• Gecenin müziğini bırakıp kaçıyorum, iyi geceler! https://youtu.be/DwrHwZyFN7M
  • Hiçbir bütünlüğü olmayan bu yazıyı HAYRİ İRDAL ve HALİT AYARCI olmak arasında sıkışıp kalan ruhuma ithaf ediyorum.

    (Kitabı okumayanlar için çok az da olsa sürpriz bozan içerebilir.)

    Huzur romanını okuduğumdan beri Ahmet Hamdi Tanpınar için o kadar büyük bir hayranlık besliyorum ki gerçekten hayatımdaki büyük şanslardan biri olarak görüyorum onu ana dilinden okuyabilmiş olmayı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bu duruma tuz biber ekledi. Yalnız durum şöyle ki Huzur’u okuduktan sonra elimde kalan en büyük şey devasa bir hayranlık iken bu sefer kafa karışıklığı oldu.

    Gerçekten çok kızgınım, kırgınım, anlam veremiyorum insanlığa. Hoş, ben ne yapıyorum sanki bu saatlerce sürecek bir tartışma konusu tabii. Yine de tahammül edemiyorum işte, en çok da anlamıyorum. Kitapta geçen “İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir.” sözünü her yere yazmak istiyorum, herkes beynine kazısın istiyorum. En kötüsü de ruhum her zamankinden daha çok atalet içinde sürükleniyor, bu kitabı bile normalde okuyabileceğimin çeyreği yavaşlıkta okudum. Belki de böylesi çok daha anlamlı oldu çünkü Hayri İrdal’ı ancak böyle anlayabilirdim. Ne yazık ki Halit Ayarcı’nın hakkını yeterince verebildiğimi sanmıyorum. O, kitap boyunca Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne inanması için Hayri Bey’i iknaya uğraştı durdu ama asıl ben hep ikna edilmeyi bekledim. Hayran oldum, mest oldum, özenti oldum ama ikna olamadım… Neyse, belki bir dahaki okumama, bu ikinci okuyuşumdu. (Ömrüm olursa tekrar tekrar okuyacağımı söylemeye gerek var mı..?)

    Dedim ya elimde kalan en büyük şey kafa karışıklığı ve belki yazdıkça sonuca vardırırım diye düşündüm ama aksine hiçbirini de ifade edemedim. Bu kitaba dair aklımda kalacak en büyük şey kafa karışıklığıma ek olarak da kitabın sonunda Halit Ayarcı’nın yaşadığı, resmen elimle tutabileceğim kadar çok hissettiğim hayal kırıklığı kalacak. Önce o kısımlar sadece bir iki sayfaya sığdırılmış ve kitap bitmiş diye rahatsız oldum, bunun üzerine de çıkıp Halit Ayarcı bir şeyler desin, bu sefer de Hayri İrdal onu ikna etsin istedim. Sonra fark ettim ki hayal kırıklığı ancak bu kadar net anlatılabilir ve insanların ikiyüzlülüğü ancak böylesine çarpıcı olabilirdi. Önünde saygıyla eğiliyorum Ahmet Hamdi Tanpınar :)

    Diyorum ki bu insanlık bu kadar mı güzel eleştirilir, ironi denen şey böylesine mi güzel yapılır. Hayri İrdal’ın hayatında iz bırakan her bir insan bu kadar mı güzel betimlenir, bir kitap içinde bu kadar mı çok özgün karakter yer alabilir. Yine söz dönüp dolaşıp Tanpınar’ın ustalığına geliyor kısacası. İyi ki yazmış, okuduklarım kafamı allak bullak etse de o kadar hoşuma gidiyor ki bu durum, gerçekten iyi ki.

    Şimdi aklımda tek bir soru kaldı.. Ben hayatıma el atacak bir Halit Ayarcı mı bekliyorum yoksa Halit Ayarcı olabilmeyi mi bekliyorum?

    “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında” Çok sevdiğimden ötürü bunu da buraya bırakıp kaçıyorum efendim, hoşça kalın.
  • “Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye —özellikle görsel bir nesneye— seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.”
    John Berger
    Sayfa 47 - Metis Yayınları, 8.Baskı (Nisan-2002), Ç: Yurdanur Salman
  • “Bu akşam, belki şimdi, şu dakka sen
    arkadan bıçaklandın bacım.
    Hem de ben bıçakladım seni,
    kanın damlıyor ellerimden.
    Görüyorum :
    işte içine gömülürken karanlığın
    hayretle açılan gözlerinde
    durgun bir su gibi parlıyor hâlâ
    bana güvenen rahatlığın.

    Elimde sırtına saplanan bıçak,
    ve ağzımda müthiş bir yemişin tadı,
    seni öyle yüzükoyun kapaklanmış bırakıp
    kaçıyorum yanından ağlayarak.”
  • Geceye en sevdiğim şiiri bırakıp kaçıyorum. :) Keyifli dinlemeler, seveceginize eminim. :)
    https://youtu.be/iiY93h_UJeU
  • Benim için şimdiye kadar yaptığım en özel inceleme olacak bu, umarım yazmak istediklerimin çeyreğini olsun ifade edebilirim.

    Leyla ile Mecnun hayatımda en önemsediğim şeylerden biri. Bir diziye bu kadar anlam yüklemek ne kadar mantıklı tartışılabilir. Ama sitede son zamanlarda denk geliyorum benden yaşça büyük kişilerin yorumlarına; gençliğindeki detayları birbirleri ile paylaşmalarını gülümseyerek okuyorum. Çünkü biliyorum ki yıllar sonra ben de Leyla ile Mecnun dolu anılarımı düşünüp hüzünleneceğim. --> Hocanın ısrarla telefonları bırakın uyarısını takmadan sıranın altında tek kulaklıkla birlikte LM izlediğimizi, "Seni tanıdığımdan beri ne fark ettim biliyor musun, aynı Mecnun gibi konuşuyorsun sen!" şeklinde ilerleyen sohbetleri, hatta o konuşmanın bize iyice sinmesi ve günlük hayatta bilinçsizce ağızdan çıkması ile akabinde gelen kahkahalar, dizide geçen o çok özel şiirleri gönlündeki kişiyle paylaşmak ve üstüne bin kat daha anlam yüklemek, hediye almayı isteyip cesaret edemezken LM temalı bir şeyler almanın arkasına sığınmak, "Aaa zil sesini sen de mi o sahnedeki şarkı yaptın" diye ortak nokta bulmanın sevincini yaşamak... Daha niceleri işte. Kitabı okurken içinde küfür de görünce şaşırdım, arkadaşıma "Küfür de geçiyor biliyor musun" dedim, "Poşet gibi mi :D" dedi. Her şeyin özeti gibi bir olay aslında, Leyla ile Mecnun evreninde poşet küfürdür, kulpu kırık çaydanlık küfürdür, ıslak terlik küfürdür. Sakız sigaradır, erik içkidir. Bu dünyadan değildir Leyla ile Mecnun. Orada her şey mümkündür, uzaya da çıkılır, yerin dibine de batılır, mecaz değil cidden batılır! Hatta Mecnun "yeraltına" batmışken kenarda Dostoyevski göze çarpar bir şeyler yazarken :)) Yakalamasını bilene en ince absürd espriler oradadır. Bi de bunları anlayınca sevinir insan, "Yavvv adamlar ne ince düşünmüş yav helal olsun Burak Aksak!!" denilir. Bunu yapmak da farzdır.

    Şimdi kitap incelemesinde diziyi anlatmak da eleştirilme sebebim olur belki ama buna da bir savunmam var. Ben diziyi azcık da olsa izlememiş birinin bu kitabı okuyup beğeneceğini kesinlikle düşünmüyorum. Cidden dürüst olalım, güzel bi kitap mıydı o kadar? Yooo. Leyla ile Mecnun evrenine yabancı biri olarak okusam "Ne yaşıyo ya bunlar" diye sorgulardım. Nitekim diziye ilk başladığım zaman da hiç anlam verememiştim inanın ki, bu kadar insan neyini seviyor bu dizinin demiştim. Ama sonra 104 bölümü de sıra ile izledim. Hayatımda bu kadar zamanımı aldığı halde zerre pişmanlık hissetmediğim tek konu da budur belki de. Bir sürü yapım harikası diziyi de bitirdim ama hiçbirini şu saçma sapan LM'ye değişmem. O küçük, bencil, gösteriş dolu dünyamızda gerçek samimiyeti bize hiçbir şey bu dizi kadar gösteremezdi.

    Neyse işte ne diyordum, bu kitap da bir edebiyat harikası değil elbette. Bir sürü kusur var. Hatta çok komik giderken bi anda öyle bi son yazmış ki "Pardon noluyoruz???!!!" oldum. "Haa, o niye öyle oldu ki şimdi?" diye isyan ettim İsmail Abi sesiyle, "Nidennn?" diye sordum. Ama yine de eleştiremem ya. Gönlümde hanları sarayları var şu an bu kitabın. Vallahi uydurmuyorum, okurken her şeyi duydum ben kulağımda. Bütün o meşhur replikleri karakterlerin sesi ile okudum, belki de bu yüzden hayatımın en keyifli okumalarından biri oldu.

    Yalnız bu kitap bana hiç yetmedi. Cidden her karakterden küçük bi tadımlık bırakmış önümüze. 104 bölüme gelen 105. bölüm gibi oldu biraz yani. Burak Aksak çok önceden Twitter'dan söz vermişti kitapla ilgili. "Bir gün mutlaka" demişti. Valla kralsın Burak reyiz, inan ki bu kadar çabuk beklemiyordum ben, nasıl mutlu ettin bi bilsen. Ama inşallah daha da çoook edersin, inan ki buna ihtiyacımız var.

    Leyla ile Mecnun edebiyatının baydığını söyleyenleri görüyorum her geçen gün. Kimseyi de eleştirmeyeyim en iyisi. Üzerinden yıllar geçtiği halde hala sevenleri arasındaki dayanışmaya hayran kalmak çok daha keyifli. Eleştirenlere sormak istediğim tek şey var: "Senin ağzından çıkanla kulağının duyduğunun tuttuğu bir mi? Algıda mı seçicisin sen?" :)

    Gerçekten canım hala yazmak istiyor ama buraya kadar bile okuyan çok az olacaktır diye düşünüyorum. Sonuna kadar dayananlar için klişelerin en güzelini, en umut dolusunu, en samimisini bırakıp kaçıyorum: O GEMİ BİR GÜN GELECEK.

    ---
    Hee bi de unutmadan:
    ÇAY ERDAL BAKKAL'DA İÇİLİR.