• Bu yazı ''Filiz Hiç Üzülmesin'' Kitabı'ndan, Filiz Ali tarafından okurlarımızla paylaşılmıştır.
    *

    Son Yolculuk
    *
    Babam, Edirne'ye peynir yüklemeye gidiyor hesapta. Ancak yanına şoför muavini olarak Ali Ertekin diye birini alıyor. Ali Ertekin Yugoslav göçmeni, ordudan silah kaçırdığı gerekçesiyle astsubaylıktan atılmış biri. Bulgaristan'a adam kaçırdığı, hatta Emniyet'le ilişkisi olduğu sonradan ortaya çıkan bilgiler arasında. Ali Eryekin olay ortaya çıktıktan sonra sorgu yargıçlığında verdiği ifadede şöyle söylüyor:
    '' Kızılcadere köyünde kamyondan indiklerini, şoför Salim'i geri gönderdiklerini, gece Üsküp ile Yündolan arasında Sazara köyü istikametine yürüdüklerini ve işte bu sırada Sabahattin Ali'nin Marko Paşa gazetesinin sahibi olduğunu, Bulgaristan'a geçerek oradan da Moskova'ya gideceğini öğrendiğini..''
    Bu durumda milli hislerin galeyana geldiğini, birdenbire iradesini kaybettiğini ve elindeki sopa ile kitap okumakta olan Sabahattin Ali'nin kafasının sol tarafından yüzüne doğru şiddetle vurduğunu itiraf ediyor Ali Ertekin. İfadesine '' ... suratı, gözlüğü, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra Sabahattin Ali sol tarafına doğru yere yıkıldı. Ağzından burnundan kanlar boşandı. Dikkat ettim. Hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.'' diyerek devam ediyor.
    2 Nisan 1948, Sabahattin Ali kitap okurken öldürülmüş ve öldüğü yerde, dere yatağında öylece bırakılmış. Babamdan haber alamamamız annemi çok tedirgin etmiyor, Rasih Nuri İleri eliyle gönderdiği mektupta babam ''... bu mektubu aldığın zaman ben İtalya, Fransa veya İngiltere'de olacağım. Filiz'in okulu bitince sizi yanıma aldıracağım...'' dediğine göre meraklanacak bir şey yok.
    Ben Haziran ayında Mimar Kemal İlkokulu'nu bitiriyorum. Diploma törenimiz çok güzel geçiyor. Annemin diktiği pembe organze tuvaletim ile Johann Strauss'un valsleri eşliğinde peri kızları gibi dans ediyorum. Sonra da milli giysilerimizle Tamzara ve Harmandalı oynuyoruz. Sükse bin beş yüz. Ne var ki ilk kez yaz tatilini Ankara'da geçiriyoruz. Ne kadar bunaltıcı bir yaz bu... Sonbaharda Ankara Kız Lisesi'ne kaydımı yaptırıyor annem. Babamdan hala haber yok. Okulda özellikle ingilizce dersim çok iyi, Hocam Lamia Hanım'a bayılıyorum. Okulun müdürü Perihan Hanım babamın İstanbul Yüksek Muallim Okulu'ndan arkadaşı, beni kolluyor o da.
    Yanılmıyorsam 1949 yılının Ocak ayı. İngilizce dersi yaparken sınıfa lise bir öğrencisi koşucu Üner Teoman giriyor ve Lamia Hanım'ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Gazeteciler gelmiş, avluda beni bekliyorlarmış, babamla ilgili bir konu varmış. Üner Teoman'la avluya çıkıyorum. Gazeteciler bana bir şey söylemeden aniden fotoğraflarımı çekmeye başlıyorlar. Rüyada gibiyim.
    O akşam eve iki genç gazeteci gelip anneme '' Sabahattin Ali'nin Bulgaristan'a kaçarken öldürüldüğü iddia ediliyor ama doğru değil, bu konuda ne söyleyeceksiniz?'' gibi sorular sorup gidiyorlar. Ertesi günkü gazetelerde benim fotoğrafın altında ''Öldürülen Sabahattin Ali'nin küçük kızı Filiz'' yazısı, manşette ise '' Sabahattin li'nin karısı Aliye Ali ' Kocamın başına ne geldiyse kitapları yüzünden geldi'' dedi cümlesi. Annem panik içinde. Avukat dostumuz İsmail Hakkı Balamir bu sözleri tekzip ediyor hemen. Dostlar evde kalmamamıza karar veriyorlar. Ortalık sakinleşinceye kadar gazeteci Emin Karakuş'un evinde kalıyoruz birkaç gün.
    Kapkaranlık, dipsiz bir kuyuda gibiyim. Kendimi bildim bileli her akşam uyumadan dua ediyorum. Bu duadan annemin de babamın da haberleri yok. Yazları annemin anneannesinin Suadiye'deki evinde gaz lambası ışığında her gece bana ezberletmeye çalıştığı ''Rabbi esir, velatu asir...'' diye başlayan duayı '' Allahım ne olur ben iyi bir çocuk olayım, annemi ve babamı üzmeyeyim, annem ve babam ölmesinler'' diye bitiririm. Ne var ki Allah benim bu duamı kabul etmemişti işte. Dünyada en çok sevdiğim varlığı, babamı elimden almıştı. Bunda besbelli benim de suçum olmalıydı ki cezalandırılmıştım. Yeterince iyi bir çocuk olamamıştım demek ki. İnatçıydım, kıskançtım, anneme istediği kadar yardım etmiyordum, ama babamın ölmesine neden olacak kadar büyük bir suç ne olabilirdi?
    Babamın ölümünü izleyen günler, haftalar aylar ve yıllar boyu çözemediğim bu suçluluk duygusuna bir de çevrenin baskısı eklenirse o yıllar yaşanan kabusun korkunçluğu daha iyi anlaşılabilir. Sabahattin Ali öldürüldüğüne göre suçluydu. Suçu neydi? Komünist olmak. Ben kimdim? Komünistin kızı. Kimlerle konuşuyor, hangi kitapları okuyordu bu komünistin kızı? Komünistin kızının arkadaşı olmak da tehlikeliydi. Onu yapayalnız bırakmak, cüzamlı gibi tecrit etmek gerekiyordu.
    '' Sabahattin Ali'nin öldürülüşü aylarca sonra resmen açıklanınca, bütün burjuva basını en ağır karalamalar, sövgüler ve suçlamalarla Sabahattin Ali'ye saldırdı. Onunla ilgili çirkin hikayeler uydurdu. Öylesine bir baskı, korku ve yılgı havası yaratıldı ki kimse Sabahattin Ali'yi göze alamadı, gerçeği açıklayamadı.''
    Sabahattin Ali'nin suçu ne idi? Sabahattin Ali kendi suçunu itiraf ediyor aslında öldürülmeden bir yıl önce:
    '' NAMUSLU OLMAK NE ZOR ŞEYMİŞ MEĞER. BİR GÜN ALMANLARIN PABUCUNU YALAYAN, ERTESİ GÜN İNGİLİZLERE TAKLA ATAN, DAHA ERTESİ GÜN DE AMERİKA'YA KAVUK SALLAYAN SOYSUZLAR GİBİ OLMAK İSTEMEDİK. YALNIZ VE YALNIZ BİR TEK MİLLETİN ÖNÜNDE SECDEYE VARDIK. O DA CEFAKEŞ MİLLETİMİZDİR. MEĞER NE BÜYÜK GÜNAH İŞLEMİŞİZ! KANUNLU, KANUNSUZ BASKILAR ALTINDAEZİLE EZİLE PESTİLE DÖNDÜK. BUGÜNÜN İTİBARLI KİŞİLERİ GİBİ, KESE DOLDURMADIK, MAKAM PEŞİNDE KOŞMADIK. İÇ VE DIŞ BANKALARA PARA YATIRMADIK, HAN, APARTMAN SAHİBİ OLMAK, SAĞDAN SOLDAN VURMAK VE MİLLETİ KASIP KAVURMAK EMELLERİNE KAPILMADIK. BÜTÜN KAVGAMIZDA KENDİMİZ İÇİN HİÇBİR ŞEY İSTEMEDİK. YALNIZ VE YALNIZ BU YURDUN BÜTÜN YÜKÜNÜ OMUZLARINDA TAŞIYAN MİLYONLARCA İNSANIN DERDİNE DERMAN OLACAK YOLLARI ARAŞTIRMAK İSTEDİK. BU NE AFFEDİLMEZ SUÇMUŞ MEĞER! NEREDEYSE, YOLDAN GEÇERKEN MİDE UŞAKLARI ARKAMIZDAN BAĞIRACAKLAR. ' GÖRÜYOR MUSUN ŞU HAİNİ! İLLE DE NAMUSLU KALMAK İSTİYOR VE AHENGİMİZİ BOZUYOR... '
    ÇALMADAN, ÇIRPMADAN, BİZE EKMEĞİMİZİ VERENLERİ AÇ, BİZİ GİYDİRENLERİ DONSUZ BIRAKMADAN YAŞAMAK İSTEMEK BU KADAR GÜÇ, BU KADAR MİHNETLİ, HATTA BU KADAR TEHLİKELİ Mİ OLMALIYDI?! NAMUSLU OLMAK NE ZOR ŞEYMİŞ MEĞER! BEREKET, ZORA KATLANMASINI BİLEN BU MİLLET DE NAMUSLU.''
    Bugün bu yazının altına imzasını atmaktan kaçınacak herhangi bir aydın var mıdır acaba? Ne gariptir ki aradan geçen elli yılın, Sabahattin Ali'nin yazdıklarını doğruladığını görüyor ve tarihin tekrarlanmasına hep birlikte bugün de tanık oluyoruz.
    Babamı kitap okurken öldürüp (kim öldürdüyse) Kırklareli'nin Üsküp Nahiyesi'ne bağlı Hedye köyü yoluna elli metre mesafede orman içindeki çatağa öylece bırakan katil veya katiller, aylarca sonra bulunan tanınmaz haldeki bu cesede bir mezarı bile çok gördüler. Kemikleri bir torbaya konup oradan oraya teşhis için dolandırıldı. Gömüldüğü yerden çıkarılıp tekrar incelendi. Sabahattin Ali'nin canını almak yetmedi, ölüsünü de rahat bırakmadılar bu gözü dönmüş vampirler ve dünyada hiç iz bırakmasın diye kemiklerini bile yok ettiler.
    Ama Sabahattin Ali, sanki canilerin onu mezarsız bırakacaklarını çok önceden sezmiş gibi ve
    '' BENİM MESKENİM DAĞLARDIR'' diyerek şiirini yazmıştı.
    ***
    Gerçek Gazetesi, 22 Şubat 1950
    Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Gözlem yayınları, İstanbul 1974
    Ali Baba, 1. sayı, 25 Kasık 1947
  • İmzadan karakter okuma ilminin temel taşları

    - İmza uzun olursa kişi sabırlıdır.

    - İmza kısa ise insan mantığını iyi kullanır.

    - İmza keskin çizgiler içeriyorsa kişi keskin fikirli, esprili, keskin mantıklı ve dilini kılıç gibi kullanan ve dilinden çok çekecek bir insandır.

    - İmza düzgünse insan düzgün karakterli, güvenilir, iyi ahlaklı, uyumludur.

    - İmzada yuvarlaklık varsa kişide lider özellikleri vardır.

    - İmzada 3 nokta varsa kişi keskin nişancı, avcılığa yatkın ve nüktecidir.

    - İmzada geri dönüşler varsa kişinin hafızası kuvvetlidir.

    - İmza sanatsal çizgiler içeriyorsa kişi güzel sanatlara yatkındır.

    - İmza kısa ve üstünkörü ise kişi boş vermiştir.

    - İmzanın başı büyük harf ve gösterişle başlıyorsa kişi özgüvenli, başlangıçta kendini iyi, karizmatik tanıtandır.

    - İmzanın başı, ortası ve sonu büyükse başta, ortada ve sonda kendini iyi takdim eden ve iyi iş takibi olan birisidir.

    - İmzanın sonu büyük harfle bitiyorsa başladığı işleri iyi bitiriyor demektir.

    - İmzanın baş harfinden sonra gelen kısım ince ise kişi ince karakterli ve duygusal, kalınsa kişi kabadır ve duygusal değildir.

    - İmzanın sonunda ileri veya yukarı doğru giden bir çizgi varsa kişinin hedefi büyüktür. Aşağı doğru çizgi varsa kişi içine kapalıdır. Karamsardır.

    - İmza sağa yatıksa kişi sosyal, diplomat; geriye yatıksa anti sosyaldir.

    - İmza uçuk kaçıksa insan uçuktur.

    - İmzada 3-4 farklı karakter varsa kişi tiyatroya yatkındır.

    Meşhurların İsmail Kılınç tarafından yapılmış imza tahlilleri

    Türkiye Cumhuriyeti 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal: Çok adaletli biri. T harfinin tepesiyle Z harfinin sonu simetrik. İsimle imza atanların temel özellikleri dürüst ve açık insan olmalarıdır. Çok hazır cevap ve çok nükteci. Dilini kılıç gibi kullanabilir. İyi bir şovmen ve tiyatrocu olabilir. Duygusal ama çok ince ruhlu değil.

    Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy: İmzası gibi birisi. Daldan dala konar. Çok unutkandır. Bir iş bitmeden diğer işe başlar. Duygusal ve hayalcidir. Duygusal kararlar alır. Sağlıklı ve objektif kararlar almak için aklıselim danışmanlara ihtiyacı var. Hayalleri ile yaptıklarını ve yapacaklarını karıştırabilir. Prensipli değil. Uçak yolculuğunu sever.

    ABD Demokrat Parti Başkan Adayı Hillary Rodham Clinton: Çok sabırlı biri. Ağlayan bir bebeğe pratik çözüm üretmeden uzun süre sabırla bakar. Barack Obama’ya göre daha az duygusal ve erkek gibi bir kadın. Lider özellikleri var. En büyük eksiği pratik çözüm üretmemesi ve kıvrak zekâya az başvurması. Kıvrak kararlar almaması aslında sağlıklı ve ABD’nin uzun vadeli geleceği için faydalı kararlar almasına sebep olabilir. Sadık bir dost. Bush’ta olan hayalperestlik, fantezi ve maceraperestlik Bayan Clinton’da yok.

    Picaso’nun imzasında p harfinde ve ss harfinde iyi bir sanatçı olduğu ortaya çıkıyor. İsmiyle yazdığı için açık, dürüst insan. Morali iyi iken ve hedefi büyük iken aşağıdan yukarı doğru imza atıyor. Morali bozukken yatay imza atıyor. Özgüveni olduğu ve kendine değer verdiği için imzasının altını çiziyor.

    ABD Başkanı George Bush: Bush’un imzasında sanata yatkın olduğu görülüyor. Ayrıca o bir hayalperest. Çünkü imza sağa sola uçuyor, taşıyor. Hayal kurma ve fantezide başarılı. Maceracı. Ayrıca imza arasındaki kopukluk olması unutkanlığa işarettir. Sistemsiz ve kopuk çalışan, bir işten diğerine hoplayan bir şahsiyet. Hedefi büyük. Çünkü son harfi ileri doğru uzuyor. Sosyal ama çok hata yapan biri.

    İngiltere eski Başbakanı Tony Blair: İmza arasındaki kopukluk olması unutkanlığa işarettir. Sistemsiz ve kopuk çalışan, bir işten diğerine hoplayan bir şahsiyet. Güzel sanatlarda Bush kadar başarılı değil. Hatta birçok güzel sanat dalında kötü. Öne çıkan belirgin özeliklerinden biri diktatör ruhlu, baskıcı olması. Onda da özgüven ve hedef büyüklüğü var.

    Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin: V Putin diye Rusça yazarak imza atıyor. Ancak V ve P harfinin etrafına birkaç tane daire çizerek tüm bilgilerini gizleyip koruma altına alıyor. Hatta o iki harfi kimse okuyamasın ve keşfedemesin diye üst üste yazıyor. Putin’in imzasında büyük bir lider olma öne çıkan özellik. Liderin özellikleri diye kitaplarda yazan özelliklerin yüzde 95′ini taşıyor. Kendi adamlarını koruyor, himaye ediyor. O bir bilgi gizleme ve kendine yakın sadık insanları koruma uzmanı. Bazen içine kapanmayı seviyor. Hedefi büyük. Çünkü imza soldan sağa yükseliyor.

    Bill Gates: Dürüst biri. Az kırılan, sosyal biri. Adaletli, mantıklı ve güzel sanatlara eğilimli.

    Albert Einstein: Çok sabırlı ve hedefi çok büyük olan biri. İmzanın soldan sağa doğru yükselmesi ve t harfinin kuşağının ileri abartılı uzaması bu insanın çok sabırlı olmasını gösterir. Nükteci biri. Duygusal, ince ruhlu ve çok iyi özgüveni olan biri.

    Beethoven: Güzel sanatlara çok başarılı olduğu zaten açık bir şekilde imzada görülüyor. Müziklerinin başında ortasında başarılı ama sonuna doğru başarısı azalıyor.

    Oscar Wilde: Hedefi büyük. Büyük düşünen. Çok sade biri. Nükteci. Adaletli. Düzensiz, sıra dışı. Doğal olarak hayatında da kopukluk ve yarım bırakılmış işler var. İmzası gibi o da farklı düşünen, farklı yaşayan biri.

    Hitler: Tam bir diktatör imzası. Diktatörlük ağır basmadan önce adaletli biri olarak görünüyor.

    Stalin: İmza ve uygulamalar olarak Hitler’e benzeyen biri. Diktatörlük ağır basmadan önce fazla adaletli biri olarak görünmüyor. Mantığını Hitler’den biraz daha hızlı kullanıyor. Sistemsiz biri.

    Puşkin: Sanatçı olarak yaratılmış ve yaşamış. Sadece P harfine bakanlar onun sanat karizmasını anlarlar. Yani dünya tarihinde gelmiş ender sanat ruhlu insanlardan biri
  • 160 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Türk Edebiyatı’nın zirvesindeki adamın hiç bitmeyen bestesi. Sanki yarım bırakılmış gibi değil de, sonsuz bir döngüye alınmış gibi.

    Tanpınar, hem Türk edebiyatının en iyi romancılarından birisi hem de önemli bir düşünce adamı. Eserlerinin her birinde ayrı bir naiflik var. Ancak şunu belirtmeliyim ki; Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler'i okumadan önce okunması gereken bir eser. Bu üçlemenin ilk kitabını oluşturuyor, okuma sırasına alırken özellikle buna dikkat etmek gerekiyor. Benimse Saatleri Ayarlama Enstitüsünden sonra okuduğum Tanpınar’a ait ikinci kitap. Ve bana göre Tanpınar okumaya başlamak için uygun bir kitap değil. Kısa fakat; modernleşmenin, batılılaşmanın, siyasi kargaşanın, toplumsal çıkmazların hikayesinin karakterler aracılığıyla anlatıldığı yavaş ilerleyen, yorucu bir eser.

    Behçet Bey’in Biraz Abdülmecit, biraz Abdülhamit döneminde geçen hikayesiyle başlayan roman; arkasından büyük bir kalabalığı sahneye taşıyor. Behçet Bey; saatler, kitaplar ve musiki aletleri ile dolu yatağında uyanmış ertesi gün kendisiyle yaşamaya başlayacak olan ablasının torunu Cavide’yi kendi yanına çağırır. Ertesi gün gelecek olan Cavide’yi beklerken odasındaki eşyalarlar, ölen babası ve karısıyla ilgili düşüncelere dalar. Bu süreçte Behçet Bey karakterinden yola çıkarak onun etrafını sarmış insanlardan; Behçet’in solgun karısı Atiye’den, bacanakları, baldızı, onların çocukları, uzak ve yakın akrabalarından, babası Molla Beyden, kayınbabası Ata Molla Bey’den, Halit Bey'in babası’ Nuri Beyden, Agop Efendi’den, Mösyö Soloski’den, Talat Bey’den bahsederken buluyoruz yazarı. Her biri bir roman konusu sanki. Bu kahramanlarla dönemin İstanbul’unu semt semt gezdiriyor bize Tanpınar. Zamanı, rüyayı ve musikiyi de eserin içine yerleştirmeyi yine ihmal etmiyor.

    Osmanlı ilmiye sınıfının romanı olarak tanımlanan eserde; modernleşme sürecinde geleneksel kimliklerin parçalandığı, toplumsal sınıfların tersyüz olduğu döneme şahit olan ve ilmiye sınıfının farklı zihniyetlerini temsil eden üç karakter, yetiştikleri zümrenin modernleşme hareketi karşısındaki tavrını gözler önüne seriyor. Ayrıca hikaye, Behçet Bey karakteriyle ve vurucu cümleleriyle Kürk Mantolu Madonna’yı anımsatıyor.

    Roman, konu üzerinden değil karakterler üzerinden ilerliyor. Kitabın sonunda Behçet Bey, yazardan gelen bir mektubu bulup okuyor. Bu mektupta yazar, hikayenin neden tamamlanmadığını açıklıyor. Bu bölüme kadar kurguyu çözmek hayli zor. Bahsedilen karakterlerin anlatılan olayın ortasına neden konduğu, konuya nerden ve nasıl gelindiği anlaşılmıyor. Bu sebeple kurguya takılmadan dönemin atmosferini, aşklarını, musikisini, siyasi entrikalarını, inceliklerini ve ilişkilerini görerek, bir insanın iç dünyasına yolculuğa çıkmak lazım. Tanpınar'ın medeniyetimize, insana, musikiye dair tespitleri oldukça önemli ve isabetli. O dönemde yaşanan toplumsal kimlik bunalımının halen sürüyor olması ise üzücü.

    Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kendine özgü üslubu, kara mizah unsurlarını kullanmadaki ustalığı, karakterleri bize tanıtırken onları bulundukları hale getiren tüm çerçeveyi ince ince işleyerek yaptığı tahlilleri bu eserinde de görebiliyoruz. Kendisinin, düşüncelerinin ve eserlerinin Türk Edebiyatı için yeri ayrı. Kendisine çok saygı duyuyorum. Ne yazdıysa okunmalı diye düşünüyorum.
  • 292 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Fakir Baykurt’la henüz tanışmamış okurlara naçizane bir tavsiyem olacak, Yılanların Öcü ve Irazca’nın Dirliği adlı kitapları arka arkaya okumanız. Irazca’nın Dirliği Yılanların Öcü kitabının devam kitabı.
    Gelelim kitaba; bu tarz romanlar bana saltanatın ne kadar lanet bir şey olduğunu hatırlatıyor her nedense… Cahilliğin had safada olduğu Anadolu insanının nasıl kolay kandırılıp sömürüldüğünü çok güzel vermiş. Şimdi birçok saltanat sevici ne alaka diyordur eminim. Oysa çok alakalı yüzyıllarca sırça saraylarında keyif süren saltanat sahipleri halkın halinden bî haber… O kadar fakirlik ve mağduriyetlerine rağmen her iki lokmasından biri vergi olarak elinden alınan cahil bırakılmış halk, bilerek isteyerek cahil bırakılmış. Keza okutulup eğitilse gözü açılmış bir halkın üzerinden yüzyıllarca saltanat sürebilirlermiydi? Sırf karınlarını doyurmaya odaklanmış zavallı Anadolu halkı. Romanımız Cumhuriyetin ilk yıllarına denk geliyor. Her ne kadar insanların hakları yasalarla korunmaya çalışılsa da bu defada bazı menfaat düşkünü uyanık kara zihniyetliler bürokrasiyi ve siyaseti arkalarına alarak ezmeye devam ediyor halkı. Güzel olan ne biliyormusunuz artık ışığı görmüş halk, uyanış başlamış ve bu sefaletlerini bu mağduriyetlerini her türlü kötülüğü alt edebilmenin yolunu ancak okumakla aşabileceklerini biliyor artık.
    Feodal bağların henüz çok kuvvetli olduğu dönemde Kara Bayram sırf çocuklarını okutup kendi gibi cahil kalmamaları için nasılda karşı çıkıyor annesine. Bu anneye saygısızlık değil cahilliğe karşı bir haykırış aslında. İşte bu CUMHURİYET farkı. Artık beyinler o kadar kolay ipotek edilemeyecek. Edilenler de kendi rızasıyla edilir. Bunun için hiçbir aydınlanma çare olamaz. Buradan da şunu çıkarabiliriz içinde mutlaka yaşlar da olsa her toplum hak ettiği şekilde yönetilir…
    Baykurt okumaya devam hoşça kalın kitapla kalın))
  • Hayat ne ilginç. İnsanı hiç uyarmıyor. Seçim yapamadan, her şey birbirine karışıyor ve acı anlar güzelliklerin yerini alıyor. Sanki insanoğlu yolun kenarına bırakılmış o küçük taşlardan biri gibi. Hani şu günlerce aynı yerde kalan ve sebepsizce bir römorkörün çarpıp havaya fırlattıklarından. Bir taş parçasının elinden ne gelebilir ki?
    Philippe Claudel
    Sayfa 123 - Doğan Kitap
  • "Dünya, omuzlayacak kimsesi olmadığı için suya bırakılmış bir tabuttur. Tabut çürüdü, her yanından su alıyor artık. 'Önce çocuklar ve kadınlar!' diye bağırmış olmalı biri. Bu kadar ölümün başka bir açıklaması olamaz."