• Bu kitabı, son birkaç aydır neredeyse okuduğum her kitabı yarım bıraktığım konusunda babama yakındıktan sonra bana “al, bunu oku” diye getirmesi üzerine bir anda okumaya başladım.
    Ve açıkçası muhtemelen kitaptaki ana karakterin yaşına yakın olmamamdan, belki de daha önce hiç Haruki Murakami okumamamdan ya da gerçekten anlayacak olgunlukta bir yaşta olmamamdan ötürü kitabı tam olarak kavrayamadım, pek bir şey anlamadım.
    Kitap hakkında biraz bilgi sahibi olabilmek için kitabı bitirdikten sonra anlamış olabilecek kişilerin incelemelerini okurken Tayfun abinin incelemesinden yazarın ilk kitabı olduğunu öğrendim. Ve onun da dediği gibi gerçekten kitabın tam bir konusu olmadığını fark ettim.
    Kitabın içinde arada isimleri, alıntıları geçen kişiler bulunması, araştırınca onlar hakkında bilgi sahibi olabilmem ya da bu sayede yeni şarkılar keşfetmem gerçekten kitabın en sevdiğim yanıydı.
    Bu kitap benim, kavradığım kadarıyla sevmeme rağmen, yaşım dolayısıyla “keşke birkaç yıl sonra okusaydım” dediğim kitaplardan oldu. Birkaç yıl sonra okusaydım muhtemelen kitabı daha iyi kavrar, içindeki duyguları hissedebilirdim. Belki birkaç yıl sonra tekrar okurum...
  • Kitap ile ilgili incelememe geçmeden önce Caner Taslaman hakkında biraz konuşmak istiyorum. Bilindiği üzere, kendisini din-bilim-felsefe alanında kanıtlamış bir profesördür. Düşüncesine, bu üçgenin eklektik yapısı hakimdir. Birçok alanda - bilim felsefesi, evrim teorisi, din felsefesi, materyalizm, ateizm vs.- kendisini donanımlı hale getirmiştir. Bu tür bilgileri, biyografilerinde de bulacağınız için çok fazla uzatmıyorum.

    Her şeyden önce Caner Taslaman hakkında eleştiri getirdiğim nokta şurası olmuştur. İslam, bilimsel temelli bir din/ideoloji değildir, Kur'an bilimsel bir kitap değildir, Peygamber bilim adamı değildir. Karl Marx'ın da dediği gibi, "Din, mutsuzluklar altında ezilen yaratığın son nefesi, kalpsiz bir dünyanın şefkati, ruhsuz bir çağın ruhudur." İslam, insanların psikolojik ve sosyolojik dünyasına, dünyanın ve insanların devrimine, bireylerin ve toplumların kalkınmasına, uygarlaşmasına, inananların ekonomik gücüne şahitlik eder. Elbette Kur'an'da bilimsel kavramlara, mucizelere şahitlik ederiz. Hatta yaratılışın nasıl başladığını sorgulamamızı da -bilimsel faaliyet- söyler. Fakat bilimsel temelli bir din değildir. Bir binanın temeli ile tuğlası arasında ciddi bir fark vardır. Tevhid Dini'ni devrimci bir yapıdan alıp, bilimsel bir yapıya büründürmek çöküşün farklı versiyonuna şahitlik etmek demektir. Bilim doğadadır, bilimsel faaliyetleri Kur'an'a onaylatmak eylemsel bir faaliyet değildir. Hakeza, bilimin yanlışlanabilir bir yapısı vardır. Günün birinde, Kur'an'a onaylatılan bir bilimsel bilgi yanlışlandığı zaman, durum içinden çıkılmaz bir hal de alabilir.

    Gel gelelim kitap incelemesine... Dolu dolu bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Eser iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, "Evren Delilleri" ana başlığı altında, kelamın kozmolojik delili, yasaların varlığı delili, evrenin keşfedilebilirliği delili, evrenin potansiyeli delili, yasaların ve sabitlerin hassas ayarı delili, fiziki olguların hassas ayarı delili, canlıların tasarımı delili olmak üzere yedi alt başlıktan oluşuyor. Bu bölümde, dış dünyadaki bilimsel olgulardan beslenip, bilimsel, felsefik ve mantıksal çıkarımlar neticesinde, neden materyalist-ateizm yerine, teist bir anlayış benimsememiz gerektiğini çok güzel bir şekilde anlatıyor. İkinci bölüm, "Fıtrat Delilleri" ana başlığı altında, doğal arzular delili, doğuştan ahlak delili, akıl delili, irade delili, bilinç ve benlik delili olmak üzere beş alt başlıktan oluşuyor. Bu bölümde içsel ve içkin özelliklerimize atıf yaparak, bu delillerin, materyalist-ateist argümanlar ile açıklanmasının imkansız olduğunu- ağırlıklı olarak mantıksal ve felsefik tarzda- açık kapı bırakmayacak şekilde ele alıyor. Bugüne kadar okuduğum Allah'ın varlığı hakkındaki metinlerden, daha doyurucu ve kapsamlı olduğunu söyleyebilirim. Her delilde, materyalist-ateist anlayış ile teist anlayışından hangisinin daha makul olduğunu, tutarlı ve kapsamlı bir şekilde ele alması, bu çalışmanın daha güzel hale gelmesini sağlamış, kanaatimce. Ayrıca çok çeşitli ve renkli yelpazelerden, felsefi ve bilimsel örneklerden beslenmesini de beğendiğimi belirtmek istiyorum.

    Herkese keyifli okumalar diliyorum.
  • Livaneli farkı bir kez daha beni şaşırtmadı değil. Anı tadında bir roman,roman havasında bir anı...

    Tabiki Livaneli'nin diğer kitaplarını okuyanlar bilir muazzam satırlarını, vurgularını, anlatım biçimi içine çeker okuyucusunu. Ama bu kitabının da farklı bir tadı vardı. Tam bu ne ya hiç yakıştıramadım Livaneli kalemine dediğim yerde hapsetti beni satırlarına. Nasıl bitti, ne zaman bitti inanın farkına bile varmadım.
    Diyorum ya büyüleyici bir kaleme sahip. Yeri bende çok çok ayrı olan bir yazar. Hayatımı beni bu denli ona çeken, yoksa düşünceleri mi bilmiyorum. Ama okuduğum her bir kitabı hafızamda muazzam boşluklara yer ediyor.

    Kitap hakkında bilgi vermek gerekirse ;

    Elia Kazan: Kökleri Kayseri'ye dayanan, İstanbul doğumlu ünlü bir yönetmen. Diğer tarafta ise Livaneli ve onların New York da kesişen hayatları. Elia'nın kendi cehenneminden hayalindeki cennete yolculuğu.
    Anne-baba evi özlemi çeken Elia peşinden Livaneli'yi de sürükleyerek çıktıkları Kayseri macerası...
    Eminim bir çoğunuz (benim gibi) Elia Kazan'ı tanımıyorsunuzdur. Kendisi Oscarlı yönetmen ve yazar. Kayseri, Germir kökenli bir Rum ailenin çocuğu. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul'un Fener semtinde doğuyor. Dört yaşındayken ailesiyle birlikte ABD'ye göç ediyorlar. Kendisi ne kadar Amerikalı'da olsa, kitapta hiçbir zaman kendisini Amerikalı gibi hissetmediğini anlatıyor. Livaneli ile olan dostlukları ise içinizi ısıtan türden
    "Elia ile Yolculuk" bir yolculuk hikayesi. İki arkadaşın yolcuklarının. Birazda birbirinin hayatına yapılan yolculuk gibi. Livaneli, dostu usta yönetmen Elia Kazan ile ilgili anılarını kaleme almış. Onun köklerini arayışını, ölmeden önce son anlarını, kendinde ki Elia'ı yazmış. Kitap M. K. Perker'i n muhteşem çizimleriyle de ayrıca renklenmiş. Kısa sürede, keyifle okunan bir kitap. Biraz otobiyografi havasında..
  • Bu kitapla beraber yine Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan "Yeşil Mürekkep"i de okudum. Bu yazı ikisinin karşılaştıması gibi olacak biraz. Kitabın en güzel taraflarından biri ortasında Sabahattin Ali ile ilgili resimlerin olması. Fotograf çekmeyi seven biri zaten kendisi. Bu kitap Yeşil Mürekkep'e göre daha yüzeysel biraz daha fazla bilgi içerikli. Kitabın temelinde Sabahattin Ali olsa da sadece Sabahattin Ali yok. Döneminde karşılaştığı insanlara da geniş yer ayrılmış. Bu durum Sabahattin Ali'nin yaşamından kırpmış. Ayrıca yazarın dönemin şartlarına bakışı tek taraflı ve eksik.
    Dönemin şartlarında aykırı tüm fikirlere karşı haksızlık söz konusu sadece. Sadece Komünizme özgü bir durum yok. Kitabın içinde geçtiği için söylüyorum Hüseyin Nihal Atsız'da hapis yatmış. Dergileri yayınları kapatılmış. Zamanla devlet ABD'ye yaklşımca daha komünzim daha öcü görülmüştür. Devlet o zaman SSCB' ye yakınlaşsa durum tam tersi olacaktı. Bu sefer Nihal Atsız tarafı kaybeden taraf olacaktı. Kitap içindeki objektif ifadelerle subjektif ifadeleri iyi ayırt etmek lazım. Hala nasıl olduğu tam bilinmeyen Sabahattin Ali'nin ölüme giden yoldaki eksik parçaların çoğu subjektif değerlendirme örneği.
  • İkinci okuduğum Aytmatov romanı oldu. Romanın konusu hakkında daha önceden bir bilgi sahibi değildim. Ama yine romanda bir efsaneyi anlatmış olabileceğini tahmin etmiştim. Bu Aytmatov Nayman Ana efsanesini anlatmış. Bu noktada bu romanla ilgili beğendiğim ve beğenmediğim bazı unsurlar var. Bu kısmı sevdiğim ve sevmediğim şeklinde ayırarak madde madde yazmaya karar verdim.

    Sevdiklerim:
    * Geçmişteki efsanelerin anlatılması beğendim. Her iki efsanede güzel anlatılmıştı.
    * Çok fazla sıkılmadan akıcının biraz aklında bir seviyede okudum.
    * Abutalip'in babalarına çok düşük olmaları, onların üzülmeleri, Yedigey'in çocuklar için üzülmesi romanın zirve kısımlarıydı diyebilirim.
    * Azgın devenin kudurmuş beli beni haylı eğlendirdi.
    * Yedigey'in dostunu defnetme için ısrarcı oluşu, onu mezarlıkta defnetmek istemesi güzel bir davranıştı.
    * ve tabii ki Abutalip'in ölümü.
    * Aytmatov'un dönemin siyasi yapısını, adalet kavramı üzerinde durması günümüz şartlarında uygulanmasa da güzeldi.

    Sevmediklerim:
    * Yeni bir gezegenin bulunması kurgusu bana çok gereksiz ve saçma geldi. Romanın sonunda da bir yere tam olarak bağlanmadı. Havada kaldı. Amerika ve Rusya'nın yeni madenler bulmak için girişimde bulunması projesini saçma buldum.
    * Kurgu da bir bütünlük yoktu. Çok yönlü bir anlatım vardı. İyi takip etmeyen neyin ne olduğunu çabuk karıştırabilir.
    * Dönemin yöneticilerinin kibirli ve istediklerini cezalandırma biçimini hiç sevmedim.
    * Yedigey'in Zarife'ye olan aşkını ise beni rahatsız etti. Yaşını geçkin birinin genç ve sahipsiz bir bayana aşık olabilmesini onaylamadım.
    * Romanda çok fazla eksik ve tamamlanmayan kısımlar var. Bir devam romanı varmış. Umarım kafamdaki soru işaretleri biraz olsun gider.
    * Cümlelerin çok fazla tekrar etmesini sevmedim.

    Birkaç daha olumlu ve olumsuz özellik yazabilirim belki ama şu an ana hatları ile bunlar. Başka bir eserde görüşürüz.
  • Empati (Kitap Yorumu )
    .
    "Göreceli derken neyi kast ediyorsunuz?"diye sordu Jill. "Demek istediğim,renk renktir, tat da tat. Değişmezler ki."
    "Elbette değişirler." dedi Zinser. "Hiç üzerine şurup dökülmüş krep yedikten sonra bir bardak portakal suyu içtin mi? Ekşi gelir. Ama aynı portakal suyunu bir dilim limon ısırdiktan sonra içersen tatlıdır. Renkler içinde aynı şey geçerli. Krem rengi bir gömleği siyah bir ceketin altına giyersen canlı durur. Aynı gömlek spor bir ceketin altında kirli görünür. Bu 'algı perdesi' ya da 'peçesi' olarak bilinir ve anlamı şudur: Hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi önyargılı algılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. Dolayısıyla, gerçekten bileceginiz tek şey kendinizsinizdir."
    .
    .
    Empati bilinen romanların aksine içinde çok şey barındırıyor. Felsefe, bilim, sanat, fantastik bir dünya, aksiyon ve macera... Kitabın kurgusu daha çok psikolojik güçler üzerine yoğunlaşıyor ve insanı biraz düşünmeye itiyor. Kitaptaki güç sonsuz empati gücü, bu güce sahip olanlar karşısındaki her şeyin duygularını bükebilen insanlar! Yani empati yetenekleri diğer insanların aksine fazla gelişmiş; çevresindeki herkesin duygularını kokular,renkler ve melodiler olarak algılayabilen; sadece bununla da kalmayıp kendi istekleri doğrultusunda değiştirebilen insanlardan yani 'empatlardan' bahsediyor diyebiliriz.
    ..
    Kitabın asla hafife alınamayacak bir kurgusu var ve bahsetmeden geçemeyeceğim diğer bir detay yazarın kitabı yazmak için bayağı araştırma yaptığı. Kitap yoğun bir bilgi birikimi içeriyor; edebiyat,bilim ve felsefe bir arada harmanlanmış... Bu kitabı biraz daha çekici kılıyor. Kitabın muhteşem kurgusu olmasına rağmen sanki bir şeyler eksik gibi. Kitabı ilk okumaya başladığımda olaylar ve karakterler o kadar karışık gelmişti ki, kitabı nasıl bitireceğim moduna girmiştim. Kitabin bilimsel ve felsefi kısımları seveni içine çeken, sevmeyeni fazlasıyla sıkabilecek türden. Yani konu tamamen sizin zevkiniz ve konuya ilginizle alakalı, ben bazı yerleri merakla okurken bazı yerlerde ise sıkıldığımı anımsıyorum. Ancak yine de tüm bunlar kitabın muhteşem olduğunu değiştirmiyor. İlk sayfalarda sıkılsanız ve aradaki zaman geçişleri kafanızı karıştırsa da kitap sizi bir şekilde kendine bağlıyor. Daha sonra kendinizi dedektif gibi hissetmeye başlıyorsunuz ve ilk başlarda okuduğunuz size anlamsız gelen şeyler,sonraki sayfalarda anlam kazanmaya başlıyor.. Benim Adam Fawer'dan okuduğum ilk kitaptı ve kalemini sevdim. Ben kütüphanenizde bu kitaba küçük bir yer ayırın derim. Hepinize keyifli okumalar. ...
    ....
    .
    ##Altını Çizdiklerim
    ....
    .
    *Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir. Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir.
    ....
    .
    *Ya sorgulamamamız istenen dayatmalar yalnızca daha büyük gerçeği görmenizi engelleyecek bir yalanlar ağı ise?
  • Fenomenoloji, phenomenology Yunanca phainomenon =görünüş+ology=bilimi. Felsefede, özgün tanımıyla, bilinçlilik konusundaki bilgiyi, birincil içgörü kaynağı ve bilinçlilik konusundaki hakikatin nihai karar merci olarak sezgiye dayandıran; bilinçliliğin temel yapısı konusunda bilgi edinmenin mümkün olduğunu savunan ve bunu arayan bir felsefi yaklaşım. Biraz daha basitleştirecek olursak, dünyaya (doğaya, insana, topluma, vs.) ilişkin bilgimizin dolaysız, sürüp giden yaşantıya, yani doğrudan doğruya fenomenlerin gözlenmesine dayanması gerektiği teorisi. Edmund Husserl'in öncü olarak kabul edildiği bu teoriye göre analizden ve yorumdan önce gözlem gelir. Husserl'in yanı sıra Dilthey, Schutz, Merleau Ponty, Ricoeur, vb. gibi diğer birçok felsefeci tarafından farklı hatta çelişkili terimlerle ortaya konan bu felsefi yaklaşım, dış gerçekliği reddetmez, sadece örneğin içgörü, sezgi yoluyla kazanılan bilginin öncelikli olduğunu savunur.