• Yağmura karşı durmak nedir
    Şehrin soğuk ve yalnız
    Ve hatta kimsesiz bir gecenin ıssızında.

    Yokluğunda boğulup gömülen şiirler
    Akıp gider bir dağ yolundan pınarlara.
    Hazırlanmış bir mağaradan kaçıyorum
    Çıkarken suyunu içtiğim dağın bağrından.
    Akan damlaların kayaları oyduğu
    Tanelerine ayrılmış sözcüklerin
    Şiirlere yoğurulduğu bir mağaradan.
    Gömülmüş aşkın kalıntılarında
    İninden çıkmaz tilkiler, şehrin yolunu unutur.
    Ben kaçmayayım da ne yapayım?
    Seve seve kaçarım isyanlarla dolu,
    Yokluğunun olduğu tüm şiirlerden
    Ve kokunu bırakıp geçtiğin şehirlerden.
    Ben birtek şehrinin yolunu unutmam.
    Hatrına varlığında filizlenince şiirler
    Buhar olup yayılsın tüm kainata.

    Yağmur altında durmayı anlayayım
    Şehrin soğuk ve yalnız
    Ve hatta kimsesiz bir gecenin ıssızında.

    (Kadir Sefa)
  • 432 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Şimdi buraya dökmüş olduğum sorular, duygu ve düşünceler Doktor Breuer ve Nietzsche'nin kurmuş olduğu satranç masasında bir seyirci olarak düşündüğüm hamleler. Ne kadar gidebildiyse gidebiliyorsa gidebilecekse bir insan ve ne kadar yüzleşebiliyorsa...

    Ben bir kadınım ve ne kadar özfarkındalığa sahibim ? Bunu gizlemek için ne kadar bedel ödüyorum, hangi bedelleri ? Kendime ne kadar değer veriyorum ve bunun için ne kadar çabalayıp saygı duyuyorum? Bunu başaramadığım için kendimi yüceltilmiş batıl duygulara mı teslim ediyorum ? Bunu başkalarının çıkarına mı yoksa yine de kendi egom uğruna mı sarfediyorum ? Hayatımın ne kadarı bana ait ? Yaşam mücadelesinde kendimi başkalarına mı adıyorum ? Yoksa kendi mi adamaktan kıvanç mı duyuyorum ? Çevrem gerçekten beni ben olarak görebildi mi ? Varsa eşim çocuğum ve en başta tabi ki bana evrene geliş mucizeme vesile olan annem ve babam... Sahi en çok benliğime şahit olan kimdi ? Sevinçlerime şahit olan nesneler mi, üzüntüme şahit olan bir yıpranmış mendil mi endişelerime şahit olan karşı kaldırımdaki bir çocuk bakışı mı korkuma şahit olan arkamda duran köpek mi huzuruma şahit olan camda raks eden yağmur damlası mı ? , Sahi hangileri ? En yakın bildiklerim mi yoksa en çok hissetiklerim mi ? Peki ne önemliydi en başta hissetmek mi yakın bulmak mı ? Neden duyguların zirvesini gizleme gereği duydum ? Benim dışım bana ne kadar saygı duydu, duyardı? Ya da ben bu saygınlığı onlardan görebilmek için ne yaptım ? Bir sey yapmalı mıydım ? İçim neden yumusacıkken taş gibi sertleşme gereği duydu. Çevreme görüneni göstermemek için mi yoksa aynı döngüye onları da katmak için mi ?Bencil miydim ? Neden bir şeyleri gizleme gereği duydum ?ört pas ettiğim bazı şeyler ya başkasının ışığı idiyse ya da olsaydı ? Neden sert kayaların yerini sakin kumsala bıraktım ? Gün gelip deniz hoyratça sakin kumsalımda tuttuğum şeyleri alıp götürmedi mi ? Oysa sert kayalara çarpsaydı olabilir miydi ? Hayatın ne kadar anında kendimle çarpışmayı denedim.
    Karşıma kaç defa çıktığında özümle bir masaya oturabildim ? Hadi onu o masada öylece bırakıp gittim diyelim içimde bıraktığı sesin yankısından kurtulabildim mi ? O sesin yerini neden bazen mutluluğa bazen aileme bazen işime bazen mala mülke bazen hileye bazen bir dalgaya bazen bir acımaya ve en çokta egoma bıraktım ?
    Su gibi akıp giden zamanda zamana ayak uydurup çıkmaktan ziyade biraz olsun dalgalanmayı denemedim . Her dalgalanışta içimde büyüyen köpüklerden neden gün yüzüne çıkan baloncuklar üflemeyi bilemedim? Ve neden sonrasında o ferahlıkla akıp gidemedim. Sert kayalar zarar görmezdi sadece onlarla yüzleşirdim. Zamanında su gibi ileriye aktığını sanırdım. Fakat zaman geride bir şeyler bırakırsa ben hayata kapıldıkça beni kemirdiğini anladım ve ne zaman bunu anlasam sert kayalarlar yüzleşmenın kıymetini anladım. Benim dışımda her şey ayak uydurmuştu oysa zamana ve suya ve bende bu düzenin bir parçası değil ilk hamlesiydim.

    Ne zaman nereye gizlendim bilmiyorum. Bir bulsam vuracağım kendimi yeniden diriltmek için yaşama. Ne ailem ne malım mülküm ne de dış dünya beni gizlemedi ben onları oluşturup ardına gizlendim. Ama her gizlediğim yerden bir çuval yüklendim hayatıma. Konuşuyorum şimdi içimdeki sesle sırtımdaki çuvalları yere bıraka bıraka yanlız sahip olduğum şeylerden kaçarak değil acıya rağmen değil acıyla birlikte. Gözlerimi kapatıyorum yeniden başlamışcasına her yerde olabileceğimi keşfediyorum. Hayal edebildiğim için değil orada olabildiğim için ve anlıyorum ki içimdeki ses ; Hayat, git gidebildiğin kadar değil kendinle çarpışabildiğin kadar .

    Ben bir adamım. Keşke erkek mi doğmalıydı bir insan ? O zaman daha mı kolay olurdu her şey istediğin ilişki istediğin statü istediğin zaman ve istedigin güç ? Peki benim için kolay mı oldu sahiden ? Ben birini seviyorsam ya da ona karşı bişeyler hissediyorsam kıskançlıkla mı tutabilirim bu hisleri ? Baş ağrısında aldığın ilacın seni uyuşturması gibi, dozunda aldığıma rağmen niye kemiriyor bu duygu içimi niye merek ediyorum her an bu hislerinin sahibini ? Acaba aynı şeyi mi bekliyorum ondan hayır hayır olamaz bunu beklemiş olamam sanki . Bir gün güzel gelir ikinci gün iyi gelir üçüncü gün boğmaz mı bu doz beni? Neden güveni iliklerime kadar hissetiren huzur dolu bir yolu ardımda bırakıp ondan sıkılıp ya da onu görmezden gelip sarpa saran bir yolun peşinden gidiyorum? Gerçekten huzurlu yoldan sıkıldığım için mi cıkıyorum o yoldan yoksa o yolu bana sıkıcı yapan şeylerden mi kaçıyorum ? Bana bir yolda huzuru düşünmem de engel olan şey ne kim ? O yola girmeden o yola girdiğin anda içimin duvarlarla örüleceğini söyleyen kim ? O yola istediğim zaman mı girdim yoksa dinlenmek için mi o yolu seçmiştim ? Yoksa o yola adım attığım güvenin sahibiyle en yüce duyguları paylaşabilmek için mi seçtim ?
    Ben bir babaysam neden gün geçtikçe çocugumun gözündeki ışığı ona geri yansıtamıyorum ? Beni böyle taş duvara çeviren şey ne kim benden bunu bekliyor ya da buna en başta sebep oldu ? Yanlış bir kapıdan mı girdim yoksa yanlış kulaklara mı ses verdim ? Halbuki canını dişine takıp mücade eden tek insan ben değilim . O halde içimden gelen bu kaçıp gitme isteğini bana sunan ne kim ? Acaba bazı şeylere ait olmak yerine sahip olmayı mı seçtim ? Zamanında en güzel şeyin sevgi olduğunu düşünüp sevgime gösterdiğim şefkate ne oldu onu orada öylece bırakıp yoluma mı baktım ? Çevreme kendime olan vicdani motivasyonumu mu düşürdüm?

    Dış dünya öyle ya da böyle her seye ulaşmama yardımcı oldu . Gün geçti aracım amacım oldu. Ama samimiyetim neden azaldı? Çocuğum annesindeki şefkati neden bende bulamaz oldu. Ben zamanın bir yerinde görüneni gördüğümden daha mı önde tuttum. Dış dünya bana bazı şeyleri istediğim için degil de gerekli olduğu için mi peşinden gitme mi öğretti ? Eşim o neden bir gün olsun gözlerinden bıkkınlık sezdirmedi çaresiz bakışlar savururken ben neden duyguları mı gizlercesine gözleri mi ondan kaçırma gereği duydum ? Ona gerçekten sadece kendi dünyamla sarılabilmeyi başarabildim mi ? Yanlış zaman yanlış tercihler yanlış duygularla dolu bir serüvenin yerini doğru zaman doğru yer ve doğru duygularla doldurabilir miyim ?
    Ve şimdi ne isem o olacağım !
    Asıl mücade dışımda değil içimdekiymiş meğer. Ben ne zaman bu sessizliğe gömmüşüm kendimi. Şimdi kendime aileme ve zamana sahip değilim sadece ait.


    Ben bir insanım hakikati arıyorum kendime ve kendimden ötesine... Aradığım şey aynı zamanda beni arıyor geç bulma pahasına da olsa ona gidiyorum bazen geride bir şeyler unutuyorum düşünceler ayaklarıma takılıyor, dönüyorum dolaşıyorum iniyorum çıkıyorum başka bir yola çıkıyorum ve bir bakıyorum gözlerimin göğünde kalbimin derinlerinde derin bir ağırlık buluyorum sevgi sadakat şefkat emek huzur ve umut dolu bir hazine bir gram olsa bile belki ona tutunuyorum..

    Hakikat onunla yüzleşmek belki bir nefes kadar uzak belki bir ölüm kadar yakın... Keşfet, anla , bul, yaşa ve sonra özgürlüğün serin sularında gün ışığının, gece gökyüzünde yıldızları seyredebilmenin ihtişamını ve yaşamın tadını çıkar....

    Her ne kadar bir incelemeden uzak olsada bazen kitaplar sadece hissettirir. Keyifli okumalar dilerim.
  • https://i.hizliresim.com/moYGlZ.jpg
    Günümün nasıl geçtiğini anlatan bir iyi geceler fotoğrafı bırakıp kaçıyorum. 💆🏻‍♀️
    Not: bu bebiş doğduktan bir ay kadar sonra sahiplendirmiştim, şimdi kocaman olmuş. 😺
  • 463 syf.
    Bir Romanın Hatıra Defteri
    Dicle'nin Yakarışı
    Dicle'nin Sürgünleri
    Uzun bir okuma serüveninden sonra seslerin tüm ruhuma nüfuz ettiğini ve buna dair birkaç şey söylemem gerektiğini düşündüm.

    Öncelikle kitabın anlaşılması açısından bu kitapların yazdığım sırayla okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Bir yazar düşünün yazdığı bir romanın tüm aşamalarını anlatan bir kitap çıkarıyor. Disiplini, çalışma azmi ve sürgünde yarattığı edebi dili ile ne kadar zorlu bir süreçten geçtiğine şahit olacaksınız. Bunun için "Bir Romanın Hatıra Defteri" bu iki kitaptan önce muhakkak okunmalı!

    İki kitaptan oluşan "Dicle'nin Sesi" serisi sırasıyla ve arada çok zaman bırakılmadan okunması, Dengbêj Bıro ve Şevbuhêrklerin anlaşılması açısından daha uygun olur.

    "Biz böyleydik işte halkımız bizi ölünce hatırlıyordu." s.(442)

    Bu satırları okuyan okuyucu!
    Sen de mi benim gibi Mehmed Uzun'u öldükten sonra tanıyan, onu kendi ülkesinde yazamayacak duruma getiren sisteme ses çıkaramayan ve bir köşede oturmuş bu incelemeyi okurken, tüm sorumluluklardan ve vicdan azabından kurtulduğunu sanıyorsun?

    Eğer bu incelemeyi okumaya başladıysan hayatında değiştirmek istediğin şeylerin olduğunu bilmen gerekiyor. Zira dengbêj Bıro kandili söndürdü o artık anlatmayacak. Sıra sen de okuyucu!
    Bugün Şevbuhêrk gecesi Dengbêj Bıro anlatacak, sen dinleyeceksin, sonra da sesine nefes olacaksın.

    Kimdir Dengbêj Bıro?
    Unutulmuş, mağdur, hayatları sürgün üzerine kurulmuş ve gittikleri her yerde öteki olmaktan başka çaresi olmayan insanların sesidir.
    Bir yaz gecesi Zap'ın hırçın dalgaları ile sesini bana ulaştırmayı başardı. Kandili yaktı ve unutulmuşların sesine kulak vermem için başladı anlatmaya. O anlattı, ben bu hayatın düzenine bir kez daha lanet ettim. Ama artık Dengbêj Bıro anlatmayacak. Hepimiz anlatacağız. Çünkü bu hepimizden bir parça taşıyan, hayatının bir döneminde Dengbêj Bıro ile karşılaşmış ya da onun anlattıklarına yakın şeyler yaşamış insanların hayat hikâyesi. Kandili yakın ve gelin yanı başıma oturun. Yarın bu hikâyeyi bir başkasına siz anlatacaksınız.

    Şimdi sıra ben de. Size unutulmuşların, kan zulüm, acı ve baskı görmüş insanların hayatlarını anlatacağım.
    Elimde erbanem şu şarkıyı mırıldanıyorum:

    https://youtu.be/R1QbQUX7C9g

    "Kes li derdî kes agadar niye"
    (Kimse kimsenin derdinden haberdar degil)

    Bak burdayım ve derdinden haberdarım.
    Sesine nefes olmak, Şevbuhêrkleri geleceğe taşımak için geldim. Sesim Dengbêj Bıro'nun sesi gibi değil elbet. Bir erbanem var gücünü; insanlıktan, sevgiden ve barıştan yana kullanan.

    Her yerin kan ile yıkandığı, insanların diri diri yakıldığı, kütüphanelerin talan edildiği ve savaştan başka bir şey görmeyen Bıro için, söylediklerim hayalden öteye geçmeyecek şeylerdi.
    Bana döndü ve:
    Sırf benim gibi senin gibi düşünmediği için öldürülen, yakılan, masum insanlar varken; sana hangi barış türküsünü söyleyebilirim? dedi.

    Sürgün ve özgürlük bu insanlar için tek kurtuluş yoluydu. İlki ölene kadar peşlerini bırakmadı, ikincisi için sayısız kez mücadele ettiler. Ama her seferinde feleğin çarkı oklarını bu insanların üzerine çevirdi. Hırs ve başa geçme isteği, insanların kazanmasının önüne geçti ve geriye kalan tek şey yine sürgün oldu.

    Savaşlardan, yıkımlardan yorgun düşen Bıro, ağlamaya başladı ve ekledi:
    Yezdinşer Mir'e ihanet etmemeliydi. Mam Sefo'nun evi; ailesi ve kütüphanesiyle birlikte yakılmamalıydı. Hakkâri dağlarının narin çiçeği, uğrunda zindanlarda yattığım Ster, öldürülmemeliydi.

    Ah Bıro bilmez misin biz derin yaraların çocuklarıyız. Ülkemiz yok, evlerimiz talan edilmiş, Dengbêjlerimizin sesleri kesilmiş.

    Hayır diye bağırdı! Dengbêjlerimizin sesine ses olacak nice insan var.
    Bugün sen anlattın. Yarın bir başkası kendi ülkesinde, evinde bizim hikâyemizi anlatacak dedi.

    Söyleyeceklerimi söyledim ve kandili alıp Bıro'nun hikâyesini kendi yöresindeki insanlara anlatması için, https://1000kitap.com/misyonist arkadaşıma veriyorum...

    Benimki küçük bir yorumlama. Kitabın çok güzel ve detaylı bir incelemesini buraya bırakıp kaçıyorum.
    Bknz: #31905908
  • 724 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı eline alıp bırakan birçok insan olmuştur elbet. Sebebi ise kitabın postmodern bir tarzda yazılması. Okuyan kitapkurtları bilir, olaydan çok psikolojik tahliller ön planda. Yazarımız, bireyi ve bireyin iç dünyasını, iç konuşma, psikanaliz, diyalog, hiciv, taklit, parodi, yabancılaştırma gibi postmodern teknikler kullanarak anlatmıştır. Kitabın en dikkat çeken yönü ise ironiler. Okurken yazarın sivri bir zekası ve kıvrak bir dili olduğu anlaşılıyor.

    Oğuz Atay'ın okuduğum ilk kitabı bu oldu. Başlarda bu kitabı okumak sancılı bir süreç oldu çünkü yukarıda da söylediğim gibi olaydan çok bireylerin iç dünyası ele alınmış ve yazar bir sayfada o kadar çok şeye değiniyor ki takip etmekte zorlandım. Kitap, benim için 215'ten sonra akmaya başladı.

    Oğuz Atay'ın hayatına göz atınca Turgut'u gördüm. Bana göre Turgut ve Selim karakterleri yazarın ta kendisi. Oğuz'u iki zıt kutup olarak düşünün: biri Turgut, biri Selim. Size garip ya da saçma gelebilir ama bence Oğuz Turgut, Selim ise Oğuz'un Olric'i.

    Kitapta o kadar çok eleştiri var ki...
    Dil ile ilgili eleştiriler:
    "Sigara içen varsa lütfen söndürsün. Fuayemizde eskiden sigara içmek memnuydu, şimdi yasaktır."

    "Sonra, muhterem münekkit 'muhtasar' kelimesini kullanmama takılmış. Ne yapacaktım yani? 'Özgel'mi diyecektim?

    "Yazıyı merkeze götüren memura soruyoruz: tahsisat nedir? Hayretle yüzümüze bakıyor. İstediğimiz cevabı alamadan üzülerek ayrılıyoruz."

    Selim'in kendisine yönelik eleştirileri:
    Ne kadar acıyorum kendime; bu yüzden başkalarına acımaya fırsat bulamıyorum. Bütün acımamı kendime harcadım. Dilencilerden kaçıyorum. Biri yüzüme bakıp acıklı şeyler anlatacak diye titriyorum."

    "Ben de inşallah öldüğüm gün babam gibi unutulurum. Buna hakkım olmalı hiç olmazsa. Hiç olmazsa istediği gibi yaşayamadı ama istediği gibi öldü, istediği gibi unutuldu kabilinden soğuk bir söz ederler arkamdan. Tutunamayanların arasında bile yeri yoktu, derler. o kim, tutunamamak kim derler."

    "Benimle adam kıtlığı yüzünden görüşüyorlardı. Ben de onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum. Esas adamlar gelseydi de ben de biraz rahat nefes alsaydım."

    ....
    Okurken bazen Turgut oldum, çoğu zaman Selim. Turgut'tan çok Selim'i sevdim nedense. Kimse anlamadı onu yaşarken. "Bat dünya bat."

    Tutanamayanlar'a karakter romanı da diyebiliriz. Empati kurup anlamaya çalışacağınız o kadar çok Tutunamayan var ki... Herkes'in bir Olric'i vardır Turgut gibi. Fakat herkes konuşmaz içindeki o Olric'le. Çünkü iç hesaplaşmalar her yiğidin harcı değildir. Olric'le konuşmak demek artısıyla eksisiyle insanın kendisini anlamaya çalışması demektir. Kaç kişi kendini anlamak için uğraşıyor?

    Tutunamaynlardan tutunabilenlere ithafen (sayfa 221):

    *Ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola girmezler ve Allah'ın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.
    * Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsızca ve günahkara bir fark gözetmeden kötülük ederler.
    * Ne yazık onlara kiduygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.
    * Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.
    * Onların, geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur.
    Unutulacaklardır.

    Kitabı yarım bırakıp hevesi kırılan, noktalama işaretlerinden mahrum 77 sayfayı baskı hatası sanıp köşeye atanlar, bu adam neden bir yerde durmuyor, bu adam ne anlatıyor diye hayıflanıp yarıda bırakanlar :) devam edin. Yok devam etmeyin, baştan başlayın.
    Evet evet okuyun, tavsiye ediyorum en güzelinden :)

    İyi okumalar sayın tutunamayanlar :)