• 463 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yaşar Kemal 'in İnce Memed Kitabıyla Birlikte Türk Edebiyatına karşı kendi zincilerimi biraz olsun gevşetmiş ve bu kitabı okuduktan sonra ise Kemal Tahir sayesinde kendi öz edebiyatıma olan önyargı zincirlerimi kırmış bulunmaktayım.

    Kitaba başlarken sıkılacağımı düşünmüştüm ancak kitabı o kadar hızlı okudum,sayfalar kendiliğinden öyle bir aktı ki bi anda kendimi son sayfaları okurken buldum ve hemen Kemal Tahir'in diğer eserlerini sipariş ettim.

    BU BÖLÜMDEN SONRA SPOİLER İÇERMEKTEDİR.

    Kamil Bey Osmanlı eski paşasının oğlu olan iyi yetişmiş fransızcayı ve bir çok dili ana dili gibi konuşan üst tabakadan varlıklı birisidir.Yaşamının belli bir kısmına kadar geçim sıkıntısının ne demek olduğunu bilmemiş,yaşamın ve siyasetin bir çok alanına ilgisi olmamıştır fakat bununla birlikte uğruna fedakarlık yapabileceği güçlü bir arkadaşlığı da bulunmamıştır.Osmanlı'nın 1.Dünya Savaşına girdiği sırada yurt dışında bulunan ve günlük sıkıntılarla ilgilenen Kamil Bey savaşın ilerleyen dönemlerinde gelirleri azalmış nitekim sonunda kesilmiştir.Geliri azaldıktan sonra geçimi için Türkiye'ye dönme kararı alan Kamil Bey,Osmanlı'nın 1.Dünya Savaşından yenik ayrılmasıyla birlikte yer yer işgale uğramış olan ülkesinin o zamanki başkenti İstanbul'a dönmüştür.Ülkesine dönmesiyle birlikte okuldan arkadaşlarıyla karşılaşan Kamil Beyin yaşamı ülkesinin kaderiyle kesişmeye başlamıştır.

    Mütareke dönemlerinde İstanbul'u,Kuvayı Milliye'ye bakış açısını ve Anadolu'nun o günkü durumunu Kemal Tahir objektif bir şekilde anlatmıştır.
  • 520 syf.
    ·30 günde·10/10
    Ş. TEOMAN DURALI'nın yer yer hüzünlü, yer yer gülmekten kırıp geçiren, bütün bir Anadoluya sığmayan, Fransa'ya, Almanya'ya, Moğolıstan'a uzanan bir hayli zengin, macera yüklü anılar silsilesini ihtiva eden söyleşi niteliğinde güzel bir kitabının adıdır ÖYLE GEÇER Kİ ZAMAN.

    TEOMAN HOCA, geçmişte ve günümüzde vuku bulan olayları ve bu olayların neticelerini hakkıyla değerlendiren memleketteki sayılı mütefekkirlerdendir ki bu aynı zamanda kendisinin en sevdiğim yönlerinden biridir. ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET kitabı da olsa olsa böyle bir kavrayış seviyesinin, havsalanın ürünü olabilirdi ancak. Bu minvalde Cumhuriyet'in ilk yıllarını, II. Cihan Harbi'ni, 27 Mayıs'ı, 12 Mart'ı i, 12 Eylül'ü, 28 Şubat'ı ve de milli maşerî hafızada yer bulan daha nice olayları, hocanın bakış açısıyla okuma fırsatı buluyorsunuz.

    -He diyorsunuz kendi kendinize, demek ki zamanında böyle dümenler de dönmüş memlekette. Aynı zamanda bazı şahıslar hakkında fikir sahibi de oluyorsunuz; Özal, Menderes, Demirel, Erbakan, İnönü vs...
    En önemlisi de ÜSTADIN ŞAHSINI, ailesini, arkadaşlarını ve hocalarını tanıyorsunuz. Ziyâdesiyle dikkat çekici bir sürü olayda başrolü kapmış hoca MAŞALLAH, bazılarına yer vereceğim incelememde...

    Kitabın arkasındaki fotoğraflarda da yer aldığı üzere çocukluğunda SAPSARI olan, küçücük bir Teoman tahayyül edin sevgili okurlar, akabinde SARI PİPİ diye dalga geçen mahalle çocukları... Devamında -kendi memleketimde GURBET HAYATI yaşattılar bana diyor hoca... Çocukluğu bir hayli zor geçmiş velhasıl. Her gün döğüşürdük der, nefesi yetmediğinden çok dayak yermiş garibim, dayak yiyip eve geldiğinde babası SABİH Duralı bir daha döğermiş -niye dayak yedin, diye. Annesi HİLDAnın disiplininden de mütemadiyen dem vururdu Üstad. Okuldan nefret edermiş, Ankara'dan nefret edermiş, laf arasında ANZER BALI'na da dizdiği methiyeyi görmeniz lazım...

    Bir diğer olay II. Cihan Harbi sonrası... Hocamız 11 yaşındayken, Almanya'da sokakta maç oynar, kendilerini kovmaya çalışan AMERİKALI işgalci veledlere(devletlerini ne de çok andırırlar) karşı pısırık Alman çocuklarını bir güzel örgütleyip Amerikalı veledlere ZIPLARLAR... İşte mezkûr olayın hemen akabinde araya dikkat çekici engin birikiminden muhtelif bilgiler serpmeyi de ihmal etmez hocamız: Almanlar teke tek de pek yapamazlar fakat grup halinde savaşmayı, döğüşmeyi becerirler, Rumlarda ise KABADAYILIK vardır, münferid dalmaktan çekinmezler, gibi...

    Hele bir de FİL üzerinde bir anısı var ki, sormayın gitsin. Orayı tamamen kendi cümleleriyle aktaracağım :)))

    "Benim bindiğim fil meğer dişiyimiş. Arkamdan gelen erkek fil durmadan taciz ediyordu benimkini. ÖDÜM KOPTU. Hortumunu kaldırıp kıçına vuruyor, benimkisi yelkiniyor. Arka ayakları yükselmeğe başlayınca baktım iş baya ciddiye binecek gibi. Benimkisinin üstüne binecek olursa, arada ben bit gibi ezileceğin. SEVİŞME KURBANI olacağız."

    Hocanın ŞAHSINA MÜNHASIR üslubuna ve imla kurallarına aşina olsun olmasın, herkesin rahatlıkla okuyabileceği bir kitap. Hatta ve hatta bu kitaptaki üslubu, diğer kitaplarına nazaran çok daha hafif ve de daha SAMİMİ... (Bakmayın 30 günde okuduğuma kapeseseye çalışmaktan pek fırsat bulamıyordum okumaya:)

    Kanaatimce her FİLOSOF yaşadığı mekandan ve toplumdan bir şeyler öğrenir; düşüncelerinde, eserlerinde, ve yaşayışında bunun emâreleri belli eder kendisini. Dimağından toplum fışkırır âdeta... Bu şairler ve yönetmenler için de böyledir. ŞAİR Puşkin ve YÖNETMEN Tarkovski Rusya demektir mesela... Şunu da kesinlikle belirtmek gerekir; Üstadın, İSLAM'A sımsıkı sarılmasındaki, mütedeyyin olmasındaki başat rolü üstlenen AFGANISTAN BÂDİRESİNİ bilmeyenler için, ÇAĞDAŞ İNGİLİZ-YAHUDİ MEDENİYETİ tâbirinin hangi olay üzere neş'et ettiğini bilmeyenler için yahut ÇERKES ETHEM Beğin yâveri ÇERKES HASAN'I (üstadın büyük dayısı) bilmeyenler için TEOMAN DURALI, her zaman biraz eksik kalacaktır.

    Velhasıl kelam, memlekette kıymeti pek bilinmeyen bu ilim deryâsı zaatı takib eden, felsefe-düşünce kitaplarını okuyan kitapseverlere, (başta@gaybubet:) bunun yanı sıra, hocayı tanımayan fakat hakkında fikir sahibi olmak isteyen kitapseverlere hususi tavsiyemdir, KEYİFLİ OKUMALAR...
  • 130 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Önce biraz dergimizin ilk sayısından kesitler sunayım. Necdet sevinci bir tanıyalım. Daha sonra inceleyip, yorumlayacağım...

    10 mart 1944: Necdet Sevinç dünyaya geldi.


    7 haziran 1962: Müstehcen bir yayın olan peri mecmuasını henüz lise yılların da iken basıp yakmıştır. Emniyet müdürlüğü 1'inci şube tarafından ifadeleri alınıp serbest bırakılmıştır.


    1962: Gaziantep lisesinde "allahsız nahit" olarak bilinen hocası ile olan tartışması sonucu okuldan atıldı. Haber gazetesinde çalışmaya başladı.


    1963: Bitliste lise öğrenimini tamamladı.


    18 ocak 1971: Bizim anadolu gazetesinde çalışmaya başladı.


    1971: Ordular, masonlar, komünistler kitabı çıktı.


    9 eylül 1972: Necdet sevinç, bizim anadolu yazıhanesinde kurşunlandı.


    30 mayıs 1973:  Sevgi kalender hanım efendi ile gazinatep'te nişanlandı.


    Ekim 1973: Yazarını kurşunlatan isimli kitabı çıktı.


    1974: Ülkücüye notlar ve sanık yazılar kitapları çıktı.


    Mayıs 1974: Necdet sevinç 1974 basın affından yararlanmak için teslim oldu. 15 günlük mahkumiyetin ardından bayrampaşa cezaevi'nden çıktı.


    7 nisan 1974: Sevgi hanımla evlendi.


    1975: Ajan okulları ve Tutanak isimli kitapları çıktı.


    18 şubat 1976: Hergün gazetesinde çalışmaya başladı.


    17 ağustos 1976: Sevinç ailesinin ilk evlatları Neslihan isimli bir kızı dünyaya geldi.


    25 ağustos 1977:  Sevinç ailesinin ikinci kızları Asena Sevinç dünyaya geldi.

    1978: Osmanlılar da sosyo-ekonomik yapı kitabının ilk cildi çıktı.


    10 nisan 1981: "Basın suçu" işlediği gerekçe gösterilerek, önce paşakka daha sonra silivri ceza evine gönderildi.


    25 ağustos 1981: Silivri cezaevi'nden çıktı.


    10 ocak 1982: Tekrar Basın suçu işlediği öne sürüldü. Sağmacılar cezaevine gönderildi.


    03 haziran 1982:  Sagmacı cezaevi'nden çıktı.


    1983: Gaziantep'te yer adları ve Türk Boyları, Türk Aşiretleri, Türk oymakları isimli kitabı çıktı.

    Necdet Sevinç en önemli özelliği olan dik duruşu ve korkusuzluğu ile öne çıkar. Devletin zor zamanlarında hiçbir güçten hiçbir tehditten yılmayan, kendi kitabına'da verdiği "Yazarını kurşunlatan yazılar" adıyla ne olduğunu bizlere göstermiştir. Kalemini kıramayanlar, onun canına kast etmiş yine de başarılı olamamıştır. Gazeteci-Yazar Necdet Sevinç benimde içinde büyüdüğüm Gaziantep'in bir evladı. Bir yiğitlik timsali. Koca bir ordu...


    Hiçbir zaman kendinden taviz vermeyen bu yiğit adamın Türk milleti hep var olsun diye yaptıkları için sonsuz teşekkürlerimi sunar, aziz ruhlarının şad olmasını temmeni ederim. Mekanın cennet olsun büyük adam. Necdet ustam... Necdet ağam.

    Bu değerli şahsiyeti bizlere tanıtan çelebi dergisi ailesine teşekkürler dilerim. Her Türk bireyinin, okuması ve öğrenmesi gereken bir şahsiyet necdet sevinç. Okutanlara selam ve saygı ile...

    #kitapşuuru
  • 184 syf.
    ·Puan vermedi
    Değerli okurlar. Öncelikle çok özel bir kitabın incelemelerini okuyorsunuz, evet çok özel; ve sebebi yalnız yazarı değil, her şeyi.
    Şöyle ki, Dostoyevski'nin mektuplardan oluşan kısa romanının keşfi Rus edebiyat tarihinin en ünlü olaylarından biridir. Fyodor müsveddeleri okuldan tanıdığı (mühendislik okulu), kendisi gibi edebiyata meraklı bir arkadaşına veriyor, o da bunları, şiirleri ile kendini edebiyat dünyasına tanıtmış genç yazar Nekrasov'a götürüyor. İkisi müsveddeleri okumaya başlıyor, bütün geceyi okumakla geçiriyorlar. Sabahın dördünde Fyodor'u uyandırıyor, bir şaheser yazdığını söyleyip kutluyorlar. Nekrasov bunları Belinskiye(kısacası müsveddeler hiyerarşi basamaklarında yükseliyorlar) veriyor; verirken yeni bir Gogol doğdu diyor, 3 gün sonra Fyodor Belinski ile tanıştırıldı. Ve "Anlıyor musun? Yazdığın şeyin ne olduğunu anlıyor musun" diye haykırıyor. Düşünün 30 yıl sonra Fyodor bu sahneyi hayatının "en mutlu, en büyüleyici anı"olarak niteliyor.
    (Çok uzatmamaya çalışıyorum, affola)
    İnsancıklar, duygusal ve doğalcı romanın melez bir sonucuydu. Makar Devuşkin, bu zavallı memur, doğrudan doğruya Gogol'un sayfalarından çıkıyordu; kadın kahramanın acıklı durumu ise duygusal bakımdan alınmıştı. Yalnız, Dostoyevski'nin dehası, Gogol'unki gibi betimleyici değildir, yaratıcıdır. Kitabın biçimi ise kadın ve erkek kahramanlar arasındaki mektuplardan oluşuyor
    Makar ve Varvara günlük hayatın gerçekliğini taşımıyorlar, bunlar içleri doldurulmuş mankenlerde değiller. Dostoyevski'nin bütün önemli tipleri gibi, bunlar da, bu dünyaya yerleştirilmiş, o özel coşkulu yaşantıya sahip insanlardır, ama bu dünyada değillerdir.
    Açıkçası ben çok uzun incelemeleri hangi kitap olursa olsun tamamen okuyamıyorum, bu konuda zayıfım. Çok uzun bir eleştiri yazmam da pek kendimke doğrusal olmazdı. Yine de alıntı dışında kendi yorumundan biraz bahsetmek istiyorum. Kitap, bize çok güzel toplumsal gözlemlerde bulunabilmemizi, yaklaşık 175 yıl sonra bile kendimize uyarlayabileceğimizi, aynı tutabileceğimizi hissettiriyor. Ana tema yoksulluk diyenler var; bana kalırsa acıma duygusu, merhamet ve fedakarlık olabilir; yoksulluk işlenmiş elbet, kitaba ismini de vermiş olabilir ama ben ana tema demem.
    ilk incelemem oldu. Umarım aşırı kötü ve eksik olmamıştır. Olabildiğince kısa ve öz tutup neden okumanızı istediğimi anlatmaya çalıştım; kitapla kalın.
  • 1788 syf.
    ·26 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İnsan her zaman annesini sever mi?
    Babasızlık nasıl bir duygudur? Ya da annesizlik?
    Sevdiğiniz halde başkaları için sevmiyormuş gibi davranmak zorunda kaldınız mı hiç?
    Geçmiş her zaman geçmişte kalır mı?
    Fakirlik utanılacak bir şey midir?
    Aşk var mıdır?
    Adalet nedir?
    Namuslu olmak ne demek?
    Yaşadığı yeri değişince insan da değişir mi?
    Her istediğimizi unutabilir miyiz?

    #65044685
    #75680968
    #64437606
    #77929871
    #65102591
    #64559760
    #77283938
    ...
    Yazmış olduğum soruların kaçına cevap verebilirim bilmiyorum. Ama eminim okuduklarımız ve yaşadıklarımız hepsini olmasa da birkaçını cevaplamamıza yardımcı olur. Daha çok yaşadıklarımız. Çünkü insan bazı şeyleri ancak yaşayarak gerçekten anlayabilir. Füruzan bana bir çok sorunun cevabını verdi bence.

    Bu muazzam kitaba dair bir şeyler yazmak benim için oldukça zor. İnceleme demek istemiyorum buna. Sadece okuduğum satırların bende bıraktığı düşünceleri azda olsa paylaşmak istiyorum sizlerle o kadar.

    Altı hikaye kitabı ve iki romanının bulunduğu bu kitap hem uzun hem de keyifli bir okuma oldu benim için. Açıkçası yazardan sadece "Parasız Yatılı" kitabını duymuştum daha önce ve onu okumayı düşünmüştüm. İyi ki bu kitap oldu seçimim. Çünkü hepsi birbirinden değerli, farklı hayat hikayeleri ve okunmaya değer.

    Ama kitaplara geçmeden önce kıymetli yazar hakkında yazmasam olmaz. Füruzan (Feruze Selçuk (Çerçi)) küçük yaşlarında babasını kaybetti. İlköğrenimini farklı yerlerde bitirse de ortaokulu bitiremedi. Ki buna sebep ailesinin maddi durumu oldu. Bu yüzden yazar kısa süre tiyatro oyunculuğu yaptı ve sonrasında tamamen edebiyata yöneldi. Bir süre Almanya'da yaşayan Füruzan ilerleyen zamanda İstanbul'a dönerek burada yaşamına devam etti. Turhan Selçuk’tan ayrılınca yalnızca Füruzan oldu imzası. Füruzan 1970'li yıllarda en çok dikkat çeken üç kadın yazardan biri olarak Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu’yla birlikte anılır.

    İzlediğim konuşmalarında kendisinin de belirttiği gibi ilk başlarda yazar olmayı düşünmemiş Füruzan. Ve ünlü olmak için yazmamış hiçbir zaman. Kitap kapağında ismini herkes görsün diye yazmak doğru değil, öyle yazar olunmaz diyor kendisi. Sadece yaşadıklarını yazıya dökmek istemiş ve oldukça başarılı olmuş. Çünkü ilk zamanlardaki hikayelerinin kahramanları yoksulluk içinde yaşayan insanlar, kendi hayatını kazanmaya ve yaşamaya çalışan kadınlar, onların kızları ve kendi yurtlarından ayrılarak özlemle yaşayan göçmenler olmuştur. Bunların arasında istemeden kötü yola düşeni de var, sevgisiz büyüyen çocukları da var, sevgisinden başka hiç bir şeyi olmayan kadını da var, savaş sonrasında evine dönse de hala savaşta yaşayan kocası da var…

    Füruzan küçük yaşlarında babasını kaybettiği için annesi onun hayatında daha önemli bir yere sahip olmuştur ve eserlerindeki anne - kız ilişkileri de bunu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Hikayelerinde annesini seven, destekleyen, derdine ortak olmaya çalışan kızlar da var. Bunun gibi kızını okutmak isteyen, onun geleceğini düşünen, zorlukları göze alan anneler de var.
    Ama bir de başka anneler ve kızları var diğer tarafta. Kızı nasıl olursa olsun para kazansın ve onları geçindirsin diye düşünen bir anne var. Herkesin ne düşündüğü, ne söylediği kendisi için önemli olan ama kızının neler yaşadığı ile ilgilenmeyen bir anne. Ve zamanla annesi kendisine yük olan bir kız. Böyle farklı anneler ve kızlar görüyoruz işte... Babasız kalınca neyi nasıl yapacağını bilmeden yaşayan ve çaresizlik içinde hayatla mücadele eden kızlar da var. Hem de çok. Babasının dayakları canını daha çok acıtmasın diye dövülünce aklına güzel zamanlarını getiren ve karşı koymayan bir kız da var. Ve hepsinin bir ortak noktası var: Hayatın zor şartlarına alışmak ve geleceğe umutla bakmaya gayret etmek.

    Bu kitaptaki sekiz kitabı:
    Hikaye
    *PARASIZ YATILI
    *KUŞATMA
    *GÜL MEVSİMİDİR
    *BENİM SİNEMALARIM
    *GECENİN ÖTEKİ YÜZÜ
    *SEVDA DOLU BİR YAZ
    Roman
    *KIRK YEDİ'LİLER
    *BERLİN'İN NAR ÇİÇEĞİ

    Her hikayesini beğenerek okudum ama en sevdiklerim hakkında az da olsa yazmak istiyorum.

    "Parasız Yatılı"
    Bu kitabıyla Sait Faik Hikaye ödülünü almış ilk kadın yazar olmuştur Füruzan.

    "Sabah Eskimişliğin" hikayesiyle başlıyor kitap ve babasız bir kızla kocasız bir anne görüyoruz burada. Yazar kendisi bu hikayeyi yaşadığı için yazdıkları da oldukça dokunaklı olmuş. Geçmişteki güzel sayılabilecek anılara tutunarak hem kendisini hem de kızını düşünmek de bir anne için en zor durum.

    Bundan sonraki “Özgürlük Atları”nda da üveylik nasıl bir şey onu görüyoruz. Yine babasızlık ama bu defa üvey bir baba da var sonrasında. Ve bunları bize anlatan bir çocuk. Bu hikayesi bir başka duygular bıraktı bende. En çok da sonu.

    “Ben çocukken (ne zaman çocuk olmuştum/) görünmeyen adam olup pasta yemek isterdim. Ne kıtmış tutkularım.
    Gidiyor musunuz?
    Güle güle.
    Kapıyı iyice kapayın.
    Sizden üşüdüm ...”

    "Edirne'nin Köprüleri" hikayesinde biz Balkan muhaciri olan Türk bir aile görüyoruz. Ama yeni yaşama bir türlü alışamayan aile. Ve bu anlatım eski hatıralarla daha da etkileyici oluyor. "Biz de olmayalım herkes gibi cahil. İster kim bilir bir herhangi bir şey. Bilmez ki, bir yalan dünya ..."

    Kitabın ismi olan aynı zamanda en çok bilinen "Parasız Yatılı" hikayesi de kısa ama oldukça güzel bir hikaye. Başlarken bir anne-kız görüyoruz yine. Parasız yatılı sınavına kızını hazırlayan bir anne. Her şeyin yerli yerinde olması için kendi kendine sorular sorup cevaplayan bir anne. Bir şeyi eksik olmasın diye didinip duruyor.

    "Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüz suyu döker miyiz el kapılarında?"

    "Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul
    çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?
    Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan
    oluyorlar."

    "Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
    Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç
    gecikmezler..."

    Bu üç alıntıda tüm hikayeyi anlayabilirsiniz zaten. Yoksulluk zor bir şey. Diğer çocuklardan farklı olmak ve bunu anlamak daha da zor. Ama umut etmek var. Bazılarımızın sahip olduğu tek şey.

    İlk kitabın son öyküsü "Haraç" aynı zamanda uzun bir öykü.
    Bir yaşlı kadının pazardan dönüş zamanı yokuş boyunca kendi hayatının yokuşlarını hatırlamasını görüyoruz. Çocukluk, gençlik, annelik derken uzun zamandır eskisi gibi olmayı özleyen bir kadın. "Kimi zaman bugünü unutur oluyorum."
    Bugünü unutuyor ama geçmişi hep aklında. Her şeyi bugün olmuş gibi anlatıyor bize. "Bilmek istediklerim, geçmişimdekiler aklımda durmaz oldu." Böyle söylese de okuyunca hatırladıklarının unuttuklarından fazla olduğunu görüyoruz. Bu hikayeyi bitirince hemen diğer kitaba geçemedim. Bir süre bu yokuşları düşündüm ben de.

    Hakkında yazmadığım diğer hikayeler: "Münip Bey'in Günlüğü" ,"Taşralı", "Piyano Çalabilmek", "Nehir", "Su Ustası Miraç", "İskele Parklarında", "Yaz Geldi".

    İkinci kitap olan "Kuşatma" da yine çaresizliklerle baş başa kalan insanlar görüyoruz.

    "Tokat Bir Bağ içinde" hikayesinde kısa ama sizi düşündürecek cümleler daha fazla. Ayrılanlar, barışanlar, ayrılmak isteyip de bir türlü uzak kalamayanlar... "Ama bir selam yeter mi? Hem de anlamsızlık, bıkkınlık yüklü bir selam." Başkalarını seven ya da seviyormuş gibi hisseden insanlar. Sevgisinden başka verecek bir şeyi olmayan kadınlar. Diğer insanların yaşantısının etkilediği bir anne. Yine farklı insanlar ve hayatlar kısacası.

    "Ah, Güzel İstanbul"da hep uzun yollarda olan bir Sarı Kamil var. Ve kötü yola düşen bir Cevahir. Sadece bir yuva kurmak istiyor Kamil. Geçmişini düşünmüyor kadının. Ama bu yola düşen bir kadın hep herkesin dikkatini kendi üzerinde hisseder. Utanılacak bir şey yapmasa da utanır hep. "Vallahi utanırsın! Bizden herkes utanıyor . . . Doğrusu da bu zaten." İşte böyle utana utana kaç kişi istediği hayatı geri çeviriyor...

    "Kuşatma", "Kırlangıç Balıkları", "Redife'ye Güzelleme" de diğer hikayeler.

    "Gül Mevsimidir" kitabında tek hikaye okuyoruz. Mesaadet Hanım ve onun unutamadığı aşkı Rüştü Şahin. "Savaşlar sevilenleri heder ediyor." Sadece bu bile her şeyi anlatıyor zaten. Geriye hatıralar kalıyor.

    "Benim Sinemalarım" kitabı aynı isimli aynı zamanda en çok etkilendiğim hikayeyle başlıyor. Genç bir kız Nesibe. Diğer kızlar gibi gezmek isteyen bir kız. Yeni insanlar tanımak, yeni yerler görmek, bir insan sevmek. Sevmek... Bunlar ona çok uzak oluyor. Ama neden? Annesi babası yüzünden. Mahalleli yüzünden. Anne ve babası ondan ne istiyor? Evi geçindirmesi için yeterli para. Ve bu para artıyordu her defasında. Nasıl daha fazla kazanıyordu Nesibe? Çalışmak yeterli miydi bu paralar için? Hayır. Ama esas para geliyordu ya önemli olan o. Nereden kazanıyor? Kaç saat çalışıyor? Bu ilgilendirmez onları. Ve bir gün mahallelinin diline düşüyor Nesibe. İşte o zaman babası bir namusu olduğunu hatırlıyor. Gereken cezayı vermek gerek. Başka türlüsü yakışmaz onlara. Sonda ne oldu peki? "İçi sevgisizlikle doldu..."

    "Temizlik Kolu", "Seyyid", "Bir Evin Dıştan Görünüşü",
    "Günübirlik Adada", "Kış Gelmeden" kitaptaki diğer hikayeler.

    "Gecenin Öteki Yüzü". Bu kitabında da dört hikaye var. "Kanı Unutma", "Çocuk", "Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Kent",
    "Gecenin Öteki Yüzü".

    "Çocuk" hikayesinde bize yine bir anne görüyoruz. Bu defa küçük çocuk erkek. Hissettirdikleri yine değişmiyor Füruzan'ın. Annesinin sözünden çıkmayan bir çocuk. Diğer çocuklarla oynamıyor ama o. Herkes ona kötü bakıyor. Neden peki? Annesi yüzünden. Oysa annesini çok seviyor. Neden böyle şeyler söylüyorlar ki? Anlamıyor. Annesi sadece uslu olmasını söylüyor o kadar, başka bir şey bilmesine gerek yok. Korkmamasını ve ona güvenmesini istiyor ondan. Mümkün olur mu bu peki?

    "Sevda Dolu Bir Yaz". Bu kitabında da yine geçmişi düşünerek anılarda yaşayan anne görüyoruz. Kızına anlatarak yaşadıklarını tekrar yaşayan bir anne. Acı, aşk, mutsuzluk, çaresizlik, ölüm... Ne isterseniz bulabilirsiniz.

    "Şarkılar Kitabı"nda bir kızın aklından çıkmayan yaz hatıralarını okuyoruz. Hep şarkılarla hatırlıyor yazları. Okula gidecek aslında o yıl. Herkes okuldan bahsediyor. Onun ise düşündüğü sadece eskiler... "O ilk yazı asla unutmadım." Çünkü annesi, teyzesi hep güzel şarkılar, türküler söylerdi. O da hiçbir sıkıntısı olmadan sadece dinlerdi onları. Gelecekte belki üzülerek hatırlayacak o zamanları ama yine de seviyordu.

    "Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
    Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
    Mahzun ve kırılmış gibi en ince yerinden
    Geçtim yine dün . . . "


    "Kırk Yedi'liler"

    12 Mart 1971 Muhtırası’nı yaşayan, Türkiye tarihine 68'liler olarak geçmiş bir kuşak 47'ler. Devrim nasıl olmalı? Ya da nasıl olmamalı? Gençlik aslında hep iyi şeyler istedi belki de. Ama nasıl istemek önemli. Bu kadar işkenceye katlanmak boşuna olmamalı. Eğer bir şey uğruna hayatınızı hiçe sayıyorsanız sonuna kadar böyle olmalı.

    Baş karakterimiz Emine Semra Kozlu. Çocukluğu hep baskı altında geçmiş biri. Ama artık büyüdüğü zaman gerçeklikleri görüyor. İyilik kimin için iyilik? Kötülük dedikleri aslında kötülük mü gerçekten? Ve her şeye boyun eğmeye alışmış insanlardan nasıl kurtulabilir? Namus, terbiye, karı-koca, aile, ihanet, dostluk, aşk, fedakarlık... Bu sözcüklerin anlamını o yaşayarak öğreniyor. Ona öğretildiği gibi değil. Aşk kutsaldır. Ama nasıl aşk kutsaldır? Onun aradığı aşk sadece kendisi için değildi. Tüm insanları sevmek, herkes için en iyisini yapmak. Çalışmak, çalışmak, çalışmak.

    Selahattin kızı Emine Semra Kozlu. Nüveyre'den doğma. Doğum 1947. İstanbul. Beşiktaş.

    Bektaş Elçin oğlu Erzurum 1947 doğumlu Sami Kaya Elçin. Zeria'dan dogma. Hacettepe Üniversitesi. Anarşik olaylara karışmış. Silahlı çatışmada vurulmuştur.

    Ali Kerimoğlu oğlu Dudu'dan doğma Hüseyin Cemşit Kerimoğlu. Doğumu 1947, Tunceli, Hozal. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi. Burslu öğrenci.

    Selim Raci Ötüken kızı Sara'dan doğma Hacer Melek Ötüken. Doğumu 1948, İstanbul Kadıköy. İst. Üni. İkt. Fakültesi öğrencisi. Tüm öğrenci eylemlerine katılmıştır. Seçkin bir aileden gelme.

    Salih Zeki Onurkan kızı, Merzuka'dan doğma Bilge Sümer Onurkan. Doğumu 1948, Ankara Kayaş. Babası ordonat albay. Ailenin dört çocuğu var. Anne ev kadını. Küçük oğlan orta iki öğrencisi. İki erkek, iki kız.

    Abdülkadir Öztürkoğlu, Dillanı'dan doğma, Necil Seyhan Öztürk. Doğumu 1947, Adana Seyhan. İst. Tek. Üni. Mimarlık Fakültesi. Babası yargıç, annesi eczacı. Anarşik olaylara karışmıştır.

    Hüseyin Cemil Kadiroğlu oğlu Ali Ahmet Kadiroğlu. Neriman'dan doğma. Doğum 1946 Aydın. İstanbul Üniversitesi
    Hukuk Fakültesi. Anarşistlerin saklandığı yer ilgililere bir sayın muhbir vatandaşça bildirilmiştir.

    Sümmani Zasa oğlu, Zeynep'ten doğma Şirvan Zülkadir Zasa. 1947 doğumlu Siirt Pervari. İst Üni. İk. Fak. Öğrencisi. Eylemci. Öğrenci birliği liderlerinden. Çatışmalardan birinde üstünde silah bulunmuştur.

    Fatma Şerife Aysu, Kadri Selami Aysu kızı, Behiye'den doğma. 1948 doğumlu İstanbul Anadoluhisarı. lst. Üni. Tıp Fak. Babası demiryolu müfettişliğinden emekli.

    Mehmet Kadir Tepeoğlu, Nazik'den doğma Hüseyin Tepe. Doğumu 1947, Erzurum, Aşkale. Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencisi.

    Mürsel Uzunoğlu, Hanımdan doğma. Kars, Kağızman, Denizli köyü nüfusuna kayıtlı. Doğumu 1947. İmam Haydar Uzun. İst.Üni. İkt. Fakültesi.

    Ve daha ne kadar genç. Bunlar bir romandaki karakterler olabilir. Ama bunları okurken herhangi bir zamanda onlarla ortak kaderi yaşayan insanların aynı duyguları hissetmemesi anlamına gelmez.

    Emine hiçbir zaman kendisini savunmadı. Ne de yaptıklarını savunan avukat istemedi. Çünkü doğru yolda olduğuna inanmıştı. Diğer hiçbir şeyin önemi yoktu. Seçil vardı birde. Parayla saadet olacağına kandırılarak hayatı mahvedilen ablası
    Emine'nin. Emine herkesten çok ona acıyordu bu hayatta.

    Roman dilinin ağır olmasına göre zor ilerliyor. Ve siyasi olaylar anlatıldığı için sıkıcı geleceğini düşünebilirsiniz. Ama Emine ve çevresindekilerin hayatlarıyla birlikte oldukça güzel bir roman olmuş. Emine gibi kızlar çok olsun istiyor insan okuyunca.
    Siyasi tartışmaları, toplumsal bunalımı anlamamız için elinden geleni yapmış Füruzan.

    Bu roman 1975 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanmıştır hem de.

    Ve son olarak "Berlin'in Nar Çiçeği". Daha önce vurgulandığı gibi yazar bir süre Almanya'da yaşamış. 1988'de yayımlanan bu romanında da Almanya'daki Türk göçmenlerinin hayatını anlatıyor bize Füruzan. Baş karakterimiz olan yaşlı Elfriede Lemmer' in hayatını okurken bir taraftan da bu ailedeki ilişkileri, evlatları, anne babalarını görüyoruz. Aslında romanın dilinde çok fazla almanca söz mevcut. Konusunu düşünürsek bu oldukça güzel bir durum ve daha da yaşayarak okumanızı sağlıyor. Ama çeviriler çok olunca biraz sıkıcı oldu bazı yerleri benim için.
    Fraud Elflriede Lemmer, yaşlı, kimsesiz ve kederli bir kadın. Sadece bir kuşu var. Sarah. Hep onunla konuşuyor. Dertlerini, hatıralarını anlatıyor. Ama cevap veremeyince daha da kötü oluyor. İnsana ihtiyacı var onun. Her şeyini anlatabileceği birilerine.
    "- Böyle yapamayacağım ben Sarah'cığım demişti, insanlarla
    olmak istiyorum demek ki. Uygun bir şey mi bu? Ne ayıp. Hasta ya da bunak olduğumu düşündüm. Değil değil. Onlarla birlikteyken, kendimi nasıl iyi bulduğumu bilsen."

    Bu Türk ailesi onun için önemli oluyor zamanla. Sadece varlıklarını bilmesi bile onu sevindiriyor. Ve bu kahramanımız geçmişi düşününce aklına en çok savaş geliyor. Kocasının savaşa gitmesi, savaştan dönmesi, değişmesi. Kendisi de onunla birlikte değişmişti galiba. Eski hayatlarına dönmek zor olmuştu onlar için. Hiçbir şey aynı kalmıyordu.
    "Duymak istemediği geçmiş miydi?
    Hayır, o geçmişi seviyordu.
    Değişmeleri istemiyordu."

    Ama onu hayata bağlayan tek şey sevgiydi. Çünkü sevginin yolunu şaşırmadığını biliyordu. İnsanlara sadece sevgiyle yaklaşmak gerekti. Ancak böyle yaşamak mümkün olabilirdi...

    Yazar bütün hikayelerinde istiyor ki kızlar okusun. Kendi hayatlarının sorumluluğunu alabilsinler. Uzun zamandır sadece sözde kalan "Adalet" sağlansın. Fakirler fakirliklerinden utanmasın. Emeğe saygı gösterilsin. Ve yüzlerce insanın genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk demeden öldürüldüğü savaşlar olmasın.
    "Sessizliğe ses veren yazar" oldu Füruzan.

    Benim için farklı bir yazar oldu bu kitaplarıyla. Çok sevdim. Duygulandım. Düşündüm. İyi ki okudum. Her hikayesi hakkında yazamadım ama hepsini beğendim. Çünkü karakterler bana hitap etti. Yaşadıklarını sevdim, yaşayamadıklarını daha çok sevdim. Uzun bir okuma oldu ve alıştım kendisine hiç bitmesin istedim.

    Bu güzel şiiri de son olsun o zaman.

    Çağımızın düşmanlığı emzirmemesi için

    Sevgiyi bulmalıyız

    Hiçbir kadın,

    hiçbir erkek

    birbirine değemiyor.

    Görmek için bakmıyoruz ki…

    zaten

    körüz.

    Ağrılar içindeyiz.

    Bir gençlik mi gerçeğin mirasçısı

    Yalanın baş tacı edildiği tarihlerdeyiz

    Öylesine alıştık ki duymamaya

    Kimin ne dediği

    umurumuzda değil

    Bin dokuz yüz seksen beşlerden geçerken…


    Keyifli okumalar dilerim...