• kimseyle alay etme, asla kimseyi gülünç duruma düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. insan yaşamı alaya alınmayacak kadar hüzünlü ve ciddidir.
  • Yaşamaktan öte yaşatmak daha güzeldir.
    Yaşamak sınırlı ve sonu vardır fakat yaşatabilmek sonsuzluktur.
    Ne yaşadığınız önemli değil nasıl yaratıldığınız ve yaratılma düşünce gücünüzle
    yaşadığınızda ne yaşattığınız önemlidir.
    Birine dünya olabildiğinizde sonsuzluk sizinledir.
    Yaşadığında değil ne yaşattırdığınla varsın ve varırsın asıl yaşayacaklarına.
    Belkide özel bir özettir yaşanılan hayat ve asıl yaşanacaklara içinden ulaştıran.
    Hayatın içinde yaşam katabildiğimiz kadar daima varız.
    Bazen yaşamak değil, yaşam olabilmektir hayat.
    Ve sonsuzluğu hissederek yaşamış, daha nice yaşanılacak gibi.
    Çünkü yaşam katmak nice yaşamalara ulaştırmak ve ulaşmaktır içinden.
    İçinde yaşattıklarındır daima varoluşun.
    Belki sevgiye yansıma varlığın bir iklim içinden ulaşılan
    bir yaşam.
    Belki yaşama zaman aralığı bir an sonsuzluğun mevsimi duyulan.
    O iklimin içinde sonsuzluğa savrulan içinde ki duyuşun resmidir.
    Yaşadığın andan ulaşılmamış zamanlara, ulaşmış gibi zamanın içinde bulmaktır kendini hayat.
    Dün, dünden önceydi. Bugünün tüm yarınları bugünden yine düne gider.
    Biz bugünden ise sadece düşünceyle daimaya gideriz.
    Yaşayacak sonsuzluk ve ulaşılacak bir aslımız vardır.
    Yaşamak düşüncelerde o halde düşüncelerin sonsuzluğunda;
    en uzak ve ulaşılmazdır özvaroluş.
    Yansımak en yakın şimdiye ait tek an.
    Belki güneş ışığı gibi içine doğan, aydınlanır düşünceler.
    Tüm gerçekliğine dokunabilmek güzel yaşamın.
    Hayat içimizde ki gerçeklerdir.
    Yaşam buyüzden güzel.
    Ve yaşamın içinden yaşamaktan öte
    sonsuzluğa ulaşabilmektir asıl yaşamın özüne varabilmek.
    Ve varolabilmek özüne.
    Yaşamak sınırlı değil sonsuzdur o.
    Yaşamak değil, yaşamaya akmak.
    Yaşamanın ötesinde yaşam olmak.
    Yaşanılmak yaşadıkça.
    Yaşattıkça yaşamak sonsuz varoluştan.
    Yaşamadan,yaşanabileceği ve yaşanabilirliliği seversin.
    Yaşamanın ötesinde varoluşu yaşamadan öğrenirsin.
    Bir sen vardır yaşanacak, yaşanılası.
    Bir sen vardır sonsuz yaşanılacak.
    Bir sen vardır yaşarken kendine dokunmak istediğin.
    Bir sen vardır kendine dokunduğunda oluştuğun.
    İnsan hayattır kendinden hayata dokunan.
    Hayat sadece yaşamaya değil sonsuzluğa ulaşmanın kapısıdır.
    Sonsuzluğun anahtarı kalbin duyuşudur.
    Hayata kalpten dokunmalı, sonsuzca dokunduğunda
    Sonsuzluk içine başka dokunandır.


    Ulaştığın kendinsin herşeyin içinden.
    Bakışlarındadır bazen yaşayacakların.
    Bakışların hem uzak bir o kadar yakın
    ve herşey yarımdır.
    An çoğalır baktığında
    her an zaman olur.
    Gözbebeklerinde büyürsün.
    Oysa yaşarken büyürdü insan.
    Görüşlerde büyür, duyuşlarda yücelirsin.
    İçindeki tek görüş,
    sözsüz bir anlatımdır.
    Aydınlığın yansımasıdır görüşüne yansıyan.
    İşte o an aydınlık olur bakışından öte
    seni içine alan.
    Bakışlarındadır bazen yaşadıkların.
    Sen senden önce hiç yaşamamış gibi.
    Bakışın en gerçek söz gelimi bir izlenim.
    Ve yaşayamadıkların vardır bakışlarında
    Kendinden içeri tutsak kalırsın.
    Kendini sorgularsın bakışlarda
    Bakışların hem uzak, bir o kadar yalındır.
    Bakışlarda yaşarsın.
    Gözyaşı içinden akan öz zamandır.
    Yaşadıkça küçülürsün bazen.
    Oysa yaşarken, büyürdü insan.
    Düşünürken bazen,
    Gözbebeklerinde büyürsün.
    Gözlerin sözlerin olur anlatıma susarsın.
    Henüz zaman yansıyan sonsuz aydınlık.
    Bakışın bir an sonsuza açılan yansımadır.
    Dinlemeyi gerçek anlamda duyduğunda izlemeye gerek kalmaz.
    Duyduğun yaşam yüreğinden içine yansır.
    Dinlemeyi gerçek anlamda duyduğunda,
    zamanla izlemek yaşamak olur.
    Herzaman gerçeklik yaşanır.
    Nasıl bir resim kalıyorsa geçmişten elimize,
    gözlerimizle gördüğümüz yüreğimize dokunan varoluş yansır.
    Daima gerçeklik yaşanacağını duyumsadığında gerçekleşirsin.
    Çünkü duyumsayabilmek içindeki zamandır.
    İçimizdeki gerçekler ile daima varız.
    İçimizdeki gerçeklik bizi yansıttığında tüm gerçekliğe ulaşırız.
    Madde belki birçok şeyi gerçekleştirebilir ancak maneviyat yalnızca kendimizi gerçekleştirendir.

    Önemli olan kalbin ne derece dolu olabilmesidir.
    Dolu bir kalple herşeyin ötesinden gerçekliğe ulaşılabilir ancak.
    Düşüncelerin kadar değil, gerçekliğinin sınırsızlığı kadarsın.
    Gerçekliğinin sınırlarına ise; hiçbir düşünce ulaşamaz.
    Gerçekler daima düşüncenin sınırında başlar.
    Çünkü hissedilen herşey kendi içimizde ki gerçekliktir.
    Özgürlük bir hayaldir onu düşlemek gerek.
    Düşledikçe özgürleşebilmeli ve özgürleştikçe gerçekleşmeli.
    Ve hayat düşüncenin içinden hayal ötesi ulaşmaktır aslına.
    Gerçekliğin sınırsızlığında ise kalp özgürleşir.
    İnsan sonsuzluktur ve kendi sonsuzluğuna ait.
    Öyleyse hangi zaman ve mekan tutsaklaştırabilir ki?
    Sevgi sığabilir mi kalpten başka mekana ?
    Düşündükçe üşür her bir düşünce.
    Yinede kendi içine akarsın aşkla.
    Hayatın içinde ayrı bir yaşam gibi
    sonsuzluğun şiiridir içinden ulaşılan.
    Tek bir an kalbinin derinliğidir.
    Ve tüm zamanlara kendi içinden ulaştığındır.
    Gözlerinin sonsuzluğudur henüz düşüncesiz görülen.
    Yüreğinin dokunuşudur, sonsuzluğun durduğu an.
    Sonsuzluğun içinden ulaşmaktır aşkla bakışın.


    Anları tutarsın bazen içinden daima ulaşılan.
    Oysa ulaştığın sonsuzluktur bir an duyulan.
    Ulaşabileceğin bir varoluştur yaşadığın.
    Yaşanılacak tüm kendi zamanından ulaştığındır yaşam.
    Tüm zamanlar ötesine bir an saydığındır bazen hayat.
    Yalnız aşka ulaşan aynı anda varolmak gibi.
    Zamanın savurduğu belki yaşanılası ve yaşamaya dair olan.
    Hiçbir zamandan söz edemeyiz zamanın kendisidir bazen ulaştıran.
    Başlangıç en eski ve en yeni çocukluk.
    Şimdi bir özgürlük rüzgarı gibi duyulan.
    Hissedilen daima bir ses yüreğimizden.
    Tek andan sonsuz yansıma ve yaşanılmaya ait.
    Daima sevginin aydınlığıdır aydınlatan.
    Sevginin içinden gerçek birliğine ermeli.
    Ulaşıldığında öylesine birşey için değil,
    birbirimiz için diyebilmeli.
    Yaşam için söz söylemeye kelime sınırlıdır.
    Yaşarken en anlamlı cümle olabilmeli.
    Özgürlüğün kokusu kendi ektiğin toprakların içinde ki çiçekten hissedilmeli.
    Topraksızda yaşayabilmeli çiçek.
    Öyle olmalı ki özgürlük; düşüncede sınırsız yetişmeli.
    Birdenbire duyulan bin kez hissedilen tek bir bakış olmalı sevgi içimizden.

    Ne geçmiş nede gelecek tek bir an tutuyorsa seni.
    Zamanın kalbidir yaşanılan.
    Sonsuzluğundur seni sana ulaştıran.
    Sonsuz zamanlara kaybolmuş gibi yaşarsın bazen kendinde.
    Düşündükçe hissedersin yaşamanın sonsuzluğunu.
    Sonsuzluğundan ulaşmış gibi aşkla varırsın kendine.
    Kendinde kaybolacak kadar seversin en varedenden herbir yokoluşu.
    Ve varolmaya yenilenen kalbindir.
    Sonsuzluktur gözlerinle yüreğinden duyuşun.
    Ve bakışın kadar yansır içine herşey.
    Tek zaman tutarsın gözlerinde.
    Baktığında gerçekten görürsün görüleni.
    Görünürlük tüm yaşamanın perdesidir aralanan.
    Süzülür içine bir ışık henüz gözlerini kapamadan.
    İçinde bir sonsuzluk tutarsın.
    Sonsuz şimdi , her anın parçası gibi
    Parça parça olsada tüm düşünceler
    tek düşünce tutar birleştirir içinden.
    Kendine tamamlanırsın.
    Duyarsın varolmanın derinliğini.
    Ellerin kalbinde değil,
    kalbin ellerindedir yaşama sunulan.
    Sevgi görebildiğin kadar değil,
    kalbinden duyabileceğin kadar vardır.
    Düşünürsün yaşamanın ayrıntısını.
    Hissedersin başka bir duyuş.
    Daima varolan ruhumuz ve duyuşumuzdur.
    Yaşarsın herşeyin üstünde öz bir düşüncede.
    İz bulursun içinden bir izlenimdir.
    Ve o izlerde kalbinde derin
    sonsuzluk hissettiğin bir gizdir.
    İçini merhamet sarar yaşama başka varoluş.
    Bir an sitemlerin iç örtüdür tüm haykırışlara.
    Öyle el sürmeliki kalbimize aydınlığa yüz sürer gibi.

    Bazen yaşarken görebildiklerinden çok,
    yürekten bakabildiklerinden ulaşırsın suyun asıl kaynağına.
    Herşeyden mutluluk çıkarırsın bazen.
    Çıkardıkça herşeyin hüzün yanına sarılırsın.
    O an başka mutluluk sarar içini.
    Ve herşeyden bişeyler çıkardıkça başka doğarsın kendine.
    Aramak zordur herşeyde kendini.
    Yaşamak hoştur bulduğun herşeyde kendini.
    Anlam çıkarmak herşeyden, herşeyin kendisi olmak ne güzeldir.
    Tek anlam olmak herşeye, ne zordur herşeyin içinde.
    Herşey olmuşcasına büyürsün hani herşey çok şeydir ya öyle.
    Herşeyi dahi aşarsın herşeye rağmen.
    Özgürsündür içinde.
    Zamanın ötesinde bir zaman var herşeye ulaşabildiğin.
    Bir perde, bir bakış, ve bir duyuş yürekten.
    Gerçeklikten bilince hayatın özünü,
    gerçek aşkın içinden ulaşırsın varlığının varolacağı
    ve varlığını unuttuğun andan varolabileceğin anlara.
    Anlaşılır varlıkta ki yokluğun değeri ve her anı.
    Düşüncenin özünde olabildiğinde,
    olabildiğince gerçeksin ancak.
    İçimize işlenir dizeler.
    Dizelerin her harfindesindir.
    Ruhunun yapraklarında okursun kendini.
    Dizeler hayatın özeti bir özet ki kendine öz anlamdır.
    Dizeler ki değil okudukların
    gördüklerin kendinden.
    Görebilir her bilen okuyabildiği kadar kendini.
    Dizeler hayatın özeti
    ve düşüncede buluşmaktır yüreğinle derinden.
    Sayfalar iç dizelerinle anlam bulur.
    Okudukça çoğalır, çoğaldıkça yazar, yazdıkça yaşarsın.
    Çoğaldıkça herşey artar. Ve herşeyin artmasıyla sen çoğalırsın.
    Amaçta sensin,hiçlikte, yaşamakta sensin, birlikte.
    Yaşamaktan daha özel ne olabilir ki?
    Varolduğunu bilmek gerçeği en büyük bilinçtir.
    Kendine dokun yaşama sarılır gibi.
    Kalbine sonsuzca dokunduğunda
    sonsuzluk içine b/aşka d/okunacaktır.
    Yürek bir kez dokundu mu söz d/okunmaz.
    Yaşamın özü dokunur hayatın s/özü d/okunur içine.


    Mutluluk inançtır.
    Çünkü gerçek mutluluk sahip olduğu kişiye daima gülümser.
    Duyulan özgürlüktür yaşanılan hayat.
    Bilmek,görebilmektir kendimizi aynı duyuştan.
    Aslında sade olanı karmaşık yansıtır gölgeler.
    Bazen başka doğar gün, geceden güneş.
    Buyüzden karanlık duyuş, yüzümüz aydınlık ses.
    Kim olsak, en derin şair biraz şiir olur içimizde.
    Şiir olduğumuzda tamamlanırız en özel aşk için.
    Sözsüz,kelimesiz,yazısız bir duyuş gibi.
    Kalbimizde gömülü hazinelerle yaşamak.
    Hazin hayatın içinden sevgi bir hazinedir ellerimizin altından kalpten el sürdüğümüz.
    İnsan herşeyden arınmış bir düşünceyle özüne ulaşabilir ancak
    Derin düşüncenin sizi nereye alabileceğini hiç düşünmeden düşüncenin kendisi olursunuz.
    Düşüncenin kendisi olmak düşünmek değil,
    Düşünce ötesi oluşmaktır.
    Yazı olabilmek; dokunabilmekten öte okunabilmek gibi.
    Anlamlaşabilmek ve anlam katmak.
    Bir noktadan sonra daima varolmak.
    Özümüz düşünceden öte sözsüz başkaldırmaktır kendimize.
    Asla hiçbirşeye başeğmemek.
    Çünkü okurken ancak yazılara başeğilir.
    Kendi oluşumundan sevginin özüne eğilir insan.
    Ancak ruhuna işlediğinde kelimeler
    düşünceyle bakışın ışığına yansıma ulaşılır.
    Bir düşüncede gözyaşı olmayı özlemek gibi.
    Kelimeler kendi iç sessizliği kadar yalnız
    Daima bizi bize yansıtan ve tamamlayandır.
    Yaşamın dışında ki aydınlık,hayatın ışıklarını biraz kısabiliyor ki
    karanlıklarda içimizi görebilelim yansımadan.
    Ve yaşamda kelimeler daima aydınlığa yazılır.
    Öyle olmasaydı okunamazdı hiçbir karartı.
    Önceleri kalbimizi duyarız kalbimizin duyuşudur hayat
    Sonraları ise kalbimizi görmekle başlar yaşam.
    Düşüncenin derinliğinden varolup duyabilmek kendimizi,
    kendimizi, kendimizin ötesinden görebilmektir.
    Önemli olan aynı bakıştan aydınlığa ışık tutabilmektir.

    Kendi içimizden gerçekleşebildikçe gerçeğin kendisiyiz.
    Yok ki gerçeklikten ötesi.
    Özüdür insanın yaşama varolduğu duyuşu.
    İnançtır duyumsadığı ve bilmektir kendini kendi ilminden.
    İmandır kalbinin özü.
    En büyük mutluluk eğilebilmek sevginin birliğine.
    Çünkü sevgi kimlik olmaktır önce kendine.
    Bir kimliğe herhangi bir kimlik giydirilir.
    ama herhangi bir kimlik bir insana asla.
    Ne kadar bilirse bilsin insan,
    kendini sevginin birliğinden bilmek en güzel bilgidir.
    Bilmek ister insan yinede bilmediğini bilginin dışında.
    Sevginin özünü bilen yaşamın özünüde bilir.
    Herşey birşey için varolur o tek şey kendi özümüzdür.
    Kendimize kendimizin ötesinden varolmak.
    Olmak bir andır,oluşmak ise zamanla.
    Çünkü yaşam değil
    daima yaşanacaklardır yaşam ötesi yaşayacak varlığımızdır.
    Mesela yeni bir dünya doğacak, sonsuz derinliğinde yol aldıkça sen.
    Mesela gökyüzü bir resim çizecek mutluluğun resmini görecek insan.
    Sen dile ki o ilham sonsuzluktan aksın içine.
    Güneş, bir çiğ tanesinin içine sığabilecek mesela.
    O an gün, gözlerinde gülümseyiş olacak ıslanır gibi yağmurlu bir ışıkla.
    Mesela zaman ellerinde dokunmalı kendine yürekten.
    Sonsuzluğun ilk hecesinde yeniliktir başlangıca duyuşun..
    Kendimize inanmak yaşama kanmaktır.
    Yaşama kanmaksa onun bize doğru bakışı.
    İşin içinde ya yürek varsa? öyleyse yüreğin sermayesidir alın teri.
    Kalb her işin içinde, bir hazinedir.
    Akıl ise yüreğin orantısında mantıklaşır.
    Yüreksiz bir akıl ise daima akla aykırıdır.
    Yapacaklarına inan ki daha önce yapılan herşey bundan sonra
    yapacaklarının yanında hiçbirşey olsun.
    Ve hiçbirşey engel olmasın, yapmak istediğin ne varsa herşeyden öte bir şey olsun adı yaşam olan.
    İnanç sonsuzluktur.
    Gerçekliğimiz ise düşüncemizdir ulaşılan.
    Gerçekliği duymak düşüncede tüm oluşan hissettiğin şeydir duyulan.
    İçimizden dışarıya yansır,
    bir söz, bir bakış ve gülümseyiştir o.
    Kalbimizle duyabildiğimiz kadar imkanlar içindeyiz.
    Çünkü içimizde ki yaşamak asla dünyanın içindeki biz değil.
    Buyüzden hayat dünyada sınırlı iken sınırsızlık kalbin ulaşabileceği yerdir.
    Buyüzden beden tutsak iken gerçeklik ruhun özgürlüğüdür.
    Dünyanın içinde en özgür olabilen dünyayı gözlerinin dışında görebilendir.
    Gerçek özgürlük içimizde ki inançtır.
    Ve kalbinle duyabilmek gerçekliği yaşamaktır.
    Kalbinle duyabileceğin kadardır hayat, ötesi ulaşabileceğin sonsuzluğun.
  • 174 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Benim için farklı bir deneyim oldu Vişnenin Cinsiyeti. Kitap ismini, kitabın içeriğinde geçen gün bir deneyden almış sanırım. Bağlantı kurmaya çalışıyorum ve başarıyorum. Şu alıntıya takılıyor kafam : "Zamanla başka biri olabilirim, kendimden daha iyi, daha güçlü birine aşılanabilirim sanmıştım. Derken kaçmadığımı, kovaladığımı anladım. Kendi tez-ayaklı, uçucu, başka bir yaşamda başka biçimde yaşayan benliğimi yakalamak çabasındaydım."
    .
    "Benliğini aramak" Bir kitabın beni cezbetmesi için yeterli aslında. Kitapta bu açıdan oldukça doydum. Jordan kendini arıyor, anne kendini arıyor. Ve bu büyülü bir fantastik dünyada geçiyor. Fantastik ögeler okumayı öyle özlemişim ki okumalara doyamadım desem yeridir. Üstelik bu fantastik dünya içerisinde politik olaylar var, cinsellik ve aşk var, yalan var doğru var, gerçeklik var, zaman var. Ancak yazar zaman ve gerçeklik konusunda bize diyor ki bunlar gerçekten var mı? Yoksa kafamızda mı var yaşantılar? Bir insan kafasında yüzbinlerce yıl ileri ya da geri gidebiliyor, fantastik dünyalar kurabiliyor. Gerçeklik nedir bu durumda? Cümleler uçarcasına değiyor zihne. Ana iki kahramanı anlıyor ve çok seviyorum şu an. Olduğu zamanı sevmeyen ya da sevmeye çalışan, belki de alışmaya çalışan, alışmak istemeyen, zamanlar arası dolaşan, gerçekliğini bozan ya da düzelten herkese selam ️
  • 256 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Fikret Başkaya'nın, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto (Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı), adlı kitabı olaylara daha geniş açıdan bakılmasını amaçlıyor.

    Önce manifestonun kelime anlamı ve Fikret Başkaya'nın bu kelime ile ilgili düşüncelerini okuyoruz. Manifesto: 'bir pozisyonu ve/veya bir programı, açık etmek, ilan etmek, deklare etmek olsa da bana göre manifesto iki şeydir: Bir iddiadır ve bir perspektiftir. Neden böyle oldu ve nasıl başka türlü olabilir? ' (s.9) diyerek bir açıklama yapıyor. Kapitalist sistemin artık bir çözüm üretememesi ve hatta sorunun kaynağı olmasından dolayı, kendi içinde yaşadığı sorunlara karşı bir söylem geliştirmiş.

    Yazar, kendi manifestosunu yazarken okuru da rahatsız ediyor. Yani ben düşünüyorum sen de düşün ve bu sayede okuyucuyu kitabın içine dahil ediyor.

    Fikret Başkaya toplumu ilgilendiren her şeyden bahsediyor. Kitap 'Giriş' kısmı dahil 5 ana başlığa sahip. Bunlar sırasıyla

    + Giriş: Binmişiz bir alamete
    + Neden bir uygarlık krizi ortaya çıktı
    + Neyi, nerede ve nasıl üretmeli
    + Nasıl tüketmeli
    + Nasıl yaşamalı

    Kimse ilerde kötü bir olay/durumla karşılaşacak şeyin peşinde gitmez. Ama iktidarları ele geçiren güçler o bireysel aklın reddettiği şeyleri topluma dayatır. Bunu da bazen açık bazen de gizli bir şekilde yaparlar.

    Hep 'ekonomik büyümeden' ve kişi başına düşen milli gelir artışından bahsedilirken bunun genele yansımaları niye düşük oluyor? Bu niçin çok fazla sorgulanmaz, bunu da düşünmek gerekir. Üretim ve tüketim artarken yoksulluğun daha da artması çelişki olmuyor mu diyerek bir soru sorar.

    Kapitalist sistem, yapısı gereği bir çözüm sunarken, başka bir sorunu da meydana getirir. Ama kapitalist sistemin kendisi sorunsa çözümü başka yerde aramak gerekmiyor mu?

    Okullarda öğretilen iktisat dersinin sadece ideolojik amaçlı olduğunu belirtiyor. Bunun sebebi olarak da egemen sınıfların kendilerine temsilen görevlendirdikleri eğitimcilerin, topluma kendi gerçeklerini sunduklarını ve o doğrultuda nesil amaçlandığını vurgular.

    Toplumun liberal, neo liberal politikalarla mülksüzleşmesinin önünün açılmasıyla büyük şirketler artık her yeri ele geçirir. IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist yapıların, ele geçiremedikleri hava haricinde her şeyi denetleyebildiklerini söylüyor.

    "çoktandır burjuva….. Büyük özel günler" adı altında indirimlerle toplumun bir çeşit cebini boşaltmıyor mu? Efsane, şahane, çok özel, süper özel, ultra özel indirimler adı altında, ihtiyacın yanında ihtiyaç olmayan şeyler de hiç farkına varılmadan alındığı olunuyor. Temel ihtiyaçlar artık kişinin değil, şirketlerin tespiti ile ortaya çıkıp, onların bildirmesiyle alım gerçekleşir duruma geldi. Özel günler adı altında (anneler, babalar, sevgililer, doğum, nişanlılık, sözlülük, kara Cuma, muhteşem Cuma, yılbaşı vb.) bir meta zorunlu ihtiyaç duruma getiriliyor. Eğer tüketici bu döngünün dışında kalmak isterse bir çeşit mahalle baskısı gibi bir baskıyla karşı karşıya kalıyor. Televizyon ve internet sürekli bu günleri hatırlatarak, insan zihnine sokuyor. Hatta çivi gibi çakıyor. Kaçış olmaz. Reddetmek, toplumu reddetmek gibi öne sürülüyor. Özel günler şirketlerin kendi çıkarları doğrultusunda tüketicinin cebindeki parayı kapmak için yaptıkları bir oyundur. Zoraki gönüllülük oluşturulur. İnsan otomatiğe bağlanır ve çevresinde ya da ailesinde dışlanmamak için bu çarkın içine girmek durumunda kalır. İşin daha da ilginci ise buna karşı çıkanlar 'hayalperest, gerici, karanlıkçı (s.30)' olarak adlandırılır.

    Kapitalist üretim tarzından bahseder ve bir şey üretilirken doğadan bir şeyin çekildiğini ve tüketirken de doğaya bir şey atıldığını; gelişi güzel yapılanmalar sonucu kimyasal atıkların her tarafa atılması yüzünden çevre kirliliğinin arttığını ifade eder. Ayrıca nüfusun çok artması sonucu bu nüfusa yönelik arzın da artması doğanın da katledilmesinin de önünü açar.

    Çok Uluslu Şirketler tarafından istila edilen gıda ve hayvancılıkta artık 'Ticari' olarak bakıldığından, onlar neyin üretilmesini istiyorsa o ürünlerin üretileceğini ve onların 'patentli' tohumlarıyla üretileceği hale gelindiğini anlatıyor.

    Eşyanın 'kampanya' adı altında yüceltilmesi sürekli bir hal almış. Meta ile insan bir çeşit köleleştirilirmiş. 'Onda var, ben de niye yok' söylemi içinde yaşayan birey o malla aidiyet kurmaya zorlanır. Kendisini o mala indirgeyip, onunla mutlu olmayı seçer.

    Bazılarını bildiğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz şeyler haricinde görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz şeyleri de bize anlatması bakımından iyi bir çalışma. Bize dayatılan 'gerçeklerin' gerçekliğini tartışmadan, esas gerçeğe nasıl ulaşacağız. Tüketimin yoğun olduğu şu anki dünyada, fiziki olmasa bile zihinsel olarak bize zorla biçilen kalıplar içinde yaşamaya çalışıyoruz. Kalıbın dışına çıkıldığında ise dışlanmışlık, mahalle baskısı ve en kötüsü de aile içi baskı ortaya çıkıyor. AVM'lerin çoluk çocuk cümbür cemaat dolması, günü AVM'lerde geçirip sosyalleşme, tüketme ve bir sonraki hafta AVM'ye gidilinceye kadar duyulan özlem ile hayatı, o gerçeklik içinde yaşamaya mahkum olan bir durumla karşı karşıyayız.

    Fikret Başkaya'nın adını duymuştum ama hiç kitabını okumamıştım. Bu aldığım ve okuduğum ilk kitabı. Diğer kitaplarını da alacağımı ifade edeyim (2 kitabını daha aldım). Çünkü bu kitapta bizden bir şeyler var. Toplumu kutuplaştırmadan, hor görmeden, var olanla, o var olanın nasıl var olduğunu anlatıp, bizlerinde o var olanın peşine nasıl sürüklendiğimizi anlatması bakımından güzel, kapsamlı bir çalışma.

    Kullanılan dilin anlaşılır ve akıcı olması dolaysıyla 'yahu, bu adam ne diyor' demeden olayları sebep-sonuç ikilisi içinde anlatıyor. Tabi, memnun olmayan kesimler de olabilir. Ama bir çeşit 'tebliğ' ediyor. Şu anki yaşamda toplumların büyük kısmında gözlemlenen mutsuzluğun altında yatan sebebin, parası olmadığı için o 'metayı' alamamasından kaynaklı olduğuna kendini inandıran kişinin, esasında o şekilde inanmaya itildiğinin farkına varmadığını anlatıyor.


    Giydiğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şey, çoğu zaman, doğanın katledilmesi ve insan emeğinin üç kuruşa satın alınarak üretilmesi sonucu ortaya çıkıyor. Bir yerlerde 'marka' olarak satın alınan (aldırılan) ürün, o ürünü sağlıksız, güvencesiz ortamda çalıştırılan o işçinin alın terinin ne kadar karşılığı oluyor? Düşük ücret alarak üretimde bulunan işçi, tüketicinin büyük paralar vererek ulaştığı o 'mutluluğa' ulaşır mı?


    Mülk, mülksüzleştirme, egemenlik, devlet, siyaset, ekonomi, bireysel, müşterek, iç ve dış düşman algısı ve buna karşı kurulan yapılar gibi çok çeşitli konular ele alınıyor. Bireysel mülkiyetin sorunların kaynağı olduğunu ifade ediyor.
    Özelleştirme ya da şirketleştirme yerine müşterekleştirme yoluyla kaynakların daha iyi bir şekilde yönetilebileceğini ama bunun da kısa vadede değil, ancak uzun vadede olabileceğini söylüyor.


    Kitap baştan sona sizi konulardan kopmadan ve bir şevkle okumanızı sağlayacak şekilde olayların içine dahil ediyor.
    Tabi bu bir 'manifesto'. Beğenirsiniz veya beğenmeyebilirsiniz. Yazar, bilgi birikimini kağıda dökmüş.

    Fikret Başkaya'nın manifestosu bu şekilde. Ayrıca Mete Gündoğan'ın. #36543635 kitabı da başka bir açıdan manifestodur.
    Fikret Başkaya bizlere bir şeyler anlatmaya çalışmış ve sorunların kaynağı ve çözüm yolunu da kendince göstermeye çalışmış.

    Kitap içinde kullanılan bazı kelimeler genel okuyucu için çok bilinir olmayabilir ama yazarın akademik bilgi birikiminden hareketle bu sahaya ait bazı 'jargon'ları kullanması da doğaldır.

    + Dizin kısmının olması iyi.
    + Kapak tasarımından dolayı beni cezbetmişti.
    + Sayfa altlarında verilen kaynaklar keşke, kitabın arkasında toplu bir şekilde verilebilseydi.
    + Bu kitabı 24 - 28 /Kasım/ 2018 tarihinde okuyup, inceleme yazısı ise 7 / Mayıs / 2019 tarihinde siteye eklenmiştir.
    + Eklenen alıntılar haricinde baştan sonra alıntılanacak kadar önemli bir kitap. Tavsiye ederim, alın, okuyun, okutun.
  • 239 syf.
    ·6 günde·9/10
    Leyla Erbil'in bu kitabında da başka bir insanın hayatına odaklanıyoruz: Lahzen. Peki kimdir Lahzen?
    "kimim ve nasıl biriyim
    hayatımın neresindeki yaşantıdayım sorarım kendime her gün" diyor kendisi hakkında. Lahzen gerçekten de bir kişi mi, yoksa bir tipleme mi? Yoksa Erbil'in kendisi mi? Aslında çoğu yazar kendinden bir parça bırakır yazdıklarında. Okura ise bunu keşfetmek düşer. Bu açıdan, kimi keşifler zorludur, çetindir kimse kolay kolay yapamaz bu keşfi. Kalan, zorlu bir keşif aslında.

    Hikayemiz Lahzen'in çocukluğunda başlıyor. Kimi şeyleri anımsıyor birden çocukluğuna dair. Bu "birden" anımsama işi kendimizi kaybettiğimiz, kendimize dair bir arayışa çıktığımız zamanlarda daha sık meydana gelmeye başlar, işte Lahzen de kendini arıyor. Nerede bulacağını bilmeden, kendi içinde ve hiçliğinde aramaya başlıyor kendisinin de Lahzen olarak bildiği kişiyi. Kendi hakikatinin özünü kendi tabiriyle "tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyuda" aramaya başlıyor. Elbette ki bu arayış boyunca yaşadıkları kronolojik bir sırayı takip etmiyor. Anlatıcının bilinç akışı sırasına göre şekilleniyor bu arayış. Mesela bir kişinin ölümünü hatırlıyor ilk önce, daha sonra ise o kişinin yaşamını.

    Lahzen kötü bir çocukluk geçirmiştir: Daha 'kötü' kavramını bilmiyorken şahit olduğu kötülükler, insanları yalnızca kendisine gülümseyen varlıklar olarak gördüğü zamanlarda (bir çocuk olduğu için; çocuklara karşı kim gülümsemez ki?) tanık olduğu kötü insanlar... Tüm bunların hayatında bıraktığı derin izleri, ilk defa aynaya bakan bir çocuk misali, ilk kez yaşıyormuş gibi bir şaşkınlık içinde anlatıyor. Nasıl bir şaşkınlık bu? Gerçeklerin altında ezilen insanların yaşadığı şaşkınlık. Böyle olunca Lahzen de çevresindeki insanların kötü olmasının bilincine vardığı andaki eziklik duygusuyla anlatıyor her şeyi.

    Bu açıdan Leyla Erbil bir konuya gönderme yapmış bana göre. Kötü yetiştirilmiş çocuklar. Bizler insanlar olarak çocuk yetiştiririz, fakat yetiştirirken onlara tam olarak önem veremeyiz. Böylece çocuk dünyadaki kötülüklere şahit olduğu anda bir değişim içerisine girmeye başlar. Bazıları dayanamaz buna, ileride kötü bir insan haline gelir. Kötü dediğimiz insanların belki de çoğunun kötü bir çocukluk geçirmiş olması da bunun kanıtı niteliğinde zannımca. Eğer şanslıysa, Lahzen gibi kaybolmuş biri olur. Ah Lahzen... Lahzen nelere şahit olmamış ki? Düşünsenize, çocukluğun o hayal ile gerçek arasındaki büyülü dünyasında yaşamınızı sürdürmektesiniz, kimi şeylere rastlıyorsunuz, ki bu şeyler hayatınızda daima derin izler bırakacak kadar güçlü. Dolayısıyla hep çocuk kalıyorsunuz. İnsanlar çocuklaşmayı iyi bir durum olarak görebilirler fakat bir de bunu Lahzen'e sorun.

    İnsanın yaşamındaki kimi anların onda bıraktığı derin izler sonucu hep o anda, yani o anı yaşamaktayken; derin izin meydanda geldiği yaşta iken gibi hissetmesi resmediliyor Kalan'da. Bu açıdan 'çocuklaşmak' olarak adlandırılan kavram Lahzen'e göre bir zehir halini alıyor. O derin izler, silinmeyecek kadar koyu çünkü. Çocukluğun o cıvıltılı ışıltısını bir hamlede karartmış koyu izler bunlar. İşte Lahzen kitap boyunca kendini bulma yolundaki arayışta bu zehirli anlardan da geçmek zorunda kalıyor. Kendi ifadesiyle, "henüz hiçbir anlam veremediğimiz bir hayatı zar zor öğrenmeye çalıştığımız günlerde" başlıyor her şey. Başka şeylerden de bahsediliyor. Örneğin doğru bir kavramı yanlış bir şekilde anlatmanın karşı taraf için o kavramı 'yanlışsallaştırdığını' anlatıyor Lahzen. "Öyle yapılmaz, böyle yapılmaz"ları çok yaşıyor çocukluğu boyunca. Bir şeyi sadece onu 'yapmamamız gerektiği' için mi yapmamalıyız mesela? Neden bu konularda geçerli, mantıklı nedenler sunulmaz? Bunu soruyor Lahzen. Kime? Kendisine; çocuk olan kendisine.

    Farklılık arayışını soruyor. Tek düze olan yaşamda insanın içinde filizlenen ve kendini beğenmişliğe varmayan bir farklılaşma isteğinin kaynağını. Hayata dört elle sarılmamızın güçlüğünü, dolayısıyla intihar etme durumunun en zor şey olduğunu. Hayata zor bağlanıyorken intihar etmek neden güç olsun ki? İşte asıl güçlük orada başlıyor: Hayata tutunamadığı için Lahzen, sürekli bir arayış içerinde hissediyor kendini, dolayısı ile intihar etme düşüncesine dahi tahammül edemiyor. 'Yaşlanamamayı' anlatıyor. Üstte de bahsini ettiğim üzere, çocukluktan "kalan" insanı yaşlandırmayan, hep aynı yaşta bırakan anıların yoğunluğu ile belirtiyor bunu. Kaç yaşına gelirse gelsin çocuk olmaya mahkum bir insan anlatıyor bunları. Ona göre, 'çocuk olmanın boğuculuğu' ile dile getiriyor tüm bunları.

    Ayrıca kitap boyunca birçok gönderme var. Yakın zamanda çıkan bir kitap olduğundan dolayı kimi olayları anarak yine onların unutulmamasını sağlıyor Erbil. Durdurulamayan düşüncelerle yazılan bir metin bu (Leyla Erbil veya Lahzen tarafından yazılan bu metin); kendinizi kaptırıp okuduğunuzda nereye vardığınızın bile farkında olmuyorsunuz, tıpkı Lahzen gibi. Bir yerde "dayı" diye seslenilen bir adama rastlıyorsunuz, hemen sonrasında ise Soren Kierkegaard'a.

    Metnin yazılış şekline gelecek olursak, Erbil yine cesaret içeren bir özgünlük içinde yazmış metnini. Erbil okuyacaklar daha şimdiden kuralları yıkmaya hazır olsunlar derim. O klasik yazım kuralları Erbil'de tamamen geçersiz. Cümlelerin hepsi, teker teker bir bütünü oluşturuyor; Lahzen'i. Kitabı bitirdim fakat yeterli bulmadım bu bitirmeyi, bu tür bir kitaptan daha fazla anlam çıkarılması gerek diyerekten tekrar okuyacağım kitaplar listesine yazdım Kalan'ı. Bir insanın yaşamından 'kalan' hakikatlerden oluşan bir kitap Kalan. Hakikati, çocukluğun çıkmaz sokak misali 'sınırlı' hayallerinde aramak ve tam hakikate ulaşırken o 'sınırlı' hayallerin bile sınırsızmışcasına uzaması...

    Kalan belki kötü bir çocukluk hayatı, belki de kötü bir hayatın içindeki çocukluk. Kalan, hiçbir şeyden ve her şeyden kalan...