Ayşe Nur Ülker, bir alıntı ekledi.
6 saat önce

"Her birimiz, benliğimizi kendi kendine bıraktığımız zaman, derinden derine alçalmaz mıyız?"

Kadınlar Okulu, André Gide (Sayfa 122 - Can Yayınları)Kadınlar Okulu, André Gide (Sayfa 122 - Can Yayınları)
Ömer Öztürk, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

Gönlümüzce güneşler parlatıyoruz gökyüzünde.
Ama, sınırlar yerli  yerinde duruyor, biz de bunu biliyoruz.

En  aşırı  çılgınlıklarımız içinde,
arkada bıraktığımız ve  yanılgılarımızın sonunda yeniden bulacağımızı  safça umduğumuz bir denge düşünüyoruz.

Çocukça bir görüş  bu işte.

Bu yüzden,
bugün tarihimizi,
çılgınlıklarımızla beslenen
çocuk uluslar yürütüyor.

Denemeler, Albert Camus (Sayfa 26 - Say)Denemeler, Albert Camus (Sayfa 26 - Say)
Books2, bir alıntı ekledi.
 21 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Çocukken geleceğe pek kafa yormayız. Bu masumiyetimiz sayesinde çoğu yetişkinin aksine hayatın tadını çıkarabiliriz. Gelecek kaygısı duymaya başladığımız gün, çocukluğumuzu geride bıraktığımız gündür.

Rüzgarın Adı, Patrick RothfussRüzgarın Adı, Patrick Rothfuss
selim koç, bir alıntı ekledi.
21 saat önce

Biz Müslümanlar tarihin şu anında bir mağarada üç yüz yıl (hatta bin yıl)
uyuduktan sonra uyanan Ashab-ı Kehf'e benzemekteyiz. Uykudan uyanıp şehre inince
yaşadığımız "şok" ile etrafımıza şaşkın şakın bakınıp "Ne oldu bu dünyaya böyle,
hiçbir şey bıraktığımız gibi değil" demekteyiz. Çünkü zaman akıp gitmiş, hayat
değişmiş, insanlar başkalaşmış; ne anamız, ne babamız, ne akrabalarımız kalmış,
yaşadığımız sokaklar, gezip dolaştığımız caddeler, konuştuğumuz dil bambaşka
olmuştur. On bin nüfuslu küçük kasabamız 25 milyonluk koskoca bir metropole
dönüşmüştür. Ne at kalmış ne kağnı; insanlar garip arabaların üzerinde oradan
buraya koşturmakta, telefondan bilgisayara, elektrikten delikli demire acayip
aletler kullanmaktadırlar.

İhyadan İnşaya İslam Düşüncesi, Recep İhsan Eliaçıkİhyadan İnşaya İslam Düşüncesi, Recep İhsan Eliaçık
Nazmiye Barut, bir alıntı ekledi.
12 May 21:01

Çocukken geleceğe pek kafa yormayız.Bu masumiyetimiz sayesinde çoğu yetişkinin aksine hayatımızın tadını çıkarabiliriz.Gelecek kaygısı duymaya başladığımız gün, çocukluğumuzu geride bıraktığımız gündür.

Rüzgarın Adı, Patrick Rothfuss (Sayfa 98)Rüzgarın Adı, Patrick Rothfuss (Sayfa 98)
Elif ECVET, Ölü Bir Deniz'i inceledi.
12 May 17:30 · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

"Erhan Bener'in romanları.. büyük haksızlık var." diyor Cemal Süreya. Gerçekten anlamıyorum böyle bir yazarın nasıl olurda hakkı verilmez. Okuduğum ikinci kitabı oldu. Öylesine akıcı, sakin bir dili varki, şiir tadında. Hayatlarında mutluluğu bulamamış, çevrelerince kapana sıkıştırıldıklarını düşünen emekli öğretmen Adnan Refik ve bankacı Yüksel'in bir motelde tesadüfen karşılaşmalarıyla başlayan beş günlük bir serüveni konu ediniyor kitap. Hayatlarında yaşam anlamında başarıyı yakalayamamış, aşkın ne olduğunu bilememiş boşa ömür tükettiğini düşünen iki insanin birbirlerinde hayatı sorgulamalarını, aşkı ve özgürlüğü bulmalarını okuyoruz. Birbirlerine geç kalan iki mucize.. Aslında hayattaki başarı iş anlaminda değilde belki hayatımıza soktuğumuz, gönlümüzü açtığımız yada yuva kurduğumuz insanlarla onlan ilişkilerimizdedir. Fazla taviz, sorumluluklar, aşırı sevgi hep bizden alıyor, götürüyor. Yorulmamak ve yormamak dileğiyle. Başarısız bir hayat olmasın geride bıraktığımız.

Necip Gerboğa, Elveda Gülsarı'ı inceledi.
 11 May 00:52 · Kitabı okudu · 8 günde · 8/10 puan

Aysun Kayacı'nın sosyoloji dünyasını çatlatan meşhur tespitini pek çoğunuz bilirsiniz;

"Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba"

'BEN VERGİMİ VERİYORUM...'

İşte bunlar hep aşırı dozda beynimize Hollywood filmi akıtılmış bir nesil olmaktan ileri geliyor sevgili 1k dostları... "Ben vergimi veriyorum lanet olasıca aynasız, bana hiçbir şey yapamazsın. Hemen toprağımdan defol!"

Evet, bir birey olmanın ifadesi olarak 'vergi veriyor olmak' kültürümüze yeni giren bir kavram. Mesela ben dedemden veya babamdan hiçbir zaman 'evladım sakın ha vergini ihmal etme, günü gününe öde vergini' şeklinde bir nasihat işitmedim. Siz işittiniz mi?

Pekâla, bu tespitin devamına da bir göz atalım;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

İşte burası çok daha kritik! Şimdilik burada dursun, birazdan tekrar döneceğiz bu yakarışa...

Amacım, değerli bir Aytmatov eseri incelemesinde Aysun Kayacı yergisi yapmak değil tabii ki. Herkesin fikri kendine... Ancak bu yaklaşımın genel manada elit bir kesim tarafından içten içe alkışlandığını bilmeyecek kadar da saf insanlar değiliz nihayetinde...

Peki, 'Elvada Gülsarı'nın tüm bunlarla ne alakası var?' diyenler için sadede gelelim o halde...

Çok alakası var... Çünkü bu kitap, neredeyse baştan sona bir çobanın hayat hikayesini anlatıyor. Bu öyle sıradan, dümdüz bir hayat hikayesi değil... Çobanlık mesleğinin inceliklerinden, bu mesleğin insanda yarattığı tüm mesleki deformasyona kadar ince ince işliyor Aytmatov... Bir çobanın hüznü, sevinci, mesleğine, içinde bulunduğu topluma ve mesleğinin varlık nedeni olan hayvanlarına olan tutkusu; diğer taraftan o çobanın aile ilişkileri, birey olarak toplumda sahip olduğu roller, siyasi kimliği ve her birimizin payını aldığı sistem, adalet, hak, hukuk gibi kavramların onun üzerinde bıraktığı yıkıntı; patlayan bir yanardağdan boşalan lavlar gibi akıyor Aytmatov'un mucizevi kaleminden zihnimize...

---------------------

Çobanımızın adı Tanabay... Eski bir Komünist Partili, aynı zamanda her cephede savaşmış eski bir asker... Devrim için büyük bir emek harcamış gençliğinde... Ülkesine, ideolojisine olan bağlılığı, devrim sonrası onda 'ülkem için her görevi kabul ederim' anlayışını hakim kılmış. Bağlı olduğu kolhozun başkanı ve yakın dostu Çora aracılığıyla yılkıcı, yani at yetiştiricisi/çobanı olmayı kabul ediyor. Cins ve ünlü bir yorga at olan Gülsarı ile de bu şekilde tanışıyor.

Gülsarı'yı diğer atlardan farklı kılan şey, doğuştan yorga olması. Yorga atlar, o dönemin ve o kültürün en hızlı ve en değerli atları... İnsanlar iyi bir yorga ata sahip olabilmek için birbirini öldürüyor! Özelliği ise çok hızlı ve dengeli olmaları, yorulmak nedir bilmeden var gücüyle koşan, bir nevi dönemin en popüler makam araçları diyebiliriz. Evet hız bakımından günümüzde Ferrari'ye, tarz bakımından da CEO'ların kullandığı Mercedes S600'e karşılık gelebilir. Gülsarı'nın değerinin, kafanızda daha net canlanabilmesi için bu örnekleri verdim... Çünkü Tanabay'ın gözünden sakınıp büyük bir özveri ile yetiştirdiği; hiçbir yarışta ya da hiçbir oyunda kaybetmeyen bu özel at, zamanı geldiğinde doğal olarak o bölgedeki tüm 'yönetici'lerin dikkatini çekiyor.

Zaten hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, ister metropolde ister en döküntü kasabada oturun değişmeyen tek bir şey vardır; o da yönetici sınıfının makam aracı sevdasıdır... Uruguay devlet başkanı ya da Papa, eski model bir arabaya biniyor diye uzaylı görmüş gibi şaşırmamızın nedeni de budur biraz... Doğuştan kabullenmişizdir yönetici-makam aracı ilişkisini... Ben 30'lu yaşlarıma kadar bu konuyu hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim mesela... Benim için yönetici ve makam aracı arasındaki ilişki, toprakla ağaç arasındaki ilişki kadar doğaldı...

Neyse, fazla dağılmadan konumuza geri dönelim tekrardan...

Tanabay ve Gülsarı arasındaki ilişki hayatları boyunca hiçbir zaman kopmaz. Zaferi de zulmü de beraber yaşarlar, fiziken ayrı olsalar dahi... Okurken insanı farklı duygulara götüren bu güzel ilişkinin detaylarını kitabın kendisine bırakıyorum...

Bir at çobanı olan Tanabay, yine kolhozun değişen ihtiyaçları doğrultusunda görev değişikliğine gider ve artık bir koyun çobanı olur. İşte benim nazarımda kitabın en can alıcı, etkisinden uzun süre çıkamayacağım bölümleri tam bu noktada başlar...

-----------------------

Çünkü çobanlık mesleğiyle gerçek anlamda tanışmanıza vesile olur Aytmatov... Kendisi de eski bir veteriner olması hasebiyle en ince detaylarına kadar hem bilgi sahibi olmanızı hem de adeta o atmosferin birebir içinde yaşamanızı sağlar.

Kitap bittiğinde çobanların masallardaki gibi sırtında abası, elinde kavalı, koyun otlatıp ağaç gölgesinde uykuya dalan insanlar olmadığını görürsünüz. Hani 'tükenmişlik sendromu' denilen moda bir kavram var ya son yıllarda; işte bu kavramı ortaya atan insanlar Tanabay'ı biraz tanımış olsalardı, sendromlarını da yanlarına alıp bırakın isyan etmeyi, hallerine şükretmekten dilleri damakları kururdu...

Özellikle koyunların kuzulama dönemi, çobanların ömürlerinden ömür alan, saçlarını beyazlatan, yüzlerini çökerten, 'Allah düşmanımın başına vermesin' diyeceğiniz türden zor, sıkıntılı, bir o kadar da insanı tüketen bir dönem... Üstelik bu kuzulama döneminin çok ağır kış şartlarına denk gelmiş olması ve konu makam aracı olduğunda saniye sektirmeden koşar adım dağ başına tırmanan yöneticilerin, böylesine zor şartlarda bir anda 3 maymuna dönmesi dikkate alındığında, sıradan bir çobanın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü az çok tahmin edersiniz.

--------------------

Sona yaklaşırken birkaç konuya daha kısa kısa değinmek istiyorum;

* Bu kitap benim 6. Aytmatov kitabım. Özelde Kırgız genelde ise Türk kültürüne ait pek çok motif, gelenek veya ortak değer, her Aytmatov eserinde işlenen ortak konularının başında gelir. Ancak Elveda Gülsarı, bunu en net ve kapsamlı şekilde görebileceğiniz eserdir diye düşünüyorum. Yine de bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler, Ayşe Y. hanımın incelemesine #29372602 veya bir başka Aytmatov uzmanımız Mehmet Y. hocama başvurabilirler.

* Yine bu kitap, at yetiştiriciliğinde ve at binme kültüründe dünyanın açık ara önünde olan Kırgız halkını daha yakından tanımak ve onların atlarla olan yakın ilişkisine içeriden yaklaşmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimettir...

* Ve tabii ki, okuduğunuz her Aytmatov kitabı, sizi kendi kültürünüze biraz daha yakınlaştırır...

-------------------

Şimdi gelelim incelemenin başında yarım bıraktığımız 'benimle çoban bir olamaz' meselesine... En son şu cümlede kalmıştık;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

Evet sevgili 'Beyaz Türk' yaklaşıyor... Hatta hayatında biraz daha duyarlılık ve sorumluluk hissetmek istiyorsan, benim sana verebileceğim en iyi tavsiye, bir çobanın kapısını çalmak olur. Dünyanın merkezinin sen ve senin gibiler olmadığı ve bu merkezin dışına burnunu uzatıp gerçek dünya ile yüzleşme cesaretini gösterdiğin gün kimin oyunun kimin oyundan daha değerli olacağını kendi gözlerinle göreceksin...

Tekrar edeyim, lafım tek bir kişiye değil değerli dostlarım... Şimdi siz, 'aydın' diye sadece aydınlıkta oturanları alıp çıkartırsanız karşımıza, karanlıkta yaşayanların hayatımıza nasıl bir katkısı olduğunu da göremezsiniz haliyle...

Aydın dediğin, biraz da karanlığın içinden çıkıp gelmelidir çünkü...

Tıpkı bir çoban gibi...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...

Sadık Cemre Kocak, El Yazısındakı Sır'ı inceledi.
09 May 21:40 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bu sefer eğlenceli ve gerilim dolu bir kitaba hazır mısınız diyerek başlayacağım. El yazısının nereden geldiğinden başlayarak, satır yönü, satır boşluğu, kelime ve harf aralıkları, harflerin hangi yöne doğru meylettiği, yazımızın boyutları, açılar, hız, kalemimizin baskısı, gariptir ki bir R harfi ki unutmazsam onu açıklayacağım detaylıca. Tabi kör olmazsam. :)
Bunun yanında Sayılar, İmza, hatta suçluların el yazısı örnekleri ve Ünlülerin yazılarının analizi ve tabi böyle bir yazıya güzel bir son olması açısından ‘Kendinizi Test Edin’ bölümü. Bu son bölümde, kitabın bölümleri arasındaki soruların cevaplarını görüyoruz. Eh o halde hoş geldiniz diyorum. Hatta size bir şey diyeceğim, aramızda kalsın. :)
Hoş ve Geldiniz birleşik değil ayrı yazılıyormuş. Alıştık paspaslardan, dükkanda evde kapıya koyduklarımızdan falan, meğer ne yanlış biliyor muşum. Tabii ki de rezil falan olmadım onu da nereden çıkarıyorsunuz? :)))))
Şimdi ben kendimi analiz etmeyi denedim. Hatta elimden geldiğince meraklısına da yardımcı olurum. Yalan olmasın diye buraya birkaç el yazımı da bırakıcam. Bakalım ben neymişim? :)
https://i.hizliresim.com/NZzBN5.jpg
https://i.hizliresim.com/azVQp5.jpg
https://i.hizliresim.com/YgYLpl.jpg
Şimdi başlayalım tahlillere. “Marjlar” konusundan başlıyoruz. Yani yazı yazdığımız kağıtta bıraktığımız boşluklar ve doldurduğumuz satırlar ve sayfa düzenimiz. Günlük yaşamda geçmişin etkisinde kalmak, geçmişten uzaklaşmaya çalışıp bu etkide devam etmek, gelecek planlarına bir an önce ulaşmaya çalışmak, bu planları gerçekleştirirken diğer yandan da bir emin olamama durumunu ifade ettiğimi görüyoruz hep birlikte. Tamam hepten yerlerde sürünmüyorum, empati yeteneğim çok gelişmiş, moralim düzeldi!
Şimdi sıra “Satır Yönümüze” geldi. Burada çizgisiz kağıt kullanmanın önemine vurgu yapılıyor ki şansa bakın senelerdir çizgisiz kağıt kullanıyorum. Bakalım burada nasıl yerden yere vurulcam. Hadi başlayalım. Hayata düz bir çizgiden bakmak, gereksiz yere triplere (!) girmemek, olumlu düşüncelere sahip olmak, yaşam enerjisi yüksek kişilik en belirgin özellikler.
“Satır Aralığı” ise, normal olduğu için plan ve organizasyon yeteneği olarak ortalamayı karşılayacak bir düzey olarak girilmiş. Tamam, iyiyim henüz kalp krizi geçirmedim ve bir elektrik direğine göre daha iyi durumdayım.
“Kelime Aralıklarına” bakacak olduğumuzda bu türü aslında insanlarla yakın veya uzak ilişki kurmamıza bağlıyor ve buna göre seçenek sunuyor. Burada benim kelime aralıklarımın bazen normal bazen de dar olduğunu hesaba katarsak ortaya karışık hem iyi hem kötü bir iletişime sahip olduğumu söyleyebiliyorum.
“Harf Aralıkları” kısmına geldik. Burada kişinin özgüveni ele alınıyor. Gördüğünüz gibi harf aralıklarım ve harf boyutlarım ‘Devasa buçuk’ denilebilecek cinsten. Burada kişinin (yani benim) negatif ve pozitif yönlerinin bilincinde olduğu anlamı çıkıyor. (ben, kendimden neden ‘Kişi’ diye bahsettim şimdi?)
“Harflerin Meyil Yönü” bir sonraki tanımımız. Kişinin duygusallık ve akli dengesini hedef alan bir yaklaşım olduğu için ben hangi taraftayım seçim sizin. :) Alınan kararların etkilerini düşünmek ve yüksek motivasyon en belirgin özelliğimmiş!
“Yazının Boyutu” konusu çok tatlı bir konu gibi gelebilir ama değil. Neymiş efendim, büyük yazı sahipleri kendini anlatma çabasındaymış, yok canım daha neler! :) Kendilerini ortaya koymaktan ve fark edilmekten hoşlanan kişilerin yazısı büyük olurmuş.
“Yazının Bölgesel Boyutu” ise bizlerin yazdığı yazıların sayfa üzerinde dağılımını gösteriyor. Mesela benim ‘İ’ harfim dikkatinizi çekti mi bilmem ama üstteki noktası alttaki çizgiden daha büyük, hatta nokta değil yuvarlak. İşte bu iki boyut arasındaki farka göre yorum yapılıyor bu kısımda. Yaşam ve sosyal ilişkilerim ortalama, zihinsel potansiyelim de normal. İyi çok da zararlı kapatmadık. Bir TEDAŞ olamasak da zarar etmemek de önemliydi.
Hadi “Harflerin Bağları” konusuna da bakalım. Bu konu Türkiye için geçerli olmayabilirmiş. Bize öğretilen ve sonradan ayrıca kazandırılmaya çalışan el yazısı konusu için esneklik verilmiş. Bakıldığı zaman burada kişinin aklı ve mantığı, yaratıcılık ve önsezi ile birleştirdiğini görüyoruz. Bazı harfler bağlı bazıları bağsız başlığı altında incelediğimizde çıkan sonuç bu.
“Açılar ve Kemerler” başlığında ise kişinin ekip çalışmalarına uyumu, pozisyonu, planlama becerisi ve sonuç odaklı çalışıp çalışmadığı değerlendiriliyor. En azından açılı değil de kemerli yazdığımı gördüm ve bunun özellikleri aile ve dostlarıma değer verdiğim, rahat ve arkadaş canlısı olduğum, sıcak ve çevremle uyumlu biri olduğumdan bahsedilmiş. Teşekkür ediyorum, ne diyebilirim ki? Kendim yazsam aynı cümlede kendimi bu kadar övemezdim. :)
“Hız” konusuna geldiğimizde de Yazma Hızı olarak bir tahlil yapıyoruz. Yazarın burada tahlili ters düşmüş. Bu sefer %80 dışında kaldım. Yavaş yazıyorum ama kitap okumam hızlı. Nokta yerine yuvarlak yazdığım harfler de var noktalı kullandıklarım da var ama yazımın yavaş olması sayfa 108’de belirtilen kitap okuma hızımın da yavaş olduğunu göstermiyor. Eh buna kimse karşı gelmez herhâlde? Ben ve yavaş kitap okumak.
“Kalemin Baskısı” konusu kişinin baskın olma ve vurgu yeteneğini gösteriyor. Bunu nasıl anlıyoruz. Yazdığımız yazının arkasına bakıyoruz. Kağıt elimize böyle dümdüz değil de kabartma harita gibi geliyorsa (ki benim yazı) bu kişinin çok aşırı ısrarcı olduğu (inanmayan varsa yengenize sorun len falan) ve agresif olduğu gözlemlenmiştir. Ancak burada verilen bu durum sadece yapılması gereken iş üzerinden değerlendiriliyor. Hayatın her anında böyle olunduğu anlamına gelmiyor.
“R Harfi” ise 29 harf (yanlışsa da benim alfabem o kadar) içerisinden seçilmiş. Bunun özelliğiyse kelime arasında bile bu harfi büyük yazanların farkındalığı. Ben de yok ama olmasını ister miydim? Şurada yazılanları gördükten sonra EVET.
“Dikkat” konusunda ise bir yazı yazılacağında kelimelerin seçimi ve noktalama işaretlerini doğru kullanmak konu ediniliyor. Bunun seçimini de sizlere bırakmayı uygun buldum. Nasılsa en başta 3 tane resim ile yazılarımı paylaşmıştım.
“İmza” ise kişinin kimliği için en büyük ipucu olarak veriliyor. Afedersiniz ama genellikle imzamı ‘Hayvan Gibi’ tanımlayanlar olduğu için bunun rahatlığında yazacağım. İmzam da okunaklı ancak sıkıntı çıkmaması için imzamı buraya atmıyorum. El yazımdan daha büyük bir imza sahibi olduğum için orada yazan cümlenin özetini vereceğim. Bulunduğum konumdan daha yükseği hedeflediğim görülüyormuş. İçimde büyük işler başarma yeteneğim varmış. Zaten bunlar olmazsa neden hayattayım ki? Hep daha iyiye ulaşmak için yaşamıyor muyuz hepimiz? Bunda bir gariplik göremiyorum açıkçası. Tabi bunun yanında özellikle İsimden Oluşan İmza diye başlık açıldığı ve orada da kişinin hayatta kendisini ön plana koyduğu ve kişisel bir konuda kendi kararlarının daha önemli olduğunu düşündüğü tespiti verilmiş. Güzel tespit. Bu konuda da ardından ünlülerin imzaları geliyor.
“Sayılar” konusuna da değiniyor ama burada bir açılım yok. Sadece genel tanımlar yapılıyor. Kısaca sağa yatıksa duygusal, dikse mantık ve duygusal denge kurulmuş, sola yatıksa da alınan kararların geçmişe göre alındığını söyleniyor desek özet geçmiş oluruz sanırım.
Kitabın özelliklerine göre elimden geldiğince hem tanıtımını yapmak hem de kendimi değerlendirmek oldukça faydalı oldu kanımca. Kitap oldukça hoş ve üstüne düşülecek bir eser. Açıkçası bana göre çok güzel bir başlangıç kitabı. Geçen sene bir abimin verdiği -El Falı mı neydi- kitaba göre daha anlaşılır olduğu kesin. Bakıldığında polislik hayali olan hatta polis olan arkadaşlar için bile bir nevi kültür kitabı desek abartmış olmayız.
Bugün artık gerçekten bu kitapla son diyorum. Fena yorgunum. Cümleten iyi geceler. Keyifli okumalar. Yarın görüşmek üzere..