• SADECE TANIŞIYORUZ
    Otelin göz alıcı sarı ışıkları alında lobideki masların çoğu doluydu. Giriş kapısının sağ çaprazındaki köşede maslar birleştirilmiş kalabalık bir grup oturmaktaydı. Bazıları kel olmaya başlamış, bazıları ise saçları ağarmış ellili yaşların ortasındaydı hepsi. İçlerinde hiç kadın olmaması dikkatlerden kaçmıyordu. Çok yüksek ses çıkarmamaya özen gösterseler de bazen ipin ucunu kaçırıyorlardı. Bir ara öyle dalmışlardı ki iki masa ötedeki sarı kazaklı bayan onları uyarmıştı. Hatta ukalaca bu soğuk mart gecesinde dışarı çıkabileceklerini hatırlatmıştı.
    Esasen Pamukkale çok soğuk bir yer olamamakla birlikte dün gece yüksek kesimlere yağan karın ayazı çökmüştü. Resepsiyon görevlisi lobiyi dolaşarak çay kahve siparişlerini almak için içeri girdiğinde kalabalık grubun en keli olan Hüseyin elini kaldırıp görevliyi doğrudan oraya çağırdı. Hüseyin, uzun boylu, tek tel dahi saçı kalmamış esmer tenliydi. Her hareketi iş adamı ciddiyetindeydi. Gerçek bir işadamıydı da zaten yurt dışına mevsimlik gıda maddeleri satıyordu. En geniş pazarı Rusyaydı. Herkes siparişini verdikten sonra tekrar arkadaşlarına dönüp konuşmasına devam etti:
    “Arkadaşlar hepinizi tanıdığıma çok seviniyorum. Otuz beş yıllık dostluğumuz var. Hepimiz Konyaya okumaya geldiğimizde sırtımızda ceketimizden başka bir şeyimiz yoktu …
    Tam karşısında oturan baki sitemli bir tebessümle onu seyrederken gözünde prefabrik bir yurt odası canlandı. Sanki dağ başıymış gibi etrafında hiç yerleşim yeri yoktu. Altı kişilik odada sadece Hüseyin ile ikisi vardı. Hüseyin elinde bir şiir defteri Baki’ye şiir okuyordu. Sonra “nasıl olmuş mu? Defterinin arasına koysam benim koyduğumu anlar mı?” diye soruyordu. Hüseyin okulda bir kıza sevdalıydı ve dert ortağıydı Baki. Geceler boyu ona bir şeyler anlatırdı. Kıza açılması aylar sürmüş, reddedilince de Baki’ye sarmıştı. En çok da beynine kazıdığı “Baki sen olmasaydın belki de çoktan intihar ettiydim” sözüydü. Ne günlerdi be!
    Daldığı düşüncelerden ayılınca Hüseyin susmuş Ferhan devam ediyordu. Ferhan’ın saçları dökük değildi ama kar gibi bembeyazdı. Üstelik aralarında en iri göbeğe sahipti. Oturduğu koltuğa tam bir patron edasıyla yayılmıştı. Gerçekten de bir patrondu. Yurt dışından getirdiği saç bükme makinelerinin dağıtımcısıydı. Öksürdükten sonra devam etti konuşmasına:
    “Yıllar sonra bu ikinci buluşmada dostluğumuz perçinlendi. Bundan sonra her yıl geleneksel hale getireceğiz inşallah. Birbirimizden hiç kopmayalım. Daima birbirimize destek …
    Baki’nin yüzüne o az önceki sitemli tebessümü geldi. Bir kahvedeydi şimdi. Büyük bir binanın ikinci katında geniş ve uzun bir yer. En arka köşede bilardo masaları vardı. Tavanın alçaklığı ve pencerelerin küçüklüğü sebebi ile sigara dumanından boğucu bir havası vardı. Bütün masalar okey ve kâğıt oynayan öğrencilerle doluydu. Baki kasaya doğru giderken Ferhan’ı kahveciye bir şeyler söylerken gördü. Daha doğrusu sanki ona yalvarır gibiydi. O da Ferhan’a bakmak için gelmişti zaten. Yanlarına vardığındaysa anlamıştı durumu. Ferhan yine oyunu kaybetmiş ve hesabı ödeyemiyordu. Kahveci ısrarla “oynamasaydın ben anlamam arkadaşlarından bul” diyordu. Muhtemelen onu ütenler çoktan gitmişlerdi oradan. Baki’yi görünce mal bulmuş abdala dönmüştü. Baki sinirlenmişti ama arkadaşını da orada öylece bırakıp gidemezdi. Hafta sonu memlekete gitmeye otobüs bileti için ayırdığı parayı da katarak tüm parasıyla hesabı kapattı. Artık babası bileti memleketten alacaktı. Birkaç gün de okuldan ve yurttan aldığı yemek kartı ile idare edecek, cebindeki belediye otobüs biletlerini kaybetmeyecekti. Kahveye inmeyecek, kantine takılmayacaktı. Baki’nin memleketi yakındı da ayda bir gidip gelebiliyordu. Söve saya Ferhan’la kahveden çıktılar.
    Omzuna dokunan biriyle daldığı bu anılar dünyasından sıçrayarak uyandı. Cahit onu dürtüyordu. Bir yandan da “hey yavrum hey her zamanki gibi dalgınsın! Sen okulda da böyle dalar giderdin. O zamandan belliydi şair olacağın.” Diyerek sırıtıyordu. Tek tek arkadaşlarını süzmeye başladı Baki. Hepsi gerçekten değerli insanlardı. İçlerinde maddi durum gerçekten üst düzey olanlar da vardı. Maddi sıkıntısı en fazla olan kendisiydi. Ancak kendi kendine yetebiliyordu. Ekstra bir harcama çıktığında zor günler yaşıyordu. Aynı durumda olan bir beş altı kişi daha vardı. 5 kişi de memur olarak orta yerde idare ediyordu. Sözü Cumali almıştı. Aslen Adanalıydı. Her adanalı gibi siyah saçları vardı ama şimdi beyazlamaya başlamış, hafifçe de alnından dökülmüştü. O da İstanbulda bir şirketin üst düzey yöneticisiydi. Cumali:
    “Ferhan’a katılıyorum. Bunu sürekli hale getirmeli ve gelemeyen arkadaşlarımızı da gelmesi için ikna etmeliyiz. Ayrıca hep aynı yerde değil de gezip görmek adına her yıl başka yerlerde yapmalıyız…” deyince Baki yine o sitemli tebessümüne döndü.
    Bir apartmanın arka tarafında kömürlükten bozma tek odalı evde sıcacık yatağındaydı. O gece ev arkadaşı Cumali memleketten gelen arkadaşları ile kalacağı için yalnızdı. Cumali muhtemelen yarın okula da gelmezdi. Şimdi onun yerine de imza atmak gerekiyordu. Sahtekârlıktı bu ama arkadaş için çiğ tavuk bile yenirdi. Küçük bir sahtekârlığın lafı mı olurdu? Arkadaşı devamsızlıktan sınıfta kalsa daha mı iyiydi? Tahmin ettiği gibi de oldu. Cumali derse gelmemişti.
    Akşam yemeğinden sonra eve vardı. Çok yorgundu ama merkez kahveye uğramazsa olmazdı. Üstelik vizeler de yaklaşıyordu. Gelince de ders notlarını gözden geçirse iyi olurdu. Cumali kahvede de yoktu. Anlaşılan misafirleri gitmemişti. Notlarını düzenlemiş saat gece bire gelirken yatağa girmişti. Tam uykuya dalacağı sırada ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Işığı yakan Cumali hemen kapıyı sürgüledi. Yatağında doğrulan Baki arkadaşının yüzündeki telaşı görünce panikledi. Ne olmuştu buna da böyle sarı ışıkta bile yüzünün kireç beyazı belli oluyordu. Bakinin yatağına oturup selam bile vermeden “bizim arkadaşlar Püren’in evini soymuşlar. Bana da biraz borçları vardı onu ödediler” dedikten sonra cebinden bir tomar para çıkardı. Mehmet Püren ailesi Almanyada yaşayan kendileri ile akran bir gençti. Onunla kahve arkadaşıydılar.
    Baki kulaklarına inanamadığı gibi üstündeki sersemlikten kurtularak köpek görmüş kedi gibi fırladı yatağından. Yakasına yapıştı arkadaşının. Haklı olarak o da korkmuştu. Hele babası bir duyarsa mahvolurdu. “sen ne yaptın lan manyak Mehmet Püren çevresi geniş adam oylum oylum oyar sizi.” Yakasını bırakıp başucundaki sürahiye uzandı. Oldum olası çok su içerdi. İki bardak sudan sonra biraz serinlemiş hissetti kendini
    Ne olacaktı, şimdi ne yapacaklardı? Cumali parayı saklamaları gerektiğini söyledi parayı bir güzel sakladılar. Uzunca bir sohbetten sonra uykuya daldılar. Sabah hiçbir şey olmamış gibi okula gittiler ama Cumali öğlen olmadan okuldan ayrılıp kayıplara karıştı. Akşam okuldan yeni gelmiş yemek yaparken çalan kapıyı açınca polisle karşılaştı. Polisler koluna girip doğruca arabaya götürdüler. Cumali arabadaydı. Doğruca karakola gittiler. Kapıya geldiklerinde hayatında ilk defa karakola giren Baki’nin resmen dizleri titriyordu. Hoş Cumali de ondan farklı değildi. Ayrı ayrı odalara alındılar. İkisi sivil biri üniformalı üç polis vardı başında.
    Ne biliyorsa anlattı. Orada da öğrendi ki Cumali’nin arkadaşları Konyaya uyuşturucu satmaya gelmişlermiş. Cumali de sonradan uyanmış duruma. Ona okuldan alıcı ayarlamasını söylemişler satamayınca da dönüş parası için soygunu gerçekleştirmişlerdi. Cumali’ye sus payı mıydı verdikleri yoksa gerçekten borçları mı vardı bilmiyordu. Rakam pek öğrenci rakamı gibi değildi. Her şey yazıldı çizildi. Son aşamaya gelindiğinde genç olan sivil yaşlı olana “Amirim bunun olayla ilgisi yok. Biz bunu olaya katarsak yardım ve yataklıktan onlardan fazla ceza alır. Haline de bakınca durumu da ortada. Biz bunu şahit yazalım.” Dedi ve amirin onayıyla Baki şahit yazılarak olaya adı karışmadan kurtulmuştu. Belki bütün hayatını etkileyecek bir karar çıkmıştı iki polisten “Ulan Cumali seni boğsam yeridir” diyordu gece yarısı karakoldan çıkarken.
    Garsonun gölgesi düşünce yüzüne düşüncelerinden uyandı. Şimdi Ayhan bir şeyler söylüyordu. Ayhan ince uzun bir adamdı. Okulun basket takımında oynardı. Yaba gibi elleri dizlerinde, parmakları halat gibi uzundu; Yaşını da hiç göstermiyordu. İzmirin seçkin yerlerinden birinde oturuyordu. Bilgisayar programcılığı dalında bağımsız çalışıyor, Resmi kurumların ve özel sektörde büyük firmalara özel yazılımlar yapıyordu. Baki bedenen orada olmasına rağmen beyin olarak söylenenleri anlamayacak kadar uzaktaydı. Yüzündeki tebessüm bu sefer biraz farklıydı:
    Yine yurt odasındaydı. Ayağa kalkamayacak kadar hasta olmasına rağmen gitmesi gereken bir yer varmış gibi hissediyordu kendini. Kendini zorluyor zorluyor yine de kalkamıyordu. Başında Ayhan vardı. Ayağa dikilmiş öfkeyle konuşuyor bir şeyler diyordu. O gün Baki’nin alttan aldığı dersin telafi vizesi vardı ve Ayhan onu sınava yetiştirmeye çalışıyordu. Su bile dökmüş ama bir türlü kaldıramamıştı. Ayhan o gün gidip Baki’nin yerine sınava girmiş ikisi adına büyük bir risk almıştı. Allahtan dersin hocası fark etmesine rağmen ses çıkarmamış ama acısını Baki’den fena çıkarmıştı. Ayhan onu dersten geçirmişti minnettardı da aldığı risk ikisini de mahvedebilirdi. Sınavdan sonra da gelip onu o dağ başındaki yurttan sırtına alıp doktora götürmüştü. Fedakârlık mıydı bela mıydı tartışmaya açık bir durumdu. Güzel günler güzel dostluklardı.
    Aralarına döndüğünde kendisinin öfkeli olduğunu fark etti. Hele ki onca dostluk, arkadaşlık ve fedakârlık uğruna atılan onca nutuklardan olmalıydı. Asi şair ruhu onu yavaş yine ele geçiriyordu. Sanki omzundan yükler basmış ve boğazından ateş geçiyormuş gibiydi. Ayağa kalkıp serinliğe atılma ihtiyacı duydu. Çıkmadan içindeki ateşi kusmalıydı:
    “Hayır!” diye bağırarak ayağa kalktı. Öyle bağırmıştı ki geceni o saatinde lobideki tüm gözler kendi üstüne döndü. Umrunda değildi kimse. Sadece içindeki kızgın demirden kelimeleri dudaklarından boşaltıp bir an önce ayazın kollarına atılmak istiyordu. Gözlerini şaşkın bakışlara dikip aynı öfkeyle ama bağırmadan devam etti:
    “Bizim dostluğumuzda arkadaşlığımız da dostluğumuz da okulla birlikte bitti. Neden mi? İki yıl önce Faruk’un eşi hastaydı. Hastane köşelerinde sürünmekten işe gidemiyordu. Borç para isteyecek diye adamın telefonlarını açmadınız. Hâlbuki o sadece sizlerden birkaç moral verecek söz bekliyordu. Yine Emrah Kendisine atılan namussuzca bir iftira ile işinden kovulup, Aylarca karısı bile eve almadığında kaçınız ona inandınız? Ha keza geçen yıl ben icralar ile boğuşurken içinizden kaç kişi destek oldu. Sorun değil benim ömrüm yokluklar içinde geçti ama üç kuruş için rezil olmak bir ekmeği bile veresiye alamaz hale gelmek çok zoruma gitmişti. Biriniz arayıp da para vermeseniz bile mücadele edecek umut verdiniz mi?
    Burada oturup sallamak kolay. Yarın yine birimizin başı dara düşse aynı şeyi yine yapacaksınız. Bu nedenle işte! Bu nedenle bana dostluktan söz etmeyin. Hiç olmazsa neyseniz öyle konuşun.”
    “bilseydik…”
    “Neyi bilseydiniz? Ulan hepiniz tek tek arayıp derdimi anlatmadım mı? Faruk paylaşmadı mı derdini? Emrah’a fırsat mı verdiniz derdini anlatmak için dinlemeye tenezzül bile etmediniz. Bu nedenle işte o dostluk okulla bitti. Evet, alkol alıp sizin serserilerden dayak yemenize sebep oldum. Bir tekiniz bile bana gücenmedi. Yurdun etrafındaki bağlardan üzüm topladım diye köylülerin şikâyeti üzerine benim yüzümden birkaç salkım üzüm için hep birlikte yurttan kovulduk. Tekiniz bile beni azarlamadı, arkadaşlığı kesmedi. Ve o dostluk okulla birlikte bitti. Bende bunu birkaç yıl önce yeniden birbirimizi bulunca ve size işim düşünce öğrendim.”
    Kapıya yürüyen Baki’nin ardından bakıyordu lobideki herkes. Arkadaşları ne diyeceklerini bilemez halde dumura uğramış dilleri tutulmuştu. Baki birkaç adım uzaklaştıktan sonra geri döndü kızarmış yüzü aşırı sakin görünüyordu. Hem de tedirgin edici derecede sakin ve huzurluydu:
    “Bundan dolayı ki okul biteli biz dost değiliz. Sadece tanışıyoruz” deyip kapıdan gece ayazının koynuna daldı.
    05-01-2020
    uğur UKUT
  • İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."

    Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kur'an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir.

    Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

    Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kur'an'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir:

    "Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad, 13/25)

    "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 28/77)

    Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

    İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

    İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

    Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

    "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

    "Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye, 88/22)

    İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kur'an'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

    Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

    Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır

    Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kur'an'a göre en büyük günahlardan biridir:

    "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır." (Maide, 5/32)

    "Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır." (Furkan, 25/68)

    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

    Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder

    Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

    "Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

    Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

    Kur'an'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

    Kur'an'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

    Allah Hoşgörü ve Affediciliği Emretmiştir

    Kur'an-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

    İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kur'an ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

    Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kur'an'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kur'an'da

    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

    ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

    Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına "İslami terör" denen barbarlık ise, Kur'an ahlakından tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan canilerin eseridir. İşledikleri vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

    Başka bir deyişle, İslam dini ve Kur'an ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak çaredir.

    Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

    Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa "barış ve esenlik" anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.),

    "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir." (Buharî, Enbiya, 48)

    buyurmuştur. Yüce Allah da Kur'ân'da,

    "Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

    buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

    İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Selâm'dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O'na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple 'Darü's-Selâm' (barış ve esenlik yurdu) Cennet'e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet'e konmuş, Cennet'te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet'in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

    Aynı şekilde Müslüman'ın bir adı da 'emniyet ve güven sahibi' anlamında 'Mü’min'dir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Mü’min'dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah'a inanan, O'na bağlanan mü'min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur'ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur:

    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i İmran, 3/110)

    İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah'ın bir adı da Vedûd'dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de "Kendi Ruhu'ndan üflerken" sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî'nin dediği gibi,

    "Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü." (İbnü'l-Arabî 1998, 38)

    Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur:

    "Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

    İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.s)'i göndererek, "birbirini yemede sırtlanları geçmiş" olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

    "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)

    İslâm'a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi'nin ilk âyeti olan "Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik." âyetindeki "Feth-i Mübin"den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm'ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

    Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed

    Hz. Peygamber (s.a.s.), varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında "Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu." demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur.

    "Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir." (Ahzâb, 33/21)

    Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke'de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve 'Muhammedü'l-Emîn' (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice (ra)'nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe'deki Hakemlik olayında ve Mekke'de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu'l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O'nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah'tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O'nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O'nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur'ân âyetlerinde şöyle buyurulur:

    "Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?" (Mü'minûn, 23/69)

    "De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yunus, 10/16)

    Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah'a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O'nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur'ân âyetlerinden biri de şöyledir:

    "Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/3)

    Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O'nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur'ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O'nun, Kur'ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe (ra) şöyle özetleyecekti:

    "Onun ahlâkı Kur'ân'dı." (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

    Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)

    Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber (s.a.s)'e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice (ra) şöyle diyordu:

    "Sen rahat ol, üzülme. Allah'a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin." (a.g.e., 1:253)

    O'nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan'a Peygamberimiz (s.a.s)’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

    - Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?
    - Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.
    - İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah'a yalan söylemez!

    Habeşistan'a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî'nin huzurunda şunları söylemişti:

    "Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..." (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

    Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti:

    "Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." (Köksal, 5/66-71)

    İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle karşılık vermiştir:

    "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Köksal, 5/76)

    Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere;

    "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar."(Buhari, Enbiya, 37)

    diye dua etmişti. Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

    Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz (s.a.s)’e ve O'nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke'den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine'de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine'ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke'ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekkelilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak

    "Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!" (Köksal, 15/288-289)

    diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

    Allah Resûlü'nün Kur'ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O'nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

    O Rahmet Peygamberidir (Rasülü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

    O, apaçık gerçektir (el-Hakku'l-Mübîn).

    O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü'l-Vüskâ).

    O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü'l-Müstakîm)

    O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü's-Sâkıb).

    O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü'l-Münîr).

    O, Allah'a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

    O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî', el-Müşeffe').

    O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

    O, Allah'ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

    O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü'l-Hucce ve'l-Bürhân).

    O, Allah'ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

    O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

    O, Güvenilir Muhammed'dir (Muhammedü'l-Emîn).

    O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü'n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

    İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O'nu tanımak, O'nun gibi olmakla ve O'nu sevmekle mümkündür. Zaten O'nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O,

    "Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir." (Ma'mer ibn Raşid, 11/291)

    buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O'nu doğru bir biçimde tanımak, O'na uymak, O'nun adını çokça anmak, O'nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O'nun ahlâkı olan Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

    Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

    Şimdi Allah Resûlü'nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

    1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah'ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O'na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O'nun hedefi, "Şükreden bir kul olmaktı" (Buharî, "Münafikun," 79) Peygamberimiz (s.a.s), Allah'ı en iyi bilendi. O'nunla irtibat hâlindeydi. O'nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O'na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah'a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

    2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, "Edeb", 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!" (a.y.) buyurmuştu. Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O'na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz yirmi yaşındaki Zeyd b. Sabit'e vermiş; Bedir savaşında yirmi bir yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd'i geçirmiş; yirmi bir yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze…, 1:391-392)

    3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah'a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O,

    "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir." (Tâhâ, 20/132)

    emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu:

    "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (Şuara, 26/214)

    Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

    4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir.

    "And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 9/128)

    "Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!." (Hıcr, 15/88)

    "Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..." (Şuara, 26/215)

    5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, ahirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), "Ümmetî, ümmetî! Allah'ım, ümmetimi isterim ümmetimi!" (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

    6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya, 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O'nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı;

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

    7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O'nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O,

    "Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr, 16)

    buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah'ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir:

    "Sağdığında yavrusu için de süt bırak." (Mecmua'z-Zevaid, 8:196)

    Kendisine, "Hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır." (Buhari, Şürb, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, "Sayd". 57)

    Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir:

    "Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer." (Müslim, Müsakat, 10)

    "Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, 168)

    Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu:

    "Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!" (Üsdü'l-Ğabe, 3:276)

    Yüce Allah'ın Mekke'yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif'i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227)

    "Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,"

    buyuran Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

    Peygamber'i Sevmek

    Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber (s.a.s)'i sevmek, O'na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O'nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O'nu tanımak, O'nu izlemek, O'nun sevdiklerini sevmek, O'nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet'e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O'nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

    Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O'nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O'nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O'nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir. O'nu sevmek demek, O'nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!" derken, salli-bârik dualarını okurken O'nu andığımızın farkında olmaktır.

    Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür.

    "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..." (Meryem, 19/96)

    Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah'tır.

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmran, 3/31-32)

    Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

    O'nun ismi ve O'nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa,.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber,.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice,.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe'dir, Fatma'dır.

    Sırf O'nun ismine saygısızlık olmasın diye, O'nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, 'Muhammed' ile aynı şekilde yazılan ve fakat 'Mehmed' diye telaffuz edilen isim bize hastır.

    O'nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

    O'nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O'nun mevlidi okunarak kutlanır. Mevlidde O'nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O'nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

    O (s.a.s.), Allah'ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

    O'ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

    Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla, çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

    Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O'nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O'nu izlemeli ve O'na yaraşır Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.
  • - seni seviyorum dedi mi sana?

    - demedi. ama seviyor gibiydi. bana öyle geliyordu yani. tamam benim gibi sevmiyordu belki ama sevecekti. benim sevmesi için gereken her şeyi yapıyordum. tek istediğim umudumu kırmaması ve bana biraz güvenmesiydi.

    - öyle olur mu lan? sevmek denilen şey böyle bir şey değil. süs bitkisi gibi ışığı suyu sağlayınca yeşertip büyütemezsin onu. sana karışık gibi görünen şey aslında çok basit. birini seviyorsan seversin, sevmiyorsan da sevmezsin. bazen de ikisi birbirine karışır.

    - peki abi, sevip sevmediğini nasıl anlarsın?

    - bak o biraz karışık işte. bir sevgilim vardı benim. sürdü bir süre. geçmiş zaman. neyse bir hafta sonu beraberdik bununla. gezdik, yedik, içtik falan. sonra pazar akşamı trene bindirip uğurladım ankara'ya. trenden inince aradı hemen beni. sanki az önce yanından ayrılmışım gibi değil de aylardır görüşmemişiz gibiydi. bir ara peş peşe seni seviyorum dedi. seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum… çok hoşuma gitti elbet. biraz daha konuşup kapattık.

    - ee, sonra?

    - salı günü ayrıldık, yine bir telefon konuşmasıyla. eski sevgilisi aramış bunu, buluşmuşlar. sonra aslında birbirlerini unutamadıklarını fark edip tekrar denemeye karar vermişler. ne deniyorlarsa artık. bozuldum tabi. ağladım, yalvardım, tehdit, küfür kıyamet.. ama faydası olmadı tabi.

    - yani yalan mı söylemiş? sevmiyor muymuş seni?

    - bilmiyorum. başta öyle zannettim tabi. sonra zaman geçince şöyle düşünmeye başladım. belki o ana kadar ve öncesinde gerçekten sevmiştir beni. hatta belki insan aynı anda iki kişiyi bile sevebiliyordur. yani belki yalan söylememiştir.

    - yani abi?

    - yanisi şu. sen artık bir şey yapma. bırak. eğer seviyorsa seviyordur. sevmiyorsa da sevmiyordur. üzerine gitmenin, sıkıştırmanın hiçbir faydası olmaz. bırak. sevecekse seni, sever. sevmeyecekse de ne yaparsan yap sevmez. o yüzden hezeyana kapılıp saçmalama.

    - iyi de abi, ben onu çok seviyorum.

    - biliyorum. bakma inanmaz gibi durduğuna, bence o da biliyordur. ama şunu unutma bu tek başına hiçbir işe yaramaz. eğer birini seviyorsan ve o seni sevmiyorsa bundan çok güzel kaos çıkar. bir sürü şiir, sağlam bir roman ve anlatacak bir sürü hikaye çıkar. uykusuz geçen geceler, parklarda içilen şaraplar, yerli yersiz kıskançlık krizleri çıkar. ama sevgine karşılık çıkar mı? o biraz zor işte..
  • 382 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde’nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK’te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa’nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında ve evin tek erkeğiydi.
    Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa’nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik’e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.

    Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa’ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal olacaktı.
    Mustafa Kemal Rüştiyede iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım’ın yanına sığındı.
    Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik’ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.
    Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal’i yakın arkadaşı idi ve O’na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.
    Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye’li oldu. Harbiye’deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.
    Mustafa Kemal 10 Şubat 1902’de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.
    Mustafa Kemal’i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye’de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye’ye gönderildi.
    Suriye’de 25 nci ve 30 ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdular.
    Mustafa Kemal Suriye’de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye’den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik’e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa’dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire’den Selanik’e geçti. O şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik’te kaldı kendini “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni “İttihat ve Terakki” cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907’de cemiyete dahil oldu.
    Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa’ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.
    Mustafa Kemalin buradaki hayatı Selanik – Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik’te İhtilalci İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi görevleriyle geçer.
    Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal’in adı hiç duyulmadı.
    Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: “Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?…” demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.

    Fakat Cemiyetin sivil lideri Talat Bey Mustafa Kemal’e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi. Osmanlı Afrika’sını temsil eden Trablus’ta durum iyi değildi, ve oraya gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus’ta görevini bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve itibarı iade edilmişti.
    Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909’da patladı. 15 Nisan 1909’da Selanik’ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.
    1 Ekim 1911’de İtalyanlar Trablus’u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve diğerleri sivil olarak Trablus’a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul’a döndüler.
    Balkan Harbi Mustafa Kemal’in Selanik’te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey’in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.
    Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.
    Mustafa Kemal bu sırada Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu görünmüştü.
    Mustafa Kemal Çanakkale cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.
    Çanakkale’de görevini tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup İstanbul’a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul’a geldiğinde anlamıştı ki, kendisine İstanbul’da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve düşüncelerinden anlamayacaktı.
    Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916’da Diyarbakır’a vardı. 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.
    31 Ekim 1918’de ise Limon Van Sanders’ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin bittiğini öğrendi.
    3 Kasım 1918’de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918’de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal’e o sıralarda İstanbul’da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: “Geldikleri gibi giderler.” dedi.

    1919’da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum’lara saldırıyordu.
    1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O’nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.
    Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket etti ve Samsun’a vardı.
    Bu varışını Nutkunda şöyle anlatır:
    “1335 (1919) senesi Mayısının 19’unda Samsun’a çıktım.”
    CİLT 2 1919-1922 DÖNEMİ :
    Tek Adamın 2 nci cildi; 1919 Mayısının 19’unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin 1922 EYLÜL’ünün 9’unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının öyküsüdür.
    Yollar vardır meçhulün önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi kaderini dokur. Mustafa Kemal’in SAMSUN’da başlayıp ERZURUM’a, SİVAS’a çıkan ve sonra ANKARA’ya, İZMİR’e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.
    Mustafa Kemal Anadolu karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN’da gerekse Havza ve AMASYA’da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.
    Atatürk’ün Anadolu karasında ilk önemli durağı ERZURUM’du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL dışında Anadolu’nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun 23’ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa’ya karşı her seslenişi, Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini yükseltmeye devam edecekti.
    “Milli Sınırlar İçinde Vatan Bir Bütündür Bölünemez” deniyordu ERZURUM’da, SİVAS’ta “Kuva-yı Milliyeyi amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır.” Halkın doğudan yükselen sesine batıdan da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.
    Atatürk diyordu ki; “Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar.” Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919 günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle bağırlarına basıyordu. ANKARA’lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal’in deyimiyle “Hakikatlerin En Büyüğü” olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı. TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler’de macera aramak için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.
    Şimdi sıra, İngiliz güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu’nun işgali için sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan Ordusuna geldi.
    Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman özlemedi..
  • Bir akşam saat 20:00 sularında, Saray’ın Marmara’ya bakan balkonunda, yirmi kadar tanınmış konuk Atatürk’le yemek yiyordu. Arkamda duran Atatürk:
    “-Efendi, efendi!..” diye bana seslendi.

    Döndüm. Hiç unutmam, elimde kristal rakı sürahisi vardı.
    “-Buyrun efendim. Bir emriniz mi var Paşam?” diye karşılık verdim.

    Cumhuriyet rejiminin kurulmasına rağmen herkes Atatürk’e ‘Paşam’ diye hitap ederdi. Beylik, paşalık kalktığı halde bu ‘Paşa’lık, Atatürk için kalkmadı. Bu, ölünceye kadar sürdü.

    O akşam ilk kez konuştuğum Atatürk’le aramızda şunlar geçti:
    “-Senin ismin nedir?”
    “-Cemal.”
    “Sonu yok mu bunun?”
    “-Var, Cemâleddin.”
    Bunun üzerine Atatürk, birden bana doğru ilerleyerek:
    “-Haa.” dedi. “İsimler Kemâleddin olur, fakat Cemâleddin olmaz. Sen yine Cemâl kal. Dinin cemâli miydin ki, sana bu ismi koydular?”

    Aradan yarım saat geçmişti. Yemek devam ediyordu. Sevinçten kabıma sığmıyordum. Evet, Atatürk en sonunda benimle konuşmuştu. Hem de uzun uzun. Ertesi gün benimle alay eden arkadaşlarıma anlatacağım şeyleri kafamda tasarlıyor, onlardan hıncımı alacağımı düşünüyordum.

    Fakat Atatürk, bu Cemâl adına tutulmuş olacak ki, yeniden seslendi:
    “-Bu Cemâleddin ismini kim koydu sana?”
    Artık adamakıllı korkmaya başlamıştım:
    “-Babam.” diye karşılık verdim.
    “-Öyleyse baban ne adammış senin!” diye sertçe çıkıştı. Bunun üzerine:
    “-Ben babamı tanımıyorum.” deyince, yüzü daha da sertleşti:
    “-Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?”
    “-Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.”

    Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:
    “-Anneni tanıyorsun ya yeter.” dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi:
    “-Ben de babamı tanımıyorum ya…”

    O gece yemek sabahın beşine kadar sürmüştü. Çoğu geceler böyle olur, meclisin horozlar öterken dağıldığı görülürdü. Bu yüzden Atatürk de sabah saat beşten önce yatağına girmezdi. Saat on birden sonra hava serinlediği için konuklar birer ikişer balkondan içeri girmeğe başladılar. Masanın üzerinde boşalmış DİMİTRİKOPULO şişeleri duruyordu. O devrin en ünlü rakısı olan Dimitrokopulodan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuz­lu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limon­lu bakla ezmesini istediği olurdu. En sevdiği yemekler arasında
    kuru fasulye ve pilav geldiğini tekrarlamak iste­rim. Atatürk tekrar beni çağırdı. Yemek isteyecek sanıyordum. Fakat O'nun aklı hep benim ismimde değil miymiş?
    - Ulan, bu ismi sen mi koydun, yoksa baban mı?" diye bar bar bağırmağa başladı.

    Çok korkmağa başlamıştım. Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeğe başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da kovulurum diye gözünden uzaklaşmağa karar ver­dim. Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmağa gittim. O gece sabaha dek gözümü uyku tutmadı. Yattığım yerde dua ediyordum. Kabusla karışık korkulu rüyalar gör­düm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmağa başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba. Nereden bulmuşlardı bu Cemal'i de, bana takmışlardı? Ertesi gün de aynı korku ve heyecan içinde geçti. Adeta akşam olmasını istemiyordum. Tek avuntum, Ata­türk'ün akşamki olayı unutmuş olmasıydı.

    Akşam yemeğini hazırlamış, bekliyordum. Saat 20:00’ye doğru Atatürk, arkasında Afet İnan, Zehra Hanım, Başyaver Rüsuhi, Umumi Kâtip Tevfik Bey olduğu halde salona girdi. Başyaver aşağı inerek öbür konukları da sof­raya getirdi. Sofraya oturmadan önce Atatürk konuklara Arapça: “-Faddal” dedi ve herkes masadaki yerlerini aldı. Oturunuz ya da buyrun anlamına gelen bu sözü, çok keyifli olduğu zamanlar sık sık duyduğumu hatırlıyorum. Sofrada ilk söz bana idi: “-Cemal, seni dün akşam sert sözlerle çok hırpalamıştım. Fakat Cemal'ler daima büyük adamlar olur. Sen de büyük adam olacaksın....”
    Sonra tarihteki ünlüleri sıralamaya başladı;
    •Sen Cemal Paşa'yı tanır mısın? Şehzade Cema-lettin Efendi'yi , Konya Çelebisi Cemalettin'i tanır mısın? .. - • İsimlerini işittim, .. diye cevap verdim. - u Bu kadarı da yetişir, .. dedi. Yemek sürüp gidiyordu. Hava yumuşadığı halde bir gün önce içimi kaplayan korkuyu üzerimden atamamıştım. Her an yine o konuya döneceğinden ödüm kopuyordu. Sa­at gece yarısını geçiyordu. Birden ismimle bana seslen­diğini duydum ve yanına koştum. - • Cemal, senin bu ismini değiştirelim, olmaz mı? Sen kendine göre bir isim bul bakalım.• Şaşırmıştım. Daha karşılık vermeğe vakit bulamadan: - •Ben sana isim buldum, .. dedi. .. senin ismin Çe­lebi olsun.• Atatürk'ün çok sonraları yine bir mecliste u Biz sev­diğimiz insanlara Çelebi deriz, ,, dediğini duymuşymdur. O anda bütün korkum bir bulut gibi dağılıvermişti. Yüzümdeki memnunluğu görünce kabul ettiğimi anladı. Zaten kabul etmemek için hiç bir sebep de yoktu. Fakat bir kere de iznimi almadan edemedi : - · Güzel mi? Çelebi adını beğendin m i ? » diye sordu. - • Çok güzel efendim. Siz bulduğunuza göre daha da güzel ,• dedim. Bunun üzerine sofradaki konuklara döndü: - · Bu çocuğun ismi bundan sonra Çelebi'dir,• diye herkese tanıttı. Atatürk inceliği, zarifliği kadar gönül almasını çok iyi bilirdi. H izmetçi lerinin bile böyle gönlünü aldığı olurdu. O anda Atatürk'ün bu kadar önem verdiği bir adam olmanın gururu içindeydim. Koltuklarım kabarmıştı. O güll Sarayda kim varsa herkese ve bütün konuklara beni yenr gelmiş önemli bir kişiymiş gibi tanıtıyor: - · Bu zatı bilir misiniz, Çelebi'dir, .. diyordu. Böylece Atatürk'ün serzenişlerinden, hatta bağırma-
  • Dostoyevski kronolojik sırası:
    8.2 #1- İnsancıklar (1846) Can
    Paltodan çıkan özenti. İlkler her zaman sıkıntılıdır ama. Bir de çok lirik

    ✔️8.2 #2- Öteki (1846) İş
    Bu da Gogol yine. Burun'dan özenti. Fayt kılap gibi abiyyyy.

    ❌7.5 #3- Ev Sahibesi (1847) İş
    Dostonun en zayıf halkası. Ordinov karakteri eh işte.
    Gogolun bilmemhangi öyküsünden esinlenme. Hatırlamıyorum öyküyü ama kadının adı ikisinde de katerina.
    (-St. Petersburga giden bir trendeydim. Trende katerina diye bir oospu gördüm. Cicikleri gözümü alıyordu.
    +yine seks hikayesi mi yazıyosun feridun?
    -İçimdeki sanat aşkını öldürdünüz be! )

    8.4 #4- Beyaz Geceler (1848) İş
    İçinde öykü var. Sürgün öncesi. Fena değilmiş okunur. Çok okunmasının sebebi sarrrrması mı acaba?

    #5- Netoçka Nezvanova (1849) iletişim
    Yarım kalmış çöp. Okuma.


    💣SÜRGÜNÜN DİBİNİ SIYIRAM DA GELEM


    7.8 #6- Amcanın Düşü (1859) Can
    Sarrrrmadı beni. Daha çok yolun var Dostocum.

    8.5 #7- Stepançikovo Köyü (1859) İş 📚290s
    Kara mizah diyelim. Köy değil tımarhane mübarek. Dosto gogol özentiliğini bırakıp kendine özgü kara mizah yapabiliyormuş demek

    8.7 #8- Ezilenler (1861) (Türkiye İş 📚396
    Aşk, sefiller, gerçekçilik vs. Bir ara okunur ama şimdilik ııh.

    8.4 #9- Ölüler Evinden Anılar (1862) İş 📚376 Sürgünlü anılar, köprüden önceki son çıkış(burdan geçince en güzel kitaplara varıyorus. Bunu da ertelicem şimdilik


    8.7 ✔#10- Yeraltından Notlar (1864) İş
    Biraz abartıldığı doğrudur. Ama iyidir iyi. Pislik bi kitaptır işte

    9.2 ✔️✔#11- Suç ve Ceza (1866) (Can
    Yorumsuz!

    8.2 ✔#12- Kumarbaz (1867) (İş
    25 günde yazılan kitap olur mu ki. Yaparsa dosto yapar. Ama her dosto dostumuz değildir
    Tutkunun kitabı da derler

    8.5 ✔#13- Budala (1869) İş
    Mişkin Rogojin filipovna

    8.8 #14- Ecinniler (1872) İş 📚904
    İktidar, affetme, başkasını kandırma, inanç azmi, SİYASET.
    Çok uzun ya. Siyaseti de sevmem. İleride ömür yeterse okurum. Keh keh keh yaşlılar gibi konuştum.

    #15
    - Bir Yazarın Günlüğü (1873) (Yp Kredi 📚1210
    Fazla uzun. İlerde de okumam gibi geliyi ama neden olmasın. Rus mimarisi zıttırı bıttırı falan fıstık.

    8.1 ✔#16- Delikanlı (1875) (İletişim 👹666sf.
    Önsöz sonsöz oku. Aktürk oğuz diye bi dümbelek paylaşmış. Kızma canım dümbelek benim sevgi kelimemdir.

    ÖNSÖZ- Delikanlı Üzerine Notlar / Joseph Frank: https://docplayer.biz.tr/...evski-delikanli.html
    SONSÖZ- Psikolog Olarak Dostoyevski / Edward Hallett Carr (s.231'den başlıyor):
    https://issuu.com/...t_carr_-_dostoyevski
    Politika felsefe yok. Psikolojisi bol olsun abi diyince bunu veriyolar.

    9.1✔️✔#17- Karamazov Kardeşler (1881) İş Bir yorumsuz daha!