• https://i.hizliresim.com/moYGlZ.jpg
    Günümün nasıl geçtiğini anlatan bir iyi geceler fotoğrafı bırakıp kaçıyorum. 💆🏻‍♀️
    Not: bu bebiş doğduktan bir ay kadar sonra sahiplendirmiştim, şimdi kocaman olmuş. 😺
  • Bir Romanın Hatıra Defteri
    Dicle'nin Yakarışı
    Dicle'nin Sürgünleri
    Uzun bir okuma serüveninden sonra seslerin tüm ruhuma nüfuz ettiğini ve buna dair birkaç şey söylemem gerektiğini düşündüm.

    Öncelikle kitabın anlaşılması açısından bu kitapların yazdığım sırayla okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Bir yazar düşünün yazdığı bir romanın tüm aşamalarını anlatan bir kitap çıkarıyor. Disiplini, çalışma azmi ve sürgünde yarattığı edebi dili ile ne kadar zorlu bir süreçten geçtiğine şahit olacaksınız. Bunun için "Bir Romanın Hatıra Defteri" bu iki kitaptan önce muhakkak okunmalı!

    İki kitaptan oluşan "Dicle'nin Sesi" serisi sırasıyla ve arada çok zaman bırakılmadan okunması, Dengbêj Bıro ve Şevbuhêrklerin anlaşılması açısından daha uygun olur.

    "Biz böyleydik işte halkımız bizi ölünce hatırlıyordu." s.(442)

    Bu satırları okuyan okuyucu!
    Sen de mi benim gibi Mehmed Uzun'u öldükten sonra tanıyan, onu kendi ülkesinde yazamayacak duruma getiren sisteme ses çıkaramayan ve bir köşede oturmuş bu incelemeyi okurken, tüm sorumluluklardan ve vicdan azabından kurtulduğunu sanıyorsun?

    Eğer bu incelemeyi okumaya başladıysan hayatında değiştirmek istediğin şeylerin olduğunu bilmen gerekiyor. Zira dengbêj Bıro kandili söndürdü o artık anlatmayacak. Sıra sen de okuyucu!
    Bugün Şevbuhêrk gecesi Dengbêj Bıro anlatacak, sen dinleyeceksin, sonra da sesine nefes olacaksın.

    Kimdir Dengbêj Bıro?
    Unutulmuş, mağdur, hayatları sürgün üzerine kurulmuş ve gittikleri her yerde öteki olmaktan başka çaresi olmayan insanların sesidir.
    Bir yaz gecesi Zap'ın hırçın dalgaları ile sesini bana ulaştırmayı başardı. Kandili yaktı ve unutulmuşların sesine kulak vermem için başladı anlatmaya. O anlattı, ben bu hayatın düzenine bir kez daha lanet ettim. Ama artık Dengbêj Bıro anlatmayacak. Hepimiz anlatacağız. Çünkü bu hepimizden bir parça taşıyan, hayatının bir döneminde Dengbêj Bıro ile karşılaşmış ya da onun anlattıklarına yakın şeyler yaşamış insanların hayat hikâyesi. Kandili yakın ve gelin yanı başıma oturun. Yarın bu hikâyeyi bir başkasına siz anlatacaksınız.

    Şimdi sıra ben de. Size unutulmuşların, kan zulüm, acı ve baskı görmüş insanların hayatlarını anlatacağım.
    Elimde erbanem şu şarkıyı mırıldanıyorum:

    https://youtu.be/R1QbQUX7C9g

    "Kes li derdî kes agadar niye"
    (Kimse kimsenin derdinden haberdar degil)

    Bak burdayım ve derdinden haberdarım.
    Sesine nefes olmak, Şevbuhêrkleri geleceğe taşımak için geldim. Sesim Dengbêj Bıro'nun sesi gibi değil elbet. Bir erbanem var gücünü; insanlıktan, sevgiden ve barıştan yana kullanan.

    Her yerin kan ile yıkandığı, insanların diri diri yakıldığı, kütüphanelerin talan edildiği ve savaştan başka bir şey görmeyen Bıro için, söylediklerim hayalden öteye geçmeyecek şeylerdi.
    Bana döndü ve:
    Sırf benim gibi senin gibi düşünmediği için öldürülen, yakılan, masum insanlar varken; sana hangi barış türküsünü söyleyebilirim? dedi.

    Sürgün ve özgürlük bu insanlar için tek kurtuluş yoluydu. İlki ölene kadar peşlerini bırakmadı, ikincisi için sayısız kez mücadele ettiler. Ama her seferinde feleğin çarkı oklarını bu insanların üzerine çevirdi. Hırs ve başa geçme isteği, insanların kazanmasının önüne geçti ve geriye kalan tek şey yine sürgün oldu.

    Savaşlardan, yıkımlardan yorgun düşen Bıro, ağlamaya başladı ve ekledi:
    Yezdinşer Mir'e ihanet etmemeliydi. Mam Sefo'nun evi; ailesi ve kütüphanesiyle birlikte yakılmamalıydı. Hakkâri dağlarının narin çiçeği, uğrunda zindanlarda yattığım Ster, öldürülmemeliydi.

    Ah Bıro bilmez misin biz derin yaraların çocuklarıyız. Ülkemiz yok, evlerimiz talan edilmiş, Dengbêjlerimizin sesleri kesilmiş.

    Hayır diye bağırdı! Dengbêjlerimizin sesine ses olacak nice insan var.
    Bugün sen anlattın. Yarın bir başkası kendi ülkesinde, evinde bizim hikâyemizi anlatacak dedi.

    Söyleyeceklerimi söyledim ve kandili alıp Bıro'nun hikâyesini kendi yöresindeki insanlara anlatması için, Fırat Mişe (Cyrano) arkadaşıma veriyorum...

    Benimki küçük bir yorumlama. Kitabın çok güzel ve detaylı bir incelemesini buraya bırakıp kaçıyorum.
    Bknz: #31905908
  • Bu kitabı eline alıp bırakan birçok insan olmuştur elbet. Sebebi ise kitabın postmodern bir tarzda yazılması. Okuyan kitapkurtları bilir, olaydan çok psikolojik tahliller ön planda. Yazarımız, bireyi ve bireyin iç dünyasını, iç konuşma, psikanaliz, diyalog, hiciv, taklit, parodi, yabancılaştırma gibi postmodern teknikler kullanarak anlatmıştır. Kitabın en dikkat çeken yönü ise ironiler. Okurken yazarın sivri bir zekası ve kıvrak bir dili olduğu anlaşılıyor.

    Oğuz Atay'ın okuduğum ilk kitabı bu oldu. Başlarda bu kitabı okumak sancılı bir süreç oldu çünkü yukarıda da söylediğim gibi olaydan çok bireylerin iç dünyası ele alınmış ve yazar bir sayfada o kadar çok şeye değiniyor ki takip etmekte zorlandım. Kitap, benim için 215'ten sonra akmaya başladı.

    Oğuz Atay'ın hayatına göz atınca Turgut'u gördüm. Bana göre Turgut ve Selim karakterleri yazarın ta kendisi. Oğuz'u iki zıt kutup olarak düşünün: biri Turgut, biri Selim. Size garip ya da saçma gelebilir ama bence Oğuz Turgut, Selim ise Oğuz'un Olric'i.

    Kitapta o kadar çok eleştiri var ki...
    Dil ile ilgili eleştiriler:
    "Sigara içen varsa lütfen söndürsün. Fuayemizde eskiden sigara içmek memnuydu, şimdi yasaktır."

    "Sonra, muhterem münekkit 'muhtasar' kelimesini kullanmama takılmış. Ne yapacaktım yani? 'Özgel'mi diyecektim?

    "Yazıyı merkeze götüren memura soruyoruz: tahsisat nedir? Hayretle yüzümüze bakıyor. İstediğimiz cevabı alamadan üzülerek ayrılıyoruz."

    Selim'in kendisine yönelik eleştirileri:
    Ne kadar acıyorum kendime; bu yüzden başkalarına acımaya fırsat bulamıyorum. Bütün acımamı kendime harcadım. Dilencilerden kaçıyorum. Biri yüzüme bakıp acıklı şeyler anlatacak diye titriyorum."

    "Ben de inşallah öldüğüm gün babam gibi unutulurum. Buna hakkım olmalı hiç olmazsa. Hiç olmazsa istediği gibi yaşayamadı ama istediği gibi öldü, istediği gibi unutuldu kabilinden soğuk bir söz ederler arkamdan. Tutunamayanların arasında bile yeri yoktu, derler. o kim, tutunamamak kim derler."

    "Benimle adam kıtlığı yüzünden görüşüyorlardı. Ben de onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum. Esas adamlar gelseydi de ben de biraz rahat nefes alsaydım."

    ....
    Okurken bazen Turgut oldum, çoğu zaman Selim. Turgut'tan çok Selim'i sevdim nedense. Kimse anlamadı onu yaşarken. "Bat dünya bat."

    Tutanamayanlar'a karakter romanı da diyebiliriz. Empati kurup anlamaya çalışacağınız o kadar çok Tutunamayan var ki... Herkes'in bir Olric'i vardır Turgut gibi. Fakat herkes konuşmaz içindeki o Olric'le. Çünkü iç hesaplaşmalar her yiğidin harcı değildir. Olric'le konuşmak demek artısıyla eksisiyle insanın kendisini anlamaya çalışması demektir. Kaç kişi kendini anlamak için uğraşıyor?

    Tutunamaynlardan tutunabilenlere ithafen (sayfa 221):

    *Ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola girmezler ve Allah'ın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.
    * Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsızca ve günahkara bir fark gözetmeden kötülük ederler.
    * Ne yazık onlara kiduygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.
    * Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.
    * Onların, geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur.
    Unutulacaklardır.

    Kitabı yarım bırakıp hevesi kırılan, noktalama işaretlerinden mahrum 77 sayfayı baskı hatası sanıp köşeye atanlar, bu adam neden bir yerde durmuyor, bu adam ne anlatıyor diye hayıflanıp yarıda bırakanlar :) devam edin. Yok devam etmeyin, baştan başlayın.
    Evet evet okuyun, tavsiye ediyorum en güzelinden :)

    İyi okumalar sayın tutunamayanlar :)
  • Alamut||VLADIMIR BARTOL(Kitap Yorumu)
    ..
    Herkese merhabalar! Arayı fazla açmadan geleyim dedim. Çok sevdiğim bir kitabın yorumu ile karşınızda bulunmaktayım. Sizleri daha fazla merakta bırakmadan yoruma geçelim. E hadi buyrun aşağıya ⬇
    ...
    Alamut kitabını daha önce okumadığım için kendime ne kadar kızdım anlatamam. Keşke daha önce okusaymışım. Niye kitabı okumakta bu kadar geciktim inanın bende bilmiyorum. Kitap beni kendine hayran bıraktı,sizde de aynı etkiyi bırakacağını düşünüyorum. Kitabın diğer ilginç tarafı yazar türk değil,ee ne var bunda diyorsunuz. Ama olay İran'da geçiyor(yazarın kendisi Slovenya'lı). Hasan Sabbah ve Selçuklu arasında yaşanan olayları anlatıyor. Yani yabancı bir yazarın böyle bir konuyu ele alması dikkat çekici doğrusu. Gerçi yazar, kitabını yazmak için 10 yıllık bir araştırma yapmış.Kitabını yazdığı dönemde yaşadığı yerin kırk kilometre kadar kuzeyindeki Avusturya,Nazi işgaline maruz kalırken ,altmış kilometre kadar batıda kalan diğer sınırda ise İtalyan faşistler Trieste'de Sloven azınlığa karşı etnik temizlik hareketine girmişlerdi. Yazarın bu kitabı yazarken kitleleri etkisi altına alan siyasi ideolojilere eleştiri olarak yazdığını düşünüyorum. Ancak yazar kitabı yazdığı dönemde beklediği ilgiyi pek görememiş. Ama şu an en meşhur kitabı. Kitap hakkında teknik bilgilere degindigimize göre konusundan bahsedebiliriz artık.Ilk başlarda biraz durağan ilerlese de sonrası müthiş bir hızla ilerliyor. Özellikle romanın son yarısı nasıl bitti anlamadım bile.Kitap Hasan Sabbah'ın,insanların inancını kullanarak bir grup insana neler yaptığını anlatan bir tarih öyküsü. Hasan Sabbah,"Bilinmeyenden herkes korkar,o yüzden kitleler yalan da olsa bilinene inanma eğilimindedir", düşüncesiyle hareket ederek inanılmaz olaylara imza atmıştır.Kitap inancın insanları uyutmak için ne kadar güzel bir araç olduğunu çok güzel vurgulamaktadır.Ayrıca Hasan Sabbah'ın zekası beni benden aldı. İnsan psikolojisine o kadar hakim ki, adeta insanları parmağında oynatıyor. Hedeflediği şeye ulaşmak için hiçbir engeli önünden kaldırmaktan tereddüt etmiyor(kendi oğlu dahil).20 yıl sabırla asla vazgeçmeden planını uyguluyor.
    Sabbah,gerçekten insanların hatta şeytanın bile aklına gelmeyecek planlar yapıyor. Olaylar karşında o kadar soğukkanlı ki,insan e yuh artık bununda mı düşündün falan diyor okurken. Eğer kitabı hala okumadıysanız ve tereddütleriniz varsa ben kitabı hemen alın okuyun derim. Veya okumayı bekletiyorsanız da hiç vakit kaybetmeden okumanızı tavsiye ederim. Şimdilik bu kadar kendinize iyi bakın, hoş kalın hoşça kalın. Bol kitaplı günler!. Ha unutmadan keyifli okumalar dilerim. Biliyorum,ever evet çok bunalttım .Şuraya birkaç alıntı bırakıp kaçıyorum. .. . **" İnsan hayatının tamamını dört duvar arasında geçirebilir. Kendisini tutsak kabul etmediği sürece tutsak sayılmaz. Ama kainatın sonsuz büyüklüğünü,milyonlarca yıldızı, galaksiyi görüp onlara asla erişemeyeceğini bilen biri için koskoca dünya hapishaneden farksızdır. İdrak ettikleri şey zamanın ve mekanın tutsağı haline getirir." .. .** "Ancak zerre kadar bilginin efendisiyiz. Kalan sonsuz büyüklükteki bilinmezliğin kölesiyiz." .. .** "Onlar için mutlulukların en büyüğü olan şey sende dehşet uyandırıyor olabilir. Lakin sana sınırsız mutluluk veren bir şey de bir başkasına tahammül edilemeyecek derecede sıkıntı yaratabilir. Hiçbirimiz hadiseleri her açıdan değerlendiremeyiz."