlarda, Moğollarda, İskitlerde, Hunlarda kamların dışında büyücüler, kâhinler ve hekimler olmuştur. Özellikle Uygurlar ve Moğollarda sihrin ve kehânetin oldukça gelişmiş ve yaygın olduğu görülmektedir. Moğollar dönemine ait Irk Bitig adlı falcılık kitabı ve Moğolların Gizli Tarihi bu konularda geniş bilgi vermektedir.

    Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilmez. Bunun yollarından birisi irsiyettir. Yani, belli başlı bir kamın neslinden gelmek gerekir. Bir başka yöntem, kam olmaya doğal istidattır. Türklerde kamların kendilerine özgü bir otorite tipi olduğuna önemle işaret etmeliyiz. Örneğin, Altaylardakurban kesme görevi kamlara ait değildir. Ölüm ve evlenme törenlerinde de onlar ancak kısırlık, güç doğum gibi sıkıntı hallerinde müdahale edebilirler. Ava çıkmadan önce, bereketli bir av olması için kamların duasına başvuruluyordu. Sürülerin aç kurtlardan korunması için de kamlara müracaat edilmekteydi. Buna karşılık olayların normal cereyanı içinde GökTanrı veyahut öteki kutsiyetlere yapılan ibadetlerde, dinî merasimlerde kamların yeri yoktur. Hastalık ve ölüm gibi hallerde ise onlar uzman kabul edilirler. Bu bakımdan kamlar gerçek birer “psychopompe” durlar. Onların en başta gelen fonksiyonu hastalıkları iyileştirmede kendini göstermektedir.

    Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilmez. Bunun yollarından birisi irsiyettir.Yani, belli başlı bir kamın neslinden gelmek gerekir. Bir başka yöntem, kam olmaya doğal istidattır. Kamlık mesleğine eğilim ve istidat çoğu zaman garip davranışlarla kendini belli eder. Dalgınlık, hayal görme, inziva eğilimi, söyleme, vb. davranışlar bunun belirtilerinden sayılırlar. Ayrıca, asabiyet, zaman zaman bayılma, sara nöbetlerine benzer ve ağızdan köpük gelmesi gibi kendini gösteren patolojik haller, ağaç kabuklarıyla beslenme, kendini ateşe veya suya atma, bıçakla kendini yaralama gibi davranışlar da kamlık eğilimi ve kabiliyetinin belirtileri sayılmaktadır. Veraset yoluyla kamlığa seçilenlerin, ata şamanın ruhu tarafından rahatsız edildiği tasavvur edilir. Bu bakımdan onlarda da yukarıda sayılanlara benzer davranışlar gözlenebilir.

    Aslında mistik eğilim ekseriya adayda bir kriz doğurur ve bunun bir giriş ve hazırlık rolü oynadığı kabul edilir. Bu durumda olan aday, “kamlığa giriş ve hazırlık hastalığı”na yakalanmış demektir. Bu rahatsızlık farazî bir “ölüm” ve “yeniden diriliş” tasavvurunu da beraberinde getirmektedir. Böylece alelâde insanın beşer üstü bir güçle donandığına inanılır. Kamlığa giriş esnasında öldüğü farz olunan adayın yer altı dünyasında cehenneme götürüldüğü, orada bütün vücudunun parçalara ayrılarak kötü ruhlardan temizlendiği ve sonra yeniden bir araya getirildiği; daha sonra kendine bir üstad aradığı, onun rehberliğinde bir dağa tırmandığı, birlikte göğün katlarında yükseldikleri ve orada kutsiyet kazandığı tasavvur edilmektedir. Daha doğrusu giriş âyinini müteakip cezbeye girebildiği, yer altı ve göğe yükseldiği farz olunan kamların, giriş esnasında bunun tecrübesinden geçmiş olduğuna inanılmaktadır. Böylece her kama özel bir ruh verildiği tasavvur olunmaktadır. Kama asıl gücünü veren de bu kutsal ruhtur.

    Dikkate değer hususlardan biri de kamların genellikle erkek oluşlarıdır. Bununla birlikte kadın kamlardan da söz edilmektedir. Hattâ bir rivayet Tobalarda kadın şamanlardan söz etmektedir. Cücenler için de benzeri rivayetler mevcuttur.

    Altay şamanlığında kamlar “ak” ve “kara” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Şamanizm içerisinde böylesine bir ayırımın geç dönemlerde, hattâ özellikle XVII. yüzyıldan itibaren ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bir görüşe göre bu ikili ayırım İran etkisinden kaynaklanmış olup19 ikinci derecede bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Ak kamların yalnızca göğe, iyi ve aydınlık ruhlar şerefine kansız kurban âyin ve törenleri düzenledikleri; buna karşılık kara şamanların kötü ve karanlık tanrılarına, cehennem ilâhı Erlik‘e âyinler düzenledikleri görülmektedir. Kadınların yalnızca kara şaman olabilecekleri düşünülmektedir. Kamlık, demircilik san’at ve ateşle de ilişkili görmektedir.20

    Kamlar, özel bir kıyafet ile de toplumda ayırt edilmektedirler. Her kamın kendine mahsus özel bir cübbesi, külâhı, davulu ve maskesi mevcuttur. Cübbe ve davulun vasıfları ve biçiminin, kamın hizmetinde bulunduğu ruh tarafından bildirildiğine inanılmaktadır. Altaylılarda davulun yerine tef mevcuttur. Gerek cübbe, gerek külâh ve gerekse de davulun üzerinde özel süsler, daha doğrusu semboller mevcuttur. Bunlar; güneş, ay, yıldız, gök kuşağı, dünya ağacı gibi sembollerdir. Onların hepsi kamların ekstaz halindeki iniş ve yükselişleri ile katlı kozmik anlayışı simgeler görünmektedir. Çin kaynakları, özellikle davulun şaman âyinlerinde çok eskiden beri kullanıldığını haber vermektedir.

    Şaman âyininde göğe yükselişin bir de yer altına yani cehenneme iniş şeklindeki karşılığı mevcuttur. Anlaşılan bu durum yükselişe göre daha güç ve karmaşıktır. “İniş”, düşey veya yataydüşey olabilmektedir. Birinci durumda kam, sanki yedi basamaklı bir merdivenden yer altı katlarına iniyormuş farz olunmaktadır. Her basamakta yahut yerin altının her bir katında engellerle karşılaşmakta, onları aşmak için çeşitli yollara başvurmaktadır. Nihayet yedinci kata ulaşan şaman orada cehennem dünyanın hakimi olan Erlik Han’a yakarmakta; bu arada Bay Ülgen’i de anmakta ve sonuçta geri dönmektedir.

    Kamların trans halinde gerek göğe yükselişleri, gerekse de yer altına inişlerinin başta Altay ve Yakut kültürleri olmak üzere, Geleneksel Türk topluluklarının hayatında önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Sürüler ve ürünün rekoltesi hakkında bilgiler, ölen ve yer altına gidemeyen ruhların oraya ulaştırılması, hastanın ruhunun tutsaklıktan kurtarılarak sahibine iadesi, bu yolculuğun ana amaçlarını oluşturmaktadır. Bu amaçlarla hemen daima aynı senaryo uygulanmakta; ancak toplum ve kültürlere göre olaylar çeşitlenmekte; her halde kamlar bu toplumların psişik bütünlüğünün korunmasında esaslı bir rol üstlenmiş görünmektedirler. Onlar kötü ruhlarla mücadelenin şampiyonları olarak görünmekte; hastalıklar, kötü ruhlar ve kara büyü onların uzmanlık alanına girmektedir.

    Genel olarak denebilir ki kamlar, hayatı, sağlığı, verimliliği ve aydınlığı, ölüme, hastalıklara, kısırlığa, kötü ruhlara karşı savunmakta; görünmez âlemin kötülüklere eğilimli sakinlerine karşı insanların arasından, onlarla ve daha genel olarak ruhlar âlemi veya kutsal âlemle, Tanrı ile teması sağlayabilen ve gerektiğinde de onlara yardımlar sağlayan veya en azından haber getiren, kendi içlerinden ancak olağanüstü bir otorite tipi olarak kamlar bu toplumların manevî hayatında imtiyazlı bir mevkiye erişmiş bulunmaktadırlar. Bu bakımdan, bu toplumlarda ölümle, Öte Dünyaile, görünmez âlemle ilgili mitolojinin gelişmesinde, ahiret ve ölümden sonraki hayatla ilgili tasavvurlar ve inanışların şekillenmesinde kamların ekstazik seyahatlerinin ve bu konuda onların naklettiklerinin önemli rolleri olmuştur. Türk dininin zenginleşip renklenmesinde Şamanizmönemli bir rol oynamıştır.

    2.Türkler Arasında Yayılan Dinler (Devam etmek için tıklayın)

    2. Türkler Arasında Yayılan Dinler

    Tarih öncesi çağlardan beri, Türk kültürü ve dini, özellikle güneyden ve batıdan gelen etkilere maruz kalmıştır. Bu durumu Rus tarihçi Lev Nikolayeviç Gumilev öz olarak şöyle açıklamaktadır.

    Roma’da sonuncu soylu, Isetek Boetius‘un “Hikmetle Teselli” eserini okuyordu. İstanbul‘da kuruyup heykele dönmüş Suriyezahitleri ciddi görünüşlü Yunan papazları ile İznik konsiline, Kadıköy ilavesi hakkında münakaşa ediyorlardı. Stesifonda artık hem Hürmüz’e hem de Ehrimen‘e inanışlarını yitirmiş. İran seçkinleri, hükümdar ile imamların ittifakını uzun mızraklarıyla sağlıyorlardı. Sogd‘da dehganlarının kalelerinde nefsin öldürülmesini telkin eden Mağların, azap verdikleri peygamberleri Manimethini göklere yükselten solgun benizli dünyevi din tebliğcileri geziyorlardı. Çin’de başları temiz bir biçimde traş edilmiş Buda dinimensupları, Buda rahipleri, Konfuçyüs dinini tebliğ eden tebliğcilerin itirazlarına olduğu kadar, onların davranış ve idare sanatı hakkında parlak ipek kumaş üzerine mürekkepli divit ile yazılmış hikmetli sözlerine aldırmadan imparatoriçeye dünyanın faniliği ve geçiciliği hakkında telkinde bulunuyorlardı. Kervan yolu Ak Deniz’den Sarı Denize kadar uzanıyordu. İpek ve ıtriyatla birlikte bu yolda idealar, fikir ve düşünce, öğreti sistemleri de dağlar ve ovalardan geçerek başka ülkelere ulaşıyordu. Bu toprakların sahipleri olan Türkler bütün bu ülkelerin vaizlerinin dediklerini işitmeyebilirler mi idi? Onların Sarı Irmağın sahillerinden çıkmış olan ecdadları medenileşmiş Çin‘i, çiçeklenen Sogd ülkesini, mukaddes Turfan‘ı didip parçalayan savaşlardan habersiz kalabilirler mi idi? Diğer taraftan Sibirya’da her zaman sıcak kanlı ve hakimiyet altına çabuk düşen çoban dövüşçülere tesir eden büyük, sakin ve sessiz Sibirya uzanıyordu. İşte bütün bu âmilleri dikkate almadan eski Türklerin dünya görüşü, onun gelişme sürecinde uğradığı değişiklikleri anlamak mümkün değildir.21

    Gumilev’in de belirttiği gibi, Orta Asya Türk topluluklarının dinî kültürleri üzerinde Mezopotamya, İran, Çin, Hint, Tibet Lamaizmi, Nasturî Hıristiyanlığı, Mani Dini, Müslümanlık ve Ortodoks Hıristiyanlığın etkisi söz konusudur. Bunları sırasıyla ele alalım.

    A. Budizm

    M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan Budizm, Hindistan’ın dışında M.Ö. III. yüzyılda yayılmaya başlamış; Baktriya ve Gandhara’da mekan tutmuş; sonra Orta Asya’ya, Çin’e, 372’den sonra Kore’ye uzanmış; Tibet’e yerleşmesi ancak VIII. yüzyılda olmuştur. Bir kısım bilginlerin aykırı görüşüne rağmen, Köprülü’nün Türk asıllı olduklarını ve Sakalara karıştıklarını bildirdiği Yüeçiler,22 M.S. I. yüzyılın ortalarında Sind ve Pencap’ı sonra da bütün Kuzey Hindistan’ı ele geçirerek Kuşan hanedanını tesis etmişlerdir. Bunlar, İç Asya’da ve hattâ Çin’de Budizm’in yayıcıları olmuşlardır. Kuşan Kralı, I. Kanışka döneminde (M.S. II. yüzyılın başlarında) Budizm, Gandhara ve Baktriya’dan Harizm ve Soğdiyana’ya geçmiştir. Ancak Batı Türkistan’da Budizm, Sasanilerin desteklediği Zerdüştîlik ve Mani Dini karşısında pek tutunamamış; Doğu Türkistan’ın yerleşik çevrelerinde kendine daha uygun muhitler elde etmiş; Budist külliyeler Çin’e doğru uzanan kervan yolları boyunca dikilerek, faaliyetlerini asırlarca sürdürmüşlerdir. Güneye doğru uzanan kervan yolu üzerinde Hotan ve Miran; kuzeye giden yol boyunca ise Tumşuk ve Kuça şehirlerinde , IIIIV. yüzyıllardan itibaren kurulmaya başlayan, “Vihara” (Türkçe “Vihar”) denilen Budist manastırlarında “Toyin” denilen Budist rahipler, bu dinin propagandalarını yapmışlardır.23 Buhara şehri aslında adını bu manastırlardan almakta ve anlaşılan özellikle Göktürkler zamanında orada bir çok Budist manastırı bulunmaktadır. Türkler, Buda heykellerine “Burkan” ve tapınaklarına da “Burkan evi” demektedirler. Anlaşılan bu da, Vihara’dan gelmektedir.24

    Türklerin arasında Budizmin daha çok Mahayana kolu (= Ulug kölüngü) ile Lamanizm yayılmıştır. Ancak Hinayana kolunun da faaliyetleri görülmüştür. Daha çok ferdî bir kurtuluş felsefesi şeklinde anlaşılan Hinayana’dan farklı olarak Mahayana Budizm’i, Türk kozmolojisinin esasını oluşturan Üniversalizmin etkilerini güçlü şekilde barındıran bir toplum dini olmak eğilimindedir. Üniversalizmin merkeziyetçi kâinat telakkîsinin etkisiyle Mahayana mezhebi, dünya hükümdarının dünyanın merkezindeki yerine Budizm’deki tarihî Burkan Sakyamuni’nin şahsiyetini yerleştirmiştir. Böylece Budist azizler hükümdarlar mertebesine yükseltilmiş ve Budistlerin murakabe için oturuş tarzları, İç Asya’da Türk hükümdarlarının bağdaş kurarak oturuşunu model almıştır. Nihayet eski Türk dinindeki GökTanrı inancı ve atalar kültüne bağlı olarak hakana atfedilen semavî ve kutsal özellik, Mahayana Budizmi’nde, Burkan Kut’una namzet ve insanlığın kurtarıcısı bir mukaddes “bodhisattvahükümdar” tipinin menkıbelerde yer almasına imkân vermiştir. Nitekim bu mukaddes Budahükümdar anlayışı Göktürk Dönemi’ndeki Türk Budizmi’nde de yer almış ve Göktürk Kağanlarının VI. yüzyılda Budizmi kabulünü anlatan Bugut Yazıtı’nda, atası Bumin Kağan’ın ruhundan emir alan Taspar Kağan, bu tarihî kararın manevî yükünü, atalar kültüne dayandırarak yüklenmek yolunu seçmiştir.

    Mahayana Budizmi, VII. yüzyıldan itibaren eski parlaklığını kaybetmeye başlamış ve Orta Asya’da Türklerin arasında, X. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’in hızla yayılması karşısında silinme yolunu tutmuştur.

    Buna karşılık, Budizm’in bir başka kolu olan Lamanizm, M.S. XIII. ve XVI. yüzyıllarda iki ayrı dalga halinde Moğolistan’da yer etmiş ve bu çerçevede bazı Türk boylarını etkilemeyi başarmıştır.

    Temelini tek Tanrı inancının oluşturduğu “GökTanrı Dini”ne mensup olan Hunların25 IV. yüzyılda bazı boyları Budizm’i kabul etmişlerdi. Bilhassa Doğu Hunları, Çin kültürü içinde erimemek amacı ile Budizm’i benimsiyor ve yaymaya çalışıyordu. Bu hususta en çok gayret gösterenler, Çinlilerin “Chüch’ü” dediği Hunlar ve çoğunluğunu Türk olarak bildiğimiz Tabgaçlar idi. Hunların Budizm ile temasa geçtiği ilk çevrelerden birinin Hotan olduğu bilinmektedir. Çinlilerin “AnyangHou” diye andığı Hun beyi “Chüch’ü”, Hotan’da “Gomati” manastırında yetişmişti. Budist âbideler inşa eden Hun beyleri ve sanatkârlar, eserlerini hem Çin’in hem de Altay kavimlerinin kültür mirası ile zenginleştirip derin dinî hislerini ifade eden yeni bir “Budist sanat” üslûbunu da meydana getirmişlerdi.26

    Çin’de devlet kurmuş olan Hun liderleri Konfüçyanizm ve Taoizm’i pek anlamıyorlardı. Bu nedenle, yabancı Buda rahiplerine daha çok değer veriyor, sarayları bu gibi yabancılarla dolup taşıyordu.

    Hunların doğudaki boyları Budizm’i siyasî nedenlerle ve özellikle de Çin’in kültürel etkisine karşı kendi kültürlerini korumak için kabul etmişlerdi. Zira M.Ö. II. yüzyılda Hunlarda “GökTanrı” inancının olduğunu görüyoruz.27 Hattâ Oğuzhan (Mete) muhtemelen (M.Ö. 2. yüzyıl) “put ibadetinin baş düşmanı idi”. Putlara tapanlara karşı büyük mücadele vermiş, putperestliğe dönen babasına karşı cephe almış ve onu tasfiye ederek, eski dini yeniden kurmuştu.28 Mete’nin eski inanışları hakim kılma hareketi, kendi dini inanışlarına bağlılığın bir ifadesidir. Çeşitli dönemlerde görülen yabancı dinlerin kabulünde ise, yukarıda da belirtildiği gibi anlaşılan daha çok siyasî nedenler rol oynamıştır.

    Çinlilerin “T’oba” dedikleri topluluğu Türkler, Tabgaç diye adlandırıyorlardı.29

    Orhun Kitabelerinde sık sık adı geçen ve Göktürkler yolu ile Bizans kaynaklarına da intikal eden Tabgaç kelimesi “Çin” anlamına geliyordu. Çünkü Göktürklerin ilk zamanlarında Türklerde büyük tanınan bu sülale Çin’de hüküm sürüyordu. Aslında Türkçe olan ulu, muhterem ve saygı değer mânâsını ifade eden Tabgaç kelimesi, bilindiği gibi, bazı Karahanlı hükümdarları tarafından da unvan olarak kullanılmıştır.30

    Tabgaçlar, Buda dini ve Çin kültürünün etkisi ile, Türk atalarının kudretli askerî vasfını kaybetmişlerdi.31 Budizmin hamisi durumuna gelen Tabgaçlar, bu dinin etkisiyle Çin’in eski ve ince kültürünün cazibesine kapılmışlardı.32 Millî his ve duygularını kaybeden Tabgaçlar, yerli Çin halkının başlarına açtığı iktisadî ve sosyal problemlerden dolayı gittikçe siyasî ve iktisadî gücünü kaybetti. 534’e doğru “Doğu ve Kuzey veya Batı” Weileri olarak ikiye ayrılıp kısa zaman sonra bütün toprakları Çinli hanedanlara intikal etti.33

    Asya “Büyük Hun İmparatorluğu”ndan sonra Türk tarih ve kültürünün en büyük mirasçıları olan Göktürklerin (552745) dinî tarihine “GökTanrı dini” hâkimdir. Fakat, Doğu Hunları gibi, Göktürklerin de kısa bir süre Budizm’i siyasî nedenler ile kabul ettikleri bilinmektedir. Mukan (552572) ve Topa (Taspar) Kağan’ın (572581) bu dini bir yandan Çin Konfüçyanizmi’nin, diğer yandan da Bizans’tan ilerleyen Hıristiyanlığın kültürel nüfuzunun önüne geçmek için kabul etmiş olabileceği düşünülmektedir.34

    Göktürklerde Budizm, Mukan ve Topa Kağan dönemlerinde himaye görmeye başlamış, hattâ, Gandharalı Budist Rahibi Jinagupta Topa Kağan’ın yanında on sene kalmış ve kağan, bu rahibin müridi olmuştur.35 Nitekim Topa Kağan’ın (572581) adı geçen Budist rahibin telkinleri ile, Buda mabedi ve heykeli yaptırdığı ve bu sayede hükümdarlığının yükseleceğine inandığı rivayet ediliyorsa da, bu hadisenin Budizm’in yayılışı bakımından Türklerde bir etkide bulunduğunu tesbit etmek imkânsızdır.36 Hiç şüphesiz Budizm’in Göktürk saraylarına kadar girmesinde Budist rahiplerin büyük rolü olmuştur.

    Budizm’in Türklerin arasında yayılmasında rol oynayan unsurlardan birinin de Soğdlular olduğu anlaşılmaktadır. Türkler, Soğdluları sefaret ve diplomatik faaliyetlerde kullandılar. Bu arada onlar, Soğdlu Budistlerden de ister istemez etkilendiler. Bu durumu, 581’lerde I. Göktürk Kağanlığı’nda Türk Kağanı için Soğd dilinde ve Soğd yazısı ile yazılan Bugut Yazıtı’nda görmek mümkündür. Hakikaten Taspar Kağan adına dikilen bu yazıtta “… ve o buyurdu: Yeni büyük bir Samgha (Budist cemaati) meydana getir.”37 Nitekim, Taspar Kağan “fatra” (Burkan’ın kâsesi) ve Arslan gibi Budist unvanlar almış; Sütraları Türkçeye tercüme ettirmiş ve mukaddes Budist heykellerini, yazma eserleri ve azizlerin kalıntılarını muhafaza etmek amacıyla “ediz ev” denilen kuleler yaptırmıştır. Bugut Yazıtı onun kağanlığın merkezine “ködüş” denen bir büyük külliye inşa ettirdiğini haber vermektedir.

    Göktürkler zamanında Buhara ve Belh, Budizm’in merkezi olmuş; 630’larda buraları ziyaret eden Budist hacı Hiuten Tsang pek çok Buda tapınağına, Kam davulu hediye etmiştir.
  • 132 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitabı bana okumaya sevdalı, kitap kardeşim gönderdi. Roman dışı türleri de okumayı, öğrenmek adına severim. Bu kitapta her ne kadar bir konferans konuşma metni olsa da içinde verilen bilgiler, bildiklerimizi hatırlatması açısından benim için faydalı oldu.
    Kitap içeriğin anlatıldığı önsöz ile başlıyor, konferans metini olduğu için konferansta kaynak olarak kullanılan görsel belgesellerin bir bölümünün resimleri de var. Ben kitabı okurken bazı bölümlerdeki siyasi, dini yorumları, adı verilen kişilere yapılan eleştirileri tarafsız olarak, etkilenmeden okudum. Beni sadece gösterilen kaynakların doğruluğu, anlatılan teorinin içerdiği bilgiler ilgilendiriyor.
    ”Kadın Meselesi” der demez ne gelir aklımıza? İnsan gelir. Hepimiz insanız. Yarımız kadın, yarımız erkek. Kadın olmasa, erkek olmaz. Hani hep dedik ya; her şey zıddıyla birlikte vardır. Zıddı olmayan hiçbir şey yoktur doğada ve toplumda. Kadın Meselesi dedik mi hemen zıttı da aklımıza gelmeli. Yani ezen cinsiyet olan Erkek Meselesine bakmamız gerekir. Kısacası Kadın Sorununu tam anlamıyla kavrayabilmek için her iki cinsiyetin de sorununu gelmişiyle geçmişiyle, bugünüyle aydınlığa çıkarmamız gerekir. ( Arka kapak)
    Kadının ezilmesi, “ikinci kalite” cinsiyet yaklaşımıyla ezilmesi, insanlığın geçmişinde ve tüm ortaya çıktığı günlerde de var mıydı? Yoksa o zaman yoktu da sonra niye oldu? Niye böyle bir sorun çıktı ortaya? Yani kadının niye ezildiğini neden 2. sınıf vatandaşlık verildiğini kadının tarihte ki yerini anlatıyor, daha önce yapılmış belgeseller ve belgeler eşliğinde.
    Bir bölümde; “Bir Kadın Sorunu var. İyi de neden var? Bu soruyu sormamız gerekir, değil mi? Neden var? Buna en ilkin akla gelebilecek yanıt: Bu sorun, erkekler kadınları ezdiği için var.” Demiş yazar. Evet, haklıdır ama o kadar kısa değil bence; aslında erkek ezdiği kadar kadın artık ezilmeye isyan ettiği için sorun oluyor. Yoksa ezilmek kadının canına tak dedirtmese, kadın isyan etmese, ezilmeye devam etse bir sorun yok…
    Kaynak olarak gösterilen belgesellerin linkleri verilmiş; bu linklerden izleyerek de daha detaylı bilgi sahibi oluna bilir. Bir de CD var kitapla birlikte tabii bunu da izlemek lazım. Ben daha izlemedim; yorumu yetiştirebilmek adına en kısa zaman da izleyeceğim.
    Bir bölümde; “Mücadelenin amacı: Üreyim ve Üretim Savaşı” bölümünde: ‘Sağlıklı şekilde neslin devamı için en sağlıklı üyelerin çiftleşmesi, sadece bu üyeler aracılığı ile soyun devam ettirilmesi gerekir.’ Cümlesini okuyunca aklıma önce “Mendel ve bezelyeleri” sonra da Hitler ve Ari Irk fikri geldi.
    Tarihten günümüze gelişim ve toplum kurallarına değinilmiş. Bunlardan birkaç ana başlık verirsek:
    1-Annelik içgüdüsü; tüm canlılarda evladını koruma.
    2- Sağlıklı nesiller için sağlıklı bireyler çiftleşecek.
    3-Sürüde ‘Lider’ olacak. Lider en sağlıklı- en güçlü olarak neslin devamı için tüm dişilerle olacak ( harem). Dişi liderden başka erkekle olamaz. Ama 3-4 senede bir lider yaşlandıkça yeni lider / genç erkek gelir. Yeni lider tüm bebekleri öldürür, kendi nesli için. Anneler buna isyan eder ve evlatlarını kurtarmak için ‘Liderlik’ sistemine başkaldırır. “Sadece liderle beraber olunur” kuralını yıkar. Sonra dişi beğendiği erkeklerle olur. Sürü kuralları değişir.
    4-Yüzyıllar geçip, aksaklıklar ortaya çıktıkça sürüye yeni kurallar konuyor: ‘ Baba birey kızıyla çiftleşemez.’
    5-Düşüncelerimizin kaynağı toplumdu. Kişiyle toplum sürekli ilişki- çelişki içindedir. İnsan olmadan toplum olmaz, toplum olmadan insan olmaz. Belirleyici olan toplumdur.
    6-İnsanlık primattan Homo Sapiens’e dönerken evrim sürecinde her gelişmede, basamak çıktığında yeni kural geliyor. Buda genelde önceki kuralı yıktığı için ilk kurala uyuyor yani “Zıtlık kuralı; her şey zıddıyla vardır.” Cinsel serbesti den zıddına dönüldü; erkek birey annesi ve kızı ile dişi birey babası ve oğlu ile hatta bir üst nesil büyük anne ve büyük baba / torun arası cinsel birleşme olmuyor.
    Konuşma metni olduğu, belgesel görüntüleri ile desteklendiği, gelişim aynı anda tarihsel, fiziki, coğrafi, toplumsal gibi değişik açılardan ele alındığı için bende yorumumu yazarken sıçramalar oluyor ister istemez, kusura bakmayın.
    Metinden çıkan birkaç sonuç başlığı:
    1-Herakletios;”Pana Rei” diyor “ Her şey akıyor, değişiyor.”
    2- Her değişim, zıtların çarpışmasıyla ve ortaya yeni bir sentezin çıkmasıyla olur.
    3-Her şey zıddıyla bir arada olduğu için bu zıtlıklar süreç içinde zorunlu olarak birbirleriyle çarpışır ve yeni bir sentez oluşturur.
    4-Hiçbir şey bir anda olmaz. Her şey az ya da çok, uzun ya da kısa bir sürecin ürünüdür.
    5-Mücadelenin amacı: Üreyim ve Üretim savaşı
    6-Toplumsal örgütlenme üretici güçleri yaratır.
    7-Orta Barbarlık Konağına kadar toplumu yöneten kadındır.
    8- Yedi sanatında ilham kaynağı kadındır.
    9-Maddi zenginlik, çapul savaşları ve etkinliğini kaybeden kadın… Tanrıçalar yerine erkek tanrılar…
    10-Mitolojilerde kadının alta düşürülme süreci
    11-Tarih boyunca erkek hiçbir dönemde tek eşli olmamıştır
    12-Günümüzde kadının ezilmesinin enstrümanları: ekonomik eşitsizlikler, gelenekler, dinler, töreler, yasalar…
    Bu ana başlıklar altında konuların açıklamaları var.