• Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • "Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme çünkü orası kaderin değişeceği noktadır." Mevlana
  • bir Ülkü TAMER şiiri.

    1

    kuşların bakışına göre değişir yeryüzü

    sert pençesiyle küfü çizen baykuş

    ağacına kendi çapında bir yangın getiren saka

    gagasından bir yıldız kaydıran kırlangıç

    kuşlara göre değişir yeryüzü
    kuşların bakışlarına göre
    kanatlarıyla dağıttıkları bulutlara göre

    şaştıkları uçurtmaya
    ve imrendikleri ökseye göre

    2

    avlunun ucundaki kayısı ağacından kalktım
    pencereden havuza erik fırlatıyordu şen çocuk
    evin çatısına doğru yükseldiğimi gördü
    gagamı ve tüylerimi tanırdı ama galiba yeniden döneceğimi sandı

    oysa ben dönmemek üzere ayrılıyordum
    yazların, kışların, yılların avlusundan
    böceklerin, çekirdeklerin damından
    taşların evinden
    ve çocuğun kırılmaz gülüşünden

    çünkü beklediğim an gelmişti artık
    yolculuk: gökkuşağına
    dağla birleştiği noktaya gökkuşağının

    neden istiyordum bu yolculuğu, onu bilmiyorum
    hem ben yolculuk etmeyi sevmem
    uykusuzluk beni yorar
    gökyüzü beni korkutur
    ama bir şey vardı kayısı ağacında beni iten
    ve yağmur kesilince gökkuşağı beni çekiyordu

    3

    kasabalara göre değişir yeryüzü

    sırtında evlerin ağırlığıyla acı çeken dev
    ancak tenhada saçlarını uzatır

    bana elini uzatır
    kuşlara yardım eder
    hafiflik sunar

    kasabanın kıyısındaki çiftliği geçerken
    atmacayı usandıran horoz bana sevgiyle baktı

    4

    koruda kalmak bir serçeyi bile dinlendirir

    koruda dinlenirken çeşitli şeyler düşünür serçe

    zümrüdüanka diye bir kuş yoktur
    ama ara sıra alacakaranlıktan geçer o kuş
    göklerin salyangozudur
    geçtiği yolları yaldızla çizer

    bunu düşündüm koruda dinlenirken
    zümrüdaüankayı seslendirirken tanrı
    avucunda ansızın bülbülü görmüştür

    sonra kuzgunun üstünde siyahı denemiştir

    martının üstüde beyazı

    yarasanın üstünde uykuyu

    güvercinin üstünde şiiri

    kumrunun üstünde ev kadınını

    karabatağın altında sisi

    kartalın uçuşunda ıslak tepeleri
    gagaya cesaretle uyan bir bakışı denemiştir

    bunları düşündüm koruda dinlenirken
    sonra bazı soruların cevaplarını buldum

    heykelleri sığırcıklar için yapar insanlar
    (nedense bir sığırcık heykeli yapmayı unuturlar)

    duygularıyla haberleşmek için kanarya kullanırlar

    görmeden sevmedikleri kuş akbabadır

    5

    ikindi oluyordu
    gökkuşağına varmalıydım akşam olmadan
    zaten rüzgar beni bekliyordu havada
    yükseldim
    bir tilki şaşkınlıkla beni süzdü
    nasılsa uçabilen bir tilkiydim ona göre
    bir tilki-serçeydim koruya göre
    bir serçeydim bana kalırsa
    oyalanmak olmazdı
    umutsuzluk beni çağırıyordu

    6

    kelimesini bulmuştum yolculuğumun:
    umutsuzluk

    7

    puhuların, ispinozların, sülünlerin yasını
    o ikindi kanat çırparken gördüm

    yolculuğum sırasında ezberledim
    papağanların kendi dilleriyle yaktıkları ağıtı

    keklikler, çulluklar, bıldırcınlar
    beyaz bir örtü dokuyorlardı

    yıldızların çoğaldığı anda vardım gökkuşağına
    katlanmış
    bir kovukta belki beni bekliyordu

    serçelerin onuruna göre değişir dünya

    gagamla ucundan tuttum gökkuşağını
    bazı renk kırpıntılarını tarlaların üstüne
    çayırların, çalıların, bacaların
    bebeklerin, papatyaların üstüne serptim

    sonra usulca onu
    boydan boya açtım karanlıkta
  • 545 syf.
    ·12 günde·8/10
    İş bankası kültür yayınlarının bu baskısında Aleksandr Puşkin'in bütün hikâye ve romanları verilmiş. Ayrıca Kitapda "1829 seferi Erzurum'a Yolculuk" adlı bir bölümde var. Bu bölümün türünü anı veya gezi yazısı şeklinde adlandırmak daha doğru olacaktır. Eserler kronolojik sıraya göre verilmiş. Kitap "Büyük Petro'nun Arabı" hikâyesiyle başlıyor". Bu hikâyeyi Puşkin tamamlamamıştır. Hikâyede edebi bir zenginlik olduğu söylenemez. Ancak eserler okundukça Puşkin'in kendisini her eserinde üstüne koyarak nasıl geliştirdiği açıkça görülebilir. Bu gelişim "Dubrovski" romanı ile büyük bir mesafe kaydetmiş "Yüzbaşının kızı" romanı ile de doruk noktasına ulaşmıştır. Puşkin şiirde olduğu kadar roman ve hikâyede de başarılı olduğunu "Yüzbaşının Kızı" hikâyesiyle kanıtlamıştır. "1829 Seferi Erzurum'a yolculuk" ise kesinlikle okunması gereken bir bölümdür. Bu bölüm aynı zamanda tarihsel bir kaynak olarak da kabul edilebilir. Bu bölümde Erzurum'un nasıl kaybedildiği, Rusların Erzurum'a nasıl girdikleri açık bir şekilde görülebilmektedir.
  • Benzer şekilde bir tren yolculuğu tarifi yapan Kayseri Rum Kavaklı Yohannis Pavlidis de Mersin' de on beş gün süreyle bir Ermeni kilisesinde kaldıklarını belirtmektedir. İç Anadolu'nun birçok yerinden gelerek Mersin' de toplanan insanlar o dönemde liman olmadı­ğından dolayı kayıklarla vapurlara taşınmışlardır. Niğdeli, Nev­şehirli, Kayserili, Konyalı birçok insanının bir arada ve yoğun kalabalıklar halinde bindikleri vapurların, çoğunun tarifine ba­kılırsa yolcu vapurundan ziyade yük taşımak içi kullanılan va­purlar oldukları anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, kendi masrafla­rını karşılamak şartıyla, yani paralı vapurlarla yolculuk edenle­rin ise diğer insanlara nazaran daha iyi şartlar altında Yunanis­tan' a ulaştıkları anlaşılmaktadır. Anastasia Merküroğlu vapura
    binen insanları ve vapurun durumunu tarif ederken: "Bir biri üstüne bir biri üstüne ... kimi yoharlarda kimi ambarlarda ... pislikler mundarlık.. öyle kac gün gittik"162 derken, Konya Sille kökenli Anastasia Hacıteodorudou da: "Papurlar dolup dolup gidiyor. İnsanlar ağlaya ağlaya geri. baka baka gittiler. Papur Rus papuruydu. Herkes evinde hazırlık etti, sucuklar ettik, pastırmalar ettik, keteler ettik, ekmekler ettik .... soğuk vardı, mangal yaktık. Ağlıyorlardı. Has­talandılar ... Tifo hastalığı...
  • " Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme çünkü orası kaderinin değişeceği yerdir. "
    "
  • 308 syf.
    ·5/10
    Yazarın Friday Harbor serisinin üçüncü kitabı, bir önceki kitap gibi bu da ortalamaydı yani çerezlik türünden... Bu kitapta Nolan kardeşlerden Alex Nolan ve Zoe'nin hikayesini okuyoruz... İki karakterin de geçmişte başarısız bir evlilik deneyimleri olmuş, Alex kendini hayattan soyutlayıp içkiye vururken, Zoe arkadaşı ile birlikte işlettiği pansiyonun mutfağında en başarılı olduğu konuda yani keklerin ve muffinlerin arasında kaybolmayı tercih etmiş, eski kocası kendisini başka bir erkek için terk ettiğinde o ana kadar eşinin eşcinsel olduğunun bile farkında olmayan bir kadın kendisi, bir kedisi ve hasta bir büyükannesi var.... Alex Nolan dışarıdan sert ve yabani görünen biri, dediğim gibi içkiyi biraz fazla seviyor, geçimini marangozluk işleri yaparak sağlıyor ve işinde oldukça da başarılı, Zoe ve büyükannesinin birlikte yaşayacağı evin tadilat işlerini almasıyla aralarında bir yakınlaşma başlıyor.... Anlaşılan bu serinin kadın karakterleri erkek karakterlerine göre daha baskın, burada da Zoe fazla ısrarcıydı ve ben yazarın bu tarzından pek hoşlanmadım, bir yanda masum bir kadın profili çizerken diğer yandan adamın üstüne atlayacak türde bir kadın karakter yaratmak tam bir tezat olmuş :) .... Yazar bu kitapta da fantastik öğeler barındırmayı ihmal etmemiş mesela Alex bir hayaleti görüyor ve onunla konuşabiliyor, kitapta hayaletin geçmişine de yolculuk yapıyor, onun da kendi hikayesini okuyoruz yalnız onun hikayesindeki kadın tam bir sürpriz :)
  • 108 syf.
    ·2 günde·10/10
    Birbirinden bağımsız 32 kısacık öykülerden oluşan Barış Bıçakçı’nın 2006 ‘da ilk kez yayınlanan roman tadında hayatın içinden, hepimizden birilerini anlattığı ,dimağımda hoş bir tat, yüzümde tatlı bir tebessüm bırakmış kitap..

    Benim elimdeki 9. baskısı,2015 yılına tarihlenmiş ve 1 k da kayıtlı olmayan bir baskı,naptık hemen kütüphanecilere bildirdik eklemeleri için...

    Diğer tüm kitaplarında olduğu gibi anlatım dili yalın,tüm sıradanlığına rağmen insan hikayelerini müthiş gözlem gücü ve yaşanmışlıklarının yardımıyla anlattığı, Ankara’nın caddeleri, sokakları, parkları gibi gitme görme isteği uyandıran şehir motifi ile bezenmiş bir kitap..

    Barış Bıçakçı benden bir gömlek büyük ama o kadar aşinayım ki anlattığı öykülerdeki insanların dinlediği walkman’e, dersaneye giden öğrencilere,sandıklı mobilya aksesuarlı kanepelere, içinde çerçeveli fotoğraf konulmuş , işlemeli cam bardak takımları sergilenen büfelere şehir belediye otobüslerine, ‘99 Gölcük depremine, alt kattakinin balkonuna düşen genç kız çamaşırlarına ...

    Barış Bıçakçı öykülerini anlatırken abartmıyor,trajik sonlara yer vermiyor ,öykünün kahramanının gölgesi gibi yüzündeki 24.kasın dahi anlamını çözümleyerek biz okuyuculara güçlü bir anlatımla sunuyor.

    Nedense Barış Bıçakçı, öykülerindeki sıradan insanları anlatım biçimiyle bana bizi koruyan olduğuna inandığımız, çocukluktan tüm hücrelerimize öğrenilmişlik olarak sinmiş KİRAMEN KATİBİN(yazıcı melekler) melekleri rolü üstlenmiş bir yazar..

    Öykülerdeki insanların hem iç sesi hem de onu gözleyen..

    İncelememin bundan sonraki kısmında kitaptan alıntılar ve bana hissettirip düşündürdüklerine yer vereceğim.

    1.alıntı sayfa 25
    ŞEHİR REHBERİ
    “ Ama işte düştür bunlar ve belediye otobüsleri tıklım tıklımdır.Zor bela bindikleri otobüslerde itiş kakış eve dönerken , nefeslerinin sayılı olduğunu düşünür, Allah’tan korkarlar.Akşam eve girer girmezde perdelerin kapalı olup olmadığını denetleyip gereksiz yanan lambaları söndürürler.”

    Bu satırları okurken çarpıldım desem yeridir.Hani Uyumsuz diye bir film vardı insanların zihinleri bir şekilde yönetiliyor herkes aynı davranışları sergileyerek itaat ana fikirli bir düzen içinde ilerliyorlardı..Bu satırlarda anlatılan şehir diye gördüğümüz yığınlar ve kitleler de öyle değil mi?

    Yaşamak bu değil ve bu insanlar gerçekten böyle göründüklerini algılayabilseler, değiştiremeyecekleri birçok şey için zihinleri kanamaya başlar bir de üstüne nefes almak refleks bir hareket olmasa oracıkta anında son verirlerdi yaşamak diye adlandırılan bu saçmalığa!!!!İnziva hayat yaşayan, doğaya kaçan, ferrarisini satan bilgelerin kendine gerçekleştirdikleri yolculuk nevinden bir kurtuluş okuyan zihinlerin kurtuluş reçetesi olarak ilk aklına getirdiği..Evet sen de öylesin!!!

    2.alıntı sayfa 35
    ŞEHİR REHBERİ
    “Günümüzden yaklaşık bin altıyüz yıl önce ,bir Roma imparatorunun şehrimizi ziyaret etmesi vesilesiyle dikilen sütunun üzerinde bugün bir leylek yuvası var.O sütunu görünce insan ister istemez bazı yapılara bin yıl sonra üzerine leyleklerin yuva yapacağı beton yığınları gözüyle bakıyor.”

    Sen Petersburg’a beyaz geceleri yaşamaya nir doğa olayını yaşamaya gidersin yüzlerce yıllık katedral mimarisinde yapılmış masalsı bir şehir içinde gezersin..

    Venedik’e gidersin gondollara biner şehrin caddelerinin arasından akan deniz suyu üstünde süzülürsün pencerelerdeki çiçeklere içerlerden sızan ışıkları yansıtan orda bir yerde hayat var duygusu veren değişik tasarımdaki lambalara bakarsın..

    Manhattan bölgesine gidersin bir ada üzerindeki yemyeşil parkta ayakkabılarını çıkartıp dolaşır devasa gökdelelenlerin arasında büyülenmiş modernliği ve teknolojiyi dibine kadar hissederek gezersin..

    İyide nedir ya Türkiye’deki şehirlerdeki üstüste konserve gibi insanların yaşadığı çirkin görünümlü apartmanlar, avm saçmalıkları, hele ki üst köprülerin karmaşık görüntüsü, sokaklardaki konteynerların biçimleri,elektrik telleri gerili silindir gri direkler zaten sıradansın 80 milyonun içinde kıçını da yırtsan bir hiçsin estetiksiz şehirlerimize rağmen tik tak ilerleyen masa üstü saati gibi yaşar gibi yapmaya kurulmuşuz..
    (İçim daraldı burda bi parça beyaz çikolata damağıma yapıştırmaya ihtiyacım var (: )

    3.alıntı sayfa 42
    BALKON TEMİZLİĞİ
    “Oğlan çaresizlik içinde hemşireye bakıyor , omuzlarını ovalayarak kızı ısıtmaya çalışıyordu.Karnına, karnına dokunmaya korkuyordu. Hemşire elindeki kabı lavaboya boşaltırken , ‘Önce her haltı yerler, sonra da zırlarlar !’ diye söylenmişti.Hemen çıkmak gitmek istemişti oğlan.”

    Bu alıntıda iki öğrencinin kürtaj yaptırma vakası işlenmiş.
    Kendime dair bir yaşantımı ister istemez anımsadım.
    Türkiye gibi modernlik ve geleneksellik arafında kalmış memleketlerde evlilik denen gayet kutsal olan bir kurum u tayin amaçlı kullanmak durumunda kalmıştım.Bunun için yasaların öngördüğü kadına yeniden evlenebilmesi için bir iddet yani bekleme süresi öngörülmüş.Benim o süreyi tamamlamama şimdi yalan olmasın sayılı günler kalmış lakin tayin zamanını geçiriyorum beklersem. Yerlerdeki hayatımın toparlanması için bian önce müdahele edilmesi gereken günlerdeyim ve iddet süresini kaldırmak için dava açtım bunun bir kadına kendini ne kadar kötü hissettiren uygulamalarla dolu bir süreç olduğunu o anları kendime unutturmaya çalışarak bir süre mücadele ettiğimi burada bildirmek isterim.
    Kadın doğumcu servisine gönderiliyorsunuz iddet süresini doldurmadınız ve herhangi bir sebepten yeniden evlenmek durumundasınız.Sizin rahminizin içine bakıyorlar gayet teknik aletlerle bir adam sizi hamile bırakmış mı tohumlarını içinize bırakmış mı(bu kısmı hiç anlamış değilim hâla,sperm denen organizma vücutta ne kadar canlı kalabilir ki ,biten evliliğiniz ve kabus günleriniz yakanızı bırakmaz rahminize kadar iz var mı diye kontrol edilirsiniz sanırsam varsa bir gebelik doğacaksa eğer çocuğun nesebi belli olsun diye)
    Ben o cihazın sinyallerinden kurtuldum hemşire ünvanlı insanlıktan nasibini almamış kadın müsveddesi ( bir de kadın olacak ha)hiç yüzüme bakmadan - Derdin neydi ki acelen neydiki bekliyeydin iddetinin dolmasını!! dedi tam olarak böyle dedi.Tüm hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti derler ya ahlakçılık balyozundan bir fiske payıma uygun görülen darbeyi yiyerek bir süre allak bullak oldum.Ne yalan söyleyim orda olmama sebep doğrudan ya da dolaylı ilgili herkesin yedi ceddinden girip en galiz küfürleri savurarak herkeşleri parumak eyledim:))))

    Bu sağlık sektöründeki memurlarımız kendilerine verilen yetki ile ağızlarını ileri geri yayabilecekleri hakkı kendilerinde görüp kalbinizin sıkışmasına sebep olarak hakkınıza giriyorlar.Umurlarında mı sanmam.Boşuna şu türküler yapılmamış doktorlar da ne bilir ciğerin acısını..Öyle ama kabul edin Sağlık sektöründeki insanlar fazla insana maruz kalmaktan duyarlılıklarını yitiriyorlar.Bence durum bu.Bana kalırsa her şeyin müsebbibi bozulan ekonomi ve yönetim..
    Bugün alt tarafı üniversitede kıçı kırık bir güvenlik görevlisisin bir öğün yemek daha azalmasın diyen üç kuruş harçlığa talim eden öğrenciye acımasızca savurduğun coplar ın sebebi ne kendine bi gel seni ne o hale getirdi,ne bitirdi tahammülünü senin..

    Pardon bunun bir inceleme olduğunu unutup fazlasıyla coşmuş olabilirim:)

    4.alıntı sayfa 106
    EVE DÖNERKEN
    “Kadın çantadan çıkardığı küçük bir kutuyu titreyen elleriyle açtı,içindekileri kucağına yaydı.Otobüsteki herkes soluğunu tutmuş kadını izliyordu.Çok çaresiz görünüyordu.”

    Bu alıntıda trafik duruyor belediye otobüsündeki bir kadın fenalaşıyor herkes ilacını çıkarıp içecek diye beklerken kadın,otobüs içinde saçlarını boyamaya başlıyor, bir yandan ağlıyor bir yandan saçlarını boyuyor ,otobüsteki bir adam ona boyayı iyice saçlarına boca ederek yardım ediyor,kadın küll lazım diyor sigara içenlerden küllerini biriktirmelerini istiyor kül ile bulaşan boyaları çıkaracak, tüm otobüs el birliği ile yeter ki kadın sakinleşsin diye saç boyama şeklinde tezahür eden yersiz davranışa katılıyor,kimse söylenmiyor izliyor ve yardım ediyorlar.

    Şimdi bir düşünün günümüz şehir insanlarında böyle bir tahammülün kıymık kadar miktarı kaldı mı?
    Öf öff ne felsefik çıkarımlar ne psikolojik tahliller döner herkes sabah kuşağındaki programlardan edindiği ruh ve beden sağlık bilgileri ile birbirleriyle tahlil yarışına girerler.Ben olsam size hiç abartmıyorum gider kadına yardım ederim,arka tarafları görememiştir iyi sürememiştir o boyayı ben tamamlardım..Sıradan hayatlarımızı renklendiren böylesi bir kahkaha attıracak absürt olaya bir daha berde denk gelicem.Sanırım benim kadının bu yersiz davranışına bozmadan katılma davranışı sergileyecek olma sebebim de bebekken geçirdiğim havaleden kalan esrimeden ileri geliyor:)))

    İşte böyle bir öykü ancak Barış Bıçakçı kitabında karşınıza çıkar size çın çın kahkahalar attırır okurken..

    Burası benim profilim inceleme adı altında ne yazıyorsam beni bağlar kimseyi de bağlamaz..

    Son söz olarak Barış Bıçakçı okuyun efendim,okumakla da kalmayın okutun ,bu sinirlerimizi altüst eden tahammül tüketen toplumca buhran geçirdiğimiz günlere kısacık tebessümlü molalar vermiş olursunuz...

    Keyifli okumalar