Tarık Tufan
"Dik başlı yürüyüşlerin olmalı. Fakat hiç kimse, bir yaprağa gözyaşı dökebilecek olmanı anlamamalı…"

mdh, bir alıntı ekledi.
24 May 00:04 · Kitabı okudu

Carey, yapraklarını döküyor ya Altınkoru
Kederinin nedeni yoksa bu mu?
Yaprakların gidişi benzer ya insana
Taze düşüncelerinin solması bundan mı yoksa?
Heyhat! Yürek büyür geçtikçe yıllar
Acımaz olur için, bir kabuk bağlar
Bir ah bile etmez insan düşen yaprağa
Yine ağlarsın fakat artık neden ortada.
Evlat, yoktur artık isminin bir önemi:
Keder pınarları aynı yerden akar sanki.
Belli kalbin duyar ruhun hisseder amma
Ne ağızdan çıkar söz ne söyler zihin,
işte bunun için doğmuştur insan
Yasını tuttuğun kişi sensin Carey, sen.

Eğer Beni Bulursan, Emily MurdochEğer Beni Bulursan, Emily Murdoch
Harun Inan, bir alıntı ekledi.
21 May 00:30 · Kitabı okuyor

Gözleri
Sanki hiçbir şey uyaramaz
İçimizdeki sessizliği
Ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey
Gözleri getirin gözleri!..

Başka değil, anlaşıyoruz böylece;
Yaprağın daha bir yaprağa değdiği
O kadar yakın, o kadar uysal
Elleri getirin elleri!..
Diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk;
Birleşip salıverelim iki tek gölgeyi.

Sonrası Kalır 1, Edip Cansever (Sayfa 122 - Yapı Kredi Yayınları - 17. Baskı)Sonrası Kalır 1, Edip Cansever (Sayfa 122 - Yapı Kredi Yayınları - 17. Baskı)
Cihan Şhn, bir alıntı ekledi.
12 May 22:45 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Gözleri
Sanki hiçbir şey uyaramaz
İçimizdeki sessizliği
Ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey
Gözleri getirin gözleri!..

Başka değil, anlaşıyoruz böylece;
Yaprağın daha bir yaprağa değdiği
O kadar yakın, o kadar uysal
Elleri getirin elleri!..
Diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk;
Birleşip salıverelim iki tek gölgeyi.

Gelmiş Bulundum, Edip Cansever (Sayfa 22 - YKY 19.Baskı)Gelmiş Bulundum, Edip Cansever (Sayfa 22 - YKY 19.Baskı)
Erdogan er, bir alıntı ekledi.
10 May 09:44

BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ

Bülbül ne yatarsın, bahar erişti?
Ulu sular bulandığı zamandır.
Kat kat olup gül yaprağa karıştı,
Yine bülbül kul olduğu zamandır.

Yine bahar oldu, açıldı güller,
Figana başladı yine bülbüller.
Başka bir hâl olup açtı sümbüller,
Âşıkların del'olduğu zamandır.

Yine bülbül bilir gülün hâlinden,
Yeter, deli oldum yârin elinden.
Aşıp aşıp gelir yayla belinden,
Yârdan bize gel olduğu zamandır.

Yine geldi türlü baharlar, bağlar,
Bülbül figan edip hasretle çağlar.
Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar,
Ulu dağlar yol olduğu zamandır.

Karac'oğlan der ki: Geçti çağlarım,
Meyve vermez oldu gönül bağlarım,
Aklıma geldikçe durmaz ağlarım,
Gözyaşlarım sel olduğu zamandır.

Seçmeler, KaracaoğlanSeçmeler, Karacaoğlan

Tarık Tufan
https://youtu.be/joOzEkOIors
Dikbaşlı yürüyüşlerin olmalı.
Her aşkı feda edebilecekmiş gibi duran
Çelik bir kalp taşıyormuş gibi asi,
Umarsız ve ifadesiz bakışlarla yürümelisin.
Fakat hiç kimse bir yaprağa
Gözyaşı dökebilecek olmanı anlamamalı.
Güçlü ve direngen yürüyüşlerin olmalı...

Pol Gara, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
 29 Nis 00:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Gazap Üzümleri'ni ikinci okuyuşum. İlk okumam 13-14 yaşlarında idi, kitap çok kasvetli gelmişti ve çok sıkılmıştım. O kadar ki bir daha yıllarca Steinbeck okumadım. Ebru Ince ve Mehmet A.'nın birlikte yaptıkları etkinlik vesilesiyle ikinci kez okumak nasip oldu :))

Mehmet A.'nın 'Duyduk duymadık demeyin' tarzında yaptığı davullu tanıtım harika ve çok ilgi çekiciydi :))
Ebru Ince'nin ise varlığı bile yetiyor ortalığı hareketlendirmeye :))

Etkinliğin ilanının altına yorum olarak; 'Karamsar şeyler okumak için hayat çok kısa ve bahar geldi...' yazmama rağmen arkadaşlar uslup olarak o kadar zarif davrandılar ki, okumamaya utandım kitabı. Ve iyi de oldu, yıllar sonra aynı kitabı okuduğumda çok farklı geldi bana. Kitap elime dün akşama doğru geldi ve bugün de okuyup bitirdim. Biraz ağır gidiyor ama, azmedince okunuyor, güzeldi.

Dünya'da neler, ne acılar yaşandığına dair bir fikir verdi bir kere daha. Amerikanın kurucuları oranın gerçek sahiplerini kırana geçirerek kurdu o ülkeyi. Sonra zencilere, sonra da kendi vatandaşlarına, şu anda da Dünyâ'nın çoğuna yapılan daimi bir zulüm mevcut yaşanılan hâdiselerde, tarihinde... Kitapta yerinden yurdundan edilen insanlar, göçmenler anlatılıyor. Şimdi de yok mu bu göçmenler yeryüzünde , adı mültecî olarak söylense de bu günlerde. Mesela Sûriye'liler. Dünyâ'da nasıl karşılanıyorlar, adamlar kendi dinlerinden, dillerinden olana nasıl zulmetmişler, ezmişler, aşağılamışlar, onlara neler yapmazlar?.. Allah kimseyi vatansız Bırakmasın! İnsanlar ne kadar farklı görüşlere de sahip olsalar, vatan o vatanı vatan bilen, hainlik etmeyen herkesin vatanı ve kimsenin kendi vatanından, toprağından başka gidecek yeri yok! Bunu her hal ve durumda hatırlamalıyız!.. Kitabın verdiği mesajı anlatabilmek adına bu incelemeye biraz alıntı ekliyorum, bir fikir verecektir sizlere.

shf: 424, 425, 426, 427, 428
"Kaliforniya'da ilkbahar çok güzel olur. Vadilerdeki meyve ağaçlarının kokulu tomurcukları, pembeli beyazlı sığ bir denize benzer. ...

Derken ağaçlar yaprağa durur, meyve ağaçlarından tüm taç yapraklar dökülür, yerleri pembeli beyazlı bir halı kaplar. ... Kirazlar, elmalar, şeftaliler, armutlar, incirler... Ürünler çabucak olgunlaşırken Kaliforniya'nın tümünde yaşam hızlanır. Metveler ağırlaşır, dallar onların ağırlığıyla aşağıya sarkar, kırılmasınlar diye altlarına destek konur.

Bu bolluğun arkasında, anlayışı, bilgisi, tecrübesi zengin insanlar vardır. Onlar tohumlarla sonu gelmez deneyler yapar, toprağın milyonlarca düşmanına karşı dayanıklı türler geliştirmeye çalışırlar. Küflere, böceklere, paslara ve mantar hastalıklarına karşı dayanıklı. Bu insanlar dikkatle ve sabırla uğraşır, tohumu olsun kökleri olsun, tümünü kusursuz hale getirmeye çabalarlar. Sonra kimyadan anlayan adamlar çıkagelir, ağaçları haşere ve zararlılara karşı ilaçlarlar. Üzümlere kükürt püskürtür, hastalıkları, çürümeleri, küfleri önlemeye uğraşırlar. Koruyucu hekimlik dalının uzmanları bahçe sınırlarını kontrol altına alır, meyve sineklerini, Japon böceklerini kollarlar. Kimisi hasta ağaçları karantinaya alır, kökünden söküp çıkarır, yakar... Bunların hepsi bilgili adamlardır. Genç ağaçlarla asma filizlerini aşılayanlar ise bunların içinde en zeki olanlarıdır, çünkü bunların işi bir cerrahınki kadar ince ve nazik bir iştir. Elleri cerrah eli gibi, yürekleri cerrah yüreği gibi olmalıdır o ağaç kabuğunu yarabilmek, aşıyı yerleştirebilmek, yarayı kapayabilmek, havaya karşı koyabilecek biçimde sarabilmek için. Büyük adamlardır bunlar.

Dizilerin arasında bahçıvanlar gezinir, ilkbaharda biten yaban otlarını yolar, sonra toprağı altüst edip ot kesiklerini dibe alarak humus sağlamaya çalışır, suyu tutabilsin diye toprağı kabartır, sular birikebilsin diye çukurcuklar oluşturur, suyu büsbütün emip bitirmesin diye de yabâni ot köklerini imha ederler.

Bu arada meyveler durmadan büyür, asmalarda çiçekler göze çarpmaya başlar. Yıl ilerledikçe sıcak da artar, yapraklar koyu yeşil olur. Erikler küçük birer kuş yumurtası boyuna gelir, ağırlıklarından dallar iyice sarkar, altlarına dayanmış desteklere yüklenirler. Kaskatı küçük armutlar biçim alır, şeftalilerin yüzünü ince bir tüy tabakası kaplar önce. Üzüm tomurcukları minik taç yapraklarını döker, katı, ufacık boncuklar bu sefer yeşil düğmelere dönüşür, düğmeler ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda çalışan adamlar, meyve bahçelerinin sahipleri, bakıp, kafalarından hesaplar yaparlar. Ürün iyidir o yıl. Adamlar gururludur. Ürünü iyi yapan onların bilgisidir çünkü. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir onlar. Kısacık, incecik buğday, kocaman ve verimli hâle getirilmiştir. Küçük, ekşi elmalar, büyük ve tatlı olmuştur. Ağaçlar arasında biten, koruğuyla kuşları beslemekten başka işe yaramayan asma çeşit çeşit üzümler vermiştir. Siyahı, kırmızısı, yeşili, açık pembesi, moru, sarısıyla. Her çeşidin de kendine özgü bir tadı vardır. Deneme çiftliklerinde çalışan adamlar yeni yeni meyve türleri oluşturmuşlardır. Nektarinler, kırk çeşit erik, kağıt kabuklu cevizler. Ve hâlâ hep çalışmaktadırlar. Seçerler, aşılarlar, değiştirirler, kendilerini zorlarlar, toprağı zorlarlar durmadan.

İlk önce kirazlar olur. Yarım kilosu birbuçuk sente. Allah kahretsin, toplatamayız ki o fiyata! Siyah kirazlar, kırmızı kirazlar, dolgun ve tatlı... Her kirazın yarısını kuşlar yer, bitirir, kuşların açtığı deliklere eşekarıları dadanır, çekirdekler yerlere dökülür, üzerlerinden kara şerit gibi artık parçalar sallanır kuru kuru.

Mor erikler yumuşar tatlanır. Çabuk bunları toplat, kurut, kükürtlet... Dünyâ'da yapamayız. İşçinin ücretini ödeyemeyiz bir kere... Ücret ne kadar düşük olursa olsun, yine de ödeyemeyiz. Bu sefer mor erikler halı gibi serilir yerlere. İlk önce derileri buruşur, sonra ordu ordu sinekler dadanır, sonunda vadinin içi baştanbaşa o baygın çürük kokusuyla dolar.

(Halbuki; "İşçinin alnının teri kurumadan ücretini veriniz!" diyen bir Peygamber (S.A.V.) gelmiştir bu Dünyâ'ya... 'İncelemeyi yapanın notu')

Sonra armutlar sararır yumuşar. Tonu beş dolar. Yani beş dolara kırk tane elli librelik kutu. Ağaçlar budanır, ilaçlanır, meyveliklerin bakımı yapılır... Topla meyveleri, kutulara yerleştir, kamyonlara yükle, konserve tesisine teslim et... Elli librelik kutulardan kırk tanesi beş dolara. Yapamayız. Böylece sarı meyveler de patır patır yerlere dökülür, çatlar, yarılır. Eşekarıları meyvenin yumuşak etine saldırır, bir fermentasyon kokusu yayılır ortalığa.

Ondan sonra üzümler... İyi şarap yapamayız. Kimse satın almaz ki iyi şarabı! Topla üzümleri asmalardan. İyisini, çürüğünü, arı sokmuşunu. Saplarıyla, pisliğiyle birlikte bas, çürümeye bırak.

Ama fıçılarda küf var, formik asit var.

Eh, o zaman da kükürt ile tanik asit ekle.

Fermantasyonun kokusu hiç de şarabın o zengin kokusuna benzemiyor. Çürüme kokusuyla kimyasal madde kokusunun karışımı bal gibi.

Eh, ne yapalım! Alkol var ya yine de içinde! İçen sarhoş olur nasılsa.

Küçük çiftçiler çevrelerinde sular gibi yükselip biriken borçları seyrediyorlar. Hem ağaçları ilaçlamışlar, hem de ürünleri satamıyorlar. Hem budatmış, aşılatmışlar, hem malı toplayamamışlar. Bilgili adamlar çalışmış, düşünmüş, taşınmış... Ama meyveler yerlerde yatıyor. Bağlarda çürüyen bulamaç havayı zehirliyor. Hele o şarabı bir tatsanız! Hiç üzüm tadı yok! Kükürt, tanik asit ve alkol karışımı sanki.

Bu küçük meyve bahçesi gelecek yıla koskoca bir holdingin malları arasına katılacak. Borçlar boğacak çünkü sahibini.

Bu bağ da bankanın malı olacak. Ancak büyük toprak sahipleri kurtarabilir yakasını. Çünkü onların kendi konserve tesisleri de var. Dört armudu soyup ikiye böler, haşlar, konservelerseniz, yine onbeş sente satarsınız. Hem koservelenmiş armutlar çürümez de. Yıllarca dayanır.

Çürüme tüm eyâlete yayılıyor, o baygın koku toprağın mâtemi oluyor. Ağaçları aşılamayı, tohumu verimli hale getirmeyi bilen o bilge kişiler, aç insanları beslemenin bir yolunu bulamıyorlar. Dünyâ'ya yepyeni meyve çeşitleri sunmuş olan adamlar, meyvelerin yenmesini sağlayacak bir sistem yaratamıyor. Bu başarısızlık tüm eyâletin(Ülkenin!) üzerine bir yas gibi çöküyor.

Asmaların, ağaçların sunduğu ürünler, fiyatı yüksek tutabilmek uğruna imha edilmek zorunda. İşte en acı olanı da o. Kamyonlar dolusu portakal yerlere dökülüyor. Millet kilometrelerce uzaktan kalkıp üşüşmüş oraya... Dökülen meyvelerden toplayabilmek için. Ama olmaz ki! Bedavadan toplayabilecek olduktan sonra, kim verir bir düzine portakala yirmi sent parayı? Ellerinde hortumlar taşıyan adamlar gelip yığılı portakalların üzerine gaz sıkıyorlar. Bir yandan da işlenmek istenen suça kızıp köpürüyorlar. Meyve almak için oraya gelen halka kızıyorlar. Bir milyon insan aç... Meyveye ihtiyaçları var. Gazlar sıkılıyor, sıklıyor altın dağların üzerine.

Ve çürüme kokusu tüm ülkeyi dolduruyor.

Gemilerde yakıt diye kahveleri yakalım. Isınmak için mısırları yakalım... Ne güzeldir ateş! Patatesleri nehirlere dökelim, aç insanlar toplayamasın diye kıyıya gözcüler dizelim. Domuzları kesip kesip gömelim, leş kokusu toprağın içine karışsın gitsin.

Suçun ötesinde bir günah var bu işte. Ağlamanın simgeleyemeyeceği bir hüzün var. Tüm başarılarımızı yıkıp deviren bir yenilgi var. O verimli toprak, o dizi dizi ağaçlar, o sapasağlam ağaç gövdeleri, o olgun meyveler... Oysa beri yanda çocuklar pellagra'dan ölüyor. Ölecek de. Çünkü portakaldan kâr edilemiyor. Adli tabipler gelip formları dolduracak... Kötü beslenmeden öldü diye... Çünkü yiyecekler çürümek zorunda. Zorla çürütülecek.

İnsanlar ellerinde ağlarla geliyor, nehirlerden patates avlamaya uğraşıyorlar, nöbetçiler de onları oradan uzak tutmaya uğraşıyor. Millet tangırdayan arabalarla portakal toplamaya geliyor, portakalları üzerine gaz sıkılmış halde buluyor.. Kazık gibi dikilip patateslerin önlerinden akıp geçişini seyrediyorlar, kesilmekte olan domuzların ciyaklamasını dinliyorlar. Hayvanlar hendeğin içinde kesiliyor, üzerleri hemen sönmemiş kireçle örtülüveriyor. Portakal dağlarının vıcık vıcık, çürük bir sıvı halde akışını seyrediyorlar. Aç insanların gözlerinde giderek büyüyen bir gazap oluşuyor. Ruhlarında yumru yumru gazap üzümleri oluşuyor, büyüyor, ağırlaşıyor, bağbozumuna hazırlanıyor.

betül sema, bir alıntı ekledi.
24 Nis 23:59

"Ömür dediğimiz yolculuğu bir ağacın filizlenip yaprağa duruşundan, sonra sonbaharla birlikte yapraklarının kızarıp bozarmasından, o yaprakların kuruyarak toprağa değişinden, onun gövdesinde çürüyüp gidişinden daha iyi ne anlatabilir? Hayat, sürekli bir oluş ve bozuluş halinde akıyor. Bir yandan yenileniyor ve doğuyor, beri yandan bozuluyor ve ölüyor.."

Her Şeyin Bir Anlamı Var, Kemal Sayar (Sayfa 24 - Timaş)Her Şeyin Bir Anlamı Var, Kemal Sayar (Sayfa 24 - Timaş)

Çam Ağacı Masalı

Zamanlardan eski zamanlarda, büyük bir ormanda bir çam ağacı varmış. Hani şu yaprakları diken diken olan ama güzel kokan çamdan. Yalnız bu çam ağacı halinden hiç memnun değilmiş. “Öteki ağaçların ne güzel kocaman kocaman yaprakları var. Benimkiler ise diken diken, kuşlar bile konmaya korkar,” diyormuş. Öteki ağaçlardan bir ayrıcalığım olsa ormandaki ağaçlar ve hayvanlar beni fark etseler ne iyi olur.”

Masal bu ya Orman Perisi ağacın isteğini duymuş. Gelmiş sormuş, “Söyle bakalım nasıl yapraklar istersin?” demiş.

Çam ağacı da, “Ah! Şöyle pırıl pırıl parlasın, cam gibi parlak olsun. Uzaklardan görülsün.” Demiş.

Peri değneğini oynatmış ve bizim çam baştan aşağı kristal yapraklarla donanmış. Işıl ışıl olmuş bir anda. Çevredekiler hayran kalmışlar. Ağacın keyfine diyecek yokmuş, ama uzun sürmemiş bu keyif. Bir gece fırtına çıkmış.Rüzgarın şiddeti ile birbirine çarpan yaprakların hepsi kırılmış. Tabii o yılı öyle yapraksız geçirmiş ağaç.

Ertesi yıl peri yine gelmiş. Olanları görünce bu kez gümüşten yapraklar vermiş ağaca. Ağaç gene pırıl pırıl olmuş herkes ona imreniyormuş. Ama gümüşten yaprağı olduğunu duyan gelmiş bir yaprak almış. Kısa zamanda ağaç gene çıplak kalmış.

Üçüncü gelişinde ağaç, Periye, “Ne olur yapraklarım gerçek yaprağa benzesin ama güzel koksun.” Demiş. Peri de bir koku vermiş çama, ormanın taa öteki ucundan duyulmuş. Keçiler, kuşlar hepsi almış kokuyu. Gelip yemişler bu güzel kokulu yaprakları. Bizim çam ağacı gene yapraksız geçirmiş koca kışı.

Ağaç sonunda gösterişten vazgeçmiş. Periye son kez yalvarmış. Eski yapraklarını istemiş. “Diken diken olsunlar ama üstümde dursunlar,” demiş. Peri de sihirli değneğini sallamış ve eski yapraklarını vermiş. Ama çamın son dileğini tam olarak vermiş. “Çamın yaprakları hep üstünde kalacak.” Demiş. O gün bugün de çamlar yapraklarını dökmeden kışı geçirirler.

Fatma Daye Nevşehir, Aylak Adam'ı inceledi.
11 Nis 00:27 · Kitabı okudu · 7 günde · 2/10 puan

Kitaplardaki hikayelerden ziyade hikayelerin içindeki fikirleri okumayı seviyorum. .. onları cümlelerin arasında keşfetmeyi... fakat aylak adam gerçekten de aylak bir kitap maalesef... hani bi yerde başlayacak kopacak bir fikir bir hikaye yada yazılış amacı diyorum ama nafile..
60 li yıllarda turklerden de cinsel içerikli bir kitap yazılsın rahat rahat herkesin içinde tuttuğu o azgınlık , şehvet dile dökülsün diye yazılmış bir kitap sanki... hoş böyle niyetlerde olan bi çok insan var günümüzde ama Bay C gibi onların da hayatı rüzgarda uçuşan bir kuru yaprak gibi .... ve biri yanlışlıkla bastı o yaprağa hikayeleri parçalandı, un ufak oldu ve yarım kaldı. ... hazin son...