• İstanbul'u bir roman kahramanı olarak görmek isterseniz genç bir mimar olarak ete kemiğe büründüğü Yarım Adam Romanının ilk bölümlerini burada okuyabilirsiniz:
    1.Bölüm
    Elli Beş Saniye

    Tüm hayatı elli beş saniyede değişti. Elli beş saniye; yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    İstiklal Caddesi'nde bir alışveriş merkezindeydi. Dört nisanda en sevdiği arkadaşı Cansu'nun doğum günü vardı, buraya ona hediye almak için geldi. Eli kolu poşetlerle doluydu. Her zamanki gibi dayanamadı, hazır eski mahalleye gitmişken oradaki çocuklara dağıtırım diye ihtiyaç duyabilecekleri şeyleri almaya başladı: Kutu kutu kalemler, minik ayakkabılar, etekler, kazaklar, pantolonlar, montlar...

    Poşetleri AVM'nin otoparkında bulunan arabasına bırakıp mağazaları rahat rahat dolaşmayı planlıyordu. Asansöre doğru yürürken telefonu çaldı. Çantasını güç bela açıp telefonunu çıkardı. Arayan annesiydi.

    "Aden merak ettim seni, neredesin?"

    "Alışverişteyim anne."

    "Kızım yine mi alışveriş? Eve ne zaman geleceksin?"

    Saatine baktı, 18.45'i gösteriyordu. Nasıl da çabuk geçmişti zaman. "Akşam yemeğine yetişemem, biraz gecikirim."

    "Bak tatlım, bu ayki harcamaların babanın gözüne çok battı..." Annesi onu dikkatli harcama yapması gerektiği konusunda uyarırken bile gözünü vitrindeki minik elbiselerden alamıyordu. Çocuklar için öyle güzel kıyafetler vardı ki bu durumda cebindeki kredi kartlarıyla ölçülü olabilmesi imkânsızdı.

    Annesi çok geç kalmamasını söyledikten sonra telefonu kapattı. Aden otoparka inmekten vazgeçti ve hızlı hızlı yürüyüp mağazaları dolaşmaya devam etti. Cansu'nun sevdiği tarzda ürünler satan bir mağaza görünce durdu. Gözü vitrindeki bir elbiseye takıldı. İşte oradaydı, aradığı hediye vitrinden ona göz kırpıyordu. Bunun arkadaşına çok yakışacağını düşündü. Cansu'yla beden ölçüleri aynıydı, denemek için mağazaya girerken korkunç bir uğultu duyuldu. Hemen ardından yer sallanmaya başladı ve elektrikler kesildi. Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki ayakta duramadı, düştü, poşetler dört bir yana dağıldı. Oradan oraya savrulurken art arda patlayan vitrin camları, tavandan kopan lamba, taş ve alçı parçaları üzerine yağıyordu. Kolon ve kirişlerin çatırdama sesleri arasında sağa sola yatan bina yıkılacak diye kaçışanlar birbirlerini eziyorlardı. Onların ayakları altında kalmamak için kendini boşluğa doğru attığında başına aldığı darbeyle bayıldı.

    Uyandığında sarsıntı bitmişti, karanlıkta çok az şey görebiliyordu. Korku içindeydi. Daracık bir yere sıkışmış, sırtüstü yatar haldeydi. Elleriyle vücudunu kontrol etti. Ağrımadık yeri yoktu, sızılarını hissediyordu ama ufak tefek yaralardı, kollarını ve bacaklarını oynatabiliyordu. 'Kırık yok, iyiyim. Bir an önce buradan çıkmalıyım.'

    Can havliyle ayağa kalkmak istediğinde başını sert bir şeye çarptı. "Ah!"

    Acıdan tekrar bayılacak gibi oldu. Alnından kanlar sızıyordu. Elini yaraya, acının nabız gibi attığı yere götürdü. Yarasından sızan kanın sıcaklığıyla panikledi ve üzerindekileri yukarı itti. Çektiği acıyı umursamadan tüm gücünü verdi, ancak üzerindeki şeyler öyle ağırdı ki hiçbirini yerinden kımıldatamadı. El yordamıyla etrafı yoklayarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Bedeninin birkaç santim üstünde havada asılı kalmış gibi duran şeyler, mobilya türünde eşyalardı. Binanın yıkılmadığına ve enkaz altında olmadığına sevindi ama her an artçı bir sarsıntı olabilir, üzerindeki mobilyaların altında kalıp ezilebilirdi. Ne yapıp edip oradan çıkması gerekiyordu.

    "Yardım edin," diye titreyen cılız sesiyle panik içinde defalarca bağırdı. Etraftan ses soluk çıkmadı, bir süre daha çaresizce yardım istedikten sonra sustu. Zorlanarak yan tarafına döndü. Koridorun ilerisindeki birkaç cılız alev dışında yangını büyütme ihtimalini gösteren iz yoktu; zaten o alevler de sönmek üzereydi.

    Ara ara yardım istemek için kalan gücüyle bağırıyor, arada bir de çevreyi dinliyordu. 'Benden başka kimse yok,' dedi içinden. O baygınken ilk panikle herkes kaçmış olmalıydı. İlk anda kendinde olsaydı yardım isteğini duyanlar olurdu elbet ama şimdi birilerini bulmak çok zor olacaktı. Azımsanmayacak bir zaman geçmiş olmasına rağmen kimse yardıma gelmedi. 'Artçı sarsıntı korkusundan içeri girmeye kimse cesaret edemez' diye düşünerek iyice panikledi.

    Dakikalar saatlere döndü, gücü tükendi. Sesinin artık iyice zayıfladığı karanlık anlardı, sonunun geldiğini düşünüyordu. Umudunu yitirmek üzereyken birinin az ileride gezindiğini fark etti. "İmdat!" diye bağırmasıyla birlikte boğazına dolan toz yüzünden öksürüğe boğuldu.

    Tam sesini duyuramayacağı korkusuna kapılmıştı ki genç adam onu duydu ve hızla yanına geldi. "İyi misin?" diye sordu sağlam ve güçlü sesiyle.

    "Lütfen yardım edin. Sıkıştım buraya, çıkamıyorum."

    Genç adam telefonunun ışığını yüzüne tutarak eğildi. "Dur bakayım, başın mı kanıyor senin?"

    Işık gözlerini alınca genç kadın başını öbür tarafa çevirdi. "İyiyim ben, ama buradan çıkamıyorum," dedi telaşlı bir ses tonuyla. "Bu şeyler çok ağır. Lütfen yardım edin, çıkarın beni buradan."

    "Bu tarafa döner misin?" dedi genç adam yine aynı soğukkanlılıkla.

    Dediğini yapıp ona döndüğünde gözyaşları yüzünü yıkıyordu. Genç adam, gömleğinin düğmelerini açtı ve temiz kalmış köşesiyle genç kadının yüzünde biriken gözyaşlarını ve kanları silmeye başladı. Sakinleştirmek için ismini sordu.

    "Aden," diye cevapladı.

    "Kanama durmuş Aden. Merak edecek bir şey yok," dediği sırada telefonun ışığı kapandı. "Kahretsin! Şarjı bitti."

    Yeniden karanlığa gömüldüklerinde Aden'e telefonu olup olmadığını sordu.

    "Çantamdaydı."

    "Çantan nerede?"

    "Bilmiyorum, buralarda bir yerde olmalı."

    Adam, çakmağını yaktı ve yere tutup çantayı aramaya başladı. Işık vurunca hayatını kurtaran metal dolabı ve askıda duran raf ve mobilya parçalarını daha dikkatli inceleme fırsatı bulan Aden sıkıştığı yerden kurtulmasının imkânsız olduğu fikrine kapılarak umutsuzluğa düştü.

    "Deprem kaç şiddetindeymiş? Dışarıda durum nasıl? Yardım ekipleri geldi mi? Binaya girmeye korkuyorlar değil mi? Peki sen nasıl girdin, yoksa binada mıydın? Yaralı mısın?"

    "Sen hiç susmaz mısın?" Genç adam sinirlenerek başını sağa sola salladı. "Dış dünyayla bağlantımız kesik. Kaç şiddetinde olduğunu bilmiyoruz ama 17 Ağustostan şiddetli olduğu kesin. Yardımı unutsan iyi edersin."

    "Ne demek unut! Burada ölüp gidecek miyim yani?"

    "Kurtarma ekiplerinin seni bulmasını bekleyemezsin."

    "Peki, tek başına beni buradan çıkarabilecek misin?"

    "Birazdan anlarız," diye yanıtladıktan sonra aniden ayağa kalktı.

    "Ne oldu birileri mi geldi?" diye sordu Aden. "Sana diyorum. Yoksa çantamı mı buldun?" Sorularına yanıt vermeden uzaklaşmaya başladığını anlayınca arkasından, "Nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. "Beni burada bırakamazsın."

    Bulundukları katın sonuna kadar gitti. Alevlerin tamamen sönmek üzere olduğu kısımda bir şeyler aradıktan sonra yere eğilip büyük bir tahta parçası aldı ve sürükleyerek yanında getirdi. Geri döndüğünde, "Çok şanslısın," dedi. Aden'i sıkışıp kaldığı yerden çıkarmak için yanında getirdiği kalası zorlanarak kaldırdı, ucunu dolabın alt kısmına soktu ve arkasındaki boşluğa bir tuğla yerleştirerek alttan destekledi. O kalası sürükleyerek getirmesi ve az önceki zor hareketi yapabilmesi onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Aden onun kendisini kurtarabileceğine inanmaya başlayarak umutlandı.

    Genç adam çok dikkatli ve yavaş bir şekilde bir iki kez deneme yaptıktan sonra Aden'in üstündekileri kaldırmanın zorluğunu gördü. "Bu kolay olmayacak," dedi buz gibi bir sesle. "Bunları yukarı kaldırdığımda havada en fazla beş altı saniye tutabilirim. Eğer bu sürede oradan çıkamazsan bıraktığımda ezilebilirsin."

    "O kadar kısa sürede buradan çıkabileceğimden emin değilim."

    "Bunu denemeye mecbursun. Artçı sarsıntı olursa bunların altında kalacaksın."

    "Kurtarma ekiplerini beklemek istiyorum."

    "O zaman günah benden gitti. Burada daha fazla kalamam."

    Kurtarma ekibinin ne zaman geleceği belli değildi. Aden de bunun farkındaydı. Bu arada adamı incelemeye başladı. Kendisinden dört beş yaş büyüktü, 28-29 yaşlarındaydı. Uzun boylu ve yapılıydı. Güçlü olduğundan şüphesi yoktu. Belki tek başına onu oradan çıkarabilirdi.

    Birden hafif bir artçı sarsıntı oldu. "Aman Allah'ım yine mi oluyor? Lütfen gitme," dedi Aden. "Beni sakın burada bırakma!"

    Genç adam sürekli yakıp söndürdüğü çakmağın ışığını Aden'in yüzüne tuttu. "Burada daha fazla bekleyemem."

    "Evet, haklısın, bekleyecek vaktimiz yok. Bir an önce buradan çıkmalıyım. Lütfen kurtar beni."

    "Elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsin." Yeniden kalasın ucundan tuttu. "Hazırsan üçe kadar sayıp üstündekileri yukarı kaldıracağım."

    Uzun süredir yatmaktan kasılan vücudunu esneterek, "Hazırım," dedi ve içinden dualar etmeye başladı.

    "Bir, iki, üç," diye hızla sayıp, "Şimdi!" diye bağırdı ve tüm gücüyle metal dolabı Aden'in geçebileceği kadar yukarı kaldırdı. "Hadi, acele et!" Aden korkuyla sürünerek dışarı çıkmaya çalışırken yerdeki cam kırıkları neredeyse sırtını parçalıyordu. "Daha fazla tutamam," diye bağırdı. Bıraktığında mobilyalar ve dolap büyük bir gürültüyle yere düştü. "İyi misin?"

    Hızlı hızlı nefes alıyordu. "İyiyim." Dışarı çıkmakta birkaç saniye gecikseydi o şeylerin altında kalıp ezilecekti. "Kurtuldum. Çok teşekkür ederim." Sevinçle ayağa kalktı. Zor basıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Birkaç adım sonra bir şeye takılıp yere düştü. "Ah!"

    "Ne oldu?"

    Aden yerden kalkmaya çalıştıysa da "Ayağım," diyerek kendini tekrar yere bıraktı. Bileğini incitmişti.

    Onu tek hamlede kollarına alan genç adam çıkış merdivenlerine yöneldi. Basamakları inmeye çalışırken her sendelediğinde korkuyla irkilen Aden'in kesik solukları kulağına çarpıyordu. Genç adamın ter içindeki gömleği Aden'in şakağından sızan kana bulanmıştı. Yıkımın ardında bıraktığı tozla karışan kan kokusu genç kadının burnuna doluyordu.

    Düşe kalka üç kat indikten sonra çıkış kapısına yaklaştıklarında birinin yardım istediğini duyunca durdu. Aden'i kucağından indirdi ve köşedeki duvara yaslanıp dinlemeye başladı, nefes nefese kalmıştı. İkisi de az önce sesin geldiği yere dikkat kesildi.

    "Sesimi duyan var mı?" diye bağırdı genç adam. Yanıt alamayınca birkaç kez daha bağırdı. Yine ses gelmeyince, "Gidelim," dedi ve onu yeniden kucağına almak istedi.

    Aden ondan daha fazla yardım isteyemezdi. "Sanırım yürüyebilirim," diyerek onu taşımasına engel oldu. Nasılsa merdivenden inmişlerdi, yürüyecekleri yer, düz bir zemindi ve çıkış kapısına uzak değillerdi. Birden aklına arabası geldi. "Sahi ya arabam..." diye mırıldandı. Yaşadığı şok yüzünden aklından çıkmış olmalıydı. Arabasına ulaşırsa her şeyin sona ereceğini ve rahatlayacağını umarak otoparka inmeyi teklif edecekti ki anahtarın çantasında kaldığını hatırlayıp vazgeçti. Sekerek çıkış kapısına yürümeye başladı. Bileği artık daha az acıyordu. Kendine güveni gelince adımlarını hızlandırdı.

    Dışarı çıktıklarında Aden şok geçiriyordu. "Aman Allah'ım!" diye inledi. Kaos vardı. Sağa sola koşturan panik içindeki insanlar yanlarından geçiyor, birbirlerine bakıp ne yöne gitmeleri gerektiğini tahmin etmeye çalışıyorlardı. İstiklal Caddesi yerle bir olmuştu, tanınmaz haldeydi. Bazı binalar kökünden sökülmüş, bazıları yan yatmıştı. Enkazların arasından sarkan ceset parçalarını görünce gözleri karardı, düşmemek için elini genç adamın omzuna koyup güç aldı. Bağlantıları kopan ve yarılan gaz borularının sebep olduğu yangınlar yüzünden her yerden alevler yükseliyor, mağazaların alarm sesleri hiç susmuyordu. Raydan çıkan tramvayın girdiği mağaza cayır cayır yanıyordu. Tramvayın camlarından sarkan yanmış cesetler vardı. Sokak lambaları ve elektrik telleri her yana saçılmıştı. Hiçbir yerde elektrik yoktu, cep telefonlarının fenerleri dışında ışık kaynağı bulunmuyordu; koskoca bir şehir korkunç bir karanlık tarafından yutulmuştu. Böyle bir yıkımda hayatta kaldığına şükretti. Bu felaketten sağ kurtulabilmek mucizeden başka ne olabilirdi ki?

    Binalardan uzak, boş bir alan vardı. Aden'e orayı eliyle işaret ederek, "Güvenli bir yere benziyor," dedi. "Ayağın nasıl, yolun karşısına kadar yürüyebilecek misin?"

    "Evet, ben iyiyim." Yürümeye başladılar. Onu takip ederken başı döndü, sendelemeye başladı. 'Belki de çok kan kaybettim.'

    "Neden durdun?" diye sordu. Cevap alamayınca dönüp Aden'in yanına geldi. Parmak uçlarıyla genç kadının saçlarını yavaşça kaldırdı ve alnındaki yarayı görmeye çalıştı. "Kötü görünmüyor. Çok acıyor mu?"

    "Hayır, fazla değil. Hadi gidelim."

    Gösterdiği yere gidip grup halinde toplananların arasına girdiler. Genç adamın yüzü yara bere içindeydi, üstü başı toz toprak olmuş, başlarına gelmeyen kalmamıştı ama o her şey normalmiş gibi gayet sakin bir şekilde sigarasını yaktı ve binaların birbiri üstüne yığıldığı caddede göz gezdirmeye başladı. Telefon bulma telaşına düşen Aden ise ailesinin derdindeydi, oturdukları apartman yıkıldıysa diye ödü kopuyordu. Bir an önce annesiyle kardeşinin iyi olduklarını öğrenemezse çıldıracaktı.

    Onları acilen aramalıydı, ne var ki telefonu çantasıyla birlikte binanın içinde kalmıştı. "Telefonunu verebilir misin?" diye sorduğunda toz yüzünden öksürdü.

    "Şarjının bittiğini unuttun mu?" diye biraz sert bir tavırla yanıtladı genç adam.

    Aden herkese telefon sormaya başladı ama kime sorsa hep aynı cevabı alıyordu: "Hat yok!" Şebekelerde aşırı yüklenme vardı. Onlara telefonla ulaşabilmesi kolay olmayacaktı, beklemesi gerekiyordu. İşin kötüsü eve de gidemiyordu. Boğaz köprülerinin ağır hasar aldığı söyleniyordu. Karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı, ne var ki geri döndüğünde genç adamı bıraktığı yerde bulamadı. Telaşla etrafına bakındı, onu biraz önce içinden çıktıkları AVM'ye girerken gördü. Oraya tekrar girmesi Aden'i şaşırttı ama AVM'den çıkarken son anda duydukları yardım isteği aslında onun da aklına takılmıştı. Yürüyüşü epey düzelen Aden, 'Belki benim de bir faydam olur,' diyerek peşinden gitti.

    İçerisi hâlâ çok karanlıktı. Kimseyi göremedi. Bina her an üstlerine çökebilecek kadar hasarlıydı. Hayatı büyük tehlike altındaydı, korkmuştu. Tam geriye dönüp dışarı çıkmak üzereyken ileride bir ışık gördü. Genç adam bir siluet gibi orada duruyor, çakmağın ışığını yerde yatan birinin üzerine tutuyordu. Aden yavaş adımlarla oraya doğru yürüdü. Yoğun bir is kokusu vardı. Doğalgaz patlaması olmuş gibiydi. Yanmış bir kafeye benziyordu ama yangın sönmüştü. Yaklaştığında yaralı zannettiği kişinin hiç kıpırdamadığını görünce olduğu yerde kalakaldı. Adam ölüydü. Caddeye çıktıklarından beri ceset görüyordu, az çok alışmıştı ama genç adamın yere çömelip ölünün ceplerini karıştırması Aden'i alt üst etti.

    Cesedi yüzükoyun çevirip pantolonun arka ceplerini de yoklamaya başlayan genç adam bir cüzdan buldu ve hızla içinden bir şeyler alıp kendi cebine tıkıştırdı. Çıkan yangında öldüğünden kesin olarak emin olduğu o adamın cüzdanını almasının tek bir açıklaması olabilirdi, o ölü soyucuydu. Şok yaşayan Aden görmemesi gereken şeylere şahit olduğunu düşünerek paniğe kapıldı. Madem yağmacıydı, o halde onu neden kurtarmıştı? Üstelik kılık kıyafeti yağmacı gibi değildi. Gördükleri sonunu getirebilirdi, ama kurtarıcısının tam olarak ne yapmaya çalıştığını öğrenmeden oradan ayrılmaya niyeti yoktu. Kafasındaki sorulara cevaplar arayan Aden onlara yaklaştığında talihsiz adamın belden yukarısının yangında tamamen yanıp kömürleştiğini gördü ve çığlığı bastı.

    "Aman Allah'ım!"

    Genç adam panikle geriye döndü. "Senin burada ne işin var?"

    "Asıl senin ne işin var?"

    "Bak güzelim, burası çok tehlikeli. Hemen dışarı çıkmalısın."

    Haklıydı, durduk yere başını belaya sokmuştu, yine de kendini tutamadı. "O zavallının ceplerini neden karıştırıyorsun?"

    "Sana ne?" diye yanıt verdi soğuk bir sesle.

    "Ne demek sana ne? Ölmüş, görmüyor musun?" Cesedin yanına gidip acıyarak baktı. "Allah'ım! Nedir bu başımıza gelenler. Şu adama bak, yanarak can vermiş. Kim bilir ne acılar çekmiştir?"

    "Bu da diğerleri gibi kurtulmuş işte, ne üzülüp duruyorsun?" Tabii bu arada genç adam ondan aldığı cüzdanı geri koymadan önce çakmağın ışığını iyice yaklaştırdı ve içinde bir şey kaldı mı diye kontrol etti. İşini bitirmek için acele ederken çakmak söndü. Tekrar yakmak istediğinde ısınan metal elini yaktı. "Kahretsin."

    Ölü adamın cüzdanını ve cep telefonunu cesedin arka cebine çarçabuk sıkıştırdıktan sonra onu tekrar sırt üstü çevirip ayağa kalktı. "Hadi gidiyoruz," diyerek Aden'in yanına geldi. Genç kadın itiraz etmedi ve hızla çıkış kapısına yürüdüler.

    Dışarı çıktıklarında, "Burada duramayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz," dedi.

    İçeride olanların hesabını sormadan onunla hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu Aden'in. Ne var ki o anda çok güçlü bir sarsıntı oldu ve biraz önce içinden çıktıkları AVM büyük bir gürültüyle çöktü. Gördüklerinin korkusuyla şoka giren genç kadın başını iki elinin arasına alıp ileri geri sallanmaya başladı.

    Genç adam yanına gelip, "Kendine gel," diye bağırdı.

    Kıpırdayamıyordu. Aden ona bir cevap vermek istedi, ancak korkunç bir kâbustan uyanıp gerçeğe dönmeye çalışan biri gibi sessizce dudaklarını oynatabildi sadece. İnsan çığlıkları arasında yerle bir olan koskoca bina sanki bir anda toz olup üzerlerine akmıştı. Bunun etkisinden kurtulamıyordu. Aden'in donup kaldığını görünce kolundan tutup, sarsarak kendine getirmeye çalıştı. Sonra da sarılarak başını göğsüne doğru çekti ve yaslamasına izin verdi. Bir taraftan da sigarasını içmeye devam ediyordu. Uzun bir nefes çekip ağzından dumanlar çıkarken, "İyi misin?" diye sordu.

    Aden kaskatı kesilmişti. "Acaba kurtulan olmuş mudur?"

    "Hiç sanmıyorum," diyen genç adamın cevabı oldukça kesin ve sertti.

    Başını bir anlığına onun göğsünden kaldırıp yıkılan binaya baktı. "Yine de gidip bakmalıyız. Belki yardım..." Boğazına kaçan toz yüzünden devamını getiremedi. "Zavallılar, dışarı çıkamadılar, mahvoldular." Sürekli öksürüyor, nefes almakta bile güçlük çekiyordu. "Sen olmasaydın ben de oradan çıkamayacaktım."

    "Evet, aynen öyle," diye karşılık verdi Aden'in hiç beklemediği bir küstahlıkla. "Yetişemeseydim sen de bu dünyadan kurtulmuş olacaktın."

    Aden onun söylediklerini tuhaf, tavırlarını da kaba bulmuştu. Düşünceli bir şekilde başını göğsünden kaldırıp bir adım geriledi ve gözyaşlarını silip, üstünü başını düzelterek kendini toparlamaya çalıştı. Sonra alışveriş merkezine doğru gitti ve yardım bekleyen bir yaralı var mı diye göz attı. Yoğun toz bulutu her yanı kaplamıştı ve karanlıktı. Başını ellerinin arasına almış korku ve şaşkınlık içinde bekleyen ve ağlayan insanlardan başka bir şey göremedi. Yaşadığı çaresizlikle bir çığlık firar etti dudaklarından. "Kahretsin, toz yüzünden hiçbir şey göremiyorum."

    "Sakin ol," dedi genç adam. "Biz şehri görmeye hazır olana kadar bu toz bulutu dağılmayacak. Yırtınıp durmanın anlamı yok."

    "Ne demek istiyorsun?" dedi Aden korku içinde.

    Genç adam sabır gösterdiğini gözüne sokar gibi içini çekip, "Yepyeni bir varoluşun kapısı aralandı," diye karşılık verdi. "Bak kızım, bu yıkımın hepsini birden görürsen dayanamazsın. Gün ağarana kadar bekle; kozmos patladığında bugüne kadar içinde yaşadığın dünyanın sona erdiğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını göreceksin."

    Böyle dillendi işte yalnızlığın doruklarından yürek karıştıran yabani. Dağlarında bir kurt gibi tek başına yaşadığı yer Aden'e öyle yabancıydı ki ilk kez ayak bastığı toprakların ne dilini biliyordu ne de yollarını. Boş gözlerle, ne hissedeceğini bilmeden önüne baktı. Sanki hayata gözlerini açtığı ve içinde büyüyüp serpildiği İstanbul'da değil, başka bir yerdeydi. Yoksa hayatını kurtarmış dahi olsa bir yağmacıdan medet umar mıydı hiç!

    "Burada kalamayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz. Geliyor musun?"

    Depreme Avrupa yakasında yakalanmışlardı. Aden Anadolu yakasında oturuyordu ve ne yapıp edip bir an önce karşıya geçmeliydi. Arabası AVM'nin enkazı altında kalmıştı.

    "Araban var mı?" diye sordu Aden.

    "Ne arabası?"

    'Haklı, bu çok saçma bir soru oldu. Arabası olsa ne olacak ki yol mu kaldı?' Köprülerin ve viyadüklerin ciddi hasar aldığı, karayoluyla ulaşımın tamamen bittiği söyleniyordu. Deniz yoluyla ulaşımın durumunu bilmiyordu, ama tek çaresi vapur bulabilmekti. Karşıya bir geçebilse, Üsküdar ya da Harem, neresi olduğu hiç önemli değil, Kadıköy'deki evlerine kadar yürüyebilirdi. Şimdilik en güvenli yerin Taksim Meydanı olduğu su götürmez bir gerçekti. Oraya gitmeliydi ama tüm bunlar ona öyle fazla gelmişti ki artık kıpırdayamıyordu.

    "Bak, ikimizi de bu cehennemden çıkarabilirim ama seni yine taşıyacağımı sanıyorsan yanılıyorsun," dedi ve Aden'in elinden tuttu. "Daha fazla bekleyemeyiz. Hadi gidiyoruz."

    "Bırak beni. Kendim yürüyebilirim," dedi ve elini hızla çekip onun iri ellerinden kurtardı.

    Bildiği dünyaya ait her şeyin parçalandığı bu şehirde yalnız yapamazdı, karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı; ne var ki bir ölünün ceplerini karıştırması kafasını fena kurcalıyordu. 'Katil falan değil ya, sonuçta adam sadece yağmacı, ' diye düşünerek ona bir süre daha güvenmek istedi. Sonuçta hayatını kurtarmıştı ve o olmasaydı şu an en iyi ihtimalle enkaz altında can çekişiyor olurdu.

    Aden ona ismini sordu. "Benim adım..." dedikten sonra duraksadı ve yüzünü karanlığın içine çevirip bir kez daha derin derin baktı. Karşısındaki yıkımda kendini bulduğu o anda, nereye ait olduğunu anladı. Her yer ceset doluydu, binlerce insanı öldüren, bir o kadarını da enkaz altında bırakan bu deprem onu öldürmedi, ona yeniden hayat verdi. O, geçmişin enkazı altından felaket sayesinde kurtularak kendi kendini var edecekti.

    "Benim adım İstanbul," dedi genç adam.

    "Ne? Yok artık." Hangi anne baba oğluna böyle bir isim koyar ki? "Dalga mı geçiyorsun?"

    İstanbul çenesini hafiften yukarı kaldırıp Aden'i tepeden süzdü. "Asıl sen dalga geçiyor olmalısın," diye karşılık verdi. "Cehennemde olmamıza rağmen cennetin ismini taşıdığını söylüyorsun."

    Aden yüz ifadesinden onun ciddi olduğunu anladı. "Neyse," dedi yumuşak bir sesle. "AVM'den çıkmama yardım ettiğin için teşekkür ederim İstanbul. Hayatımı sana borçluyum."

    "Bana hiçbir şey borçlu değilsin."

    "Nerede oturuyorsun?" diye sordu Aden.

    "Bostancı'da."

    Onun da karşıda hem de kendi semtlerine çok uzak olmayan bir yerde oturmasından duyduğu sevinci gizlemeye çalışarak, "Ben Moda'da oturuyorum," dedi. "Karşıya nasıl geçeceğimizi biliyor musun?"

    "Soruların biter de meydana gidebilirsek öğreneceğiz."

    "Tamam gidelim," dedi Aden.

    Yıkıntıların ve molozların üstünden atlayarak Taksim Meydanı'na gitmeye çalışan insan karartılarının peşlerin takılıp ilerlediler. Yürümeye başladıktan bir süre sonra, yangınlardan yükselen alevlerin caddeyi aydınlattığı yerde Aden durdu. Olduğu yerde kalakaldı; çünkü az önce insana benzettiği karartıların çoğunun taş ve demir yığınlarından başka bir şey olmadığını anlamıştı. İstanbul burada duramayacaklarını söyleyerek uyardı. Her yanlarının yağmacı dolduğunu fark eden Aden korkuyla İstanbul'un kolunu tutup arkasına sığındı. Sonra da yolun kalan kısmında onu hiç bırakmadı.

    Deprem modern dünyayı yerle bir ederken uyutulduğu taştan beşiği devirdi. Vahşi doğa tarafından yıkılmış, binaları yangın alevlerince yutulmuş, ölümün kol gezdiği İstanbul'da gerçeğin karanlık yüzüne doğru yaptığı yolculuk onu dehşet verici yerlerden geçmek zorunda bıraksa da korkunç bir kâbustan uyanmasını sağladı. Ne var ki Aden hakikati yaşayabileceği yeni bir hayata gözlerini açtığının henüz farkında değildi; çünkü elli beş saniye, yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    2.Bölüm

    Taksim Meydanı

    Binalardan kaçanların toplandığı Taksim Meydanı mahşer yeri gibiydi. Aden ve İstanbul kalabalığın arasında artçıların geçmesini bekliyorlardı. Kandilli Rasathanesi elli beş saniye süren depremin merkez üssünün İstanbul, şiddetinin yedi virgül beş olduğunu açıklamıştı. Tarihe 2 Nisan İstanbul depremi olarak geçecekti. Medya kanalları çelişkili haberler veriyordu. Deprem sırasında cumhurbaşkanlığı külliyesi olan Yıldız Sarayı'nda bulunan cumhurbaşkanı yıkılan sarayın enkazı altında kalmış, kurtarma ekipleri henüz kendisine ulaşamamıştı. Başkan yardımcısı ve bakanlar şu an afet bölgesinde oluşturulan kriz merkezinin başındaydılar ve onlara göre devlet tüm kurumlarıyla gereken önlemleri gecikmeksizin alıyordu. Resmi kanallardan ulaşan bilgilere göre ölü sayısı bin üç yüze yaklaşmıştı ve her geçen dakika ulaşılan enkazlardan onlarca ölü bilgisi geliyordu. Büyük çoğunluk deprem anında eve dönüş yolculuğundaydı, daha geç saatlerde evlerindeyken yakalansalardı ölü sayısının katlanarak artabileceği, on binlerle ifade edileceği söyleniyordu. Bu durumda ölü sayısının çok daha az olması gerekirdi; ama aşırı nüfus yoğunluğu ve sürekli göç alması nedeniyle çarpık, kaçak ve denetimsiz yapılaşma yüzünden sayının yirmi otuz bin civarında olacağı öngörülüyordu.

    Aden sonunda bir telefon bulup ailesini arayabildi ancak hiçbirine ulaşamayınca içindeki sıkıntı daha da katlandı. Deprem anında babası hariç tüm ailesi evdeydi, eğer apartmanları yıkıldıysa... Bunu aklından bile geçirmek istemedi. Gözlerini kapatıp kendisini sakin olmaya zorladı, onlara bir şey olmadığını, panikle evden çıkarken cep telefonlarını alamadıklarını düşünmeye çalıştı. Annesi muhtemelen şu an birilerinden telefon bulup Aden'e ulaşmaya çalışıyordu. Kardeşiyle birlikte kim bilir onun için nasıl endişeleniyorlardı. Telefonu yanında olsaydı şimdi onlarla konuşup rahatlayabilirdi.

    İstanbul sigara içiyordu, yanına gitti. "Ailemle konuşamadım. Telefonları kapalı. Burada daha fazla oyalanamam, mutlaka karşıya geçip eve gitmem lazım, bana yardım eder misin?"

    "Yollar açılana kadar bekle, birlikte karşıya geçeriz."

    "Neden çevre yoluna çıkıp araç bulmaya çalışmıyoruz?"

    "Çevre yolu mu kaldı? Köprüler hakkında söylenenleri duymadın mı?" diye sert bir ifadeyle karşılık verdi.

    "Duydum, söylentilere göre hareket edecek değilim. Bence durum anlatıldığı kadar kötü değil. Babam inşaat sektöründedir ve İstanbul depreminden ne zaman söz açılsa, sekiz şiddetinde bir depremin bile o köprüleri yıkamayacağını söylerdi."

    "Hazırlıksız yakalanmasaydık söylediğin doğru," diye karşılık verdi İstanbul. "Uzun süredir 1.köprünün bakım çalışması geciktirilmişti, bu yüzden yıkılmış olabilir. Söylenenlere göre sadece 1.köprü yıkılmış, 2.köprü hasarlıymış. 3.köprü sağlam olsa da çok uzak, üstelik ona bağlanan viyadükler ve bağlantı yolları ağır hasarlı. Kısacası yardım gelene kadar meydanda beklemekten başka çare yok."

    "Ne yapıp edip karşıya geçmem lazım," dedi Aden. "Kabataş'a inip vapur arayalım, bir şey yapalım."

    "Vapur mu?" diyerek güldü İstanbul. Tanınmaz hale gelen sahil şeridinde iskelelerin ağır hasar aldığını, deniz ulaşımının tamamen durduğunu üstüne basa basa anlattı. Üstelik yağma olayları her tarafta alıp başını gitmişti. Özellikle sahil şeridinde güvenlik sıfırdı. Gün ağarana ve artçı sarsıntılar bitene kadar meydanda beklemekten başka çare yoktu. "Sabah sahile gidip karşıya geçmenin yoluna bakacağız ama o zamana kadar en güvenli yer meydan."

    Boşa vakit kaybediyordu, İstanbul'u ikna etmek imkânsızdı. Onu boş verip deniz yoluyla ulaşım hakkında bilgi alabileceği bir yetkili bulmak için etrafa bakınmaya başladı. Gezi Parkı'ndaki birkaç kişinin Kadıköy hakkında konuştuklarını duydu, bir an her şeyi boş verip onlara kulak kesildi. Evlerini babası inşa ettirmişti, müteahhitliğini onun yaptığı binanın depreme dayanıklı olduğundan emindi, yine de on katlı olması kafasını kurcalıyordu. Yanlarına gidip yaşadığı semtin durumunu sordu. Kadıköy'de hasarın diğer ilçelere nispeten az olduğunu söylediler ama Moda'nın durumuyla ilgili bir şey bilmiyorlardı. Onlara vapur seferlerini de sordu.

    "Hiç umut yok," dedi bir tanesi. "Ne zaman başlayacağı da meçhul." Söylenenlere göre Dolmabahçe Sarayı denize uçmuş; Kabataş, Eminönü ve Karaköy'deki tüm iskeleler yıkılmıştı.

    Onların yanından ayrıldı. Otelin önünden geçerken ATM'yi parçalamaya çalışanların ortasına düştü. Birden kalabalık bir grup otele girip yağmalamaya başladı. Biraz ileride jandarmaların hazırlandığını gördü. Acele ederse müdahale başlamadan önce onlara yetişip karşıya nasıl geçebileceğini sorabilirdi. Askerler havaya ateş açmaya başladıklarında kulaklarını tıkayıp korku içinde yere eğildi. Silah seslerinden sonra panik içinde otelden fırlayan yağmacılardan biri elindeki TV ile kaçmaya çalışırken Aden'e çarpıp yere düştü. Dengesini kaybeden Aden düşmekten son anda kurtulmuştu. Yağmacı küfürler savurup ayağa kalkmaya çalıştı, ona saldıracaktı. Aden hemen oradan kaçtı ve İstanbul'un yanına doğru koşmaya başladı. Yağmacı da peşinden geliyordu. Aden onun yaklaştığını fark edince bağırmaya başladı. Yardım çığlıklarını duyan İstanbul ayağa kalkıp sesin geldiği yere hareketlendi. Neler olduğunu anlamadan Aden'i kollarının arasında bulmuştu.

    Adam onu görünce durdu. İstanbul üstüne yürüyüp, "Defol git lan buradan," diye kükreyince anında kaçtı.

    İstanbul Aden'e döndü ve kolundan sertçe tutarak, "Bak güzelim, beni iyi dinle," diye uyardı. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. "Böyle etrafta yalnız başına dolaşırsan başına iş alırsın." Konuşurken etrafına yaydığı güç, Aden'i sersemletiyordu. "Bir daha yanımdan ayrılma."

    "Ben hiçbir şey yapmadan duramam."

    Deprem şokunu atlattıktan sonra kurtarma çalışması başlatmak için toplanmaya başlayan gönüllüleri işaret etti. "İllaki bir şey yapmak istiyorsan onlara katılabilirsin."

    Gönüllüleri organize etmeye çalışan bir kadın, etrafına topladığı insanlara neden kurtarma ekibi oluşturmaları gerektiğini anlatıyordu. Tüm gözler yüksek sesle konuşan o kadına çevriliydi. Aden onu merak etti ve daha rahat duyabilmek için kalabalığa yaklaştı.

    Karanlığın içinden biri, "Bence profesyonel yardım ekiplerinin gelmesini beklemeliyiz," diyerek itiraz etti. "Yaralılara yanlışlıkla zarar verebiliriz."

    Aden kalabalığın en gerisinde belki gelir diye İstanbul'u bekledi ama o uzak kalmayı tercih etti. İlgisiz kalmasına sinirlenen Aden, kalabalığın arasına girip önlere kadar ilerledi. Konuşmasını sürdüren o kadını daha yakından görebiliyordu artık: Yirmi altı yirmi yedi yaşlarında, düzgün fizikli, her ne kadar toz toprak içinde kalmış olsa da iyi giyimli olduğu hemen anlaşılan kadının boynuna asılı fotoğraf makinesine bakılırsa gazeteciydi. "Yardım gecikecek. Onları daha fazla bekleyemeyiz, bir şeyler yapmalıyız."

    İstiklal Caddesi'nden kaçarcasına uzaklaşırken geride bıraktıkları insanlardan yükselen yardım çığlıklarını hatırladı, Aden'in tüyleri diken diken olmuştu. Tabii farklı düşünen insanlar da vardı: "Arama kurtarma uzmanlık ister, biz ne anlarız" diyenler.

    İtiraz edenlerin sayısı artınca takım elbiseli ve evrak çantalı bir adam öne çıkıp, "Yaralıları meydana taşısak o bile yeter," dedi.

    "Evet, ben de aynı fikirdeyim," dedi Aden. "Böyle hiçbir şey yapmadan duramayız." Yaptığı bu çıkışın şaşkınlığını üstünden hemen atarak sözlerine devam etti. "İlk gönüllü ben olabilir miyim?" Bir cevap beklemeden kadının yanına gidip ben, "Aden" dedi. O da gülümseyerek, ben de "Zeynep" dedi.

    Zeynep'e biraz önce destek veren takım elbiseli adam, "Ben de gönüllüyüm," dedi ve isminin Savaş olduğunu söyledi. Otuzlu yaşların başındaydı ve güven veren birine benziyordu. Aden ismini söyleyip Savaş'la da tanıştı.

    Bu sırada İstanbul yanlarına gelip, "Amma da nazlandınız. Daha ne kadar konuşup duracaksınız? Hadi bir şeyler yapalım," dedi. Deminden beri uzak duran İstanbul'un, birden ekibe katılması ve onları ağır davranmakla suçlaması Aden'e tuhaf geldi.

    Birkaç dakika içinde katılanların sayısı arttı ve tamamı gönüllülerden oluşan on beş yirmi kişilik bir yardım ekibi oluşturmayı başardılar. Taksim Meydanı'ndan Şişli'ye doğru uzanan Cumhuriyet Caddesi yangınlar yüzünden alevlerle sarmaş dolaştı, oraya giderek molozların arasında kurtarılacak insan aramak düpedüz delilikti; ama ne yazık ki yardım çığlıkları oradan geliyordu. Aden yükselen feryatlara duyarsız kalamazdı, onları takip edip çalışmalara katıldı.

    Her ne kadar şu an üstü başı yırtık pırtık, her yanı yara bere içinde olsa da normalde bakımlı ve iyi giyimli olduğu daha ilk görüşte anlaşılan Aden'in tehlikeli yerlere gitmeyi göze alması İstanbul'u şaşırttı. Kendi cesaretine ondan daha fazla şaşıran Aden ekibe uyum sağlamakta hiç zorlanmadı. Yaptığı iş hem yorucu hem de tehlikeliydi. Uzman ekipler gelene kadar her an tepelerine yıkılabilecek binalarda arama ve araştırmalara devam ettiler. Bölgeye ulaşan ekiplerin yönlendirmeleri çerçevesinde o binalara korkusuzca girip mahsur kalan yaralılara ilk müdahalelerini yapmakla kalmıyor, yardıma muhtaç yaşlıların ve çocukların dışarı çıkarılmasına da yardımcı oluyorlardı. Daha sonra gece boyunca Zeynep ile birlikte Sıraselviler Caddesi'ndeydiler. Taksim İlkyardım'ın bahçesinde kurulan sahra hastanesindeki sağlık ekiplerine lojistik destek sağladılar.

    Saatler ilerlemiş, kurtarma ekibine geri dönmüşlerdi. Yıkıntıların arasında, "Sesimi duyan var mı?" diye bağırarak hayatta kalanları arıyor, buldukları yaralıları Taksim Meydanı'na yakın bir yere kurulan sıhhiye çadırına, daha ağır olanları da İlkyardım Hastanesi'ne taşıyorlardı.

    Aden bir binanın enkazında çocuk sesi duyunca hiç beklemeden diğerlerine haber verip sesin geldiği yeri onlara gösterdi. Çocuğu bulma ümidiyle sessizce dinlediler ve yerini tespit etmeye çalıştılar. Molozları aşıp, nereye sıkıştığını dahi bilmedikleri çocuğa nasıl ulaşabilecekleri hakkında hiçbir fikirleri olmasa da ellerine geçirdikleri demirlerle enkazı deli gibi kazmaya başladılar.

    Saatler bu şekilde geçtikten sonra nihayet yardım geldi. İmdatlarına önce maden işçileri yetişti. Modern teçhizatları yoktu, işe kazma küreklerle giriştiler. Saatler ilerlediğinde özel eğitimli köpekleri ve teçhizatlarıyla Sivil Savunma ve AKUT gibi profesyonel ekipler de bölgeye ulaştığında Aden'in içi umutla doldu. Kurtarma ekipleri çalışmaya başladığında depremzede gönüllülerine pek gerek kalmamıştı, artık sadece getir götür işine yarıyorlardı. Mahsur kalanlara, yaralılara ve yaşlılara yardım eden Aden, başkalarının dertleriyle uğraşırken kendi derdini unutmuştu.

    Kurtarma ekibinde su kalmamıştı. Aden su almak için en yakın dağıtım noktasına gidip bekleyenlerin arkasında sıraya girdi. Meydana çok yakındı, oraya kurulan sıhhiye çadırını görebiliyordu. Orayı aynı zamanda toplanma noktası olarak da kullanıyorlardı. Baktı ama tanıdık kimse göremedi. Sıra kendisine geldiğinde taşıyabildiği kadar su aldı. Dönüş yolunda sıhhiye çadırının yanından geçerken İstanbul'un saatler önce yaktığı ateşi görünce üşüdüğünü fark etti. Biraz ısınıp dinlenmek istedi; ilkbahardı ve geceleri hava soğuk oluyordu.

    Ellerini ısıtırken aklı annesiyle kardeşindeydi: 'Acaba nasıllar, durumları iyi mi her şeyden önce hayatta kalabildiler mi?' Ateşin başında oturan sağlık ekiplerindeki hemşirelerden biri su isteyince poşetten pet şişe çıkarıp ona verdi. Kendisi de susamıştı. Bir tane daha çıkardı, kapağını tam açacakken şişenin toz içinde olduğunu görüp vazgeçti, bunu içemezdi. Avuç içi ile kapağı sildi ne var ki elleri şişeden daha kirliydi. Bir tane daha açıp ondan döktüğü su ile elini ve şişenin ağzını temizledi, sonra da gözünü yumup içti.

    'Bir an önce evime gitmek istiyorum. Sabah olsa da Boğaz'a inip karşıya geçecek bir vapur ya da tekne bulsam.'

    Bir ses duydu. Dönüp arkasına baktığında İstanbul'un geldiğini gördü. İstanbul göz selamı verdi, bir şey söylemedi, enkazdan toplayıp getirdiği kapı ve mobilya parçalarını yere bıraktı. Tahtaları yan yana dizip uygun büyüklüğe getirmek için ayağıyla kırmaya başladı. Bunları yaparken hiç zorlanmıyordu. Kaslı vücut yapısına sahip güçlü biriydi, zaten öyle olmasa onu kucağında o kadar mesafe taşıyamazdı. Normal bir erkek elli beş kiloluk birini o basamaklarda üç kat aşağı taşırken çok zorlanırdı.

    İstanbul küçük parçalardan alıp zayıflayan ateşe attıktan sonra Aden'e uzak bir köşeye oturdu ve ellerini ateşe uzatarak ısıtmaya başladı. Tabii bu arada bir sigara yakmayı da ihmal etmedi. Hemşire, İstanbul'a laf atıp son yarım saattir yaralı getirmemiş olmasına şaşırdığını söyledi. Hemşirenin anlattıklarına göre İstanbul yaşama tutunmaya çalışan dört kişiyi yarım saat arayla ve hepsini farklı enkazdan çıkararak sıhhiye çadırına getirip sağlık ekiplerine teslim etmişti. İstanbul konuyla ilgilenmeyince hemşire konuşmayı devam ettirmedi.

    İstanbul odunları karıştırıp ateşi iyice harladı. Rüzgâr hızını birden artırınca alevlerin ışığı üzerine düştü ve deniz mavisi gözleri daha bir ortaya çıktı. Can derdindeyken onu detaylı izleme imkânı olmamıştı. Giyimi kuşamı yerindeydi. Memur olamazdı çünkü takımı sabit gelirli birinin alamayacağı kadar pahalı görünüyordu; keza ayakkabıları, kanlı gömleği ve çıkarıp attığı kravatı da öyle. Gömleği hariç, ceketi, pantolonu ve ayakkabılarına kadar siyah giyinen ve her şeyiyle ben tehlikeliyim diye haykıran bu adam avukat ya da iş adamı olmalıydı. İnsanı tedirgin eden karanlık bir havası olsa da bakışlarının derinliğinde bulduğu tanıdık hissin verdiği güveni bir türlü açıklayamıyordu Aden kendine.

    Hemşireden duyduklarından sonra cesedin cebini karıştırma meselesi daha tuhaf bir hal almaya başladı. Bu konu ister istemez kafasını kurcalıyordu. Gönüllü ekibin ilk yarım saatlik çalışmasında birliktelerdi ve enkaz aralarında İstanbul'un nasıl canla başla çalıştığını kendi gözleriyle görmüştü. Kendisi dâhil beş kişinin hayatını kurtaran böyle güzel yüzlü birinin yağmacı olması bir türlü kafasına yatmıyordu. Belki de hayatını borçlu olduğu için böyle hissediyordu; ama onu her haliyle çok farklı buluyordu. Yardımın gecikmesinden ya da ulaşım aracı bulamamaktan şikâyet edip duran tiplerle ilgisi yoktu. Kargaşa ortamından rahatsız olmamış, hayatlarının yıkımına herkesten önce uyum sağlamış gibiydi. Hiç yaşanmamış gibi yaptıkları konuyu açıp ona bir açıklama şansı tanımak istedi.

    Sonunda cesaretini toplayıp yanına gitti ve kulağına eğilerek, "AVM'nin içindeyken o ölü adamın cebini neden karıştırdığını biliyorum," dedi. Sonra susup bekledi. Geri çekilerek merakla yüzüne baktı, tepkisini görmek istiyordu.

    İstanbul ateşin etrafında oturanlara tedirgin bir şekilde göz atıp, ilgilenmediklerini görünce küstah bir gülümseme eşliğinde ayağa kalktı. Ona iyice yaklaşıp, "Hakkımda acele kararlar verme güzelim," dedi yavaş bir sesle.

    "Acele karar verseydim şu an yüzüne bakmazdım. Biliyorsun her şeyi gördüm, onun cüzdanını aldın."

    "Madem her şeyi gördün, cüzdanını cebine geri koyduğumu da görmüşsündür."

    Onun şüpheli halleri karşısında Aden kollarını kavuşturdu ve gözlerini kısarak yüzünü inceledi. "Ölmüş birinin cüzdanını ne diye karıştırdığını bana hemen açıklamak zorundasın."

    "Ben senin hayatını kurtardım, sen kalkmış beni sorguya çekiyorsun. Birine benzetmiştim. Emin olmak için kimliğine bakmak istedim hepsi bu. Neden uzatıp duruyorsun?"

    'Kandırmaya çalışıyor. Ceset tanınmayacak derecede yanmıştı.'

    Aden düğümü çözmeye başlayan ilmeği yakalamıştı. "Boş versene. Beni kandıramazsın. Bana cüzdanını ve kimliğini gösterir misin?"

    "Sen artık iyice saçmaladın." İstanbul onu bileğinden yakalayarak, "Yürü!" diye emretti. Aden'i Gezi Parkı'nın içinde kimsenin olmadığı bir yere doğru çekiştirerek götürdü.

    "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni."

    "Kapa çeneni ve yürü."

    "Bırak beni, gelmek istemiyorum." İtirazlarına kulak asmıyor, kolunu canını acıtacak derecede sıkıyordu. Kalp atışları kulaklarını dövmeye başlamıştı. "Beni hemen bırakmazsan imdat diye bağıracağım."

    Issız bir yere gelince durdu ve Aden'in sırtını bir ağaca dayadı. Parmağını gözüne sokarcasına sallayarak, "Sakın kaçayım deme, buna pişman ederim," diye uyardıktan sonra onu bıraktı.

    Bırakır bırakmaz kolunu ovuşturmaya başladı Aden. "Adi pislik. Şuna bak, ne biçim morartmışsın."

    "Sızlanmayı kesip dinlemeyi öğrenmezsen daha kötüsünü de görebilirsin."

    "Anlat o zaman. O ölünün ceplerini neden karıştırdın?"

    "Kulaklarını iyi aç! Çünkü aynı şeyi bir kez daha tekrarlamayacağım. Sen beni ne zannediyorsun? Benim parayla pulla işim olmaz ama maddiyatı değil de şehirde kalan maneviyatı yağmalamayı düşünmüyor değilim. Memnuniyeti, huzuru ve itaatkârlığı öyle bir kılıçtan geçireceğiz ki göreceksin, çok yakında bu topraklarda isyandan başka bir şey yetişemeyecek ta ki bu şehir, kanını emen pisliklerden arınana kadar."

    Tehlikeli biri bu, ne tehlikelisi ya, delinin teki, aynı zamanda da kanun kaçağı; başıma iş almak üzereyim diye düşünen Aden'in aklında ucu bucağı olmayan bir suç listesi belirince onu bir kez daha şüpheyle süzmeye başladı. Onu sakinleştirmek için, "Bak, senin yağmacı olduğunu düşünmüyorum," diye yalan söyledi. "Kanun kaçağı bile olsan umurumda değil. Orada olanları bana açıklamanı istiyorum sadece. O olayı tam olarak çözmeden, hayatımı kurtaran adam hakkında kendimce senaryo yazmak istemiyorum." Caddede bir grup asker toplanmıştı. Aden onları görünce cesaretlendi. Askerleri işaret ederek, "Ya bana gerçeği söylersin ya da seni ihbar ederim," diye tehditte bulundu.

    Omuz silkti İstanbul. "Et, ben de söylediğin her şeyi inkâr ederim. Ne yani, AVM'nin enkazında kimlik mi arayacaklar?"

    'Tam isabet, demek ki kuşkulanmakta haklıymışım.'

    "Ölen adamı birine benzettiğini söyleyerek beni kandıracağını mı zannediyordun? Güya bu yüzden kimliğine bakmak istemiş ama yemezler. Söyler misin bir insan belden yukarısı, yüzü de dâhil olmak üzere, tamamen yanıp kömüre dönmüş birini nasıl olur da bir tanıdığına benzetebilir? Hem sonra senin ne işin vardı o AVM'de, içeriye neden tekrar girdin, ne arıyordun?" İstanbul yakalanmış gibiydi, Aden onun ilk kez cevap vermekte zorlandığını görüyordu. "Neyse, zaten cevap vermeni beklemiyordum. Hem durum yeterince ortada, yani senin bir anlık panikle yalan söylediğin çok açık. Önemli olan, o çakmakla aslında ne yapmaya çalıştığındı ve ben artık cevabı tahmin edebiliyorum. Cesedin cebine yerleştirdiğin kendi cüzdanındı ve bu gerçek ortaya çıkmasın diye bir kısmını çakmakla yakarak yanmış süsü verdin."

    İstanbul alaycı bir gülümsemeden sonra, "Neden öyle saçma bir şey yapacakmışım ki?" dedi.

    "Çünkü sen kendine ölü süsü verdin. Onun cebine yerleştirdiğin kimliğin ve cüzdanın sayesinde öldüğünü zannedecekler."

    İstanbul zoraki bir gülümsemeyle, "Hayal gücün çok yüksekmiş," dedi.

    "Kimsin sen?" diye sordu Aden. "Kimsin ve neden kaçıyorsun?"

    O anda sevinç çığlıkları ve alkışlar duyuldu. İkisi de kurtarma çalışması devam eden enkaza dikkat kesildi. Alkış seslerinden kısa süre sonra Zeynep'in sesi duyuldu, Aden'i arıyordu.

    "Çocuğu çıkarmış olmalılar," diye mırıldandı Aden. "Sanırım su istiyorlar."

    "O zaman ona hemen su götürsek iyi olacak," diyen İstanbul hızlı adımlarla sıhhiye çadırının olduğu yere döndü.

    Aden daha hızlı davrandı. "Ben saf değilim," diyerek poşeti ondan önce aldı. "Şimdi o çocuğa dua et. Yavrucak saatlerdir enkaz altında bekliyor. Yoksa bu işi böyle yarım bırakmazdım."

    "Çocuk kurtuldu. Ona hemen su vermemiz gerekiyor," diye bağıran Zeynep çok yaklaşmıştı.

    Aden ona, "Buradayım, hemen geliyorum, bekle lütfen," diye seslendi.

    Zeynep olduğu yerde durup onu beklemeye başladı.

    Aden son bir kez İstanbul'a dönüp, "Bana bak, bu işin burada bittiğini sanıyorsan yanılıyorsun," diyerek gözdağı verdikten sonra koşarak Zeynep'in yanına gitti....

    *Yarım Adam romanının devamını okumak istiyorsanız, ne yazık ki henüz tüm kitapçılara dağılmadığından kitabı Eskişehir'de İnsancıl Kitapevi, Düzce'de Beyaz Kitapevi'nden alabilir ya da
    05324415501 nolu whatsApp hattından Esra Pala ile temasa geçip imzalı olarak doğrudan doğruya yazarından satın alabilir
    ya da internetteki kitap satış noktalarından, örneğin Kitap Yurdundan satın alabilirsiniz: https://m.kitapyurdu.com/...mp;product_id=502056
  • Nigâr Hacızade
    Belaruslu gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç, savaşı, şahidin anlatma yükümlülüğünü, edebiyatını, ömrü boyunca yanı başında olan sesleri anlatıyor.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine: Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü

    Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine



    Sevgili dostlar,



    Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.



    Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.



    Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.



    İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:



    Birinci Ses:



    Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.



    İkinci Ses:



    Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.



    Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.



    Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.



    O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…



    Üçüncü Ses:



    İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.



    Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.



    Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.



    İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.



    Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.



    Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.



    Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.



    Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…



    Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.



    Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.



    Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.



    Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.



    ‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.



    Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.



    Savaştan hemen sonra, Theodor Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.



    Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.



    Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.



    Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.



    Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!



    Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.



    Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…



    1980-1985



    Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…



    Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?



    Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği farkedince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca farkettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?



    Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’



    Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’



    İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.



    Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.



    Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.



    Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.



    Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.



    Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.



    Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…



    1989



    Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.



    Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.



    Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.



    ‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.



    Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’



    Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’



    Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.



    ‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.



    İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.



    Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…



    Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.



    1990-1997



    Sadece Rus edebiyatı, dev bir ülkenin bir zamanlar içinden geçtiği o eşsiz deneyimi anlatabilir; bu yüzden ilginçtir. Bana sürekli, ‘neden hep felaketler hakkında yazıyorsunuz’ diye soruyorlar. Çünkü hayatımız bu. Artık farklı ülkelerde de yaşasak, Kızıl İnsan her yerde. Aynı hayattan çıkan, aynı hatıralarla yaşayan insanlar.



    Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise, Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekun belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı.



    Aklımda kalan mesela, yaşlı bir taksi şöförünün, ön camına çarpan güvercinlerden şikayet etmesi: ‘Günde iki-üç kuş düşüyor böyle. Gazeteler ise durum kontrol altında diyor.’



    Şehir parklarından yaprakları toplayıp, şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı. Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı, çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde, hafifçe çıldırmış bir ifade vardı.



    Yaşlı bir bahçıvan anlattı: ‘Sabah dışarı çıktım, bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok, tek bir arının sesi gelmiyor, bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci gün de uçmadı arılar, üçüncü gün de. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızda. Ama uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk.’



    Çernobil haberleri gazetelerde askeri dille veriliyordu: patlamalar, kahramanlar, askerler, tahliye… İstasyonda KGB iş başındaydı; casus ve sabotajcı arıyorlardı. Söylentiler dolaşıyordu; kaza, sosyalist kampı yıkmak isteyen Batılı özel güçlerin planlı işiymiş. Askeri mühimmat Çernobil’e doğru yoldaydı, askerler geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi işliyordu; askeri şekilde. Ama elinde yeni tüfeğiyle askerin, bu yeni dünyada felaketten başka alacağı yoktu. Elinden gelen tek şey, yüksek dozda radyasyona maruz kalıp, evine dönüp ölmekti.



    Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştüler.



    Radyasyonu göremiyordun, ona dokunamıyordun, kokusunu duyamıyordun. Bizi artık bu bildik ve bilinmedik dünya çevreliyordu. Nükleer bölgeye gittiğimde hemen anlattılar: Çiçek koparmak yasak, çimene oturmak yasak, kuyudan su içmek yasak… Ölüm her yanda gizleniyordu, ama bu başka türlü bir ölümdü. Yeni bir maske takmış, yabancı bir kıyafet giymiş. Savaşı görmüş yaşlılar, bir kez daha evlerinden ‘tahliye’ edilirken gök yüzüne bakıyordu: ‘Güneş parlıyor, ne duman var, ne gaz, ateş eden yok. Bu savaş mı ki, yine göçmen edildik?’ Sabah ilk iş gazetelere koşuyor, sonra hayalkırıklığıyla bir kenara atıyorlardı onları; casusları daha bulamamışlar. Halk düşmanları hakkında bir şey yazmıyor. Casusların, halk düşmanlarının olmadığı bir dünya da yabancıydı.



    Yeni bir şeyin başlangıcıydı bu. Çernobil ve Afganistan, bizi özgürleştirdi.



    Benim için dünya yerinden kıpırdadı. Nükleer bölgede kendimi ne Belaruslu, ne Rus, ne Ukraynalı hissettim; yok edilebilecek biyolojik bir türdüm.



    İki felaket üst üste geldi. Sosyal felaket -sosyalist Atlantis sulara gömülüyordu- ve kozmik felaket -Çernobil. İmparatorluğun düşüşü herkesi endişelendiriyordu. İnsanlar günü dert ediyor, var olma mücadelesi veriyordu; yaşamak için gerekenleri hangi parayla, nereden almalı? Nasıl yaşamalı? Neye inanmalı? Hangi flamaların altında durmalı bu sefer? Ya da Büyük Fikirler olmadan yaşamayı mı öğrenmeli? Bu sonucusunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu, o güne kadar hiç böyle yaşamamışlardı. Kızıl İnsan’ın önünde yüzlerce soru vardı. Hepsine yalnız başına göğüs gerdi. Hiçbir zaman, özgürlüğünün ilk günlerindeki kadar yalnız olmamıştı. Etrafımda, hayatları sarsılan insanlar vardı ve ben onlara kulak verdim.



    Günlüğümü kapatıyorum…



    İmparatorluk yıkıldığında bize ne oldu? Dünya daha evvel cellatlar ve kurbanlar diye ayrılırdı; Gulag’daki gibi. Erkek ve kız kardeşler; Savaş’taki gibi. Seçmenler; teknoloji, çağdaş dünya. Dünya daha evvel bir de hapse atanlar ve atılanlar diye ayrılırdı. Bugün Batıcılar ve Slavcılar, satılmışlar ve vatanseverler diye ayrılıyor. Bir de alabilenler ve alamayanlar diye… Bu sonuncusu, bana göre sosyalizm sonrasının en acı tecrübesi, zira daha bu yakınlarda hepimiz birdik. Kızıl İnsan, mutfakta oturup hayalini kurduğumuz o Özgürlük Krallığı’na bir türlü ulaşamadı. Rusya’yı o olmadan böldüler, o ise elinde bir hiçle kalakaldı. Aşağılanmış ve soyulmuş. Saldırgan ve tehlikeli.



    Yeniden Rusya’yı dolaşmaya başladım. Şunları duydum:
    -Bu ülkede modernleşme, ancak toplama kampları ve kurşuna dizmelerle mümkün.

    -Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor bile, hatta bundan korkuyor. Tek istediği, başkalarının zengin olmaması. Kimsenin ondan daha zengin olmaması.

    -Burada dürüst insan bulamazsın, ama bolca dindar vardır.

    -Boşuna güdülmeyi reddeden yeni bir nesil bekleme. Rus insanı özgürlükten anlamaz, anca Kazaklardan ve onların kamçılarından anlar.

    -İki temel Rusça kelime: savaş ve hapis. Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.

    -Rusların hayatı çekilmez olmalı, bedbaht olmalı; ruh ancak o zaman yükselir, bu dünyaya ait olmadığını o zaman idrak eder. Her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur.

    -Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik yok kimsede. Ruh da yok. Ruslara, tüylerini diken diken edecek büyük fikirler lazım.

    -Hayatlarımız işte böyle geçer bizim, pislikle savaş arasında gider gelir. Komünizm ölmedi, cesedi yaşıyor.



    Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim: 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık. Ülkemiz nasıl olmalı, güçlü mü, yoksa insanlarına layık mı sorusu önümüze geldiğinde, birinci şıkkı seçtik: Güçlü olmalı. Şimdi yine güç zamanı. Ruslar Ukraynalılarla, kardeşleriyle savaşıyor – benim babam Belaruslu, annem Ukraynalı, bir sürü başka insanın da böyle… Rus uçakları Suriye’yi bombalıyor…



    Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz.



    Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim.



    Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.
  • Güzel bir hikaye tamamlama serüveninin daha sonuna geldik.. Sürprizlerle dolu ve başlangıçta 19 kişinin katılımıyla ( 19 u koruyamadık tabii :) sonrasında 15 kişi kalarak hikayemiz tamamlandı.) Fantastik olarak kurgulanmaya başlayan hikayemiz, yazım süreci içinde Fantastik-Bilim Kurgu ya dönüşmüş ve birbirini tamamlayan herbirisi şahane parçalarla hoş bir hikayeye dönüşmüştür. Bizler yazarken çok keyif aldık, finalimiz de değerli yazarlarımızdan Mehmet Yılmaz beyin değerli katkılarıyla tam bir 19 a vurgu yaparcasına sona erdi.. Samsun lu olan Mehmet bey ve Samsun diyince hepimizin aklına gelen o kurtuluş mücadelemiz 19 mayıs 1919.. Hikayemiz de zaten aziz vatanımızın bir nevi kurtuluş öyküsü gibi özgürlük mücadelesi gibi..

    Evet değerli okurlar, bizler (Şimal , NigRa , Hilal mazlum , 7'nci adam , Visal..., Yuceyurt, Mithril / Evie Black, Uğur Ukut , Yasin Yalçın, Ahmet Mülayim, Enes Bayrak, Muhayyelll, DR.çehov, Erhan, Mehmet Yılmaz)
    Yazarken çok keyif aldık. Umarız sizler de okurken çok keyif alarak okursunuz..
    Etkinlik başladığından beri emeği geçen herkese çok çok teşekkürler ediyorum.. kasımda hikaye başkadır dedik.. başka oldu gerçekten..
    Sevgiyle,huzurla,sağlıcakla esenkalın efendim..

    sizleri hikayemizle baş başa bırakıyorum.

    19..........

    Sonbaharın ikindi güneşi bir başka ısıtır insanı. Hem güneşin akşama gurubu hem de mevsimlerin kışa gurubundan olsa gerek. Akşam, nasıl bütün her şeyin üzerine karanlık bir yorgan çekiyorsa kış da o karanlığa inat bembeyaz bir yorganla örtüyor her şeyi.
    İlkbaharın müjdecisi rengarenk kokulu çiçeklerin tüm yaz gayretlerinin ve olanca sıcakta yanmalarının sonucu meyveler, sebzeler, yiyecek içecek ne varsa ambarlara konulacak her şey.. hep yiyecek içecek değil ya bir de kokusu ve görüntüsü ile ruha gıda olacak arz-ı endam eden envai çeşit çiçekler, çiçekli ağaçlar var.. işte ben en çok bunlara meftunum aslında..
    Bundan tam beş yıl önce.. her biri hakkında her türlü bilgiyi öğrenip olmaları gerektiği yere tek tek ben diktirdim bu envai çeşit aromatik ve egzotik çiçekleri.. hiç kimsenin bilmediği daha doğrusu kodaman sosyetenin oturduğunu sandığı, İstanbul’un yüksek rakımlı, gözden ırak bir ormanlı tepesinde tam 19 tane villanın bahçesine.. Beş yıl boyunca hem evlerin yapımı hem de bahçenin en ufak ayrıntısını her gün en az üç kez gezerek, kimi zamanlar burada kalarak 24 saat kontrol ettim.. iş seyahatleri bahanesiyle onların beni yurtdışında bildikleri sevgili eşim Naz ve oğlum Can’a hasret geçen yoğun yılların işte semeresi.. şahsına münhasır tasarlanan amacına uygun evler.. gül bahçesi içinde olan da var, kopkoyu renklerle donanmış şato görünümlü olan da.. daha neler neler...tam 19 tane..
    Tam da gözümün içine giren yoğun ikindi güneşinin altında güneş gözlüğümü takmadan erguvanların, zeymuranların, akasyaların, kızıl ağaçların, çam kokularının, yediveren güllerin arasında adım adım gezdiğim ve her karesini ezbere bildiğim bu yere haftaya taşınacağız.. Herkesin hanımına farklı farklı şeyler dediği gibi ben de üstün hizmetlerimden ötürü devletin bana verdiği büyük ikramiye karşılığında böyle bir yerden ev aldığımı söyleyeceğim sevgili eşime.. bu sürprizime nasıl şaşıracağını ve sevineceğini tahmin ediyorum aslında.. eminim çok da gururlanacaktır böyle bir ödüle layık olduğuma.. ve tek çocuğumuz Can’ımızı böyle bir yerde büyütecek olmamıza.. sanki yeni görüyormuşum gibi bende çok şaşıracağım onlarla birlikte ve heyecanlı mutlu görüneceğim.. her detayı incelerken ‘’ aa çok iyi düşünmüşler bravo’’ diye öveceğim kendimi gıyabımda.. sabah koşusunda, nilüferli havuzların başında, ya da arabamıza inip binerken karşılaştığımız komşularımızla eşlerimiz yeni tanışırken bizler sanki yeni tanışıyormuşuz gibi merhabalaşacağız.. hepsinin durumuna göre özel dizayn edilen ağaç, çiçek, su kanalı, kapıdaki evcil hayvanlar, çocuklarımıza aldığımız ve onlara eşlik eden kedi köpek dahil ve dahi bir otu ve çöpü dahi sıradan olmayan ama bizim sıradanmış gibi davranacağımız bu yerler için her birimizin o evi nasıl aldığına dair eşine söyleyecek illaki inandırıcı bir cümlesi olacak tabii ki.. belli aralıklarla taşınarak dikkat de çekmeyeceğiz.. çok sık görüşerek açık da vermeyeceğiz.. eşlerimiz bizi birbirilerine bizim onlara kendimizi nasıl anlattıysak öyle anlatacaklar.. bizim evimiz envai çeşit kokulu ve rengarenk güllerin arasında bir ev.. bahçesindeki minik havuzda nilüferleri de ellerimle tek tek suya bıraktım.. öyle olması gerekiyordu .. o koku bizim için çok önemliydi çünkü.

    Peki Biz kim miyiz?

    Biz bu vatanın geleceğiyiz..

    Tam 19 kişi..

    Şimdilik..

    Her birimizin, hem kendi özelliklerimiz, hem de bizlerden genetik olarak tek çocuklarımıza aktarılan özelliklerimizden dolayı özel yetiştirilen, devletin değişik kademelerinde, görünür mesleklerimizle çalışan, mühendis, biyolog, kimyager, doktor, botanik bilimci, zoolog, uzay bilimci, fizikçi, bilgisayar mühendisi, mimar ve değişik meslek gruplarından tam 19 kişi.. Dünyanın gurubunun yaklaştığı, bir nevi kıştan önceki sonbaharın evlatları.. Bu kaçınılmaz kışı rahat geçirelim diye dünyanın gerisinde kalmamak ve kendi geleceğimizi şekillendirmek adına hem kendi özelliklerimizi hem biricik evlatlarımızın özelliklerini kullanacağımız hem de daha ne özelliğe sahip olduğunu fark etmeyen cevherleri bulmak ve yetiştirmek için her an çalışmaya azmetmiş bir avuç yürekli adam.. ve 19 tane farklı yaş ve cinsiyette özel çocukları..

    Eşimin ara ara tedirgin olduğu, acaba bir hastalığı mı var dediği oğlum Can.. farkında olduğum özelliklerinin sonuçlarını eşim hastalık mı acaba diye anlıyor tek sorunumuz bu .. onu rahatlatmak için her seferinde özel ayarladığım farklı doktor arkadaşlarıma götürüp ‘’hiç birşey çıkmadı hayatım her şey yolundaymış’’ diyerek atlatıyorum.. şu an 9 yaşındaki oğlum doğduğundan beri benimle iletişim halinde.. önceleri telepatik yollarla, konuşmayı öğrendiğinden beridir de konuşarak, annesi yanımızdayken de uzaktan telepatik yollarla anlaşmaya devam ediyoruz.. çok özel ilgileniyorum aslında onunla güncel hayatta annesinin olmadığı zaman ve yerlerde eğitiyor, kimi zaman da kan ter içinde burnu kanayarak uyandığı rüyalarına girerek onu orda yetiştirmeye devam ediyorum.. ben olmadığım zamanlarda da özel eğitimli safkan iran kedisi de onun gölgesi gibi her an yanında zaten.. o kedinin soyunu ve özelliklerini anlatmaya kalksam ne kadar büyük bir hazineye sahip olduğumuzu anlatamam bile..
    ………………
    Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz. Çoktan söylenmiş 19 yalan bulunduğumuz tepeye doğru yola çıktı bile.

    Yıllardır hazırlandığımız büyük final, onca zorlukla bazen bilinmezliğin verdiği kuşkuyla beklediğimiz o kış bu kış.

    Ben kim miyim? 19 taneden birisiyim sadece, bizim ismimiz önemli değil zaten yaşamlarımız gibi isimlerimiz de sahtedir. Hepimiz devlet için birer numaradan ibaretiz. Örneğin şu mimar olduğuna inanan ve villaların yapımıyla tek tek ilgilendim diye böbürlenip duran 3 numara. İnsan bir yalanı yaşamayı sürdürdükçe zamanla o yalan kendi gerçekliğine dönüşüyor da sahteyle gerçek yer değiştiriveriyor.

    Biz gerçekten hiç var olmamış ve hiç var olmayacak olanlarız. İsmimizi, işimizi, görevimizi, ailemizi... hiç birisini biz seçmedik.
    Ben kim miyim? Ben kendisine, özel ve şahsa münhasır tasarlanmış 19 villaya, 19 özel bahçe yapma görevi verilenim. 19 özel aileye 19 özel çiçek... Çiçekler, hayvanlar, eşyalar hepsi ayrı ayrı öneme sahip evet. Bizim dünyamızda normal gözüken şeylerin hepsi aslında normal görünüme sahip özel varlıklar. Hiç kimse hangisinin tam olarak ne yaptığını bilmiyor, böylece aslında hiç kimse bilmesi istenenden fazlasını bilemiyor. Örneğin ben sadece çiçekleri biliyorum, 3 binaları, 7 hayvanları gibi.

    Kendimi bildim bileli böyleyim, bir zamanlar bir ailem var mıydı bilmiyorum geçmişime dair hatırladığım ıssız bir adada kurulmuş bir laboratuvar, bitmek bilmeyen aklınızın almayacağı zorlu deneyler, bir sürü beyaz önlüklü insan, ilaçlar, kabuslar, hazırlandığımız görevin vurguları ve belirli zamanlarda bir araya gelebildiğimiz kalan 18 çocuk. Öncesi yok... Vücudumuzun geçirdiği mutasyon ile kazandığımız yeni özelliklerimizin bedelini hatıralarımızla ödedik.

    Devlete bağlı çok gizli bir örgüt tarafından yürütülen kontrollü deneylerin 19 başarılı deneğiyiz biz.

    Hiç Stephen King okumuş muydunuz? İşte biz bu 19 kişi o romanlardaki karakterlere taş çıkartacak hayatlar sürdüren gerçek kişileriz.

    Yıllarca süren özel eğitimler sonucu her birimiz farklı alanlarda uzmanlaştırılarak devletin çeşitli kadrolarında görev almaya başladık.

    Deneyin ilk basamağı genetikleriyle oynayarak üstün özellikli bireyler elde etmek ise, 2.basamağı ise bu üstün özellikli genleri biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak bir sonraki nesile aktarabilmekti.

    İkinci aşama için üreme çağına gelmiş 19 deneğe doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak eşler bulmaktı.

    Doğal yolla meydana gelecek gebeliklerde 2. nesil deneklerin DNA sının tek zinciri anneden geleceği için saf DNA elde edilme şansı %50 olacak ve yılların çalışması büyük bir risk altına girecekti. Başka yollarla da deney devam ettirilebilse bile doğacak bebekler sürekli gözetim altında tutulamayacağı için bu da başka problemler doğuracaktı. Bu nedenle örgüt her birimize yıllardır hazırlıkları devam eden projenin mükemmeliyetinin korunmasını sağlayacak koşulları sağlayan eşler buldu ve tamamen gözlemde bulunabilmek için hepimizi bu eşlerle evlendirdi. Tabi bayanların deney malzemesi olduklarından haberi yoktu, projenin gizliliği tehlikeye atılamazdı.

    Eşlerimizin neye göre seçildiğine dair bilgimiz yok, örgütün kararlarını sorgulamaz uygularız çünkü şimdiki bizim biz olmamızı sağlayan örgüttür. Örgüt demek devlet demektir ve bizim her şeyin vatanımızın iyiliği için yapıldığından şüphemiz yoktur.

    Tabi burada tutarlı hikayeler yaratmak, bizleri sevdiklerine inanmalarını sağlamak ya da en mantıklı mantık evliliği olduğuna inandırmak ve evlenmeye ikna etmek için bir dizi hafıza yıkama, zihin kontrolü gibi güçlerimizi kullanmamız gerekebildi.

    Doğal yollardan çocuk sahibi olamadığımızı öğrendiğimde şaşırmış gibi yapışım, üzüntüm ve bilimsel yöntemler deneme kararı alışımız. Yaşanılması zorunlu bir başka yalan daha...

    Ve deneyin 2.aşamasının başlaması. Gen terapileri sonrası Rekombinant DNA teknolojisi ile kopyalanmış genlerin bebeklere aktarılması, ve 19 süper bebek! Gen klonlanması gibi bir teknolojinin Dolly ile sınırlı kaldığını mı düşünmüştünüz?

    Çiçekler diyordum değil mi? Kimisi güçlerin kontrol altında tutulabilmesine yardımcı olan, kimisi güçlerini kullandıktan sonra bitkin düşen çocukların ( çözümü hala araştırılıyor) toparlanmasına yardımcı olan, kimisi bazı özelliklerin tetiklenmesini sağlayan her biri Istanbul’a endemik 19 farklı genetiği ile oynanmış çiçek. Kokusu, rengi, konumlanmaları ile ihtiyaca göre bahçelere dağıtılmış durumdalar.

    Bizim evimiz tamamen kopkoyu renkli taşlardan yapılmış, İtalyan toskana tarzı villa. Bahçemiz şimdi kızımın saçlarının rengini hatırlatan, “Güneş” ve “Ateş” ile ilişkilendirilen familyaya ait, yeni yeni çiçek açmaya başlayan Taraxacum aznavourii yani İstanbul karahindibası diye bilinen endemik tür ile süslenmiş durumda. Varlığı, yaşamı, zekayı ,arzuları ve ruhsal gelişimi simgeleyen, büyük yaratıcıların, idealistlerin ve bilim adamlarının favori rengindeki çiçekler. Bir süre sonra bitecek olan bütün bu geçiciliğin temsili. Güçlendirilmiş genetiği sayesinde uzun ve yorucu çalışmalarımızın sonucu güçsüz düşen bünyemize enerji sağlaması için tüm bahçemizi bu çiçeklerle donattım.

    Evimiz tamamen taştan çünkü küçük kızım güçleri üzerinde tam kontrolü sağlayabiliyor değil ve sırf yapbozunu tamamlayamadı diye evi yakmasını istemem. Evet kızım pirokinez bir psişik, bu tamamen kendine has gücünün yanında benden aldığı telekinezi gücü onu epey güçlü bir mutant yapıyor. Eşimin nasıl fark etmediğini soracak olursanız aniden açılıp kapanan kapılara, dolaplara bazen mazeretler üreterek bazen de hafızasını sildirerek bir şekilde idare ettim. Bazen eşime her şeyi anlatasım gelir fakat görev gizliliği dolayısıyla olabilecekleri kestiremediğimden şimdiye kadar buna hiç cesaret edemedim.

    Kaçınılmaz kış gelecek ve görevimiz nihayete erecek.

    Tüm bu kurgusal oyunda duygular oyunu bozacak olan kurallardı ve devre dışı olmalıydı. İlk ve en katı kural buydu ve tüm bu Truman Show benzeri kurguda gerçek olan tek bir şey olmadığına göre çocuklar da oyunun bir parçasıydı ve zamanı geldiğinde ve hazır olduklarında, görevlerine teslim edilmeleri gerektiğinden onlara bağlanmamamız gerekiyordu. Genler örgüt tarafından tekrardan yaratılan genlerse çocuklar da bizim değil vatanın çocuklarıydı. Hazır olacakları zamana kadar onları eğitip gelişmeleri düzenli olarak rapor etmemiz gerekiyordu.

    Fakat sorarım size adım adım büyümesini izlediğiniz, sürekli emek verdiğiniz, gülen ağlayan koşup oynayan ve size koşulsuz bir sevgi duyan bir canlıya bağlanmamak mümkün müdür?

    Kızım psişik yeteneği sebebiyle sık sık görüler görür ve bunları diğerleriyle birlikte değerlendirip anlamını çözdükçe raporlarım, fakat buraya taşınmamızdan bir hafta önce ağlayarak tamamlanması gereken görevi gördüğünü, görünün net olmadığını fakat görevin başarıya ulaşabilmesi için sonunda kendisinin ve diğer çocukların ölmesi gerektiğini anlattı. Günlerce teselli etmeye çalışarak bunu unutmasını söyledim ve kimseye bu görüden bahsetmedim. Kime ne kadar güvenebilirim bilmiyorum.

    Ben kim miyim? Ben kendisine belirlenen kaderi reddenim. Hepsinin kardeşi olan ve tüm kardeşlerinden şüphe eden kişiyim. Tüm bu baş döndürücü güç ve görev aşkını kızımın normal bir yaşam sürme olasılığına terk edecek olanım. Onca zaman görev öğretilerini her şeyin önünde tutmuş olup üstün yetenekleri de olsa yine de çocuk olan, hatta benim büyüttüğüm ve sevdiğim bu çocuğun hayatta kalması için her şeyi göze almış olanım.

    Hayır hangisi olduğumu söylemeyeceğim, zaten gereğinden fazla şey biliyorsun artık ve senin de zihnini okuyup beni bulabilirler. Hayır böyle bir şeyin olmasını istemem, yapmam gereken şeyler için zamana ihtiyacım var. Güvenebileceğim kardeş(ler)im var mı yoksa yalnız başıma mıyım bunu araştırmalıyım önce. Yine de yeterince dikkat edersen benim kaç numara olduğumu anlayabilirsin belki.

    Şimdilik benim için en büyük risk telepat yetişkin veya çocuklardan birisinin bu sırrı keşfetmesi...
    ……………
    Kuzeyden esen rüzgarlar serttir. O nazenin çiçekler dayanamaz buna. Daha bir hafif esmeli rüzgar onlar için. Hatta esmemeli dokunmalı yaprağına; pembesi beyazına. Bana sorsanız hiç bilmem hiç birinin adını. Hepsi topyekün yeşildir benim için. Ottur, topraktır. Bir maviyi severim göğü yaşattığı için. Kollarımı açasım gelir her göğe baktığımda. Kuzeyim ben; bulutlar özlemim.
    Anladığınız üzere kendime Kuzey adını verdim. 1ve 0 hakim hayatıma. Numaram 10. Herkesin bildiği mesleğim üniversite de öğretim üyesi olmam. Yaka kartımda Profesör Kuzey YILMAZ yazmakta. Teknoloji ile aram oldukça iyi. Pek kurallara takılan biride değilim. Genelde ya kuralları koyar ya da o kuralları bozan benim. 19 evin tüm teknolojisi benden sorulur. 19 evin, ev sahipleri yokken bu evlere yaptığımız ziyaretlerde yeni alınan tüm eşyalara 1 metrenin 1 milyonda biri büyüklüğünde yani gözle göremeyeceğiniz chipler yerleştiriyoruz. Giydiğiniz kıyafetlerin her birinde bu chiplerden var. Ve dış etkenlere karşı inanılmaz dirençli. Ten ısınız, nabız atışınız, nefes alış verişinize göre psikolojik analizler yapabiliyor. Sizden çok sizi tanıyoruz. Hangi olaya ne tür tepkiler verebileceğinizi önceden tahmin etmek artık o kadar da zor değil. Tüm evler her santimi kameralarla değil eşyaların yansıtma özelliği ile izlenmekte. Evde bulunan tüm eşyalara çok özel bir madde sürmekteyiz. Birkaç saat içinde emilen bu özel sıvı sürüldüğü yerdeki yüzeyi aktif hale getiriyor. Hücresel değişim yaşayan bu yüzeyde deformasyon olmuyor. 0,2 desibele kadar tüm sesleri toparlıyor. Toparladığı ses titreşimini büyütüp, tıpkı modern ses alıcı cihazlarında olduğu gibi, sonra mevcut engelleri ortadan kaldırıp, gelen bir sesi diğer seslerden ayırmak için özel filtre ve arıtmadan geçiriyor. Sesleri kaynak dosyadaki verilerle eşleştirerek görüntüleme sağlıyor. Kısaca eşyaların dış yüzeyi birer kamera görevi görüyor. Ve bir karıncanın hareketlerini bile görebilme hassasiyetine sahip. Ama bunu kimse bilmiyor.
    Hişttt.. ARAMIZDA KALSIN.
    Stanford da doçentlik tezimi son teknolojiler üzerine verdim. Ve pek çok projede aktif olarak çalıştım. Öğrendiklerimi bu 19 villa da ve en çok ta kendi evimde uyguladım. Görünen her şey aslında gördüğünüz şey değildir.. Hiç bir zaman size gerçeği yansıtmaz. Gözünüz beyninizle size oyun oynar. Yanıltır. Cam saydamdır değil mi? Arkasındaki her şeyi olduğu gibi mi yansıtır? Asla... Benim evimin tamamı cam. Size göre kırılgan bana gör ise bir kale. Evde olan her şeyi görebileceğinizi mi sanıyorsunuz? ASLA... Nasıl göstermek istiyorsam öyle görürsünüz. Ve bunun için de hiç bir özel güce ihtiyaç yoktur. Sadece biraz teknoloji..
    Az önce size bahsettiğim 1 metrekarenin 1 milyonda birinden çok daha küçük chipler yarattım. Bunlar benim ve ailemin vücudunda gezmekte. Kanda gezinen, vücut düzenleyici olan bu chip verileri değiştirerek yansıtmakta. İstendiğinde izlenemez ve dinlenemezsin. Hatta hiçbir kamera seni göremez. Vücudun bir verici olmaktan çok, ayna konumuna düşerek arkasındaki görüntüyü kameraya yansıtır. Aslında varsın ama aslında yoksun da. Gelelim evin cam olmasına. Evdeki camlar sabit değil. Yani istendiğinde hareket halinde olan bir camı dışarıdan kim görebilir? Hiç kimse. Hareket halinde bulunan bu camlar kırılma açıları oluşturup evin içinde özel alanlar meydana getirmekte. Tıpkı bir su dolu bardakta duran kaşık misaliyiz. Sonradan yaptığım bu eklemeler Denizin dünyaya gelmesinden öncesine dayanır. Mimari tasarımı değiştirme sürecim ev halkının evden gitmesiyle başlar. Nurun doğum için 3 aylığına kız kardeşinin yanına gitmesi, evin bana kalması anlamına geldi. Ve bu avantajı fırsata dönüştürmüş oldum.
    Bir kızım var ismi Su. Yoğun uğraşılar, doktora gitmeler gelmeler, her gece yaşadığımız Nur’un ağlama krizleri sonucu dünyaya merhaba dedi. Evet eşim Nur çok hassas ve sevecen biri. Bu dünyada onu sevmeyecek biri yok. Ne kadar kurgulanmış bir evlilik yapmış bile olsam. Sadece onun yanında tüm yelkenlerim suya düşüyor. Benim limanım, sevdiğim. Kimsenin bilmediği bir sırrı sizinle paylaşacağım. Su' dan sonra Nur bir kez daha hamile kaldı. Uzun bir dönem bu durumu kimseye sezdirmedik. Kolay olduğunu söylemiyor. Son 3 ayında aynı dönemlerde Nur'un kız kardeşi de hamileydi. Zor ve sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdiği için ablası Nur onun yanına şehir dışına gitti. Hatta doğumları aynı zamana denk geldi. Gelmeseydi başka bir planım daha vardı. Ama buna lüzum kalmadı. Buraya kadar her şey çok güzel. İki kardeş ikisi de hamile. Ama hayat çok az pembe renk barındırır. Kız kardeşinin kalbinde delik varmış. Ve bunu hepimizden saklamış. Bir tek eşi biliyormuş. Zaten bebeği de istememiş. Doğum esnasında Nur bebeğimizi dünyaya getirirken kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Hem bebeği hem de kendisi hayatını kaybetti. Kayıtlara sızmak, evrakları değiştirmek hayata merhaba diyen kızımızı baldızımın çocuğu olarak kayıtlara girmek birkaç dakikamı aldı. Aslında bizim olan Deniz. Öz anne ve babasının kollarında güvendeyken, sizin gözünüzde öksüz ve öz babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak görüldü.
    Su ile Deniz arasında 1,5 yaş var. Ve her ikisi de üstün ırk. Su, çevresinde bulunan tüm varlıkları istediği şekil ve büyüklükteki canlılara çevirme ve emri altına alma yeteneğine sahip. Dikkat edin. Elinizdeki bir bardak birden sizi öldürebilir. Bir gül devasa bir deve dönüşüp sizi ezebilir. Deniz ise ruhlar alemine hükmediyor. Ölmüş olan tüm canlıların ruhlarına hakim. Gel de şimdi bu kızlara bir laf et. Azıcık sinirlendir.
    Hayatım pahasına koruyacağım bir aileye sahibim. Tüm çabam ve bu kadar teknolojinin içine dalmış olmamda bu yüzden. Düşmanımı kendi silahı ile vurmak. Teknolojiyi teknoloji ile alt etmek. Tüm ipler benim elimde olduğu sürece yaşamaya devam edeceğiz.
    ………………
    Bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar bütün hiddetiyle ağaçları hırpalamaya devam ediyordu. Top şeklini almış çalılar oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın çıkardığı o huzur veren sese orman da eşlik ediyordu. Ama her zamankinden farklı bir şeyler vardı. Baykuşların, sincapların, yarasaların o garip haykırışlarından farklı bir ses. Daha önce böyle bir ses duymadığımdan elimdeki kitabı yere bırakıp pencerenin önünde seslere kulak verdim. Ses bir değil birkaç yerden geliyordu. Hepsi de aynı tonda ve ritmi bozmadan sesleniyordu bana. Bunlar beni çağıran telepatik sesler beynimin içinde. Bunlar beraber yola çıktığımız 19 arkadaşım ailemin sesleriydi evet onlardı..

    Sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu zihnimin içinde .. artık hazırlanıp dönmem gerektiğini söylüyorlardı. Verilen görevleri tamamlayıp dönme vakti geldiğini...

    Ama dışarıda karanlık beni içine çekiyordu hiçliğe karanlığa ve ay ışığına.. gece sevdiğim sırlar ile dolu olmuştur daima bana ben olmayı gösteren. Arayıp Kendimi bulduğum. Yaşadığım hiçliğin içinde bir ses olup hiçliğe şekil vermeye çalışmak gibi sessizliği bozup geceye ses veren ses gibi. Kendimi geceye karanlığa bıraktım gecede kendimi ararken çalıların arasında bir ses duydum? Sese doğru ilerledikçe beyazlar içinde hiç görmediğim bir kadın çıktı oldukça ürkmüş ve titriyordu.

    Aklımdaki sesler daha yoğunlaşmaya başladı hayallerim vardı korkularım ve yalnızlığım.. korkularımı bırakıp karanlıktan çıkan kadına baktım aklımda milyonlarca soru hepsinin karşısında çaresiz yardıma muhtaç bir kadın. Ürktüm titredim sustum aklım beni yanıltıyor mu yine diye düşündüm ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmeden ardıma dönüp karanlığa yürümeye başladım hiçliğe!
    İçim rahatsızdı.. korku ve şüphe ile dolu bir şekilde ilerliyordum karanlığa geceye..

    Ardımda bıraktığım gerçek miydi hayal miydi diye düşünmeye başladım sorular bitmiyordu .. ardıma tekrar döndüm kadına doğru ilerledikçe daha büyük sorular ve şüpheler ve anlaşılmaz bir sevinç ile kalacak yerin var mı diye sordum.. hayır dedi.. beni takip et dedim bembeyaz kadına..

    Eve vardık kadına temiz kıyafetler sıcak bir yemek ve dinleneceği bir yer vermiştim konuşmadık tek kelime etmeden sabah olmuştu ikimizde uyumamış sadece boşluğa bakıp ne olacağı konusunda tek kelime etmeden binlerce şey konuşmuş gibiydik.

    Artık dönme vakti gelmişti zorlu geçen 13 yılın ardından 19 arkadaşıma aileme kavuşma zamanı. Heyecanlıyım.. artık bir çatı altında olacaktık ve bir aile olacaktık bunun için hazırladığımız her ayrıntısını hepimizin belirlediği 19 villa
    Her birinin detayını özelliğini kendimizin belirlediği villalar yuvamız olacaktı..
    Artık ayrılık olmayacak yuva aile olacağımız vaktin geldiği zaman gelmişti
    Sonunda bir aile bir yuva ve bir olmanın mutluluğu 19 kişilik ailem olacaktı ve yanımda tanımadığım bir kadın? Beni artık dönüş vakti diye hiçliğin arasından alan bembeyaz kadın..

    Evimi hayal ettim 19 villanın en uzağında en ücra köşesinde tek ve hiç birşeye yakın olmayan sadece huzuru sessizliği yaşayacağım evim.
    Her detayında hepimizin seçtiği güzellikler vardı çiçekler hayvanlar teknolojik gereçler benim eklediğim güvenlik detayları sığınaklar depolar ve hepsini yer altından bağlayan tüneller.. olası tehlikelere karşı ailemizi bir araya getirip toplanacağımız yollar ve bir arada olup zorluklarda hep beraber karar alabileceğiniz gibi bir üs.. hepsi yer altında..

    Gecen 13 yıl boyunca ben çeşitli yerlerde çeşitli görevlerde insanları eğitip onları kendilerini ve bu ulusu korumalarını öğretmiştim. Kimi zamanlar zor durumda olanlara koşup yardım edip yaralarını sarmış, kimi zaman kimsenin gidemediği yerlere gidip insanlar ile birlikte olmuştum. Birlik beraberlik kardeşlikten bahsedip insanları bir araya toplamıştım. Tabii ki maksadım hem yardım hem de kendinin bile farkında olmayan üstün yetenekli insanları bulmaktı..

    Yola çıkma zamanı dedim bembeyaz kadına..
    - Kadın gülümseyerek bana ailen ve sevdiklerinin yanına mı dedi şaşırdım.. ürktüm.. nerden biliyorsun bunu diye sordum.
    -Dün gece konuşmasak dahi aklından geçenlerin hepsini gördüm dedi.
    -Şaşırmadım çünkü 19 kişi idik ve 19 umuz da üstün yetenek ve güçlere sahip idik ve hepimiz telepati ve zihin okuma konusunda eğitim almıştık. kadına şaşkınlık ile ne diyeceğimi bilmeden
    - sen peki diye sordum sen neden gece karanlığında ormanda bekliyordun diye ilk kez sordum?
    - Mimar yolladı beni dedi.. Seni bana anlattı..7nci adam seni bize getirecek ve seni koruyacak dedi..
    -Neden ne için kimden koruyup seni aileme götürmem gerek diye sordum .. seni neden bana yolladılar? Dedim..
    -Sen savaşçısın.. ben de.. dedi..
    Sanki içimi okuyor sanki ben di bembeyaz kadın.. Gözlerimi kapadım.. ve açtığımda çığlık çığlığa soğuk ve sert esen kuzey rüzgarıyla 19 a.. aileme.. gelmiştik bile.. bir anda..
    …………………
    Görev adım 8 Numara, bilinen mesleğim Jeofizik profesörü, sayılarla kafayı bozmuş Matematik mühendisi eşim ve yedi yaşında Yağmur adındaki kızımla 19 muhteşem villanın bulunduğu ormanda 8 Numaralı villada yaşıyoruz. Geliri çok iyi olan bir aile için bile çok lüks olan bu villada nasıl mı yaşıyoruz? Sayılarla kafayı bozmuş eşimin hayatında ilk defa oynadığı şans oyunuyla. Peki gerçekten eşim şanslı mıydı? Tahmin edersiniz ki en büyük şansı (ya da şansızlığı) benim eşim olması...
    ...
    Ilık ve yağmurlu bir gece daha.. Camdan bir kale olan evimdeki kaçıncı gecem bilemiyorum. Zaman kavramı, biz 19 kişi için net ve anlamı olan bir şey değil. Bizler zamanda istediğimiz gibi hareket edebiliyoruz. Herkese hükmettiğimiz gibi, bize de hükmedebilenler var (belki de yok). Hayatlarımız, ailelerimiz, arkadaşlarımız, aslında bunların hiç biri gerçek değil. Gerçek olan tek şey, üstün yeteneklere sahip olan çocuklarımız. Tabi onlarında ne kadar gerçek olduğu muallak.
    Peki ben kimim?
    Evimin camdan olduğunu söylemiştim ya, evet camdan ama içi su dolu küplerden oluşan camdan. Çünkü ben sadece suyu bilenim, sadece çiçekleri bilen, hayvanları bilen adamlar gibi bende sadece suyu biliyorum. Ekipteki 18 kişiden biraz farklıyım. Onlara göre bu farklılık, zayıf kalmama sebep, ama bana göre bu bir üstünlük. Onların bu düşünmedikleri düşüncelerini nereden mi biliyorum? Suyu bilmemden. İnsan beyninin yüzde sekseni sudan oluşur ve insan vücudunun da yüzde yetmişi sudur. Hal böyle olunca, insanların ve en önemlisi ekip arkadaşlarımın beynini ve vücudunu okuyabilmem kolaylaşıyor. Zaten var olan üstün yeteneklerim, hiç bilinmeyen teknolojilerle donatıldığından bu yana daha üstün hale geldi. Arkadaşlarım için de aynı şey geçerli tabi. Fakat onlardan farklı olan yönümle, onların erişemediği en derin duyguya ulaşabiliyorum. Farkımın ne olduğunu merak ettiniz değil mi? Duygusal zekamın oldukça gelişmiş olması. Arkadaşlarımla aramdaki en büyük fark bu. Biliyorsunuz ki kadınların duygusal zekaları erkeklere göre daha gelişmiş. Biz 19 erkeğin üstün yetenekleri olsa da içimizde bir kadının olmaması duygu eksikliğine sebep oluyor.(Her ne kadar duygulara ihtiyacımız olmasada) Basit bir ayrıntı olarak görünse de, öyle değil. Çünkü, bizler her ne kadar eşlerimizin her zerresine hükmedebiliyor olsak da kadın gibi hissedebilmemiz de gerekli. Bu duygu yoğunluğu da sadece bana verildi. Arkadaşlarım duyguların beni zayıflattığını düşünüyor olsada onların bu düşüncelerini bu duyguyla daha iyi algılıyorum. Tabi olumsuz bir yönü de var. Kızımla kurduğum bağ... Arkadaşlarıma kıyasla babalık güdümün çok erken gelişmesi bu bağı güçlendiriyor. Neyse ki bu bağ sayesinde kızım diğer çocuklara göre daha hızlı gelişiyor. Ve itiraf etmekten çekindiğin bir şey var. Olmaması gereken bir şey. Bir istek, belkide bir hayal. Oda, görevim bittiğinde, dönebilirsem eğer, gerçek hayatıma döndüğümde, (ki gerçek bir hayatımın olduğundan emin değilim) nasıl bir yaşam sürdüreceğimi kestiremesem de istediğim tek şey ailemle olmak. Belkide bu sadece benim istediğim bir şey değildir.(Ki değil)Oyunun baş rolü olan eşlerimiz, çok üstün yeteneklere sahip çocuklarımız bu gerçek olmayan hayattan bize kalmasını istediğimiz yegane varlıklar.
    Suyun tek zerresinin ulaştığı her şeye ulaşabilen, hükmedebilen ben, görevimiz bittiğinde, bize ne olacağımızı ne kadar uğraşsam da kestiremiyorum. 19 villa, 19 aile, 19 gerçek olmayan hayat ve 19 görev, işte biz 19 kişinin özeti...
    ...
    Kızıma gelince; Yağmur, güçlerini altı yaşında kontrol etmeye başladı. Kontrolü bu kadar çabuk alması benim işimi kolaylaştırıyor. Gök cisimlerini kontrol etmekte uzman. Dünyaya 17 bin ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Jüpiterin 1,5 katı kütleye sahip, sadece kendisinin var olduğunu bildiği gezegeni bile kontrol edebiliyor. Evrende olan en küçük gök hareketini, her durumda hissetmesi, örgütün gizliliği ve güvenliği için önemli yere sahip. Aile içinde ve diğer villa sakinleri arasında ki duruşuyla, çok sıradan bir çocuk portresi çizmesine karşın, ekip arkadaşlarımla telepati yöntemiyle çok iyi haberleşebiliyor. Bizim dünyamızda şaşırmak duygusu var olmuş olsaydı yedi yaşındaki bu çocuğun bu kadar çabuk ilerlemesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Peki sizce Yağmur'un diğer çocuklardan bir adım önce gelişmesinin sebebi ne olabilir? Tabi ki, benim duygu yoğunluğum. Hepimiz farklı alanlarda, aynı teknolojik eğitimlerden ve yöntemlerden geçmiş olsakda kadın gibi hissedebilmek kesinlikle bir ayrıcalık. Mesela anne çocuk bağını daha iyi hissedebiliyorum. Ve ekipten birinin herkesi kandırdığının (ya da kandırdığını sandığının) farkındayım. Bunu neden mi kimseye söylemiyorum. Çünkü her şeyin bir zamanı var. Ve hiç bir hata bedelsiz değildir. Zamanı geldiğinde farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız bütün hataların bedelini ödeyeceğiz zaten. Bizler bir ekibiz. Hiç kimseye güvenmeyiz. Kendi kendimize bile. Çünkü kimse güvenilir değil. Ama yine en çok bir birimize güveniriz. Bizler sadece örgüte güveniriz.
    Şaşırdınız mı?
    Düşünüyorsunuz şimdi, nasıl olurda biri kendine değilde, bir ekibe güvenebilir diye. Şaşırmayın, çünkü biz çok özel bir ekibiz. Her şeyi bilen, ama hiç bir şeyi bilmeyen 19 kişilik bir ekip. Evet herş eyi biliyoruz, ne yaptığınızı, ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü. Ve bunların hepsini sizden önce biliyoruz. İnsanların hayatını onlar yaşamadan önce bilmek çok çekici geliyor sizlere değil mi? İnanın bizim bildiklerimizi bilseniz, bu hiçte çekici gelmezdi size. Şunu da unutmayın tabi, siz sadece bizim istediklerimizi bilir, görür ve duyarsınız. Her birimizin tek bir alandan sorunlu olması da bundan. Şimdi düşünüp duruyorsunuz, bunlar gerçek mi, değil mi, varlar mi yoklar mı, kim bunlar? diye. Fazla düşünmeyin. Söyledim size. Siz sadece bizim izin verdiğimiz kadarını bilebilirsiniz. Unutmayın, hisleriniz dahi bizim elimizde.
    Kim olduğumuzu bilmek istiyorsunuz.
    Şunu bilin ki, ne kadar az şey bilirseniz sizin için o kadar iyi...

    Kim olduğumu söylemiş miydım size?
    Görev adım 8 Numara, bilinen adım Erdem Aksu, Jeofizik profösörüyüm, Eşim Zerya ve kızım Yağmur'la şehrin kalabalık ve kirli olan her şeyinden uzakta sakin ve doğayla iç içe sadece 19 ailenin yaşadığı bu ormanda inzivaya çekildik. Görünürde her şey doğal, sakin. Biz mutlu bir aileyiz. Eşimle tanıştığımız günden bu yana bir birimize tek bir yalan söylemedik. Size şaşırtıcı gelebilir ama evet bende ona hiç yalan söylemedim. Eşimle olan ilişkimizdeki tek yalan benim gerçek olduğum. Ben gerçek olmadığıma göre, söylediğim hiç bir şeyde yalan değil.
    Gerçek demişken, sahi, gerçek nedir?
    Bizim, yani 19 kişinin hayatındaki tek gerçek örgüt. Örgütün gizliliği, güvenliği ve çıkarları. Bizim tek ailemiz de yine örgüt... Şimdi merak ettiğiniz tek şey bu örgütün kimlerden oluştuğu ve ne yaptığı değil mi? Bunu bir gün öğrenebilirseniz eğer sizde bizden biri olmuşsunuz demektir.
    Biz kim miyiz?
    Biz gerçek olamayacak kadar üstün kişileriz...
    Aramızda olmayı çok istiyorsunuz değil mi?
    Bilmeniz gereken bir şey var.
    Olmayı en çok istediğiniz yer olmamanız gereken yerdir!!!
    Bunu unutmayın ve kararınızı ona göre verin. Çünkü, hepinizin her zerresinde biz varız. Düşüncelerinizi daha siz düşünmeden biliyor ve görüyoruz. Bunları size neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Anlattığım her şeyin bir sırrı var ve sizin bu sırları bulmaya çalışmanızı istiyorum. Son bir şey daha! Şu bilinmeyen gezen vardı ya, belki de onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekiyordur.
    …………………
    Bir amaca hizmet etmek bizim genlerimize kodlandı. Biz hizmet etmek için yaratıldık. Hepimizle oynadılar. Hepimizi değiştirdiler. İsteseler bizi birer süs köpeği yapabilirlerdi ancak devlete hizmet etmemizi istediler. Yüce bir gaye. Ancak... Bizim ve ailelerimizin hayatları.. bunlar ne anlam ifade ediyor? Peşinde hayatların tehlikeye atıldığı yüce vasıflı görevlerin yanında bizim hayatlarımızın değeri ne kadardı?

    Evet! O benim. Sorgulayan, şüpheci ve kırılgan olan. 19'un 9'u. Yanımda 1'i olmayınca tek başına 9. Yalnızken ne kadarda boynu bükük ve içe dönük görünüyorum aldığım numaradan belli oluyor bu.

    Bana verilen yetenek, insanların duyuları ile oynayabilme özgürlüğü. İstediğim kişinin hislerini anında değiştirebilir ve yerine istediğim hissi yerleştirebilirim.

    Açlığınızı size unutturabilir ve vücudunuz açlıktan ölürken beyninize doygunluk hissi verebilirim. Veya düne kadar çok sevdiğiniz bir dostunuzu yarın sizin gözünüzde yok edebilirim. Buna yetenek diyorlar.. ben diyemiyorum ancak. İnsan kandırmak beni pek memnun etmiyor.

    Eşim Aslı bir doktor. Çoğu şeyden habersiz ve beni delicesine seviyor. Ondaki bu sevgiyi yüreğine ben mi yerleştirdim, emin değilim. Beni gerçekten seviyor mu bilemiyorum. Yeteneklerimi onun üzerinde kullanıp kullanmadığımı kim söyleyebilir? İnsanın karısının sevgisinden şüphe etmesinden daha huzursuzluk verici ne olabilir ki? Eşim ile diğer numaralı ekip arkadaşlarımın eşleri arasında güzel bir dostluk var. Hemen hemen hepsi ile bir araya gelip sohbetler edebiliyor Aslı. Benden daha uyumlu olmasını çoğu zaman kıskanmıyor değilim.

    Kızım Ebru ise babasının aksine yeteneğinden gayet memnun ve onu idare etmeyi çok iyi bir şekilde öğrendi. İstediği an uzay-zamanı bükerek zaman çizgisinde sıçramalar yapabiliyor. Henüz bu teleportasyon yeteneğini geliştirmiş değil tabi ki. Biliyorum ki ilerleyen yaşlarda yanına istediği kişiyi de alarak ışınlanabilecek. Bunun için çok çalışmalı.

    Eve henüz alışabilmiş değiliz. Gerçi Aslı hemen benimsedi ancak ben çok yabancılık çekiyorum ve sanırım bu biraz daha sürecek. Bahçemizde kızımın ilgilendiği bir köpeğimiz var. Bizim villamıza bir köpek tahsis edilmesi bana çok manidar geldi başlarda. Yine bunun altında da bir bit yeniği aramadım değil. Benim sorgulayıcı yanıma atıfta bulunarak sanırım köpeklerin sadık olması hatırlatılmak istendi. Galiba benimle alay ediyorlar. Bunu uzun ve müsait bir zamanda oturup düşünmem gerek, biliyorum. Sadakat verilen her emre uymak mı yoksa faydasına inandığın şeyleri yapmaya çalışmak mı? Düşünmem gerek...

    Bahçemizdeki çiçekler ise evin diğer malzemelerine nazaran o kadar rastgele seçilmiş halde ki şaşırırsınız. Bütün halde bahçeye baktığınızda hiç bir görsel zevk verecek çiçek bulamazsınız. Ancak her bir çiçeği ayrı ayrı incelemek isterseniz o ayrı. Bunda da bir şeyler gizli olabilir mi?

    Sanırım devlet bizi 24 saat boyunca izlemekte. E zaten biz onlar için çalışmıyor muyuz? Neden bizi takip ediyorlar ki? Karımla vakit geçirirken sürekli tetikte olmak zorundayım. Bu beni biraz kıskanç biraz da asabi yapıyor. Bu şüphelerle yaşamak.. Aman tanrım!

    Devlete hizmet halka hizmettir! Bizlere öğretilen ilk kurallardan. Peki o zaman neden halktan uzakta yaşamak zorundayız. Onlarla iç içe olmadan onları tanımadan onlara nasıl hizmet edebiliriz ki? Sorular...

    Bizi yarattılar ve bir amaca mahkum ettiler. Bu belki de nesillerce devam edecek. Çocuklarımız birer robot. Bizden onları robotlaştırmamızı istiyorlar. Bunu kızımın gözlerine bakarak nasıl yapabilirim. Bunu benden nasıl beklerler..

    Şu günlerde bazı geceler uykusuz kalıyorum. Sebepsizce karmaşık rüyalar görüyorum. Yurt dışı merkezli bir örgüt tarafından İstanbul'da hayata geçirilmesi planlanan bombalı bir eylemi neredeyse son anda engellediğimizi anımsıyorum. İlk görevlerimizden biriydi. Takım çalışmasına yatkın olmadığımız hal ve hareketlerimizden belliydi.

    19 kişi, 19 farklı karar mekanizması gibi çalışıyorduk. Birbirimizin yeteneklerini kıskandığımız bile oluyordu ilk zamanlar. Ancak bunları aştık zamanla. Aynı amaca hizmet eden 19 kişilik bir takımız artık. Peki o halde ben neden günlerdir bu rüyaları görüyorum. Bir sebebi olmalı!

    Yurt dışı hizmetlere henüz gönderilmedim. Yeteneğimin ülke içindeki halk kamuoyu üzerinde çok daha faydalı olduğu düşünülüyor. Korku ve panik halindeki kitleleri anında sakinleştirebilme gücüm devletin en sevdiği yanım. Panik hali ile eleştirel düşünen kitleler bile artık sessizleşiyor. Bunun sebebi ben miyim, yoksa toplumsal baskı mı? Hangisi olursa olsun, devletimiz artık çok güçlü. Hele ki insan yönetimi konusunda.

    Dünya büyük bir savaşın ortasında. Belki omuz omuza çarpışmalar görmüyor halklarımız ancak soğuk bir savaş sürmekte. Bizler gibi genetiğiyle oynanmış insanlar yaratmak fikri tabi ki sadece bizim devletimizin fikri değil. Olamaz da. Nazi Almanyasında bile benzer amaçlarla onlarca deney yapıldığını unutmayın. Başarısız olduklarını iddia edebilir misiniz? Hele ki günümüzde. Aynı amaçla çalışmalar yapılmadığını kim söyleyebilir. Devam eden bu psikolojik ve informatik çarpışmada ülkemi ve halkımı korumak için bu 18 adamla birlikte verilen her görevi yerine getireceğimize yemin ettik. Bu yolda öleceğimizi bildiğimiz halde.
    ………………………
    Bir anda, kanıma pompalanan adrenalinin gücüyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım ve derin nefesler alarak nabzımı 120 seviyelerinden 90lara indirdim. Hızla akan kanımın damarlarımda yaptığı basıncın sesi kulaklarımdan silindikçe, beynimin içinden gelen ve sürekli tekrarlayan sesi daha net duyar oldum;
    “Saat 9’da olağanüstü toplantı”…

    Yatakta, yanımda uyuyan kadını uyandırmadan doğruldum ve başucumdaki çalar saate baktım. 5.59du, bir dakika sonra çalacak olan alarmı kapatıp çıktım yataktan. Eşim öce yatakta kıpırdanmaya başladı, ve ardından da gülümseyerek gözlerini açtı.
    “Günaydın hayatım, erkencisin?” Soru anlamı taşımayan kelimelerin soru sorarcasına kullanılmasından nefret ederdim. Her kelimenin, her aletin, ve her insanın bir görevi vardır ve bunun dışına çıkmamalıdır. Yüzüme sıcak, ve sıcak olduğu kadar da sahte bir gülümseme yerleştirerek yatağın kenarına oturdum ve kadının saçlarını okşamaya başladım.
    “Dün akşam bahsetmiştim ya, sabah erken yatırımcılarla bir toplantımız var, öncesinde hazırlık yapmak istiyordum.” Kadın hatırlamak ister gibi hafifçe gözlerini kıstı ve alnındaki çizgiler biraz daha belirginleşti.
    “Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyor mu? Yatağın, kadının yattığı tarafındaki komodine kaydı gözlerim. Üzerindeki vazo içerisinde bahçeden kopartıp getirdiğim gül vardı. Ancak kurumuştu. Tam da zamanı!
    Ben kadına söyleyecek cümle, onu ikna edecek bir açıklama düşünürken yatak odasının kapısı çaldı.
    “Gel!”
    Yavaş yavaş açılan kapının ardından oğlum Doğan’ın ışıl ışıl yüzü belirdi.
    “Günaydın anne, baba, sesinizi duyunca uyandığınızı anladım ve size bir sürpriz yapmak istedim.” Arkasında sakladığı kıpkırmızı gülü ortaya çıkartıp, şaşkınlıktan gözleri dolan kadına uzattı. Kadın mutlulukla gülü aldı ve uzun uzun gülü kokladı.
    “Teşekkür ederim, yine tam zamanında geldin”
    “Görevim. Ancak bir dahaki sefere çiçeğin tazeliğine dikkat edersen iyi olur”
    “Neden erken kalktın?”
    “Seninle aynı sebepten, toplantıya bu sefer biz de davetliyiz” Oğlumla sürdürdüğüm sessiz sohbet, kadının sesiyle bölündü;
    “Teşekkür ederim bir tanem, ben hemen kahvaltıyı hazırlıyorum o halde, babanın bu sabah işe erken gitmesi gerekiyormuş, dün akşamdan beri bundan bahsediyor. Bu durumda seni okula ben bırakırım.”
    “Gerek yok anne ben babamla gideceğim”
    “Tamam canım, nasıl istersen” kadın üzerine sabahlığını geçirerek alt kata mutfağa indi.
    Ben kimim? 19 askerin biri. Ne adımın ne numaramın ne de başka bir şeyin önemi var ama ben 1 im. İlk denek, ilk asker... Aynı zamanda da kimyagerim. Biyokimya ve genetik mühendisleri ile beraber çalışıyorum. Az evvel kadına koklattığımız çiçeğin kokusundaki kimyasal bana ait mesela. Bitkinin salgıladığı AG24D6 kodlu enzim oksijenle buluştuğu anda güzel bir koku veriyor, ve enzime karşı herhangi bir antidot almamış kişinin koşulsuz şartsız itaat etmesini sağlıyor ve beyinlerindeki sorgulama mekanizmasını çürütüyor, böylece onlara sunduğumuz yapay gerçeklere tamamen inanıyorlar. Ben bu gibi pek çok kimyasal yaptım ve yapıyorum, diğer askerler ise bu kimyasalı organik ya da inorganik malzemelerde birleştiriyorlar. Gülün DNA’sına, bu enzimi salgılatmak gibi. Bizimle yaşayan 19 kadının onca dönen şüpheli şeye rağmen hala bu kadar sakin kalmaları, bu çiçekler sayesinde. Çiçeklerin başka rolü yok mu? Elbette var, bu sadece tek bir görevi…
    Yanımdaki kadın, tamamen önemsiz… Bu hikayede Doğan’ı 9 ay rahminde taşımaktan başka bir görevi yoktu. Görevini de bundan 8 yıl evvel tamamladığına göre artık elimine edileceği günü bekliyor. Ve bu da çok uzak bir tarih değil. Her ne kadar kendisine karşı hiçbir duygu taşımasam da, çünkü en başından beri plan onların zamanı geldiğinde yok edilmesi üzerineydi ve bizler de çocukluğumuzdan beri bu gerçeğe şartlandırılarak büyüdük, yine de masum bir kadının öldürülecek olması beni biraz üzüyor. Keşke bugünün yapay rahim teknolojisi o zamanlar da var olsaydı da, hiçbir kadını bu işe bulaştırmasaydık.
    Ve ne yazık ki, duygusal bağ kurmama konusunda herkes benim kadar başarılı olamadı. Eliminasyon günü geldiğinde eş dedikleri kadınları korumak adına bizi karşılarına alabilecek kadar ileri gidebilecek olanlar var aramızda. Gerçi o gün geldiğinde bunu yapabilecek kadar ileri gidebilirler mi bilinmez ama buna gerek bile kalmayacak. Çünkü Yüce Üstat geçen ay bana planını açıkladı. Özel bir kimyasal hazırlayacaktım, vücuttaki iyon dengesini kısa süreliğine bozacak bir kimyasal. Bu da, vücuttaki kasların çalışmasını engelleyecektir, kalp kası dahil… Bir süre sonra kalp çalışmayı durduracak ve ölüm gerçekleşecek. Birkaç dakika sonra ise kimyasalın etkisi geçecek ve yeniden iyonlaşma başlayacak. Ancak kalp bir daha çalışmayacak. Sonrasında mühendisler bu kimyasalı, her kadın ve Deniz için özel seçilmiş takılara enjekte ettiler. Elbette ki onlar bu kimyasalı AG24D6’nın yeni bir versiyonu olarak biliyorlar. Ve sadece üç gün sonra, bu özenle paketlenmiş takılar 19 asker aracılığı ile hedeflerine ulaştırılacak.
    Peki bu durumda, kadınlarla duygusal bağ kurmuş olanlar aldatılmış hissetmeyecekler mi ya da örgüte düşmanlık beslemeyecekler mi diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
    Merak etmeyin, bunun için de karanfiller hazır, 19umuz da hediyeleri verdikten sonra acil toplantıya çağrılacak ve karanfillerle süslü bu toplantı odasında Yüce Üstadın söylediklerini sorgulamadan kabullenecekler.
    Aslında bu kadar detaylı bir işleme gerek yoktu. Neticede örgüt, tüm siteyi ateşe verebilir ve bir yangında herkesin öldüğünü de bildirebilirdi ancak gereksiz yere medyanın ilgisini çekmeye gerek yok. Kadınların aileleri ve dostları gül kokulu bahçelerde, sevdiklerinin kalbinin bir gece ansızın durduğunu öğrenecekler ve bir daha sorgulamayacaklar.
    Gelelim oğluma, Doğan… Onun yeteneği ise hızı. Sabah kadının “Hatırlamıyorum” sözüyle sıkıntı yaşadığımı duydu, ve ben daha cevap bile veremeden yatağından kalkıp giyindi, odasını topladı, bahçeye çıktı, gülü aldı ve bildiğiniz üzere kapımızı çaldı. Muhtemelen Flash ve Superman yarış yapacak olsalar, oğlum ikisini de geçerdi. Bu hızın ona en büyük katkısı ise zaman oldu. Henüz 8 yaşında olmasına rağmen 80 yaşındaki bir insanın deneyimi ve bilgisine sahip, okumadığı kitap, gazete, makale kalmadı. Normal bir insanın yıllarca emek verip ge geliştirebildiği yetenekler onun sadece birkaç dakikasını alıyor. Ve o da bu görevinin bilincinde ve kadının elimine edilmesi gerektiğinin bilincinde.

    Kahvaltıdan sonra okul üniformasını giymiş olan oğlumla arabaya bindik, siteden çıkar çıkmaz yaklaşık 100 metre ilerdeki büyük iş merkezine girdik, arabayı otoparka bıraktıktan sonra beraber en üst kattaki toplantı salonuna çıktık. Aslında bu binaya evlerimizin altındaki tünellerden de geçiş var ancak kadınlar bizi yolcu etmek konusunda ısrarcı olduğu zamanlarda evin dışından gelmek daha kolay oluyor.
    Toplantı odasına girdiğimizde sandalyelerin neredeyse tamamen dolu olduğunu gördüm. Girişte bulunan VR gözlüklerinden birini kendime aldım diğerini Doğan’a uzatacakken onun çoktan gözlüğünü takmış olduğunu farkettim. Beraber ön sıralara geçtik ve oturduk. Her zaman olduğu gibi gözlüklerin aktifleşip Yüce Üstat’ı görmeyı beklerken sesini duyduk.
    “Evlatlarım, gözlüklerinizi çıkartın! Bugün özel bir gün ve sizinle özel olarak konuşmaya geldim”
    Şaşkınlık dolu mırıltıların yerini bıraktığı uğultuyla gözlüğümüzü çıkarıp sahneye baktığımızda salonu yeniden derin bir sessizlik kapladı. Yüce Üstat bembeyaz takım elbisesi ile sahnede bizlere bakıyordu, yakasında taşıdığı kırmızı karanfil, birazdan konuşulacakların ciddiyetinin sinyallerini taşıyordu. Yanında ise yine beyazlar içinde oldukça solgun, genç bir kadın vardı. Masmavi gözlerini salonda gezdiriyor, sanki birini arıyordu. Tüm beyazlığı ve solgunluğu ile tezat oluşturan simsiyah saçları ise beline kadar uzanıyordu. Çıkık elmacık kemikleri ve sivri, kalkık çenesi bana çok tanıdık bir simayı anımsattı ama bir türlü çıkaramadım.
    “Evlatlarım, bugüne kadar pek çok olayda suça karşı mücadele ettiniz, halkın yanında savaştınız. Gerek iç gerekse dış düşmanlara karşı birliğimizi savundunuz. Ancak bunların hepsi birer eğitimdi ve sizi bugüne hazırlamak içindi. Bugün yanımda, sizinle konuşmak için çok uzaklardan gelmiş çok özel bir konuğum var. Sözü kendisine bırakıyorum.”
    Ve ardından konuşmaya başladı…
    -------------------------------
    Beyazlar içerisindeki kadın sitenin doğu yakasındaki kayalıklara yürüdü. 19 özel çocuk toplantı sonrasıyla babalarıyla eğitime girmişti. Ancak aradığı çocuk burada kayalıkların üstüne oturmuş yanında, kendinden başka kimsenin göremediği arkadaşı ile konuşuyordu.
    Kadın çocuğun yanına geldi ve doğrudan küçük kızın yanındaki hayalete bakarak konuştu;
    “Zeynep, bize biraz izin verir misin, Deniz ile konuşacaklarım var”
    Küçük kız şaşkınlıkla kocaman olmuş masmavi gözlerini bir Zeynep’e bir de yanında beliren çok tanıdık olmasına rağmen ilk kez gördüğü kadına çevirip durdu.
    “Onu görüyor musun? Sen de mi hayaletlerle konuşabiliyorsun?” Sonradan aklına gelmişçesine ekledi “Peki ismini nerden biliyorsun”.
    Küçük kızın sivri çenesi merakla biraz daha havaya kalktı.
    “Senin bildiğin ve henüz bilmediğin her şeyi biliyorum. Ve seni uyarmaya geldim.”
    Cebinden küçük bir kutu çıkartıp kıza uzattı.
    ‘’3 gün sonra baba dediğin adam sana, senin katilin olacak bir kolye hediye edecek. Onu sakın takma, tamamen kopyası ikinci bir kolye bu kutunun içinde. Onu tak. Ve yine kutunun içinde bir hap var, nabzını hissedilemeyecek seviyeye kadar düşürecek ve seni öldü sanacaklar. Sonrasında sadece beni bekle.”
    Küçük kız inanmaz gözlerle karşısındaki kadına bakıyordu. Mavi gözleri iyice kısılmış, korku ile gölgelenmişti.
    “Sana neden güveneyim ki, bütün bunları nasıl bilebilirsin”
    “Şimdi güvenmeyeceksin zaten, 3 gün sonra Prof. Kuzey Yılmaz’ın hediye edeceği kolyeyi gördüğün zaman güveneceksin. Ve bütün bunları çok iyi biliyorum, çünkü senin geleceğin benim geçmişim. Ben sen im.”
    …………………
    Bu toplantıyı kaçıramazdım. Onları durdurmanın tek yoluydu bu. Her ne yapacaksam bir arada oldukları bir anda yapmalıydım. İş merkezinin kapısına varabildiğimde toplantı dağılmış birer birer çıkmaya başlamışlardı. Lanet olsun yetişememiştim.
    Elimdeki çantayla öylece kapıda kalakalmıştım. Onlara görünmeden ortalıktan kaybolmalıydım. Kontrol edemedikleri biri olduğumu anlarlarsa akşam yemeğini yiyemeyebilirdim.
    Ben de onlar gibi devlet için çalışıyordum. Görevim de onları hazırlandıkları büyük yolculuğu başaramadan durdurmaktı. Çünkü aşırı yüklemeler 19 'un DNA sini bozmakla kalmamış beyin fonksiyonlarını da etkilemişti. Şu anki halleri gerçekten çok uzak, yarı sanal bir durumdu. 17 bin ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk hazırlığındaydılar. O yolculuk başlarsa dönüşümsüz sanal aleme geçeceklerdi.
    Onlar bunu bir uzay aracı olarak algılayacaklar ama aslında bildiğiniz bir matrix dünyasının ilk fertleri olacaklardı. Bu yüzden de onların bir an önce uyandırılmaları, villa sandıkları o tabutlardan çıkarılmaları ya da o tabutlarla birlikte gömülmeleri gerekiyordu.

    Büyük fırsat kaçmıştı. O toplantıdan biraz daha erken haberim olsaydı veya daha hızlı olabilseydim 19 efsanesi bir şekilde sona ererdi. Şimdi işi uzun yoldan daha uzun sürede halletmem gerekiyor. Doğruca villâlarına gidip tek tek ya da ikişer-üçer onlara ulaşmalıyım.

    Ben onlar gibi özel yeteneklere sahip değilim. Ama onların özel güçlerini geçici olarak kaldırabilir, aralarındaki telepatik konuşmaları dinleyebilir ve istersem kesebilir, zihnimi onlara kapatabilir ve onların tüm bildiklerini geçici belleğime kaydedebilirim. Ben ne kadar istersem o kadar bana ulaşabilir ve bulaşabilirlerdi. Tam olarak da bu yüzden onlara karşı onları kullanan devlet tarafından görevlendirilmiştim.

    Örgüt son dönemlerde yeni yapılanmasıyla 19 u kişisel ve özel amaçlarda kullanmaktan çekinmediği için uluslararası platformlarda Türkiye zor günler yaşamış ve asla vermeyeceği tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de 19 sorununu çok kısa bir sürede çözmek ve yeniden masaya elini vurmak istiyordu.

    Örgüt tüm hazırlıklarını tamamlamış onları sanal aleme geçirip tüm dünyayı hatta uzayı kontrol etmek istiyordu.

    Devlet bunun önüne geçemezse çok daha ağır bedeller ödeyeceğini bildiğinden imkanları zorluyordu. Benim özel durumum doğuştan vardı. Bana ulaşmaları ise çok kolay olmadı. Ailem yıllarca beni onlardan saklamayı başarmıştı. Başaramamış olsalardı belki de efsane 19 degil 20 olacaktı kimbilir.

    Villaların olduğu ormana geldiğim de karanlık çökmek üzereydi. Çok yoğun bir telepatik iletişim vardı. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kısa bir eğitim süreci ve kimyasal destekle bu hale gelmiştim. Yeterli tecrübem de yoktu. Yine de tek şansları bendim.
    …………………
    Yüce Üstad’ın bizi, kızım Ilgın’la beraber toplantıya çağırmasından sonraki gündü. Güneş tenimizi yakıyordu ama biz iki-üç arkadaş ormanlık alanın ilerisinde, tepenin aşağısına doğru kurulan deniz manzaralı tenis kortunun tribünündeydik. 2 numara ile 6 numara raketsiz bir tenis maçı oynuyorlardı. İkisi de olduğu yerde durup sadece gözleriyle topu takip ediyor ve telekinezi güçleriyle topa yön veriyorlardı. Koşturmaca olmayınca maçın çok da heyecanlı olduğu söylenemezdi. Bence 19 için yeni tür sporlar icat edilmeliydi. Biz ayakta tribünün önünde duran demirlere yaslanmış, bir yandan maçı izliyor, bir yandan da aramızda konuşuyorduk. Eşlerimiz buraya geldikten sonra epey bir kaynaşmış, evlere gidip gelmeler başlamıştı. Biz ise çok daha önceden beridir tanışıyorduk. 8 numaranın eşi şimdi inanılmaz yetenekli kızıyla bizim evde, benim eşim ve kızımla birlikteydiler. Kızım Ilgın çekiçsiz bir Thor gibiydi adeta. İstediği yerde istediği zaman şimşek çaktırabiliyordu.

    Ben ise hayvanlarla ilgileniyordum. 7 numara da hayvanlarla ilgileniyordu ama o sadece klasik bir zoologtu. Gerçek yetenekleri başkaydı. Ben ise görünürdeki mesleğim veteriner olmasına rağmen hayvanları kontrol edebiliyor, onlarla iletişim kurabiliyor, onların akıllarındakini okuyabiliyor ve onları istediğim gibi yönlendirebiliyordum. İstediğim an ebabil kuşlarıyla yukarıdan taş yağdırabilir, insanların üstüne Nemrut’a yapıldığı gibi bir sinek ordusu yollayabilirdim. Bir vakitler bunları sadece Tanrı yapabiliyordu.
    Efendim?
    Ben mi kimim?.
    Ben Son Akşam Yemeği’ndeki İsa ve havarilerinin toplam kişi sayısı. Ben Valhalla’daki 12 kişilik yemeğe davetsiz olarak gelen, yakışıklı ve adil Baldr’ı öldüren İskandinav Tanrısı Loki. Ben Albert de Salvo, Charles Manson, Jeffrey Dahmer gibi ünlü katillerin isimlerinin harf sayısı. Ben bu 19 kişilik topluluğa en son dahil olan ve birçok kritik operasyonda başarı sağlamış, birçok kişinin hayatını kurtarmış olmama rağmen bu topluluk tarafından asla kabul görmeyecek olan uğursuzlar uğursuzu 13 numara.
    Benim, nasıl desem, insanlarla pek aram yoktur. Kızım Ilgın’a da çok iyi rehberlik edebildiğim söylenemez zaten. Eminim çok çalışmayla bütün doğa olaylarını kontrol edebilir hale gelecektir.

    8 numarayla 10 numara icat edilebilecek yeni oyunlar hakkında konuşuyorlardı aralarında. 10 numara eski tip sporların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, artık VR(Sanal Gerçeklik) türü oyunlara yer verilmesi gerektiğini söylüyordu. 8 numara ise itiraz ediyordu. Telepati ve telekinezi yeteneklerimiz bizi zaten fiziksel bir şeyler yapmaktan alıkoyuyordu. Fiziki anlamda güçsüz kalmamak için tekrar sadece bedensel olarak oynanan oyunlara dönmemizi salık veriyordu. Hatta 19 erkek arasından iki halı saha takımı kuramadığı için hayıflanıyordu. Ben pek lafa katılmıyordum. Esasında bilgi toplamak için buradaydım. Sonuçta biz 19 adam, karıları ve çocukları bir aileydik. Dışarıdan herkese böyle göründüğüne emindim. Ama herkesin birbirinden sır sakladığı, herkesin topluluğuna bir gün ihanet edebileceği düşüncesiyle dolaştığı ve aslında kimsenin birbirine güvenmediği bir toplulukta aile kavramından ne kadar bahsedilebilirdi ki? Yeni yeteneklerimiz bize bugüne kadar hiçbir insanın sahip olamadığı şeyler vermişti. Ama aileyi ve arkadaşları yitirmiştik. Hatta belki insan olmayı da, kim bilir…

    Evet, maalesef 19 kişinin 19’u da birbirine güvenemiyordu. 10 numara hepimizi gözlüyordu. Neyse ki ben ondan, onun da bilmediği ve farkında olmadığı bir teknoloji sayesinde gizleniyordum. Deniz’in onun kızı olduğunu da biliyorum. Çiçeklerle ilgilenen ve bahçe düzenlemelerimizi yapan adam kızını korumak için her şeyi yapar. 9 numarayla bu görevin, bu 19 kişinin bir araya toplanışının, gerçekten de uzun kışın gelip gelmeyeceğini konuşuyorlar. Olası bir isyana ya da firara kalkışabilirler. Kimin neler yapacağı ya da neler yapabileceği hiç belli değil. O yüzden her şeyi gözlemlemeli ve hareketlerimi ona göre düzenlemeliyim.
    Akşam çöküyordu ve maç bitmişti. Güneş sanki uzun kış hiç gelmeyecekmişçesine hiç acele etmeden batıyor, ortama muhteşem bir kızıllık katıyordu. Bu manzarayı izlerken bu kadar çok zevk almak bile hala gerçekten insan olduğumuzu göstermez mi? DNA’mızla bu kadar çok oynanmışken, diğer insanlardan bu kadar farklıyken yine de bir parçamız alt-insandan besleniyordu hala. Maçı kazanan 2 numara 6 numarayı tebrik ettikten sonra ikisi yan yana yürüyerek sahadan çıktılar. İkisi de duş alma gibi bir ihtiyaç hissetmedi. İkisi de bir gram terlememişti çünkü.

    8 numara ile 10 numara da hemen evlerine gidip ailelerini alarak dışarıda bir yere yemeğe gitmek için sözleştiler. Beni de nezaket icabı çağırdılar ama ilgilenmedim. Dünkü toplantıdan sonra Yüce Üstad beni yanına özel olarak çağırmıştı ve bana bir görev vermişti. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. 19 kişi arasında hiç kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Biz devlet adına çalışıyorduk ama devlet içindeki bir başka kurum bizi yok etmeye çalışıyordu. Diğerleri herhangi bir durumda devletle muhatap olacaklarını düşünüyordu ama iş sandıklarından çok daha karışıktı. Yüce Üstad beni diğer kurumun içine sokacak ve ben de kendi örgütümüz adına ajanlık yaparak diğer çetenin çökertilmesini sağlayacaktım. Yüce Üstad’ın bana verdiği görev buydu.

    Eşime ya da kızıma herhangi bir açıklama yapmadan arabamı alarak villalı bölgeden çıktım. Sokaklardaki evsizleri, evlerini su basanları, çamur deryasında yaşayanları görmezden geldim. Bu manzaraları gördükten sonra uzun kışın geleceğine her gün daha fazla inanıyordum. Sonunda geniş ve kalabalık bir caddeye arabamı park ettikten sonra ruhsuz binaya doğru adım adım ilerledim.

    ************
    Ormanlık alanda tek dizimi yere koymuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yoğun telepatik iletişimden dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Aslında serin bir yaz akşamıydı. Ama görevin ve ne yapacağımı bilememin verdiği heyecandan dolayı sıcak basmıştı. Kenardan bir yerden bir ağustos böceğinin sesi geliyordu. İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve neredeyse bütün canlıların DNA’larıyla oynanmış, beyinler yıkanıp zihinlerle oynanmış, devletin içinde devlet, örgütün içinde örgütler kurulmuştu. Tanrı’m. Ölü ruhlarla konuşan bir kız bile vardı. Buna rağmen doğa hiçbir şeye aldırış etmeden sakince akışına devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi her şey kendi kontrolündeymiş gibi davranıyordu. Her şeyi insan eliyle yapılmış olan şu ormanlık alanda öten bu ağustos böceğinin doğa ananın bir evladı olduğuna emin gibiydim. Gerçi o takıntılı mimarı düşündüğümüzde o bile insan eliyle yapılmış olabilirdi.

    19 hakkında epeyce bilgim vardı. Devletin içindeki en iyi elemanlarımız, siber güvenlik ve siber saldırı uzmanlarımız aylarca çalışmış ve sonunda 10 numara olan Kuzey YILMAZ’ın savunma sistemini aşmayı başarmışlardı. Kuzey kendisi hariç bütün 19’u yani 18’i dinliyordu. Hatta liderleri olan Yüce Üstad’ı bile dinliyordu. Onun bütün bilgilerini böylece almış olduk. Arada sırada ben bu ormanlık alana gelerek uzaktan telepatik yollarla konuşmalarını dinlemiştim. Kimse hiçbir şey fark etmemişti. Daha da önemlisi içeride bir adamımız vardı. Bu adamın kim olduğunu ben bilmiyordum. Bilse bilse 19’la iletişim kurma görevini bana veren Mustafa Bey biliyordur. Bana sorarsanız Mustafa Bey 19’la savaşmak için yeterli bir adam değildi. Devlet ona bu konuda yetki vermişti ama buraya torpille geldiğini düşünmeden edemiyordum. Asıl operasyonun başında ise bambaşka bir adam olduğunu biliyorduk. Kendisini hiç görmemiştim ama ona İskender diyorlardı. Başbakandan daha çok şeyden haberi olduğu söyleniyordu.

    Bu kadar beklemek yeterdi. Çömeldiğim yerden kalktım. Derin bir nefes alarak işe koyulmaya karar verdim. İlk olarak etrafında gerçekleşen her şeyi sorgulayan 9 numarayla başlayacaktım. Bizim tarafa çekilmesi en muhtemel adaylardan biriydi o. Ama bizi de sorgulayıp 19’da kalması işten bile değildi. O yüzden dikkatli olmalıydım. Tam 9 numarayla telepatik olarak konuşmaya başlayacaktım ki telefonum çaldı. Mustafa Bey arıyordu. Telefonu açar açmaz konuşmama bile fırsat vermeden acele acele şunları söyledi. “Acil karargaha gel, bütün planlar değişti.” Onu dinlerken arkada bağıran ve onun sesini bastıran kuvvetli erkek sesini duymazdan gelmeye çalıştım. Keşke 1 numaranın oğlu Doğan gibi bir anda karargaha dönebilseydim.

    Bana tahsis edilen arabayla karargaha dönmem trafik yüzünden 1 saatimi aldı. Hem fiziki, hem siber anlamda bir kale olan bu karargahtan devletin içindeki pek az birimin haberi vardı. Bu bina öyle bir teknolojiyle donatılmıştı ki 19’un içindeki telepatların bile burayı dinlemesi imkansızdı. Karargahı tarif etmeye gerek bile yok. İçi de dışı da sıradan bir belediye binası gibi ruhsuz görünüyordu. Hemen ikinci kata, Mustafa Bey’in odasına çıktım. İçeriden hala bağırma sesleri geliyordu. Kapıyı tıkladıktan sonra girdim. İçerdeki manzara beklediğim gibiydi. Mustafa Bey resmi makamının önündeki koltuklardan birine oturmuş, mahzun mahzun önüne bakıyordu. Kafasının üstündeki dökülmüş saçları, bıraktığı ince ve kır bıyığı bende emekli bir amca izlenimi uyandırıyordu. Bakacak başka yer bulamadığı için halıya bakıyordu ve o bakışlar da emeklilik zamanının gelmesini bir an önce istediğini belli ediyordu.

    Ayakta, camın önünde ise sarışın, uzun boylu, jilet gibi bir takım elbiseyle çakı gibi bir adam duruyordu. Bağırışlar ona aitti.
    “Bundan böyle bu kurumda benden habersiz tek bir adım dahi
  • Katılımcılar ve Yorumlar: #5801199
    Kurallar: #5782014

    (BUTUNLESTIRILMIS HIKAYE)

    Islak, nemli ve soğuk bir akşamdı. Herkesin akşam yemeği için evlerine girip sıkıca kapısını kilitlediği Medine Sokak’taki lambalar yeni yeni ışıldamaya başlamıştı. Evlerden sokağa taşan çocuk çığlıkları ve cızırtılı televizyon seslerine, çöp tenekesini karıştıran kedilerin gürültüsü karışmaktaydı.

    Sokağın başında genç bir kadın belirdi. Nefes nefeseydi, kısaca soluklandı. Siyah mantosunun üzerinden kafasını sardığı siyah yün şalını yüzünü ve kuzguni siyah saçlarını iyice örtmek istercesine düzeltti. Tedirgindi. Kaçamak bir bakış attı geldiği yöne doğru ve Medine Sokağa çevirdi masmavi gözlerini… Sağ elini cebine soktu, içindekini sıkıca kavradı. Akıl hocası, üstadı ona güvendiğini söylemişti, onu hayal kırıklığına uğratamazdı. Başarısız olmanın tedirginliği ve korkusuyla derin bir nefes aldı, yürümeye başladı tekrar.

    Artık hızlı hızlı değil, temkinli yürüyordu. Her santimini avucunun içi gibi bildiği bu sokak o an gözünde öyle yabancılaşmıştı ki. Bir kere daha sağ cebini yokladı. Bir mektubu taşımanın yükünün böylesine ağır olabileceğini bilmiyordu bu güne kadar. Gözlerini evlerin numaralarına bakmak için kaldırdığında çoktan 23 numaralı dairenin önüne gelmiş olduğunu fark etti.
    Bir türlü cesaretini toplayamıyordu eve girmek için ancak çok vakti kalmamıştı, hızlı olmalıydı. Derin bir nefes aldı; akıl hocasının sözleri kulağında çınlıyordu. ''Yapabilirsin Yasemin yapabilirsin...'' diyerek kendini telkin etmeye çalışıyordu. Bir anlık cesaretle açık kapıdan içeri girdi ve merdivenlerden en üst kata tırmanmaya başladı. Tek bir dairenin bulunduğu o çatı katına ulaştı. Siyah şalını gevşetip uzun siyah saçlarını serbest bıraktı ve ağır hareketlerle zili çaldı.

    Kapı açılır açılmaz morgu andıran soğuk, ürpertici, kötü kokan hava siyah şalını omuzlarına düşürmüş, saçlarının dağılmasına neden olmuştu. Aralıklarla gelen kokuyu içine çekmemek için şalını burnuna doğru getirse de keskin koku her yeri kaplamıştı. Uzun süre karşısındaki adama bakakaldı. Saçlarındaki karışıklık, göz altı torbalarının derin morluklarla bezenmesi, sakallarının birbirine karışıklığı, yüzündeki derin yaralar, ürkütücü, keskin, mavi bakışlarının ardındaki sinsi gülüş onu tedirgin ediyordu. Dün gece izlediği korku filminin replikleri kafasında uğuldayarak başını döndürüyordu. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Dizleri titriyor, aldığı her derin nefes gözlerini bulanıklaştırıyordu. Adam hiçbir şey söylemeden etrafını kontrol ettikten sonra görünümünün aksine zarif bakımlı elleriyle kadını hızlıca içeri çekti. Kadın hocasının onu böyle bir yere böyle bir adamın yanına gönderme sebebini anlamaya çalışırken garip ve ürkütücü bir şekilde dekore edilmiş mezbahayı andıran bu evden çıkıp çıkamayacağını düşünmeye başladı.

    Beyni hızla düşünmeye, etrafındaki eşyaları çıkarmaya, hızla atan kalbini kontrol etmeye çalışıyordu. Düşüncelerini bir türlü toparlayamıyordu. Neresiydi burası? Neden hocası onu böyle bir yere göndermişti? Kendini bir tür denek faresi gibi hissetmesine sebep olan neydi?
    Kadın tüm bu dumanlı düşüncelerden henüz sıyrılamamışken, adamın zarif görünüşüne zıt olarak sanki hiç kötülük yapmayacakmış gibi duran ellerine kaydırdı gözlerini.

    Ne vardı bu ellerde onu korkutan? Bilemiyordu.

    Çocukluğundan kalma o korku nüfuz etti tüm bedenine. Ölümden korkardı o. Her insan ölümden korkar ama başka türlü korkardı sanki. Yitirmekten korkardı bir nevi. Neyi yitirecekti ki? Yitirecek bir şeyi mi kalmıştı.
    Bu aklına gelince içindeki korku yerini yavaş yavaş korkusuzluğa bıraktı. Gözlerinin içindeki nefreti hissediyordu. “Başaracağım” dedi kadın kendine. “Başarmalıyım, bu sefer kimse için değil, kendim için başarmalıyım…”
    Ve yavaş yavaş adama doğru döndü…

    24 yaşında, genç bir kadının tedirgin bir yüz ifadesiyle ve bir akşam üzeri kapısını çalması adamın da telaşlanmasına neden olmuştu. Çünkü yıllardır saklanıyordu ve rutin ziyaretler dışında kimseyle görüşmemiş, insanlarda en ufak bir merak uyandırmamıştı. Kapı deliğinden kadının yüz ifadesini görür görmez hayatının bundan sonrasının, bundan öncesinden farklı olacağını anladı.

    Şimdi kadınla göz gözeydiler. İkisi de ayakta ve daha bir kelime bile konuşmuş değillerdi. Tanımadığı birisini evine alıp, ayakta onunla göz göze durmak alışılagelmiş bir durum değildi. Fakat ikisi de bu tür bir ayrıntıya takılmıyordu bile. Adamın tek isteği bir an önce ne olacaksa olması, kadının konuşmasıydı. Yasemin de bunu anlamış olmalı ki zarif ve yavaş hareketlerle, adamın yüzüne bakmayı devam ettirirken elini sağ cebine attı. Mektubu çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Her ne kadar mektupta ne yazıldığına dair bir fikri olmasa da, bu mektubun adamın eline geçmesi ile gerçekten korkmaya başladı.

    Yasemin, adama doğru bir adım atıp," Artık bu görev senin" dedi ve devam etti. "Bugün bu işi bitirmelisin, hocamızın yıllardır araştırıp ulaştığı bu bilgiler bizim için çok önemli. Mektubun içeriğini tam bilmesem de tahminimce aramızda bulunan casusların yazılı olduğu ve senin neler yapman gerektiğini eminim en ince ayrıntısına kadar yazmıştır. Artık bu işin geri dönüşü yok. Buraya gelirken çok dikkatli davrandım fakat çıktığımda hayata kalacak mıyım bilmiyorum eğer ben geri dönmeyi başaramazsam sen görevini bitirip mutlaka hocam ile temasa geç. Bu eve bir daha uğrama," diyerek sözünü bitirdi.

    Konuştukça üzerindeki korku ve kendine olan güvensizliği azalmıştı. Adam hiç ses çıkarmadı ve zarfı eline alıp açtı. Yasemin ise onun yüzünde beliren ifadeyi ve şaşkınlığı fark ettiyse de sormaması gerektiğini çocukluğundan itibaren aldığı eğitimden biliyordu. Bu adamın namı hocasının yanında ulaşılmazdı. Yıllardır duyduğu ismi ile kendi düşüncelerinde onu çok farklı yaratmış ama burada gördüğü adam ile hiç bağdaştıramamıştı. Sadece bir konuda hocasının hakkını yiyemezdi. Adamın gözlerindeki korkusuzluk o kadar barizdi ki onu hiç tanımayan biri bile onun acımasız biri olduğunu hemen anlardı. Yasemin daldığı düşüncelerden adamın mektubu tekrar zarfa koyması ile geri döndü. Adam elinde tuttuğu zarfı masanın üzerinde yanan mumun ateşine tutarak yanmasını seyretmeye başladı. En köşeye, eline yaklaşan aleve kadar bırakmadı, daha sonra izmaritle dolu küllüğe bırakarak tam olarak yanmasını izledi. Alev sönünce kurşundan daha keskin bakan gözlerini Yasemin'e çevirerek,

    "Hiç bir yere gitmiyorsun. Bana şimdiye kadar bilgi getiren hiç kimse yanımdan kendi isteği ile ayrılamamıştır. Yoksa hiç görünmeyen benim namım nasıl destan olarak herkesin dilinde dolanır. Çoğu insana göre ben hiç var olmadım. Bugün "Gölge" diye bir isme sahipsem eğer, bu yüzdendir. Beni sayılı olarak gören bir kaç insandan birisin. Hocan sana bu konu hakkında bilgi vermedi mi? Beni gören bir daha gün ışığını göremez," diyerek Yasemin'e doğru bir hamle yaparak onu bileğinden yakaladı.
    Yasemin bu ani harekete karşı, esen lodosa karşı incecik bir yaprakmış gibi savunmasız yakalandı. Birden bileğini çekti ve ''Şimdi ne olacak ve biz ne yapacağız'' dedi. Gölge küçük adımlarla masaya ilerledi ve zarif bir hareketle sandalyeyi çekip oturdu. Yasemin bu hareket karşısında biraz daha sakinleşti. Gölge dirseklerini masanın üzerine çıkarıp kafasını ellerinin arasına aldı ve düşünmeye koyuldu. Odanın kasvetiyle bütünleşmişti adeta.
    Karşısına ise Yasemin usulca oturdu. Gölge ''Onu benim yanıma gönderdiğine göre bir şeyler görmüş olmalı'' diye düşündü. Yasemin'in gözlerinin içine bakarak ''Bir fikrim var ve eğer gerçekleştirebilirsek gerçekten büyük bir şey yapmış olacağız ve beni artık tanıdığına göre bunu reddetme şansın yok'' dedi Gölge.

    Adamın bakışlarında tuhaf bir olgunluk, karşısındaki kim olursa olsun bütün direncini kırabilecek bir tarif edilemez kuvvet hissetti Yasemin. Garip bir ateş düştü içine ansızın; dünyanın uzak bir köşesinde bir tren garıydı şimdi oturdukları oda, sanki istemeden düştüğü bir yalnızlıkla boğuşurken epeydir, garın uzak ucundan bir adam geldi usulca, tanımadığı kesindi ama yabancı da değildi. Birden değişiverdi her şey; trenler vaktinde geldi hep, yolculuklar hep kavuşmayaydı sanki artık, yolcular hep mutlu... Yollar hep bahardı… Göğsünde bir genişlik hissetti, dizlerinde hafiften bir titreme… Baktı gözlerinin içine… Adını koyamadı epeyce, sonra bildi; bunun adı aşktı...

    Yasemin '' Nereden tanıdık geliyor bu adam?'' diye düşünüyordu içten içe. Ama aklına adamla ilgili hiçbir an gelmedi. Gölge ayaklandı bir anda ve adamla tokalaştı. Bir şeyler konuşuyorlardı fakat Yasemin şaşkınlığın etkisiyle konuşmanın başını duyamamıştı. Sonra kendini toparladı ve içinden ''Ne yapıyorum ben! Hocam bana bir görev verdi. İlk önce ona odaklanmalıyım.'' dedi. Konuşmaya dikkat kesildi. Gölge bir mekandan bahsediyordu ama Yasemin öyle bir mekanı hiç duymamıştı, hocası bahsetmemişti. ''Orada bir görüşme ayarlamak gerek.'' dedi Gölge. Gizemli adam da başıyla onayladı onu. Yasemin içten içe kızmaktaydı kendine, konuşmanın başını dinlemediği için. Artık yapacak bir şey yoktu. Ya hocasının verdiği görevin ne olduğunu bilmeden Gölge'nin yanında kalacaktı ya da bir şekilde bu durumdan kendini kurtarmalıydı. Hemen karar vermeliydi yoksa istemediği şeyler yapmak zorunda kalabilirdi. Gizemli adam çoktan yanlarından uzaklaşmıştı Yasemin bunu dakikalar sonra fark etti... Düşünüyordu o süre zarfında. Ve kararını vermişti artık...

    Fakat yapmayı düşündüğü şey neredeyse imkânsızdı. Gölge’nin onu engelleyeceğini biliyordu. Bu yüzden onun oyununa dâhil olmaya karar vermişti ki Gölge’nin başını iki yana salladığını gördü.

    “Sakın..” dedi Gölge. "Sakın!"
    "O düşündüğünü daha önce kimsenin denemediğini mi sanıyorsun. Benden kaçmaya çalışan hiç kimse o kapıdan tek parça halinde geçemedi.”
    Yasemin’in içini bir korku sardı. “Nasıl?” diye düşündü. “Hocam, beni duygularımı kontrol edebildiğim için görevlendirdi. Fakat bu adam hiç çaba sarf etmeden ne düşündüğümü anladı. Nasıl?”

    Gölge’den iyiden iyiye korkmaya başlayan Yasemin başını öne eğdi ve kısık bir sesle “Tamam.” dedi. “Planın nedir? Ne yapıyoruz?” Biz demişti, çünkü Gölge’nin kendisine bu odadan yalnız çıkma izni vermeyeceğini biliyordu. Başını kaldırmadan Gölge’nin cevabını bekledi. Sanki dakikalar geçmişti. “Biz değil. Sen ve o.” dedi. Yasemin şaşkınlığını gizleyemeden Gölge’nin eli ile işaret ettiği tarafa döndü ve Gizemli'yi gördü. O adam ne zaman geri dönmüştü. Kapı sesi duymamıştı. “Bu kadar sessiz olması mümkün değil.” diye düşündü. Yasemin’in şaşkınlığı Gölge’nin hoşuna gitmişti. “Benim gibi bir adamın yaşadığı yerde, yalnızca bir çıkış yolu beklememelisin. Saklanmak ve kaçmak, bu ev bunlar için planlandı.” dedi ve ekledi. “İkiniz gidiyorsunuz. Benim gelmem zaman alacaktır. Gidin ve beni bekleyin.”

    Yasemin tam “Nereye gidiyoruz?” diyecekti ki Gizemli onu durdurdu. “Soru yok. İsim yok. Sadece sana söyleneni yap. Beni takip et!” dedi ve odadan çıktı.

    Gizemli önde, Yasemin'le evden çıktıklarında sokak bomboş ve hava iyice kararmıştı. Evlerden gelen sesler azalmış ancak daha belirginleşmişti. Islak zeminden yansıyan sokak lambalarıyla it yalasa doyar dedirten pis çöp tenekelerine inat etraf gıcır gıcır görünüyordu. Bodrum katları pencerelerinden gelen rutubet kokuları Yasemin'in dimağını okşayarak nerede olduğunu hatırlatıyordu. Gizemli bir anda durup, arkasına dönüp baktı, sonra eskisi gibi yürümeye devam etti. Sanki Yasemin'in arkasında olduğunu kontrol etmekten çok söylemeyi düşündüğü şeyi bir anda söylemekten vazgeçer gibi. Yasemin o sırada bu hareketin kendisini kontrol etmek için olduğunu düşündü.

    Biteviye binalarla sınırlanmış, üzerinde küçük sıradan dükkanların olduğu bir caddeye ulaştılar. Daha aydınlık caddede Gizemli'yi daha iyi gözleme imkanı olan Yasemin, Adam'ın sağ paçasının sol paçasından daha uzun olduğunu ve yolu süpürmekte olduğunu gördü. Bir an için uyarmak ve düzelttirmek istedi fakat içinden boş vermişliğin 'aman canım'ını çekip takibe devam etti. Akıl Hocası'nı daha az düşünür olmuş yönlendirilme ve iradesini başkasına teslim etmenin rehavetiyle cadde bitimine kadar yürüdüler. Yasemin caddenin bittiğini, yol boyunca izlediği ayaklarının durmasından sonra fark etti. Solunda beliren otomobile Gizemli'nin işaretiyle sağ ön koltuğa bindi, Gizemli de Yasemin'in arkasından otomobile bindi. Alışkanlığın verdiği doğallıkla bakmadan anahtarı kontağa sokup çalıştırdı. Yasemin "nereye?" demek istedi, fakat Gizemli'nin daha önce söylediklerini hatırlayarak sustu.

    Dar sokaklarda yavaş yavaş ilerliyorlardı.Şehrin zengin kısmı arkada kalmıştı.Artık gözüne çarpan manzara yalın ayaklı çocuklar ve varoşluklarıydı.Yasemin bir yandan etrafına bakıyor bir yandan da olan biteni anlamaya çalışıyordu.Bir süre sonra derin düşüncelere daldı.Annesini ve babasını hiç tanımamıştı.O daha küçükken bir adam tarafından yetimhaneye bırakılmış ve ismini yetimhane görevlileri vermişti.İçine kapanık olmasına rağmen yaptığı zekice hareketlerden etrafındakilerinin dikkatini çekmiş ve bir süre sonrada hocası tarafından evlatlık alınıp bugünlere gelmişti.Hocası ona güvenmekle birlikte bütün önemli işleri yasemine yaptırıyordu.Bu da o önemli işlerden biri olmalıydı.Önemli olmasa hocasının gölge gibi bir adamla ne işi olabilirdi ki.Bu seferki farklı olacak gibi gözüküyordu.Bu düşüncelere dalmışken araba şehirden uzak ıssız bir deponun önünde durdu.Demekki görüşme bu depo da olacaktı.Gizemli arabandan indi.Arabadan inerken Yaseminin gözü gizemlinin boynundaki dövmeye takıldı.Bu dövmenin aynısını Sicilya'da Badelementi Dontano'nun korumalarında görmüştü.Bu arada Yasemine kendisini takip etmesini işaret etti. Deponun kapısına doğru yöneldiler.İçeride yasemini ne bekliyordu.Gizemli demir ve ağır olan kapıya var gücüyle yüklendi.Kapı gıcırdayarak açıldı.

    Kapı açılmakta iken Yasemin'in içi titriyordu. Kapıyı yarıya kadar açan Gizemli durdu ve Yasemin'in gözlerinin içine baktı. Yıllarca eğitim almış olan Yasemin bu ürkekliği üzerinden atması ve cesurca davranması gerektiğini biliyordu. Öyle de yaptı "Hadi ne yapacaksak yapalım" dedi. Gizemli içeriye ilk adımını attı ve arkasından Yasemin devam etti. On adım ilerledikten sonra sola döndüler. Karşılarında ayakta bekleyen 1.75 boylarında, sarışın ve siyah gözlüklü bir adam bekliyordu.

    Gizemli "Merhaba, Turgay." dedi.
    Turgay "Hoşgeldin adamım, umarım bu sefer de benim beklemeye devam etmemi söylemezsin. Biliyorsun ben 48 yaşındayım ve tam 11 yıldır bu anı bekliyorum."
    Gizemli "Bu sefer iş kesinleşti Turgay, hocadan beklenen haber geldi."
    Turgay "O zaman hazırlanıyorum dostum. İntikam vakti gelmiştir."

    Gizemli "Bu küçük hanım da bizim takımda, ona da bir korunma aleti getirirsen iyi olur."

    Yasemin bu adamı bir yerden tanıyormuş gibiydi. Düşündü. Evet bu Turgay denen adam 11 yıl önce belediye başkanlığına aday olan annesi Türk babası ise Rus; Turgay Dontano idi, ancak seçimden iki gün önce tüm ailesiyle beraber öldürülmüştü. Ya da öyle sanılıyordu. Kafasında bir sürü soru beliren Yasemin, bunun sırası değil diye düşünüp olayları akışına bırakmaya karar verdi.

    Turgay hem mutlu hem hırslıydı. Çünkü ailesinin intikamını alma vakti gelmişti. Yıllar önce başkan olmaması için diğer aday olan Harun Bey'in kardeşi Adnan ve işbirlikçileri tarafından bir gece yarısı tüm ailesi öldürülmüştü. Turgay ise olay gecesi evde olmadığı için kıl payı ölümden kurtulmuştu.

    Turgay döndüğünde giydiği takım elbise ile siyahlara bürünmüştü. Belinde silahı, elinde de Yasemin için bir silah getirmişti.

    Turgay "Arka garajda benim gibi sabırsızlanan arabam bizi bekliyor." dedi.
    Ve arka kapıya doğru yöneldiler.

    Garaja ulaştıklarında Yasemin gördüğü manzara karşısında afalladı. İçeride masaya bağlanmış bir adam hareketsizce yatıyordu. Adamın tırnaklarının tek tek sökülmüş olduğu, işkenceye uğramış kanlar içindeki vücuduna bakakaldı. Gözlerini başka yöne çevirmek istiyor ama yapamıyordu. Hocası yıllardır kendisini eğitirken teorik öğrenebileceği her şeyi öğretmişti. Ölüme karşı bile hazırlıklıydı. Ama verdiği görevlerin hiçbiri böylesine zor ve sınayıcı değildi. Yasemine güvendiği için onu haberleşme aracı olarak kullanıyordu.Gizli belgeleri ulaştırırken iki tarafta soru sormaz ve olağan bir şekilde görev tamamlanırdı. Bu olanlar karşısında da bu yüzden metanetini korumakta zorlanıyordu.
    Turgay baygın adamın iplerini çözerken, Yasemin de adama doğru yaklaştı ve yüzüne baktı. O anda adam yavaş yavaş gözlerini açmaya başladı. Yasemini görür görmez gözleri büyüdü. Şaşkınlıktan dili tutulmuş gibiydi. Bir şeyler söylemeye çalıştı ama söyleyemedi. Anlamsız sesler çıkartıyordu. Yasemin onu anlayabilmek için farkında olmadan dahada yaklaştı. O anda konuşamamasının sebebini anladı. Adamın dili kesilmişti. Tek tek sökülmüş dişlerinin arasından kan içinde kalmış dilinden geriye kalanları gördüğünde artık kendini tutamadı.Arkasına dönüp gözüne takılan kovaya doğru yöneldi ve içine kusmaya başladı. Adamın ayıldığını fark eden Turgay, kafasına indirdiği yumrukla tekrar bayılttı.
    Yasemin kendine neden ben burdayım diye soruyor, kendisine bunca yıl bakmış, eğitmiş, babalık etmiş hocasının bu psikopatların yanına gözünü kırpmadan gönderebilişine akıl sır erdiremiyordu. Gölge dahi hocasının tarafında olmasına rağmen onu öldürmekle tehdit etmişti. Eğer plana dahil olmayı kabul etmemiş olsaydı, bu psikopatların ona yapabileceklerini düşündükçe midesi bulanmaya devam ediyor, kustukça kusası geliyordu.
    "Seninki dayanamadı" diyen Turgay'ın kahkaha sesi geldi arkadan. Adamı çoktan çözmüş arabanın bagajına yerleştiriyordu.
    "Nerden benimki oluyormuş, onun burda olmasının anlamı bile yok. Şunun haline baksana. Böylesi önemli bir görevde birde çömezlerle uğraşıcaz. Gölgeye'de söyledim. Onu öldürmeliydi."
    Yasemin bu konuşulanları duyunca hışımla arkasına döndü ve Gizemli adama doğru yürümeye başladı.

    Yasemin düşündü evet ne işi vardı burada. Ailesine tam ihtiyacı olan yaşta bırakılmıştı bir yetimhaneye. Peki neredeydi ailesi? Ne yapıyorlardı? Ne olmuştu da bırakmışlardı Yasemin'i bir başına. Aklı karmakarışıktı. Ne yapacak ve ne hissedecekti nereden gelmişti buraya. Aklında tek bir soru " Ben burada ne yapıyorum?" Korkmuş ve az önceki manzaradan çok ürkmüştü. Birden aklına geldi belki bu kadar silik bir insan olmasa kimse onun farkında olmayacaktı. Pişman mıydı?
    Gizemli adama doğru yürüdüğü o saniyeler içerisinde neler düşünmüştü. Korkuyordu ama belli edemezdi. Hocasına söz vermişti. Onu asla yarı yolda bırakamazdı. Peki bu adamlara nasıl güvenecekti...

    Hocası Yasemin'i çok iyi eğitmişti boyun eğmemeli, zayıflık göstermemeliydi. Turgayla Gizemlinin yanına ulaştığında her şey göz açıp kapayıncaya kadar oldu. Gizemlinin belindeki silahı kaptığı gibi kafasına dayadı. Turgay ise daha elini beline atamadan soğuk namluyu şakaklarında hissetmişti bile. İkisinin de şaşkınlığı yüzlerinden okunabiliyordu.
    Bu Durumdan en çabuk sıyrılan Gizemli oldu. Alaycı bir tavırla '' napıcaksın sıkacak mısın kafamıza'' diye sordu Yasemin'e. Yasemin uzun uzun Gizemlinin suratına baktı. Gizemlinin yıllardır girdiği savaşlardan, kavgalardan aldığı yaraları, sıyrıkları inceledi bir süre. Çok acı çekmiş olmalıydı. Arkadan gelen inleme Yasemin'i daldığı düşüncelerden sıyırdı ; adam tekrar uyanmıştı. Göz ucuyla adama baktıktan sonra Gizemliyle Turgay'a geri döndü. '' Hayır, çünkü hepimiz aynı amaca hizmet ediyoruz, biliyorum ki hepimizin alması gereken bir intikam var ve üçümüz de iyi eğitilmiş insanlarız. Yıllarca bu anı bekledik artık intikam vakti geldi, bu saatten sonra canlarımız birbirimize emanet.''
    -Şu an kafamıza koduğumun silahını dayadın ve canlarımızın birbirimize emanet olduğunu mu söylüyorsun dedi Gizemli sırıtarak.
    Ah! Pardon diyerek Yasemin silahları indirdi ve ekledi ama az önce sarfettiğiniz sözler çok kabacaydı ve beni çok kırdınız. Bir de şu adamla başka işimiz var mı ?
    Turgay: ''hayır bülbül gibi şakıdı pezevenk alacağımı aldım'' dedi.
    Bu söz üzerine Yasemin yine kendisinden beklenmiyecek bir çeviklikle inleyen adama yöneldi ve kulağına eğilerek bağırdı: ''Eşref Hocanın selamı var '' ardından adamın kafasına dayadığı silahın tetiğini çekti.
    Adamın dağılmış beynine bakakaldı bir süre. Nasıl yapabiliyordu bunları, nasıl bu kadar değişebilmişti. 1 saat önceki ürkek kız çocuğu gitmiş sanki yerine yılların seri katili gelmişti. Simsiyah saçlarının bazı yerlerinde adamın beyninin parçaları göze çarpıyordu.
    Gizemli arkadan alkışlamaya başladı turgay da hemen ona eşlik etti.Ardından'' pekala bu kadar mizansen yeter gençler halletmemiz gereken önemli işler var, küçük hanım sen de o silahı hemen bana veriyorsun zira içindeki psikopat tekrar uyandığında o silahın elinde olmasını istemem'' dedi.
    Yasemin itiraz etmeden robotik hareketlerle silahı Gizemliye uzattı. Hala olayın şokunu yaşıyordu. Gizemli silahı Yaseminden aldı Turgaya başıyla arabayı işaret etti ve arabaya doğru yöneldi Yasemin de ağır adımlarla onu takip etti. Bir kaç adım atmıştı ki durdu ve '' sigaranız var mı acaba'' diye sordu titrek bir sesle. Turgay cebinden çıkardığı sigara paketini ve çakmağı uzattı. Yasemin titreyen elleriyle paketi aldı içinden bir tane sigara çıkarıp dudaklarına götürdü, sigarayı çakmağın alevine değdirmeden yaktı ve derin bir nefes aldı.

    Peki dedi, yüzünde şeytani bir gülümseme belirmişti. Artık işimize bakalım...