• "Bir şeye ne kadar güçlü bir şekilde inanırsanız inanın, inancın gücü gerçek için bir kriter değildir.” İyi ama gerçek nedir? Belki de yaşam koşulu haline gelen bir nevi inanç mıdır? Böyle bir durumda, güç bir kriter olabilir, örneğin nedensellik açısından.

    🥀
  • "Tüm bu kötülükler diner elbet,
    tüm bu cahillik de susar bir gün,
    yaşam hep daha iyiye gider,
    gitmese ölürdü kısmen,
    ben hiçbirini göremeyebilirim,
    önemli olan ben değilim zaten."
  • "Hayatımız boyunca her gün ve her saat, değişen ve değişmeyen benliklerimizi değişen ve değişmeyen şartlara uydurmaya çalışırız; aslında yaşam bir uyum sağlama sürecinden başka bir şey değildir; bu süreçte küçük bir hata yaparsak budala, göze batacak türden bir hata yaparsak deliyizdir; bu süreci bir süreliğine ertelersek uyur, çabalamaktan bütünüyle vazgeçersek ölürüz."
    — Samuel Butler, The Way of All Flesh,
  • Dönemin olaylarını, ümitlerini, korkularını, söylemlerini, ideolojile­rini ve sosyo-politik çekişmelerini analiz etmek ve yorumlamak üze­re filmleri teşhise yönelik eleştiri yöntemiyle inceleyeceğim. Bu yaklaşım bir metin-bağlam diyalektiği içeriyor, toplumsal gerçekler­le olayları okumak için metinlerden yararlanıyor ve önemli filmleri belli bir toplumsal ve tarihsel bağlama oturtarak yorumlamayı sağlı­yor. Walter Benjamin'in 19. yy Parisi'ni aydınlatmak için Charles Baudelaire'in şiirinden yararlandığı gibi biz de bugünkü tarihsel dö­nemle ilgili eleştirel bir içgörü ve bilgi elde etmek için filmlerden yararlanabiliriz. Filmler tarih, sosyal teori ve eleştirel olan medya/kültür araştırmalarıyla birlikte isabetli bir biçimde kullanıldıklarında, teşhise yönelik eleştiri için önemli bilgi kaynaklandır. Birçok kişi film eleştirisinin belli bir dönemde insanların nasıl davrandığı, gö­ründüğü ve hareket ettiği konusunda olduğu kadar, onların hayalleri, kabusları, fantazileri ve ümitleri konusunda da önemli içgörüler elde etmeyi sağlayabileceği görüşündedir. Teşhise yönelik eleştiri geçmiş ve şimdiki tarihsel durumları aydınlatabilir, gelecekte neler olabile­ceğini öngörebilir. Politik Kamera'da (1988) Michael Ryan'la, muhafazakar kahra­man filmleri ile kötü güçlerden (komünizm, devletçilik ve liberal hu­zursuzluklar gibi) kurtulma arzusunu dile getiren filmlerin bolca çe­kildiği 1970'lerin son dönemlerindeki popüler Hollywood filmleri­ nin Ronald Reagan'ın seçileceğini öngördüğünü iddia etmiştik. Keza 2000'li yıllarda da gerek televizyonlarda gerekse filmlerde Barack Obama gibi birine özlem duyulacağı ve öyle birinin kabul görülece­ğine dair birçok öngörü yer almıştır. Hollywood filmleri ve televiz­yonlar gibi çeşitli kaynaklar aracılığıyla ülke siyahi bir başkana ha­zır hale getirilmiş, alıştırılmıştır. Daha 1972'de James Earl Jones The Man'de (Başkan) siyahi bir başkanı oynamıştır; gerçi filmin afişinde şöyle bir yazı yer alır: "ABD'nin ilk siyahi başkanı. Önce yemin etti­rip başkan koltuğuna oturttular, sonra da o koltuktan indirmeye ye­min ettiler." Daha yakınlarda Morgan Freeman 1998 yapımı felaket filmi De­ep lmpact'te (Derin Darbe) sakin ve yetenekli bir başkanı oynamış, Tommy Lister The Fifth Element'te (Beşinci Element, 1997) başka­nı canlandırmış, Chris Rock da Head of State (Devlet Başkanı, 2003) adlı komedide kendini birden başkanlık koltuğunda bulan bir siyahi­ yi canlandırmıştır. Dennis Haysbert'ün 24 adlı televizyon dizisinde canlandırdığı David Palmer medya kültürünün belki de en bilinen siyahi başkanıdır. Haysbert beş sezondan fazla bir süre boyunca can­landırdığı yetenekli ve karizmatik lider karakteriyle ilgili olarak şun­ları söylemiştir: "Yazarların yazdığı ve benim canlandırdığım haliy­le bu rolün, siyahi bir başkan olabileceği, bunun mümkün olduğu ko­nusunda Amerikan halkının gözünü açtığına canı gönülden inanıyo­rum ... Siyahi bir başkan fikri bana son derece makul gelmiştir her za­man. Rolümü inanarak oynadım." Dizide Haysbert'ün hiç de iste­meyeceği bir şey oluyor ve oynadığı karakter suikasta kurban gidi­yor, yerine ondan küçük ve tecrübesiz kardeşi Wayne Palmer baş­kanlığa getiriliyor. Onun başkanlığına da güvensizlik (24 için hiç de şaşırtıcı değil) ve belirsizlik hakim oluyor. Obama'nın seçimi kazanacağına dair en müthiş öngörü, Martin Sheen'in başkan rolünü üstlendiği ve başkanın Beyaz Saray çalışan­larıyla birlikte yaşadığı maceraları konu alan popüler televizyon di­zisi The West Wing'de bulunabilir. New York Times'ta yayımlanan bir yazıya göre, West Wing'in senaryo yazarlarından Eli Attie 2004'te Obama'nın en önemli danışmanlarından biri olan David Axelrod'u aramış ve ondan Barack Obama hakkında bilgi almış. Obama'nın 2004'te yapılan Demokrat Parti kurultayındaki ko­nuşmasından sonra, Axelrod ile Attie Obama'nın ırksal farklılığıyla tanımlanmak istemeyişi ile parti ve ırk temelli kamplaşmaları orta­dan kaldırarak ayrı grupları birleştirme arzusu hakkında konuşmuş­lar. The West Wing'in 2004-2006 arasında yayınlanan son sezonların­ da, Demokrat Parti'nin Latin Amerika kökenli adayı Matthew Santos (Jim-my Smits) Obama'yla ilgili öngörüleri cisimleştirir adeta. San­tos başkanlık yarışında ilerlerken, televizyondaki kurgusal başkan adayı ile Obama arasındaki benzerlikler çarpıcıydı: İkisi de Kongre' de yeniydi, koalisyonla gelmişlerdi, ikisi de liberaldi ve yeni bir siyaset peşindeydi, ikisi de çekiciydi, ikisinin de aile bireyleri çok fo­tojenikti, ikisi de Bob Dylan hayranıydı ve elbette iki başkan adayı da siyahiydi. İşin daha da çarpıcı tarafı, West Wing'in 2005-2006 sezonunda ge­çen seçim kampanyasında, Cumhuriyetçi başkan adayının John Mc Cain'in 2000'li yıllardaki haline benzetilerek oluşturulmasıdır. Kur­maca bir karakter olan Cumhuriyetçi Amold Vinick (Alan Alda) çev­reyle ilgili meselelere kendi partisinden nispeten farklı yaklaşan, dış politikadan çok iyi anlayan, toplumsal konularda partisinden daha li­beral olan ve seçmen tabanını sağlamlaştırmak için başkan yardımcı­sı olarak muhafazakar bir valiyi seçen başına buyruk bir Califomia senatörüdür. Santos, seçim kampanyasında umut ve değişimden bahsettikten sonra şunu söyler: "Sadece 'esmer' başkan adayı değil, 'ABD'nin başkan adayı' olmak istiyorum." Morgan Freeman'ın 2000'li yıllarda oynadığı filmler, Amerikan halkının farklı farklı ırklardan insanları gayet tabii benimsediğini ve güç sahibi siyahileri otorite pozisyonlarında kabul ettiğini gösterir. Freeman Deep Jmpact'te başkanı, Bruce Almighty (Aman Tanrım!, 2003) ile Evan Almighty'de (Aman Tanrım 2,2007) Tanrı'yı oynamış, War of the Worlds (Dünyalar Savaşı, 2005), March of the Penguins (İmparator'un Yolculuğu, 2005) ve Feast of Love (Aşk Şöleni, 2007) gibi filmlerde tanrı-anlatıcıya sesiyle hayat vermiştir. Rob Reiner'ın The Bucket List'inde (Şimdi ya da Asla, 2007) Freeman'ın canlandır­dığı karakter, Jack Nicholson'ın canlandırdığı huysuz bir milyarderle birlikte, kendini bir hastanenin kanser merkezinde bulur. 6 aylık ömürlerinin kaldığını öğrenen Freeman ölmeden önce (yani nalları dikmeden önce) yapmak istedikleri şeyleri içeren bir "nalları dikme­den yapılacaklar listesi" çıkarmayı önerir ve Nicholson'ın canlandır­dığı karakter süper zengin olduğu için yapabileceklerinin sınırı yok­tur. Freeman'ın canlandırdığı karakter burada da filmin ahlak merke­zidir; sakince, zekice ve esprili bir şekilde bu imkansız ikilinin amaç­ larını gerçekleştirmesini, sonunda da Nicholson'ın canlandırdığı ka­rakterin konuşmadığı kızıyla tekrar bir araya gelmesini sağlar. Bütün bu filmlerde Freeman farklı ırklardan, yaş gruplarından ve toplumsal sınıflardan insanlarla kaynaşan bir persona olarak sunulur ve böylece günümüz Amerikan kültüründe siyahi Amerikalıları çok çeşitli rollerde kabul etmeye, insanları ten renklerine değil de kişilik­leri ve hayranlık uyandıran özelliklerine göre değerlendinneye, bun­lara göre saygı duyup benimsemeye yönelik bir eğilim olduğu göste­rilir. Aynca, IMDb'ye göre, Freeman 2000'den 2008'e kadar 36 filmde rol almış, az önce sözünü ettiğimiz filmlerde tam bir ahlak timsali olarak karşımıza çıkmış, Clint Eastwood'un Million Dolar Baby (Mil­yonluk Bebek, 2004) filminde anlatıcıyı ve filmin kilit ahlak figürünü canlandırmıştır. Freeman çok sayıda ve çeşitli tarzda filmde de­dektif, suçlu, suikastçı gibi envai çeşit karakteri de canlandırmıştır, aynca birçok filmde beğenilen bir anlatıcıdır. Hollywood'daki önemli oyunculardan biri olan Denzel Washing­ ton aynı zamanda filmlerde yönetmenlik yapmış, Broadway'de sah­nelenen oyunlarda başrol oynamıştır. 2004'te tekrar çekilen The Man­ churian Candidate'te (bkz. 4. Bölüm) Washington'ın canlandırdığı karakter hükümeti şirketlerin kumpaslarından ve siyasi komplolar­dan kurtarır, tıpkı daha önce Alan Pakula'nın The Pelican Brief (Peli­kan Dosyası, 1993) ve Edward Zwick'in The Siege filminde canlan­ dırdığı karakterlerin yaptığı gibi (Coyne 2008: 195). Üç Altın Küre, iki Oskar ödülü sahibi Washington zamanımızın en beğenilen, en po­püler oyuncularından biri. Will Smith'in yakın dönemdeki oyunculuk çizgisi, siyahi birinin daha önce beyaz oyuncuların tekelinde olan rollerde oynayabildiği­ni gösterir. Olağandışı bir süper kahramanı canlandırdığı Hancock (2008), azimli bir evsizi canlandırdığı The Pursuit of Happyness (Umudunu Kaybetme, 2006) gibi yakın tarihli filmlerde Smith, Jan Stuart'ın deyişiyle, "Olimpos tanrıları gibi 'sokaktaki adam'lar" inşa etmiştir; "yanı başımızdaki tanrısallığı bütün kusurlarıyla gösteren zekice ömekler"dir bunlar. Seven Pounds (Yedi Yaşam, 2008) "diğer iki filmle birlikte, kendi kendine tanrılaşmayı anlatan bir üçleme ha­lini alıyor". Smith bu filmde -1950'lerin The Millionaire dizisinin yıldızı gibi-rasgele birilerini seçip, tam da Obama'nın yapmaya çalı­şacağını söylediği, birçok kişinin de onun yapacağını düşündüğü gi­bi, onların "hayat koşullarını baştan sona değiştiren" bir karakteri canlandırıyor. Quigley Publishing'in her yıl sinema salonu sahiple­ri arasında yaptığı anket araştırmalarının sonuncusuna göre Smith, 2008 yılının en çok gişe yapan oyuncusu, oynadığı 19 filmin Ocak 2009 itibariyle dünya genelindeki gişe hasılatı 2.511.011.862 dolar. Hollywood filmlerinin veya televizyon dizilerinin Barack Oba­ma'nın seçilmesini doğrudan sağladığını iddia etmiyorum; Obama'yı başkanlığa taşıyan, o son derece etkili seçim kampanyası ve halkı Cumhuriyetçilerin bırakınız yapsınlarcı piyasa ekonomisini sorgula­maya iten büyük ekonomik kriz oldu. İddia ettiğim şey, filmlerin ve televizyonun farklı bir etnik kökene mensup birinin başkan olacağını öngördüğü ve bu ihtimalin düşünülebilir bir şey haline gelmesine yardımcı olmuş olabileceği. Siyahi süperstarların yanı sıra, günümüzün Amerikan filmlerinde ve televizyonlarında ırkları önemli bir anlatısal rol oynamıyormuş gi­bi sunulan ve çoğunlukla ırksal özelliklerinin farkına da varılmayan birçok insan var. Bu söylediğim, Amerikan filmlerinde, kültüründe ve toplumunda ırksal baskının ve ırkçılığın yok olduğu anlamına gel­miyor tabii; bu kitapta varlığını sürdürmekte olan birçok ırk stereoti­ pine ve bariz ırkçılık örneğine yer vereceğiz. Ama kitap, genel olarak Amerikan kültürünün filmlerde başrollerde ve gerçek hayatta yüksek yönetici pozisyonlarında, hatta başkanlık koltuğunda farklı bir etnik kökene mensup insanları kabul etmeye hazır olduğunu, hatta bu in­sanları böyle pozisyonlara zaten yakıştırdığını öne sürüyor. Popüler kültür yaratıcıları çoğunlukla siyasi ve toplumsal deği­şimleri öngörür, belli davranış ve fikir biçimlerini veya siyahi başkan gibi figürleri henüz ortaya çıkmadan halka sunabilirler. Film ve tele­vizyon yapımlarına ciddi miktarda para harcanıyor, bu nedenle böy­le yapımların seyircide bir yankı bulması, dahası insanların düşündü­ğü, hayal ettiği veya arzuladığı şeyleri öngörebilmesi gerekiyor. Vak­ tiyle Benjamin ile Adorno'ya yakın olan Alman yazar Siegfried Kra­cauer, filmlerin tarihsel-siyasal alegorik boyutunu ortaya koymuş ve toplumsal, siyasal ve psikolojik içerikleri dile getiriş biçimlerini araştıran ilk sistemli araştırmalardan birini gerçekleştirmiştir. Cali-gari'den Hitler'e: Alman Sinemasının Psikolojik Tarihi (1947) başlıklı klasik eserinde, iki dünya savaşı arasında çekilen Alman filmlerinin toplumsal otoriteye itaat etmeyi vaaz eden ve kaosun ortaya çıkmasına karşı duyulan korkuyu işleyen son derece otoriter bir ka­rakter sergilediğini öne sürer. Kracauer'e göre, Alman filmleri, Hitler'in iktidara gelişini öngören ve Nazizme yol açan antidemokratik ve pasif tavırları yansıtmakta ve teşvik etmekteydi. Bu araştırma geleneğini izleyen Barbara Deming Running Away From Myself'te (Kendinden Kaçmak,1969) 1940'lı yılların Holly­wood filmlerinin o dönemin toplumsal psikolojisine ve gerçekliğine dair içgörüler sunduğunu göstermiştir. Deming kitabında şunları ifa­de eder: "Filmler iki dünya savaşı arasındaki dönemi aynadan yansı­tır gibi değil de rüyalarımızdaki gibi gösterirse eğer, işte o zaman gerçekten nasıl yaşandıysa öyle gözler önüne sermiş olur"(s.1). De­ming 1940'ların Hollywood filmlerinin dönemle ilgili bir müşterek rüya portresi sunduğunu ve "hepimizin sinema gişelerinden satın al­dığı rüyanın şifresini çözmeyi, sinemada yaşadığımız özdeşleşmenin gerçek doğasını katetmeyi" amaçladığını ileri sürer (s. 5-6). Onun bu eseri, filmlerin hem hakim ideolojileri yeniden ürettiklerini hem de destekledikleri ideolojinin dokusunu oluşturan önemli unsurları ka­tettiklerini göstererek, 1960'lardan sonra karşımıza çıkan daha sofis­tike ve üniversite temelli film eleştirisi döneminin öncülüğünü yap­ mıştır. Deming Hollywood filmlerinin -zaman içinde film eleştirisi­nin önemli bir parçası haline gelen- toplumsal cinsiyete dayalı bir okumasını da gerçekleştirmiştir. 1960'lar ile 1970'lerde ortaya çıkan akademik çalışmalar daha zi­yade tarih temelli sosyolojik yaklaşımları, teori destekli film eleştiri­sini ve sinemada biçim ile üslubun estetik analizini olanaklı kılmıştır. 1970'lerde Cahiersdu cinema ve Screen gibi dergilerle birlikte Fran­sa ve İngiltere'de ortaya çıkan film eleştirisi tarzı, Marksist ideoloji eleştirisi, yapısalcı ve postyapısalcı sinematik biçim analizi, psikana­ litik gizli içerik ve anlam araştırması ve feminist, gay, lezbiyen perspektifleri ile diğer eleştiri perspektiflerini birleştirerek bugün hala yararlandığımız o sağlam film eleştirisini geliştirmiştir. Filmlerin eleştirel analizi, bir dönemin sosyo-politik fantazileri ile kişisel hayal ve kabuslarını ortaya sermenin yanı sıra hakim ide­ olojileri teşrih edip yapısöküme uğratmaya, belli bir toplumun belli bir anındaki kilit ideolojik direncinin ve ideoloji mücadelesinin anla­şılmasına yardımcı olur. Frankfurt Okulu ve Fransız yapısalcıları ile postyapısalcıları gibi medya eleştirisi teorisyenlerinin çığır açan ça­lışmaları, kültürün toplumun inşa ettiği bir yapı olduğunu, hakim ideolojiyi ve onun çatışmalarını yeniden ürettiğini, bünyesi gereği içinde tasavvur edildiği toplumsal ve tarihsel ortamın değişik safha­larıyla bağlantılı olduğunu göstermiştir. Postyapısalcılık metnin açık­lığını ve heterojenliğini, tarih ve arzularda gömülü oluşunu, siyasal ve ideolojik boyutlarını, çelişkilerini ve çokanlamlılığını vurgula­ mıştır. Bu da eleştiri teorisinin daha incelikli, çokkatmanlı yorum yöntemlerinin ve daha radikal siyasi okumalar ile eleştirilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu eleştiri teorisi, kültür çalışmaları ve film teorisi geleneklerinin söylem ve yöntemlerini birleştirerek 2000'li yılların siyasi durumu­nun ve toplumsal mücadelelerinin teşhise yönelik eleştirisini yapıyo­rum. Benimsediğim çok perspektifli kültür ve film araştırmaları mo­deli, prodüksiyonlar, metinler ve seyircilerin sosyo-tarihsel bağlam­ları içinde incelenmesini içeriyor; bunu yaparken çok sayıda pers­pektif ve teoriye dayalı bir yorumlamadan yararlanıyorum, yani dö­nemin önemli filmlerinin yanı sıra marjinal filmlerinin yorumundan
  • Değil mi ki yaşam bir yerde ölümle -yani yoklukla- sonuçlanıyor, öyleyse nedir bu didinip durma, bu yedim-içtim, aldım-verdim, benim-senin kavgasının anlamı.
  • “İnsanlar isterlerse her şeyi,ama her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü.En çok da sevgiyi elbette ,alışılan yaşam biçimlerini,alışılacakları...”
  • "Yaşlanabilir ve fiziksel olarak titreyebilirsin, damarlarındaki bozulmaları dinlemek için gece uyanık kalabilir, tek aşkını özleyebilirsin, dünyanın kötücül deliler tarafından harap edildiğini görebilir ya da onurunuzun zihnin alt kanallarında boğulduğunu fark edebilirsin. Öyleyken bile tek bir şey geçerlidir; öğrenmek. Dünyanın neden sallandığını ya da onu neyin salladığını öğren. Zihnin asla yorulmadığı, uzaklaşmadığı, işkence edilmediği, korkmadığı ya da şüphe duymadığı ve pişman olmayı hiç hayal etmediği tek şey öğrenmektir."

    -T.H. White, The Once and Future King