Okur
seher Altınpınar
Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez'i inceledi.
320 syf.
·
108 günde
·
8/10 puan
Ayık-lama
Nereden başlayacağımı bilemesem de, zihnimde yankılanan şu sözlerle giriş yapmak istiyorum. “Yaşamaktan korkuyorum hani bir kabuktan yeni çıkmışım da her yanım acıyacak gibi geliyor” diyor yazar. Çünkü bir iç savaş sonrası Polonya ve yakılan bir köyden kurtulan tek bir çocuk anlatılıyor. Üslubu kendine has özgün bir yapıt. Leh edebiyatının önde gelen isimlerinden Mysliwski’nin adsız başkarakteri ve gizemli konuğuyla sürdürdüğü monologda hayatın muhasebesi yapılıyor. Anlatıcımız oldukça geveze, kendisini fasulye almak için ziyaret eden bir yabancıya bir yandan fasulye ayıklarken bir yandan hayatını anlatmaya başlıyor. Bazen lirik bir anlatımla hüzünlendiriyor bazen felsefik söylemlerle düşündürüyor. Rutka nehrinin ikiye ayırdığı bir köyde geçiyor hikaye fakat okuyucu büyük bir belirsizlikle baş başa bırakılıyor sayfalar arasında. İsmini bilmediğimiz, sürekli iş değiştiren, saksafon çalmaya ve şapkalara tutkun bir anlatıcı ve gizemli bir konuk. Tüm hikâyeyi anlatıcının ağzından duyuyoruz zaten kitabı eşsiz kılan bize edebi bir zevk verende dinleyiciden bize tek bir kelime bile aktarmıyor oluşu. Dinleyicinin söylediklerini de anlatıcının ağzından dinliyoruz. Yine de ismini bilmediğimiz bu iki adamın fasulye ayıklarken konuştukları bizi tamamen içine çekiyor. Aslında yazar isim vermeyerek masada oturanların isimlerini bize bırakıyor. Masanın bir ucuna anlatıcıyı ve karşısına bizi oturtuyor. İç içe geçen yılların arasında anılara dalan anlatıcının perspektifinden ince bir çizgide varoluş mücadelesi yaşanıyor. Fasulye mi ayıklıyor yoksa yaşadıklarını mı bilemiyorum ama bence fasulye ayıklarken yaşadıklarını anlamlandırıyor. Zihin akışında ağa yakalanan onlarca anı var, dünü ve bugünü birbirine bağlayan. Fakat o anılar içerisinde beni vuran öyle bir sahne var ki, ciddi anlamda sarsıldım. Kitabın bir bölümünde savaştan dönen bir baba ve o yıllarda oğluyla olan ilişkisi anlatılıyor. Baba savaş sonrası evde uzunca bir suskunluk dönemi geçiriyor fakat aniden bir gün oğlunu çağırıyor ve birtakım şeyler anlatıyor. Bunu ona anlatmasının sebebini şöyle açıklıyor. " Şayet anılar hayatta kalmak ise babalar oğullarına itirafta bulunmamalıdır. Beni affetmene ihtiyacım yok. Hatırlamanı istiyorum. Senin hafızan benim kefaretim olacak." Bu cümleden sonra durdum. Düşündüm. Acı insanı kendisinden nefret ettirebilirmiş dedim özellikle de savaşların yol açtığı acı... Birini dinlemek için yani soluksuz dinleyebilmek için iyi bir hikayesi olması gerekir yahut ilginç ya da acı dolu. Burada acıyı dramatize etmeden dinliyoruz. Zira anlatıcının çocukluğu Komünizm rejimi altındaki bir okulda geçiyor. Hayata tutunmaya çalışırken meslek edinmesini, kaçışlarını, tutkularını, yarım kalmış bir filmin yıllarca zihninde nasıl yer edindiğini ve en önemlisi kendisini nasıl bulduğunu anlatıyor. Sahi insan kendini nasıl bulur? Fasulye ayıklarken hayattan kendisini nasıl ayıklar? Neden tüm hayatını fasulye almak için gelen bir yabancıya anlatır ki insan? Velhasıl fasulye ayıklamak için açmıştık sayfaları lakin hayatımızı ayıklayıp aldığımız derslerle nihayete erdiriyoruz kitabı. Doğrusunu söylemek gerekirse zevkle okuduğum bir kitap değildi fakat ağzımda kalan tattan memnunum.
Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Dark Reader
Taksitle Ölüm'ü inceledi.
544 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Merhaba kitap dostları,iyi akşamlar.Bu akşam sizlere Louis Ferdinand’ın Taksitle Ölüm kitabından bahsetmek istiyorum. İki başyapıt arasında teknik olarak herhangi bir fark yok. Her ikisinde de konuşan, diğer ifadeyle her şeyi anlatan, kahramanın kendisidir. Ferdinand yine durmaksızın konuşuyor, aynen Yolculuk’ta olduğu gibi. Fakat bu sefer bir yolculuğu değil, belirli aralıklarla ölen yakınlarını anlatıyor. İki roman arasında farklar var: Yolculuk bir varoluş hikâyesi. Taksitle Ölüm ise, bir ailenin anlatımı. Yolculuk’ta tek bir kahraman üzerinde yoğunlaşıyoruz. Taksitle Ölüm’de ise, birden çok kahraman var. Dolayısıyla Yolculuk’un daha derli toplu olduğunu, buna karşılık Taksitle Ölüm’ün dağınık kaldığını söyleyebilirim. İnsana dair ne varsa şaşırtıcı.İsyan edercesine vurgulanan hayatlar,yoksulluk un getirdiği cinnet e varan şok edici yaşamlar,Celine bu sefer tersten vuruyor,kanatıyor. Mutlaka okunmalı.Ama öncesinde ki romanı ''gecenin sonuna yolculuk'' un başlangıç romanı oldugunu unutmayınız. Tasvirler, insanları ve olayları ele alış biçimi kalıcı hasarlar bırakabilir.Dikkat etmek gerek, bile bile lades olmaktır bu kitabı okumak.Tabii anlayabilene.
Taksitle Ölüm
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
Les
Yeraltından Notlar'ı inceledi.
140 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Merhaba,, Şimdi size çok klasik bir giriş yapacağım 'tam da Dostoyevski kitabı işte'... Gerçekten öyle tam bir mühürlü eser, kitap iki bölümünden oluşuyor, ilk bölümünde yazarımız zeki ve kurnazca sorularla insanı yiyip bitiren bir iç sorguya alıyor. İkinci bölümde ise kendi zekasını kanıtlamaya çalışan sürekli kendini içsel sıkıntıları sebebiyle hor gören ve kafasına koyduğunu diliyle reddetse dahi mutlaka yapacağını bilip eyleme döken yazarımızın yeriyle öfkelere yeriyle üzüntülere bırakan pek de uzun olmayan bir hikâyesi var. Birinci bölüm az önce de dediğim gibi bir muhakameye yol açarken, ve delicesine sorulara cevap bulmaya çabalarken ikinci bölümde yazar diyor ki haydi Liza haydi çocukluk arkadaşlarım şu okurlara hikayemizle cevap verelim... Yani ilk bölümdeki tüm o sorular ikinci bölümde hikayeye sezdirilmiş şekilde zihnimize sızıp boşlukları dolduruyor. Beni kitapta en çok etkileyen şey bir genelevde daha yeni olan Liza'ya karşı yazarın tutumu ve hayatın bir kadın için en zor anda bile savaşçı kesilmesi gerektiğine yapılan vurguydu. Kadın bedeninin sade'ce bir cinsel obje olmaktan öte ulvi bir varoluş amacı olduğunu söylemesi, bedene saygının ruha saygı olduğuna dikkat çekmesi gayet doğru bir betimleme olmuş... Keyifli okumalar diliyorum.
Yeraltından Notlar
8.6/10
· 67,9bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
18
Başak
Korku ve Titreme'yi inceledi.
160 syf.
·
2 günde
Kierkegaard kendiliği hatırlayan ilk filozoftur. Felsefenin görevinin yalnızca tümel olanlarda değil, tikel olanlarda da işlemesi gerektiğini bize hatırlatan ilk isimdir belki de. Aydınlanmanın ilerlettiği rasyonalist anlayışa karşı çıkarak geleneksel din ve ahlak hakikatleriyle birlikte öznel hakikati öne çıkarır. Öznel hakikatleri ile varoluşunu ve varlık değerlerini hatırlayıp felsefeyi kişisele indirger. O bunu uygulayarak kendisi için hayattaki en önemli anını yaratmıştır zira kişinin kendi bilincine vardığı an onun için paha biçilemezdir. Başta tüm rasyonalistler ve aydınlanmacılar olmak üzere tüm insanlığı da bu ana davet eder. Korku ve Titreme yalnızca imana ve geleneksel teolojiye ilişkin bir sorgulama değildir. Kierkegaard Korku ve Titreme'ye neredeyse tüm felsefesini yapılandırır. İnsanın varoluşuna giden yolda etik ve estetik değerlerinin kullanımını, iman kavramı üzerindeki karakterlerin ayrımını ve varoluş kürelerinin nedensel ya da teleolojik yaklaşımlarını içerir. Yaratılış kitabında geçen İbrahim ve İshak hikayesi üzerinden oğlu İshak'ı kurban edişinin İbrahim'i ne ölçüde dindar veya cani yaptığını anlatırken bizi de tüm seçimlerimizi sorgulamaya iter. Onun iman ve akıl arasına koyduğu çizgi imanın nerelere kadar ulaşabileceğini de gösteren keskin bir hattır. Onun bakış açısından rasyonalizm ve nesnellik ideali de birtakım ön kabullere dayanır. Ancak imanın gücü, rasyonalizmin insanın kendi hayatına karşı gözlemci yerinde konumlanmasının üstünde ortaya çıkar. İman, Kierkegaard'a göre insanın yüzünü kendiliğine çevirir. Bir anlamda onun iman görüşü Tertullianus'un ''credo quia absurdum''unu hatırlatır. Fakat Kierkegaard ondan farklı olarak, akıl ile iman arasındaki çizgisini yaratırken imanın paradoksal olduğunu öne sürer. Onun fikri daha çok ''Paradoksal olduğu için inanıyorum,'' yönünde anlaşılmalıdır. Korku ve Titreme, Kierkegaard'ın Tanrı'yla arasındaki ilişkinin bir koşulu olarak içsel korkusunu barındırır. İbrahim'i canilikten evvel dindarlığa götüren bu içsel korku, ona göre insanın en önemsiz görünen kaygılarının içinde dahi yer alır. Bu kaygıyı doğuran şey de onun bakışından, aidiyet duygusudur. İnsanın kendi tarihsel sürecine, geleneksel anlayışlarına aidiyeti onu kuşatıcı bir tümel kavramının varlığına götürür. Onun tümellik kavrayışı her yerde eleştirdiği Hegel'in anlayışından farklılık gösterir. Kierkegaard'a göre insan bu tümelliğin dışında olmalıdır. İnsanla Tanrı arasında özel bir bağ vardır ve Kierkegaard'ın iman kavrayışı da burada ortaya çıkar. Fakat insanın tümele karşı da sorumlulukları ve ödevleri vardır. Tümel ve Tanrı, özel ve genel arasındaki gidip gelişlerimiz bizi bir gözlemci olarak etiğe ve estetiğe götürür. İbrahim'e bir cani veya iman şövalyesi olarak bakışımız bizim bir gözlemci olarak konumlandığımız yere göre değişir. Kierkegaard, kaygının veya içsel korkunun insanı özsel benliğine yabancılaştırdığı fikrini bireysel varoluş küreleriyle açıklar. Ona göre birey kendisinden uzaklaşmasının ardından estetik, ahlaki ve dini olma üzere üç yolu tercih edebilir. İşte bir dindar, bir cani veya bir baba olarak İbrahim'in İshak'ı kurban edişine bu kürelerden bakmak gerekir. Estetik varoluş küresinden gözlemlediğimizde İbrahim'i tikelliğin tamamen dışında, dışsal uyarıların yönlendirdiğine şahit oluruz. İbrahim’in benliği özüne değil dışarıya dönüktür. Eylemleri bir anlamda içgüdüseldir fakat onu sınırlayan ahlak veya din çizgileri de yoktur. Varoluşu tamamen dışsal ve estetik amaçlara uygun olarak belirlenmiştir ve o susup yalnızca harekete geçmek durumundadır. Ahlaki varoluş küresinde konumlandığımızda ise karşımıza çeşitli problemler çıkar. Kierkegaard'ın Problema 1 bölümünde irdelediği etiğin teleolojik askıya alınıp alınamayacağı konusu bunlardan birisidir. Tüm nedensel kavrayışı tersine çevirerek etiği ereksel bir yere oturtmak ne ölçüde mümkündür? Şüphesiz etik tümeldir. Fakat birey için asıl problem de burada ortaya çıkar. Kierkegaard bireyin kendisini tümel olan karşısında tikel olarak göstermeye çalışmasının günahı doğuracağına işaret eder. İnsan bir kez tikelliğini keşfettiğinde kendisini tümelden veya evrenselden daha yüksek bir konuma taşıma eğilimine girer. İşte ahlaki küreden baktığımızda İbrahim'in tekil ve tümel arasında verdiği savaşa tanıklık ederiz. Bu sefer imanın evrensel mevcudiyeti bile kati değildir. İbrahim'in benliği ön plana çıkararak İshak'ı kurban etmesi ve sonra tümele dönmek zorunda kalması büyük bir paradoksu doğuracaktır. Kierkegaard'ın da belirttiği gibi, ''İbrahim’in hikayesi, etiğin ereksel anlamda askıya alınmasına içkindir.'' Bu yüzden onun tümele dönüşü de bizi İbrahim'in ahlaki varoluş küresinde bir cani veya yitik olduğu sonucuna götürecektir. Estetik ve etik küreleri arasındaki geçiş ne denli yumuşaksa bunlardan sonra dini varoluş küresine sıçrayış o kadar sert olur. Zira bu küreden bakıldığında tamamen inancın ve mutlak bir öznenin varlığı dikkat çeker. Bu özne her türlü nesnellikten bağımsız, her bireyle özel ilişki içinde olan Tanrıdır. İbrahim, etik ve estetik kürelerden bağımsız bakıldığında bir iman şövalyesidir. O, kendi benliğini bir kenara bırakıp bir anlamda Tanrıda tamamlanır. Bir adım ileri gidip etik değerleri bile tanrısal hale getirebilir. Fakat insan bir iman kahramanı olmak istediğinde trajik yanı onu rahat bırakmaz. Etik ve estetik elini eteğini çekemez üstünden, kendi isteğinin aksine. Bu yüzden trajik kahraman ve iman kahramanının arzu ve yükümlülükleri arasındaki amansız çatışma hiç son bulmaz. Kierkegaard'ın İbrahim'in hikayesi ile kurduğu analoji, bizim varoluşsal kürelerinde her sıçrayışımızda farklı paradokslar yaratır. Fakat her şeyden sonra, Kierkegaard'ın egzistans felsefesi yine kendini gösterir. Bizim bakış açımızdan bir iman şövalyesi, bir trajik kahraman veya bir cani… Sonuçta her şey soyutlanır fakat benlik asla. Kierkegaard kendisini uykuda bile unutamaz. Bir iman kahramınından trajik kahramana evrilmiş, kendi eylemlerinin yarattığı paradoksların içinde kaybolmuş insan da öyle.
Korku ve Titreme
8.1/10
· 908 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
serap durmaz
Alp Er Tunga'yı inceledi.
128 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Gazi Hocam'ın 5 kitaptan oluşan ''Kızılelma'nın Yenilmez Savaşçıları'' serisinin birinci kitabı Alp Er Tunga (namı diğer Tonga yada Efrasiyab) kısa elinize aldığında bir günde bitirebileceğiz hikayesinden oluşuyor. Alp Er Tunga tüm Türk Dünyasında olduğu kadar, İran ve Ortadoğu halklarının pek çoğu tarafından tanınır. Alpar sıfatıyla anılır. İran mitolojisinde adı Afrasyab olarak geçer. Şehname'ye göre İran - Turan savaşları sırasında Zaloğlu Rüstem ile giriştiği mücadele sırasında pusuya düşürülüp öldürülmüştür. Hikayemiz de bunun üzerine kurulmuş hayatı yaşamı adalet anlayışı turan toprakları üzerinde varoluş hikayesi notumuzu yakılan ağıtıyla bitirelim : Alp Er Tunga öldü mü? Dünya ıssız kaldı mı? Felek öcünü aldı mı? Şimdi yürek yırtılır. Felek yarar gözetti. Gizli tuzak uzattı. Beylerbeyini kaptı. Kaçsa nasıl kurtulur? Beğler atlarını yordular. Kaygı onları durdurdu. Benizleri yüzleri sarardı. Safran sürülmüş gibi oldular. Erler kurt gibi uludular. Hıçkırıp yaka yırttılar. Kısık seslerle haykırdılar. Ağlamaktan gözleri kapandı. Gönlüm içten yandı. Yetmiş yaş yaşlandı. Geçmiş zaman arandı. Tüm günler geçse de, Yine de aranır.
Alp Er Tunga
8.7/10
· 3 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
Dilara Korkmaz
Sol Ayağım'ı inceledi.
192 syf.
·
Puan vermedi
Merhaba arkadaşlar 22 çocuklu küçük bir ordu niteliğindeki ailenin ortanca çocuğu olduğunuzu düşünün. Ve diğer çocuklardan daha çok ilgiye ihtiyacınız var. Çünkü zihnen sapasağlam olmanıza rağmen bedeninizi kullanamıyorsunuz. Konuşamıyor, istemsizce elleriniz ve ağızlarınız hareket ediyor. Aynada kendinize baktığınız zaman gördüğünüz tek şey istemsizce hareket eden bir ağız. İşin en acı tarafı en temel ihtiyaçlarınızı bile yanınızda biri olmadan asla karşılayamıyorsunuz. Bu durumda insan kendisini bile düşünmesi zor değil mi? Ve bu kitap bu durumu yaşayan biri tarafından vücudunda söz sahibi olduğu tek yer Sol Ayağı tarafından yazıldı. Bu hayat hikayesinde en büyük takdiri annesi hak ediyor. Düşünüyorum da doktorların bile ümitsiz vaka olarak gördüğü annesi bu evladına hiçbir zaman ümidini kaybetmemiştir. Onun sayesinde çocukluğunu farklı bir çocuk olarak değil gayet normal bir çocuk yaşantısı olarak geçirmişti. Aslında toplumda C. Brown gibi birçok çocuk bulunmaktadır. Onlara bu toplumda farklı olmadıklarını normal insan olduklarını hissettirmemiz gerekiyor. Christy'nin annesinin yerinde olduğumuzu düşünüyorum da kimse Christy'nin annesi kadar cesur olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir kanaate vardım. Çünkü bence bizim toplumumuzda kabullenilmiş bir çaresizlik var hemen vazgeçiyoruz. Tam da bunu yenmek için, en azından ilham vermesi için çocuk, genç, yaşlı ve herkesin okuyabileceği ümit kaynağı bir kitap. Başarmış oldukları ve azmin gerçekten örnek verici bir hayat hikayesi. Hepimize hayata bağlayan bir soğuk hayat vardır. Kimisi kendini müzikle anlatır dünyaya kimisi sözleriyle kimiside varoluş amacıyla.. Sol ayağınızı bulmanız dileğiyle...
Sol Ayağım
8.6/10
· 50bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
60