• Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • Hucurât, 12.Ayet

    Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının! Şübhesiz ki zannın bazısı günahtır; (birbirinizin kusûrunu inceden inceye) araştırmayın; bazınız, bazınızı gıybet etmesin! Sizden bir kimse, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?(1) İşte bundan tiksindiniz! O hâlde Allah’dan sakının! Şübhe yok ki Allah, Tevvâb (tevbeleri çok kabûl eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

    Ayetin tefsiri:

    1,“Gıybet (dedikodu), ehl-i adâvet ve hased ve inadın (kindâr, kıskanç ve inadçıların) en çok isti‘mâl ettikleri (kullandıkları) alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sâhibi, bu pis silâha tenezzül edip isti‘mâl etmez. (...) Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hâzır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip (hoşlanmayıp) darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftirâdır. İki katlı çirkin bir günahtır. Gıybet, mahsus (husûsî) birkaç maddede câiz olabilir: Birisi: Şekvâ (şikâyet) sûretinde bir vazîfedar adama der, tâ yardım edip o münkeri (çirkin şeyi), o kabâhati ondan izâle etsin ve hakkını ondan alsın. Birisi de: Bir adam onunla teşrîk-i mesâî etmek (berâber çalışmak) ister. Senin ile meşveret eder (danışır). Sen de sırf maslahat (faydalı olmak) için garazsız olarak (düşmanlık taşımadan), meşveretin hakkını edâ etmek için desen: ‘Onun ile teşrîk-i mesâî etme. Çünki zarar göreceksin.’ Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir (i‘lân) değil; belki maksadı, ta‘rîf ve tanıttırmak için dese: ‘O topal ve serseri adam filan yere gitti.’ Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecâhirdir. Yani fenâlıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiâtla (günahlarla) iftihâr ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak âşikâre bir sûrette işliyor. İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a‘mâl-i sâlihayı (sâlih amelleri) yer bitirir.”
  • Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kar ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş! Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hala uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

    -Her şey düzeldi mi peki?

    Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır.
    Kendimi öldürmek için evden çıkmıştım, ama bir dut hayatımı değiştirdi. Sıradan, önemsiz bir dut. Dünya göründüğü gibi değildir. Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.
  • 520 syf.
    Evet öncelikle herkese merhabalar. Yazıma gecmeden önce müsadenizle Ezginin Günlüğünden bir parça dinleyerek başalamak isterim.. ( Aşk Bitti)
    ''Aşk bitti, elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
    Aşk bitti, içimden sanki bir şeyler kopup gitti
    Aşk hiç biter mi
    Hiçbir şey olmamış gibi boşlukta kaybolup gider mi
    Aşk hiç biter mi, aşk hiç biter mi?''

    -Martinin aşkı bitmişti..

    Kimdi; benı aşka sarmalayan, hayata bağlayan, edebiyatla coşan, bilgi ile harmanlayan, umut ile kavuran ve aynı zamanda aşktan soğuttan, umuttan bihaber olan, sevginin köreldiğini anlattan, bir şeylerin eksikliğini hep hissetiren ve beni bir oraya bir buraya savuran bu adam kimdi?
    Evet Martin Eden'in ta kendisiydi...


    Martin Eden kimdi ?

    Sürekli ikamet edeceği yeri asla bulamayan, kendini nerede bulduysa oraya uyum sağlayıp yerleşen, hem çalışırken hem de eğlenırken sergilediği yeteneğiyle, hakları için mücadele etme isteğiyle ve insanların saygısını kazanma becerisiyle her zaman, her yerde gözde biri olmuştur. Fakat olduğu yere asla kök salmamıştır.
    Sürekli kendini huzursuz hissetmiş, her zaman ötelerden bir yerlerde bir şeylerin çağrısını duymuş ve yaşamı boyunca dolanıp durarak kitaplara, sanata, ve aşka ulaşana kadar bu çağrının peşine düşmüştür.. Aşk! Aşk! (Aşk hiç biter mi ? diye bitiriyor ezginin günlüğü...) Peki ya Martin? Bitirdiği aşk mıydı yoksa bitirilen kendisinin ta kendisi miydi ? Elbette biten bir şeyler vardı.. Aşk bitmişti.. Ezginin günlüğünde yazılan bir not gibi ;
    ''Aşk bitti, elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
    Aşk bitti, içimden sanki bir şeyler kopup gitti..''
    Sanırım Martinin güncesınde de bu yazılıydı...

    Kitabın içeriği ile ilgili kısaca şöyle değinmek isterim:

    Martin tesadufı bır karşılama sonrası sosyal statusunu ve gucunu, egıtımınden ve zengınlıgınden alan Ruth'a ilk görüşte aşık olmasıyla başlar. Eğitim ve zengınlık, Martın'ın hikayesı ıcın oncelıkle bu unsurları elde etmesı gerekecektır ve bunu içinde onunde alması gereken uzun bır yol vardır. Yolculuk boyunca maddı olarak sıkıntılar cekecek ve yer yer bu yolda ınancını kaybedecektır fakat Ruth'a olan aşkı onun ıcın bu yolda her daım itici bir kuvvet olmaktadır.
    Martinin tek hedefı kıtap yazmak ve bunun getırılerı ( ün. şöhret, para) ile Ruth'u elde etmektır. Daha sonrasında anlayacaktır kı ilk etapta Ruth ıcın ıstedıgı para ve ünü onu çok farklı bir toplumsal psikolojı sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun asıl onemsedıgı fıkırlerden daha zıyade para ve ündür tezi gerekçeleriyle açıklanmaktadır.. ( Bu arada çalan şarkıyıda paylaşmak isterim; onur ünlü'nun yonetmenlıgını yaptıgı gunesın oglu fılmınde haluk bilginer'in soyledıgı o muazzam parca: öyle bir kara sevda, kara toprakla biter..)
    Sanırım Martinin kara toprakla bitmemişti ama maviliklerle bittiği aşikardı..

    Martin zihnindeki ateş toplarını cömertce etrafına savurdu. Kimi zamanda dönüp kendıne nişan aldı o maviliklerde. Büyük oyunu bozmak için çıkmıştı yola... İdeallerını bırer tuğla gıbı kullandı, geçmişini sıva yapıp o tuğlaları birleştırdı. Sonra dunyaya meydan okumak ıcın ınsa ettıgı tek göz odasını rengarenk bir aşk hikayesi ile baştan başa boyadı.. (Ah! Maviliklerin tonlarını çok ağır basıyordun... Mavilikler içinde uyu Martin...) Belki de hesaplayamadıgı tek şey, odasını insa ettıgı zemının bataklık olmasıydı. Martın yılmadan çalıştı, öğrendi, ögrendıkce odasına yenı katlar cıktı.. Sonra, yenıden çalıstı, daha çok ogrendı ve kelımelerden kendıne kucuk bır fıldısı kule yaptı.. ( ama mavının tonları zihninden bir türlü çıkmıyordu...) Zemini böyle bataklıkla dolu olan bır kuleyı ayakta tutacak kadar bir güç yoktu... Tüm idealler, tüm geçmiş ve o görkemli aşk hıkayesi, okurun bakışları arasında bataklıgın ıcınde kayboldu.. Mavinin tonları arasında derın sularda yüzdü bir aşk hikayesi.. Ezginin günlüğün de yazıyordu zaten;

    Kalır dilimizde yinelenen bir şarkıda
    Bir okul çıkışında bir çocuk bakışında
    Kalır bir kitapta bir masal perisinde
    Bir hasta odasında bir gece yarısında
    Kalır bir durakta yırtık bir afişte
    Buruk bir gülüşte dağılmış yürüyüşte
    Aşk hiç biter mi, aşk

    Ve aşk bitmişti...

    Ve bizler 494 sayfalık kağıt parçalarında tutuşan yanımızla kalakaldık yalnızlıgımızda...

    Son olarak ; Kendinize bir iyilik yapın; şöyle müthiş bir şey yapın. Aklınıza esenı yapın, ateşli, hayata gülen ve ölümle dalga geçen, aşkınızı doya doya yaşayan bır kadın/adam bulun. Öyle insanlar gerçekten de var ve sizi burjuva değerleriyle sarmalamayı bırakan birini ya bulun ya da bulduysanız sevin, sevişin...

    Keyifli okumalar dilerim :))
  • Mirac’ta Peygamberimize Verilenler
    Peygamberimiz’e (asm) Mirac mülakatı sonunda şu üç şey verildi:

    1. Elli vakit namaz sevabına denk, beş vakit namaz verildi.

    2. Bakara sûresinin son iki âyeti verildi.

    3. Peygamberimiz’in (asm) ümmetinden olup da, Allah'a şerik koşmayanlardan mukhimat (büyük günahlar) bağışlandı.[31]

    Nitekim bir hadiste bu hediyeler şöyle ifade edilmiştir: “…Miraçta Hz. Peygamber (a.s.m)’e şu üç şey verildi: Beş vakit namaz verildi, Bakara Suresinin son kısmı (Amenerresul) verildi ve bu ümmetten Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin günahlarının bağışlanacağı hususu (söz verildi).” (bk. Müslim, İman, 279).

    Bu müjde hiç bir müminin cehenneme girmeyeceği anlamında değildir. Her günahın affedilebileceğini ve eğer günahkar olsa bile iman ile ölmüşse cehennemde ebedi kalmayacağını bildirmektedir.

    Sevabı günahlarından çok olan müminler direk cennete gideceklerdir. Günahı ağır basanlar ise, bu günahlardan temizlenmek için cehennemde bir müddet kaldıktan sonra tekrar cennete gireceklerdir.

    Yüce Allah:

    "Yâ Muhammedi Bu namazlar, her gün ve gecede, beş namazdır! Amma, her namaz için, on sevab vardır! Bu, yine, elli namaz demektir.[32]

    Bende söz bir olur, değişmez![33]

    Her kim, bir hayr işlemek ister ve onu yapmazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevab yazılır, yaparsa on sevab yazılır.

    Her kim de, bir kötülük yapmak ister, onu yapmazsa, ona bir şey yazılmaz. O kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!" buyurdu.[34]

    Bakara sûresinin son iki ayetinde de, meâlen şöyle buyurulur:

    "O Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler).

    Onlardan her biri:

    Allah'a,

    Allah'ın meleklerine,

    Allah'ın kitablarına,

    Allah'ın peygamberlerine inandı. Peygamberlerin hiçbirini, diğerlerinin arasından ayırmayız! (Hepsine inanırız.)

    Dinledik! (Emrine) itaat ettik!

    Ey Rabbimiz! Mağfiretini dileriz!

    Son varış(ımız) ancak Sanadır! dediler.

    Allah, hiçbir kimseye, gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.

    (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi yararınadır.

    Yaptığı (şer) de kendi zararınadır.

    Ey Rabbimiz! Unuttuk yahut yanıldık ise, bizi tutup sorguya çekme!

    Ey Rabbimiz! Bizden önceki(ümmet)lere yüklediğin gibi, üstümüze ağır bir yük yükleme!

    Ey Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimizi, bize yükleme!

    Bizden (sâdır olan günahları) sil, bağışla! Bizi affet! Bizi esirge!

    Sen bizim Mevlâmızsın!

    Artık, kâfirler güruhuna karşı da, bize yardım et!"[35]

    Mukhimat; insanı cehenneme sürükleyen büyük ve tehlikeli günahlar, demektir.[36]

    Peygamberimiz (asm), bir gün:

    "İnsanı helake sürükleyen yedi şeyden sakınınız!" buyurmuştu.

    "Yâ Rasûlallah! Nedir bu tehlikeli şeyler?" diye sordular.

    Peygamberimiz (asm):

    “Allah'a şerik koşmak,

    Sihir (büyü) yapmak,

    Yüce Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi, haksız yere öldürmek,

    Faiz yemek,

    Yetim malı yemek,

    Savaş meydanından kaçmak,

    Zinadan korunan, böyle bir şey hatırından bile geçmeyen Müslüman kadınlarına zina isnad etmektir!" buyurdu.[37]



    Peygamberimiz’e (asm) Cennetin Gösterilişi
    Yüce Allah, Peygamberimiz’e (asm) vahyedeceğini vahyettikten sonra, Peygamberimiz (asm), Cebrail (as) tarafından cennete götürüldü.[38]

    Cennetin eni, göklerle (altlarındaki) yer kadar olup.[39] Peygamberimiz (asm) orada:

    İnciden, yakuttan, zebercetten,.. köşkler,[40] cennetin toprağını da, misk kokar bir halde buldu.[41] Peygamberimiz (asm), cennette; iki yanında içi boş inciden yapılmış kubbeler (kubbeli evler) dizili bir ırmak da gördü[42] ki, inci, yakut çakılları ve misk üzerinde akıp gidiyordu.[43]

    Peygamberimiz (asm): "Ey Cebrail! Nedir bu?" diye sordu. Cebrail (as): "Bu, sana Yüce Allah'ın vermiş olduğu Kevser ırmağıdır!" dedi. Kevser ırmağının suyu da, baldan daha tatlı ve sütten daha ak idi.[44]



    Peygamberimiz’e (asm) Cehennemin Gösterilişi
    Peygamberimiz (asm); dünya semasında kendisini güler yüzle karşılayan melekler arasında, yüzü hiç gülmeyen, cehennemin bekçisi Malik adındaki bir melekle de karşılaşmıştı.

    Peygamberimiz (asm), onun kim olduğunu Cebrail (as)’dan sorup öğrenince, Cebrail (as)’a:

    "Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin?" diye sormuştu.

    Cebrail (as) da:

    "Olur!" diyerek, cehennemin bekçisi Malik'e: "Ey Malik! Muhammed’e (asm) cehennemi göster!" demişti.

    Malik; cehennemin üzerinden örtüsünü açınca, cehennem öyle kaynamaya ve kabarmaya başladı ki, Peygamberimiz (asm) onun gördüğü her şeyi yakalayıp yakıvereceğini sandı. Hemen, Cebrail (as)’a:

    "Ey Cebrail! Malik'e emret de, onu yerine geri çevirsin!" buyurdu.

    Cebrail (as) da, cehennemi yerine çevirmesi için, Malik'e emretti. O da, cehenneme:

    "Sakin ol!" dedi.

    Cehennem, çıkmış olduğu yerine girince, Malik onun üzerine örtüsünü tekrar örttü.[45]

    Peygamberimiz (asm); cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü.[46]

    Peygamberimiz (asm), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

    "Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!"[47]



    Peygamberimiz’in (asm) Mekke'ye Dönüşü
    Peygamberimiz (asm), Mekke'ye dönmek üzere, Beytü'l-Makdis mescidinin kapısına bağladığı Burak'a binip Mekke'ye döndü. Peygamberimiz AIeyhisselamın İsrâ ve Miracı, bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu.[48]



    Abdulmuttalib Oğullarının Peygamberimiz’i (asm) Aramaya Çıkışları
    Abdulmuttalib oğulları, İsrâ ve Mirac gecesinde, Peygamberimiz (asm)’ı bulamayınca, ara­maya çıkmışlardı.

    Hatta, Hz. Abbas, Zîtuvâ'ya kadar gitti. Oralarda, yüksek sesle:

    "Yâ Muhammed! Yâ Muhammed!" diyerek bağırdı.

    Peygamberimiz (asm): "Lebbeyk! = Buyur!" diye karşılık verince, Hz. Abbas:

    "Ey kardeşimin oğlu! Sen kavmini geceden beri zahmet ve meşakkate soktun!? Nerede idin?" dedi. Peygamberimiz (asm):

    "Beytü'l-Makdis'e gittim." buyurunca, Hz. Abbas:

    "Bu gecenin içinde mi?" diye sordu. Peygamberimiz (asm):

    "Evet. Bu gecenin içinde gidip geldim!" buyurunca, Hz. Abbas:

    "Her halde, senin başına ancak hayır gelmiş olmalıdır!" dedi. Peygamberimiz (a.s.):

    "Benim başıma hayırdan başka bir şey gelmemiştir!" buyurdu.[49]

    Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı.[50] Onlar Peygamberimiz (asm)’den delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam da onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.[51]

    Ama yine de Peygamberimiz (asm)’den üst üste Miraç’a çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler,“Bir ayda gidilebilen bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler; ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize (asm) soru yönelttiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:

    “Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”

    Bunun üzerine müşrikler:“Vallahi dos doğru tarif ettin.” dediler, ama yine de iman etmediler.[52]

    O esnada Hz. Ebû Bekir (ra) çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir (ra), “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız şeksiz şüphesiz doğrudur.” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir (ra) “Sıddîk, tereddütsüz inanan” unvanını aldı.[53]



    Peygamberimiz (asm) Mirac’a Neden Çıktı?
    Bunu bir örnekle anlamaya çalışalım. Bir padişahın halkına ulaşması için tercih edeceği iki seçecek vardır. Biri, halkından ulaşmak istediği ferdini çağırarak veya mektup gibi özel bir iletişim kanalı ile küçük bir meseleyi görüşmesidir. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.

    Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın da kulları ile iki farklı tarzda muhatap olabilir. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakk’ın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.

    Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbine, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakk’ın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.

    Peygamber Aleyhissalâtu Vesselamın elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakk’a, diğeri de Hakk’tan halka. Birisi Mirâcın bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

    Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktı; başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakk’a bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakk’ın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını elçisi olan Resul'ü vasıtasıyla bize iletmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...



    Peygamberimiz (asm), Allah ile Nasıl Görüşebilir?
    Soru: “Bize her şeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakk’a binlerce senelik mesafeyi aşarak, yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbi ile görüşmesi ne demektir?”

    Cenab-ı Hak her şeye her şeyden daha yakındır, fakat her şey O’ na sonsuz şekilde uzaktır.

    Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.

    Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150.000.000 km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım; bu da mümkün değildir.

    Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak her şeye yakındır, ama her şey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraç’a yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.



    Bir İnsan Nasıl Göklere Çıkabilir?
    Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10.000-15.000 fit yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve yakın gezegenlere ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede kainatın (bilinen bilinmeyen uzayın) dışına nasıl gidip gelebilir?”

    Yerküremiz, yani Dünyamız yaklaşık yüz seksen saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı ve ondan çok daha ağırlarını zahmetsizce gezdiren bir hikmet, bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?



    Peygamberimiz (asm) Sadece Ruhuyla Gitse Olmaz mıydı?
    Soru: "Öyleyse neden Miraç’a çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?"

    Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini bildirmek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.

    Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.

    Zaten Cenab-ı Hak cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir.

    Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü'l-Me'vâ'nın gövdesi olan sidretü'l-müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın bedeninin ruhuna arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir.

    Peygamberimiz (asm) Miraç’a sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.
  • MİLLI İSTİKLAL MARŞI NASIL YAZILDI? NASIL KABUL EDİLDİ?
    Milli İstiklalimizin güzel ve uyar bir marşını yazmak üzere Maarif
    vekaleti şairlerimize müracaat etmişti, bir müsabaka açmıştı. Birinciliği
    kazanan şaire (500) lira mükâfat verecekti. Aradan kısa bir zaman geçtikten
    sonra Vekalete bir çok marşlar gelmeye başladı.
    Bu marşın — İstiklal mücadelesinin içinde, Büyük Millet Meclisinin
    sakf-ı hamiyyeti altında bulunan— Mehmet Akif tarafından yazılmasını
    kendisine söylediğimiz zaman o :
    — Ben ne müsabakaya girerim, ne de ≪caize≫ alırım!., cevabını vermişti.
    Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözünü soyluyor ve ;
    — Bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıp değil mi? diyordu.
    Bir gün Maarif vekili bay Hamdullah Suphi Mecliste beni gördü, dedi ki :
    — Şimdiye kadar (500) den fazla marş geldi. Ben hiç birini beğenmedim.
    Üstadı ikna edemez misin?

    Cevap verdim:
    — AkifBeymüsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor, eğer
    buna bir çare ve bir şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım.
    Düşündü, ≪dur, dedi, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna
    tabi’ olacağımızı bildireyim. Fakat, tezkireyi kendisine siz veriniz...≫
    Ben de muvafık gördüm. Yarım saat sonra şu tezkireyi getirip bana
    verdi:
    ≪Pek aziz ve muhterem efendim,
    İstiklal marşı için acılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki
    sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zati üstadanelerinin matlup
    şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır.
    Asil endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
    telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu
    vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.≫
    5 Şubat 1337 Umun Maarif Vekili
    Hamdullah Suphi

    Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıda parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya
    bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstat ile konuşuyoruz ;
    — Neye düşünüyorsun, Basri?
    — Mani’ olma, işim var!
    — Peki. Bir şey mi yazacaksın?
    — Evet.
    — Ben mani’ olacaksam kalkayım.
    — Hayır, hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıcrar!
    — Anlamadım.
    — Şiir yazacağım da..
    — Ne şiiri?
    — No şiiri olacak. İstiklal şiiri! Artık onu yazmak bize duştu!
    — Gelen şiirler ne olmuş?
    — Beğenilimemiş.
    — (Kemali teessurle:) Ya!
    — Üstat, bu marşı biz yazacağız!
    — Yazalım, amma, şeraiti berbad!
    — Hayır, şerait filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
    — Olmaz, kaldırılamaz, i’lanedildi.
    — Canım, Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen
    Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?
    — Peki, bir de ikramiyye vardı?
    — Tabii alacaksınız!
    — Vallahi almam!
    — Yahu, latife ediyorum, onu da bir hayır muessesesine veririz. Siz
    bunları duşunmeyin!
    — Vekalet kabul edecek mi ya?
    — Ben Hamdullah Suphi beyle goruştum. Mutaabık kaldık. Hatta
    sizin namınıza söz bile verdim!
    — Söz mu verdiniz, söz mu verdiniz?
    — Evet!
    — Peki ne yapacağız?
    — Yazacağız!
    Tekrar tekrar (söz verdin mi?) diye sorduktan ve benden ayni kat’i
    cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim
    daldığım yapma hayale şimdi gerçekten o dalmıştı...
    Meclis müzakere ile meşgul, Akif marş yazmakla. Ben müddeti kendisine
    kısaca göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Müzakere
    bitti, Akif te engin hayalinden uyandı. Böyle gürültü içinde dalışa geçenlere AkifBey≪değirmenci uykusu≫ derdi. Çünkü değirmenci; uykusundan ancak gürültü kesilince uyanır!
    Aradan iki gün geçti, sabahleyin erken üstat bizim evde, marşı yazmış,
    bitirmiş. Fakat, vaktin darlığından müşteki...
    ≪Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadilat yaparsmız≫
    dedim.
    Artık (Milli İstiklal marşı) yazılmıştı! Şimdi bunu — üstadı rencide
    etmeden— Meclisten nasıl geçirebiliriz?
    Ben ve — Marşı çok beğenen— Hamdullah SuphiBey, hayli günler
    bu gizli endişe ile yaşadık.
    Marş yazıldıktan sonra tezkireyi de göstermiştim.
    20 Mart 1337 günü... Marş Büyük Millet Meclisinde. Mehmet Akif de sırasında. Marşı daha evvel gören ve Sebîlürreşâd’ta okuyan bir çok arkadaşlar onu zaten beğenmişlerdi. O günün ilk tarihi müzakeresini aynen yazıyorum :
    ≪Reis paşa — Efendim, iki takrir vardır. Arkadaşlardan Basri beyin,
    Hamdullah SuphiBeyefendinin İstiklal marşının kürsüden okunmasına
    dair teklifleri var.
    Muhiddin BahaBey— Hangi İstiklal marşı, BasriBeysöylerler mi?
    Besim AtalayBey— Daha kabul edilmedi efendim. Bir encümen teşekkül
    edecekti.
    BasriBey— Maarif vekâletince yedi tanesi intihap edilmiş. Bunlardan
    herhangi biri okunsun.
    Reis paşa — Maarif vekaletince intihap edilmiş olanlardan birisinin
    kıraati tensip ediliyor.
    Muhiddin BahaBey— Hamdullah Suphi bey, BasriBeyhangisini
    isterlerse okusunlar.
    Reis paşa — Efendim, Basri beyin bu teklifini kabul buyuranlar lütfen
    ellerini kaldırsın, (kabul olunmuştur efendim)
    Reis paşa — Hamdullah SuphiBeyefendi buyurun, (şimdi gelir sesleri)
    Maatteessüf bu dakika için tehir ediyoruz.
    Reis paşa — İstiklal marşlarından bir tanesinin kürsüden okunmasına
    Heyeti celile karar vermişti.
    Hamdullah SuphiBey— Arkadaşlar, hatırlarsınız, Maarif vekaleti
    son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize
    müracaat etmiştir. Bir çok şiirler geldi. Arada yedi tanesi en fazla evsafı
    haiz olarak görülmüş ve ayrılmıştır.
    Salih efendi — İsimleri nedir?
    Hamdullah SuphiBey— Ayrıca arz edilecektir. Yalnız Vekalet yapmış
    olduğu tetkik atta fevkalade kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği
    için ben şahsan Mehmet Akif beyefendiye müracaat ettim ve kendilerinin
    de bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe
    ile tereddüt gösterdiler. Bilirsiniz ki bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmiştir.
    Halbuki bunu kendi isimlerine takrip etmek arzusunda bulunmadıklarını
    ve bundan çekindiklerini izhar ettiler. Ben şahsan müracaat
    ettim. Lazım gelen tedbiri alırız ve icap eden i’lam yaparım dedim. Bu
    şart ile büyük dini şairimiz bize fevkalade nefis bir şiir gönderdiler. Diğer
    altı şiirle beraber nazarı tetkikinize arz edeceğiz. İntihap size aittir.
    Arkadaşlar, reyimi ihsas ediyorum. Beğenmek, takdir etmek hususunda
    haiz-i hürriyetim. İntihabımı yapmışım. Fakat, sizin intihabınız
    benim 'intihabımı nakzedebilir. Arkadaşlar bu, size aittir efendim.≫
    (Bundan sonra Hamdullah SuphiBeyçok güzel bir inşat ile kürsüde
    İstiklal marşını okudu, Meclis alkış tufanları arasında çalkandı.)
    Bu müzakere bir başlangıçtı. Marşın asıl intihabı ve kabulü merasimi
    (12 Mart 1337) tarihinin ikinci celsesinde ikmal edildi. Riyaset mevkiinde
    doktor AdnanBeyvardı. O celsenin buna ait müzakeresini aynen
    yazıyorum:
    ≪Hamdullah SuphiBey(Maarif vekili) — Arkadaşlar, İstiklal marşları
    hakkında Vekalet tarafından vaki’ olan davet üzerine ne kadar marş
    elimize gelmiş ise bunları bir encümen marifetiyle tetkik ettik, neticeyi
    Heyeti celilenize arz ettik. Bunları görmek arzu buyurdunuz, matbu, olarak
    tevzi’ edildi efendim. Bir nokta üzerine nazarı dikkatinizi celp etmek
    isterim. Bu İstiklal marşları tarafı alinizden tetkik edildikten sonra intihabınız
    hangi şiir üzerinde temerküz ederse ikinci bir muamele daha
    yapılacaktır: Bestekarlara yollayacağız, bestekarlar dahi bize muhtelif
    besteler yollayacaklardır. Onlar arasında bir intihap daha yapılacaktır.
    Anadolu mücadelesi uzun müddetten beri devam ediyor. Bunu ifade etmek,
    bunun ruhunu söyletmek üzere yazılmış olan bu şiirler ne kadar evvel
    bir karara iktiran ederse şüphesiz daha fazla müstefit oluruz. Heyeti
    celilenizden istirham ediyorum. Şiirler mütalaa edilmiştir. Bunu bir
    Heyete, bir encümene mi verirsiniz, Heyeti umumiyece bir karara mı
    rabtedersiniz, ne arzu buyurursanız yapınız.

    Reis — Maarif vekaleti bu İstiklal marşının bugün ruznameye alınarak
    müzakeresini arzu ediyor. Bugün müzakeresini kabul edenler lütfen
    el kaldırsın (kabul edildi).

    Muhiddin BahaBey(Bursa) — Muhterem efendiler, söyleyeceğim
    sözler in yanlış anlaşılmamasını, bir maksadı mahsusa hamledilmemesini
    te’minen iptida bir hakikatten bahsedeceğim. Bu milli marş müsabakası
    i’lan edildiği zaman müsabakaya ben de iştirak etmek istedim. Fakat bu
    mesele öyle bir cereyan almıştır ki bendeniz bu müsabaka işinden sarfı
    nazar ediyorum. ≪M≫ imzalı şiir bendenizindir. Bunu idhal buyurmayınız.
    Yine ≪Kemaleddin Kamu≫ namında biri vardır ki aynı sebepten dolayı
    gazetemizde kendi şiirini geriye almıştır. Bunun üzerine mütalaanızı beyan
    buyurursunuz. Bir encümeni edebi mi teşkil edersiniz, ne yapılacaktır,
    ona göre.
    Reis — Burada bir mesele var. İstiklal marşlarını doğrudan doğruya
    Heyeti umumiyete müzakere ederek bir karar mı vereceksiniz, yoksa
    bir encümene mi havale edeceksiniz?
    Besim AtalayBey(Kütahya) — Efendim, şiirler iki türlüdür: Ya
    hislerin maksidir, yahut derin veyahut ağlatıcı bir ruhun, ağlatıcı bir
    galeyanın aksidir. Şiir bu iki şekil üzerine doğarsa makbul ve muteberdir.
    Dünyada o şiirlerdir ki halk arasında yaşar. Ya yüksek ve bedii bir
    histen doğar, yahut bir helecandan doğar. Böyle olmayıp da ısmarlama
    tarikiyle yazılırsa bu şiirler yaşamaz. Bizim Cezair marşımız vardır. Bu,
    halk arasında yaşıyor. Bu, müsabaka ile yazılmamıştır. Bu, ağlayan bir
    ruhun eline silahını alarak düşmana koşan, vatanına koşan bir ruhun hissiyatına
    terennüm eder. Marsiyez’in nasıl söylendiğini bilirsiniz. İnkılabı
    kebir esnasında silahını almış koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire
    taammüm etmiştir. Evvela bu gibi şiirlerin memleketin maruz kaldığı
    felaketlere ağlayarak, titreyerek evvela güftesi değil, bestesi söylenir.
    Ismarlama şiirlere verilecek memleketin parası yoktur.

    Hamdullah Suphi Bey(Antalya) — Arkadaşlar, bir hata üzerine, bir
    galatı ru’yet üzerine dikkati alinizi celp etmek isterim. Bilhassa para
    meselesi ile bu şiirler arasında bir münasebet bulmak gayet yanlış bir
    nokta-i nazardır. Memleketin Kuvayı maddiye ve maneviyesi vardır.
    İstihlası vatan mücadelesini yapan milletin vekilleri, onun vekillerinin
    vekilleri halkın heyecanını ifade etmek üzere memleketin şairlerine müracaat
    etmiştir. Bu şairler ilk defa şiirlerini yazmamıştır. Arkadaşlar,
    bize şiirlerini yollayan şairler, seneler arasında bütün memleketin kederlerini,
    ıstıraplarını, bütün mefahirini söyleyen şiirler yazmışlardır.
    Demek para mukabilinde şiir mevzuu bahis değildir. Biz halkın ruhunu,
    heyecanım ifade eden şiirler yazmak için şairlerimize müracaat ettik.
    Hiç biri para hakkında bir şey söylememiştir. Gecen defa işaret ettiğim
    üzere nazarı dikkatinizi celbediyorum: Mehmet Akif bey
    ki bu şairler arasında para meselesinden kaçınan arkadaşlarımızdan
    birisidir. Zaten senelerden beri en yüksek ve en İlahi bir belagatle
    yazmıştır. Yeniden yazmaktan çekinmesi bazılarının hatırına para
    gelir diye korkmasındandır ve ona binaen yazmamıştır. Ben gelen
    şiirleri okuduktan sonra bu işte vazifedar ettiğiniz bir arkadaşınız sıfatıyla
    arzu ettim ki bir kuvvetli şiir daha bulunsun ve kendilerine müracaat
    ettim. Bunun üzerine kendileri de bir şiir yazdılar, gönderdiler. Besim Atalay beyin halk şiirlerinin — bilhassa büyük vakayı millîye taalluk eden şiirlerin— bir siparişi mahsus üzerine doğmadığı sözü gayet varittir. Yalınız bizim şimdiye kadar mevcut olan şiirlerimiz bugünkü
    mücadelemizi ifade etmiyorsa, şairlerimizin kendi duygularını ifade etmeleri
    katiyen doğru değildir. Kendileri şu noktada haklıdırlar: Bütün
    şiirler ve milli şiirler cihanın en maruf olan şiirleri halk hareketleri arasından
    doğmuş olan şiirlerdir. Fakat itiraf ederim ki bu şiirler aramızda
    daha doğmamıştır. Doğmasını arzu etmek bizim için bir vazifedir. Şairlerimize
    müracaat ettik ve bize çok güzel şiirler yazdılar. Bu şiirler arasında
    intihap hakkı Heyeti aliyenize aittir. Şiirleri okuyunuz. Ben istirham
    ediyorum ki bir an evvel bu şiirlerin bestelenmesi için bir karar
    ittihaz ediniz ve bütün milletin lisanına geçmesi için istical buyurunuz.
    Bir karar veriniz, tebliğ ediniz. Ben de mesaimin ikinci kısmına geceyim.
    Doktor Suad Bey(Kastamonu) — Beyler, esasen meslekim şiirle, Edebiyatla
    iştigale müsait değildir. Bu itibarla arz edeceğim izahatı şiir ve
    Edebiyat tenkidatı gibi arz etmeyeceğim. Ancak Hamdullah Suphi bey
    efendi geçenlerde bu kürsüde, bu şiirleri inşat ettiği vakit, Mecliste büyük
    bir gürültü olmuştu. Ondan anlaşılıyordu ki bu İstiklal marşı olarak,
    bu şiirlerden birisinin intihap edilmesini teklif ederlerse çok güzel bir şey
    olacak. Bendeniz Akif beyin diğer eserlerini de okumuşum. Esasen bir marş
    bir milletin heyecanlarını, tahassüsatını terennüm etmek itibariyle kıymetli
    ise Akif beyin son yaptığı İstiklal marşından evvel inşat etmiş olduğu
    şiirler zaten bidayeti inşadından çok evvel bizim hissiyatımızı, tahassüsatımızı
    ifade etmiştir. Kendisinin memleketin tahassüsatına karşı
    ne kadar bir kudreti şiiriyyesi olduğunu ve garp ve şark alemi-hakkındaki tahassusatının en güzel numunelerini ≪Safahat≫ ismindeki eserleri
    gösterir. Bu itibar ile bu kahramanı edebi tebcil etmemek elden gelmez.
    Bendeniz kendi namıma Mehmet Akif beyin büyük bir unvan ile tertiplediği
    eseri tetkik etmek istemem. Tahsissen bu meselede bunların
    içinde yazmış olduğu marşların en güzel i İstiklal marşıdır ve bundan evvel
    de Mecliste büyük bir vecd uyandırmıştır. Onun için duru diraz mütalaa
    etmeksizin bunun tasvip edilmesini teklif ederim.

    Hacı Tevfik efendi (Kengiri / Çankırı) — Efendiler, bendeniz bu şiirin şu hakikat
    kürsülerine nasıl çıktığına tehayyur ediyorum. Bunu Meclisi Mearif
    kendisi intihap eder, kendisi tercih eder, kendisi yapar. Gerçi şiir bir
    meziyettir, gerçi şiir bir ziverdir. Lakin bir hayaldir. Bu kursu hakikate
    çıkması doğru değildir. Eğer tercih lazım geliyorsa Akif beyin şiiri
    gayet güzel yazılmıştır. Lakin biz aşiyanda değiliz. Millet Meclisinin
    kürsüsünde olduğumuzu unutmayalım, bunu Maarif Encümeni kendisi
    mütalaa etsin, kendisi takdir etsin, kendisi tercih etsin (doğru sesleri).

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Arkadaşlar, mesele gayet mühimdir.
    Eğer bu marş milletin ruhunu kavrayabilecek bir marş ise onda ufacık
    bir yakışıksızlık diyelim, sonra o marş için pek büyük düşüklük verir.
    Biraz serbest söyleyemiyorum, kusura bakmayınız. Burada edebi tenkidata
    girişecek değilim. Binaenaleyh yalınız fikrimi kısaca arz edeceğim.
    Katiyen Hamdullah Suphi beyin isticaline iştirak edemem (biz ederiz
    sesleri), edemem. Bir kere bu marş milletin ruhundan doğma bir marş
    değildir. Besim Atalay beyin hakkı vardır. Milletin ruhuna tercüman
    olacak bir marş olmalı (gürültüler).

    Reis — Kesmeyelim, böyle müzakere edemeyiz ki...
    Tunalı Hilmi Bey(devamla) — Bu, o kadar müzakereye layıktır ki
    siz takdir edemezsiniz,

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Reis bey, usulü müzakere hakkında
    söz isterim. Müsaade buyurur musunuz? Şiirler sahihlerinin malıdır. Beğenirsek
    rey veririz, beğenmezsek rey vermeyiz. Herkesin muhterem
    şahsiyatına tecavüz etmeyerek kabul edelim veyahut etmeyelim, rica
    ederim.

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Gerek şu şiire ve gerek şu manzumelere
    karşı bir şey söyledim mi ki böyle söylüyorsunuz? İsim zikretmedim, iyi
    dinleyiniz, kulaklarınızı acınız. Arkadaşlar, istirham ederim, bunu bir encümeni
    mahsus teşkil edelim, oraya havale edelim, bu manzumelerin birini
    intihap etsin. Asıl mesele buradadır. O encümeni mahsus intihap
    ettiği manzumenin sahibini çağırır, der ki ona, şu mısraı terk ederseniz
    veya şu mealde tebdil ederseniz ve şu kelimenin bununla tebdili elzemdir,
    o zaman o manzume daha parlak olur. Sahibi muvafakat eder ve
    manzume daha iyi olur, istirham ederim, bu noktaya dikkat buyurunuz.
    Arkadaşlar, manzumenin baştan başa iyi olmasını bütün samimiyetimle
    arzu ediyorum ve bu teklifte bulunuyorum (gürültüler). Müsaade buyurunuz,
    bana biri imzalı, biri imzasız iki mektup geldi. Bu mektupta deniliyor
    ki: diğer verilmiş olan manzumeleri de okuyunuz, onların içinde
    intihap edilmiş olanlardan daha muvafığı vardır (Handeler — ≪Memiş
    Cavuş≫ sesleri). Sahibi mektup garp ordusuna gitti, imzasıyla gösterebilirim.
    Arkadaşlar, tekrar ısrar ediyorum, bir encümeni mahsusi edebi
    teşkil edilmelidir ve intihap onun reyine bırakılmalıdır (hayır sesleri —
    gürültüler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Trabzon mebusu Celal beyin
    İstiklal marşı ile bir takriri var :
    Riyaseti Celileye Min gayri haddim karaladığım gayri matbu’ İstiklal marşının Meclisi
    ali huzurunda kıraat olunmasını teklif eylerim.
    Trabzon meb’usu Celal Reis — Müsaade buyurunuz, rica ederim. Zannediyorum ki bu Heyeti
    celilelerine dağıtılan manzumeler müddeti muayyene zarfında toplanıp da şimdi intihap edilenlerdir. Bunun müsabakaya idhali kabil midir? (hayır, hayır sesleri).
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Şekil aramıyoruz, iyi ise dinleyelim
    (muvafık sesler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Tekrar ediyorum: Muayyen
    bir zaman zarfında marş müsabakası ilan edildi. Onlardan Maarif Vekaleti
    intihap etmiş, göndermiş. Şimdi bu gönderdiği marşlardan birinin
    intihabını Heyeti umumiyete kendisi takip ediyor ve müzakere ediyoruz.
    Bu meyanda birisi bir marş gönderiyor. Bunu kabul ettikten sonra
    yarın vaki olacak müracaatları da reddedemeyeceğiz.

    Refik Bey(Konya) — Nasıl reddedeceksiniz? İlanihaye devam edecektir
    .
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Marş lazımdır. Hangisi güzel olursa
    o lazımdır.
    Reis — Bu marşın okunmasını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edilmedi efendim).

    Hamdi Namık Bey(İzmit) — Efendiler, milli bir marş yapmak ihtiyacı
    hasıl olmuş, Maarif Vekili şairleri müsabakaya davet etmiş, birçok
    şiirler içerisinden birkaç parça intihap ve tabedilirmiş.
    • Bendeniz anlamıyorum, bu, bir Meclisi Milli işi midir, bir Encümeni Edebi işi midir? (millet
    işidir sesleri). Millet işidir şüphesiz efendiler. Fakat malumı aliniz
    şiir meselesi bir sanat meselesidir. Eğer bunu tercih etmek hakkını biz
    deruhte ediyorsak, aramızda şiirle tevagğul etmiş arkadaşlarımızdan bir
    Encümeni Edebi teşkil edelim, onlar tetkik etsinler. Gecen gün bu maksatla
    söylediğim bir söz sui telakkiye uğramıştır. Binaenaleyh eğer bunun
    tetkiki için içimizden bir encümen teşkil etmeyecek olursak o hak
    doğrudan doğruya Maarif Vekaletine aittir. Nokta-i nazarını izah etsin,
    ya kabul edersiniz, yahut kabul etmezsiniz. Bunun uzun uzadıya sürünmesine
    hacet yoktur (gürültüler).

    Hüseyin Bey(Mamure-i Piraziz) — Maarif Vekaletine ne kadar şiir
    verilmiş ise yeniden bir encümene verilsin ve orada tetkik edilsin.

    Hamdullah Suphi Bey(Maarif Vekili) — Arkadaşlar, Refik Şevket
    beyin sözünü tekrar ediyorum. Bu şiirler mevzuu bahis olduğu vakit lüzumsuz
    yere, hatta arzumuz hilafında şiirler yazmış olan arkadaşlarımız
    için böyle bir söz buradan çıkmamalıdır. Bahusus ki, arkadaşlar, ısmarlama
    sözü ve halkın tercümanı olmaz sözü yanlıştır. Çünkü halkın mümessilleri
    olan sizlerin huzurunda okunan şiirin Heyeti aliyeniz üzerindeki
    azami tesirine bendeniz de şahit oldum. Eğer halkın tesirini anlamak
    için kendi kalbimizden başka miyarımız varsa o başkadır. Eğer halkın
    tesirini kendimiz anlayacak olursak halkın kalbini de anlamış oluruz.
    Şimdi, arkadaşlar, bendeniz diyeceğim ki yeni bir Encümeni Edebiye
    havale edersek bir faide mutasavver olabilir, eğer encümen kararını
    verip bitirecek ise. Fakat zannediyorum Meclisinizin verdiği karar ve
    ısrar ettiği nokta kendisi bu işi halletmektir. O halde Encümenden çıkıp
    yine Heyetinize gelecektir, yine bu vaziyet hasıl olacaktır. O halde
    burada yedi tane şiir vardır. Riyaset bunları ayrı ayrı reye vazetsin.
    Hangisi tarafınızdan mazharı takdir olursa onu kabul edersiniz (doğru
    sesleri).
    Reis — Efendim, müzakerenin kifayetine dair takrirler var. Müzakerenin
    kifayetini reye koyacağım. Müzakereyi kafi görenler lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi). Kırşehir mebusu Yahya Galip beyin bir takriri
    var :
    Riyaseti Celileye
    Muhiddin beyin inşat ettikleri marşın kürsüde taraflarından okunmasını
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (kabul edilmedi).
    Reis — Efendim, Muş mebusu Abdülgani beyin bir takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı Maarif Vekaletince müsabakaya vaz edilmiş ve intihabı
    Vekaleti Mezbureye ait bulunmuş olduğundan ve Meclisi ali bir Meclisi
    Edebi olmadığından intihabın dahi Maarif Vekaletine ait olduğunu
    arz ve teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Muş mebusu
    Abdülgani
    Reis — Kabul edenler lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi efendim).
    Reis — Efendim, Saruhan mebusu Avni beyin takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı vatani bir parça olmakla beraber her halde şayanı teslimdir
    ki şiir, musiki, vatani olması lazım gelen bu marşın tetkik i her
    halde bir ihtisas ve ehli hibre meselesidir. Binaenaleyh bu marşın tefrik
    ve kabulü için erbabı ihtisastan mürekkep bir encümene tevdiini ve ba’dehu bestelenmesini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Saruhan meb’usu
    Avni
    Reis — Efendim, bu teklifi kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın
    (kabul edilmedi).
    Reis — Şimdi, efendim, müzakerenin kifayetine dair muhtelif takrirler
    var. Yahut her marşı Heyeti aliyyenizin reyine koyalım.
    Basri Bey(Karesi) — Reis bey, bizim bir takririmiz vardır. Suad beyin de bir takriri var.
    Reis — Meclisi ali reyini ne suretle izhar ederse, ondan sonra anlaşılacaktır.
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetini ve Mehmet Akif beyin İstiklal marşının kabulünü
    teklif ederim. 12 Mart 1337
    Kastamonu meb’usu
    Doktor Suad
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşının şubelerce teşkil edilecek bir encümeni mahsus tarafından
    tetkik ve tasdik olunmasını teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bolu mebusu
    Tunalı Hilmi
    Reis — Bu takriri kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (ret olundu).
    Riyaseti Celileye
    Şiirin besteye gelip gelmemesi meselesi vardır. Şuara ve bestekârlardan
    mürekkep bir encümen teşkilini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ertuğrul meb’usu
    Necib
    Reis — Ayni mealde birçok takrirler vardır. Necip beyin takririni
    kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (reddedildi).
    Riyaseti Celileye
    Bütün Meclisin ve halkın takdiratını celbeden Mehmet Akif bey
    efendinin şiirinin tercihan kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Karesi meb’usu
    H. Basri
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetiyle Mehmet Akif beyin marşının kabul edilmesini
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ankara mebusu
    Şemseddin
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşlarını matbu’ varakalarda hepimiz ayrı ayrı tetkik ettiğimiz
    için encümene havalesine lüzum yoktur. Mehmet Akif beye ait
    olanının Milli marş olarak kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bursa meb’usu
    Operator Emin
    Riyaseti Celileye
    Kaffei ervahı İslam üzerine kıraati heyecanlar tevhit edecek derecede
    icazkar olan büyük İslam şairi Mehmet Akif beyin marşının takdiren
    kabulünü teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Bitlis meb’usu
    Yusuf Ziya
    Riyaseti Celileye
    Oteden beri İslam’ın ruhnevaz şairi Akif beyin - İstiklal marşı her
    vech ile müreccah ve Meclisi alinin ruhi manevisine evfak olmakla kabul
    edilmesini teklif ederim. 12 Mart 1337
    Isparta meb’usu
    İbrahim
    Riyaseti Celileye
    Mehmet Akif Bey tarafından inşat edilen marşın kendi tarafından
    kürsüde kıraat edilmesini teklif eylerim.
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Bu takrirlerin hepsi Mehmet Akif beyin şiirinin kabulünü
    mutezammmdır (reye sesleri) müsaade buyurunuz, rica ederim, müsaade
    buyurunuz efendiler.

    Tunalı HilimiBey(Bolu) — Reis bey, müsaade buyurursanız Mehmet
    Akif beyin marşının reye vaazından evvel bendeniz ufacık bir rica
    edeceğim. Tebdil edilmesi ihtimali vardır.
    Reis — müzakere bitmiştir efendim, rica ederim.
    Salih efendi (Erzurum) — Bendeniz bir şey arz edeceğim.
    Reis — müzakere bitmiştir. Maarif Vekaletinin teklifi vardır. Her
    marşı ayrı ayrı reye koyunuz diye teklif etmişlerdi. Her marşın ayrı
    ayrı reye vaazını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi).
    O halde bu takrirleri reye koyacağız. Basri beyin takririni reye koyuyorum
    (Basri beyin takriri tekrar okundu).
    Reis — Basri beyin takririni kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi efendim). (Gürültüler ve ret sedaları).

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Mehmet Akif beyin şiirinin aleyhinde
    bulunanlar da ellerini kaldırsın ki ona göre muhaliflerin miktarı anlaşılsın
    (muvafıktır, anlaşılsın sedaları).
    Reis — Bu takriri kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından
    yazılan marşın, İstiklal marşı olmak üzere tanınmasını kabul
    edenler lütfen el kaldırsın (ekseriyeti azime ile kabul edildi).
    Müfit efendi (Kırşehir) — Reis bey, yalınız bir şey arz edeceğim.
    Hamdullah Suphi beyin, bu marşı, bu kürsüden bir daha okumasını rica
    ediyorum (gürültüler).
    Refik Bey(Konya) — Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklal
    marşının ayakta okunmasını teklif ediyorum.
    Reis Bey— Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu
    marşı kabul ettiğinden tabii resmi bir İstiklal marşı olarak tanınmıştır.
    Binaenaleyh ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler (Hamdullah
    Suphi Bey İstiklal marşını kürsüde okudu. A’zaayi kiram kaaimen
    sürekli alkışlar arasında dinlediler)
    Zabıtname de bundan sonra İstiklal marşı yazılmıştır. ≪Mustafa Kemal≫ paşa
    marş okunurken sıralarının önünde onu ayakta dinliyor ve mütemadiyen alkışlıyordu. Müzakerenin
    hitamında ≪Tunalı Hilmi≫ beyle konuştum, itirazlarının sebebini sordum. Dedi
    ki: ≪Bu ezanlar —ki şehadetleri dinin temeli—; Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli≫
    beytindeki ≪inlemeli≫ kelimesinin ≪gürlemeli≫ şekline çevrilmesini isteyecektim≫. Güldük.
    Bu Müzakereler başlarken —yukarıda işaret ettiğimiz gibi— üstat sıkılarak salondan
    dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı! O, ikramiyeyi almadı,
    yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğretmek üzere acılan ≪Dürülmesai≫ ye
    tahsis ve ciro etti.


    Bugün İstiklal marşımızı beğenmeyenler, istemeyenler var. Fakat
    şunu düşünmelidirler ki o marş — Hamdullah Suphi Beyefendinin de
    dediği gibi— ≪Son mücadelemizin ruhunu terennüm≫ eden ≪bir marştır≫ ve o marşı alkışlarla ve ≪ekseriyeti azime ile≫ kabul eden de İstiklal
    savaşının tarihi ve milli kahramanı' Büyük Millet Meclisidir. O günlerin
    icap ve şartlarını unutanlar, o günün içinde yaşamayanlar için bu
    cin-i cebin ne kadar yersiz ve ne kadar çirkindir! İstiklal marşı o günlerde
    hâkim olan kutsal zihniyyetin tam ifadesi ve tarihidir. Tarihi gerçekler
    ve hadiseler nasıl değiştirilemezse İstiklal marşımız da değiştirilemez.
    Birinci Büyük Millet Meclisinin ilk açılış merasimini ve o meclisteki
    muhtelif kanaat zümrelerini bir nokta-i vahdette birleştiren ve onları
    yekpare bir kuvvet macunu haline getiren gerçek amilleri burada izah
    etmek istemiyorum.