• Jane Toppan on dokuzuncu yüzyıl kadın seri katillerinin son noktası olabilirdi. '' Evladım biraz morfin ver de koğuşa gideyim, ölenleri görüp hep beraber biraz eğlenelim. ''
    Kolektif
    Sayfa 152 - İthaki Yayınları
  • 414 syf.
    ·4 günde
    Bir kitabın daha sonuna gelmiş bulunmaktayıım. İnceleme yazsam mı yazmasam mı kararsız kaldım ama genel anlamda bi iki bişey de ben söyleyeyim baari :)

    Seriye edebi açıdan baktığımızda bize pek de birşey katmadığını açıkça itiraf etmeliyim. Eğer başlayacak olursanız bunu bilerek başlayın ki herhangi bi hayal kırıklığına düşmeyin. Zaten watpadd kitabı olduğundan çok da bişey beklemezsiniz zaten :d Kafa dağıtmalık, az biraz eğlenelim de, e akıcı da olsun ki beni yormasın  diyorsanız buyrun okuyun.

    Gelelim benim sevip sevmediğime¿ Öncelikle şunu belirteyim ki watpaddlere karşı herhangi bi sevgi beslemiyorum ya da nefret etmiyorum. Bazıları hoşuma gidiyorsa bazıları gerçekten çok saçma olabiliyor çünkü. Ama ben seriyi genel anlamda sevdim. Özelikkle kitapta geçen karakterlerin birbirine olan dostluklarını okumak çok keyif vericiydi. Karakter demişken kızlarda Sıla ve Su, erkeklerde Bora ve Çağatay favorilerimdi :D

    Sanırım yazacaklarım bu kadardı okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar diyorum ve incelemeyi bitiriyorum :f
  • Hadi Şükrü, biraz yalan söyle de eğlenelim.
  • 204 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Öyle bir kitap düşünün ki; polisiye türünün parodisi olan, biraz alaycı, biraz fantastik; gerçekten çok gerçekçi ve aslında bir toplum eleştirisi yapan; her sayfasında çok eğlendiğiniz “Bu kadar da olmaz canım!” dediğiniz bir kitap. Alper öyle bir çocuk ki, yetişkinlerin her gün hızlanarak, bir yerlere bakarak, türlü sesler çıkararak yaşayıp gittikleri dünyasına girmek istemeyen beş yaşında bir birey. Evet, beş yaşında; ama hayatın o engebeli yollarını daha bu yaşta aşmış. Ama hayatın acımasızlığı Alper’i de vurmuş işte! Hızla yaşlanıyor.
    Alper Canıgüz’ün 2004’te yazdığı “Oğullar ve Rencide Ruhlar”, aslında hiç büyümeyen ve büyümek istemeyen biz yetişkinlere ilaç niteliğinde. Ne zaman elinize alırsanız alın, Alper Kamu karşınızda size muzip bir gülümsemeyle bakıyor ve cinayeti çözmek için yanı başınızda bekliyor.
    Mesela bu macerada âşık olduğu Alev ablasıyla dışarıda sohbet ederken, Hicabi Amca’nın evinin penceresinden sokağa atılan eşyaları gören Alper, hızla oraya gider. Bir de ne görsün, evin içinde Beşiktaş gol attı diye sevinen Deli Ertan eline ne geçtiyse pencereden aşağıya atmaktadır. Hem de boğazı kesilmiş Hicabi Bey ölü bedeninden akan kanlarla bütünleşen koltukta yatarken. Ve işte bu dakikadan sonra, Alper Kamu’nun bu cinayeti çözmesi vatan millet meselesi haline gelir.
    Okurken, Alper’le birlikte hem mahalle yaşamına, hem felsefeye, sanata, müziğe; hem de dine, psikolojiye, devlet sistemine, otoriteye itaat edenlere dalıyorsunuz. Alper bazen öyle laflar ediyor ki, kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. O aslında tabii hayatı sorgulama… İnceden inceye bilinçaltımıza oynuyor yazar. Bu absürt polisiye hikayede düşünmediklerimizi, düşünmek istemediklerimizi, unuttuğumuz geçmişimizi hatırlıyoruz.
    Ben mahallede oynadığımız zamanları hatırladım önce, 2000 doğumlu olanlar bilmez bunu. Beton yığınları arasına sıkıştırılan, ödevdi, sınavdı derken oyun nedir bilmeyen bir nesil yetişiyor! Hayalleri bile bu karmaşada yok oluyor belki. Ama Alper öyle mi? Alper bizim iç sesimiz, dış sesimiz… Kaybolmak istemeyen diğer parçamız. Hem de çok entel. Onunla oturup saatlerce Nietzsche’den falan konuşabiliriz yani! Ayrıca yaşıtlarının tersine anaokuluna şiddetle karşı. Sonuçta bütün bu hayat karmaşası ve normlar silsilesi içinde, kendi dünyasını kurabilmeyi başarmış biri.
    Üstelik Alper’in düşünceleri sayesinde roman sadece eğlenceli bir polisiye olmaktan çıkıyor. Yazar, ideolojilere ve toplumun bu ideolojilerin etkisiyle çürümesine de göndermeler yapıyor. Kendi menfaatini düşünen Erdoğan Bey, Alper’in babasını komünist olduğu için sürdürmek istiyor. Metin Bilgin adaletin adaletsizliğini gösteren gizemli davranışlarıyla var oluyor. Onur Çalışkan her şeye itaat eden ve korktuğu için kurallara uyan bir polis memuru olarak çıkıyor karşımıza. Okulda verilen saçma sapan ödevlerin bir çocuk için ne kadar gereksiz olduğunu anlatıyor Alper Kamu bize, bu ödevlerin ve işlenen derslerin ne kadar boş geçildiğinin altını çiziyor. Anlayacağınız öyle hadi gülelim, eğlenelim diye okunacak bir roman değil “Oğullar ve Rencide Ruhlar”.
    Ayrıca her bölümde; Shakespeare, William Golding, Jules Verne ve Nietzsche’ye atıfta bulunuyor yazar ve bu durum romanı çok kapsamlı bir yere koyuyor. “Beş yaş insanın en olgun çağıdır, ondan sonra çürüme başlar” sözü de tüm ağırlığıyla üzerimize çöküyor.
    Burada 3-6 yaşın bir insanın kişiliğinin oluşmasındaki ilk ve en önemli, en kritik evre olduğuna; bu nedenle bu dönemde yaşanacak travmaların ne kadar hayati bir önem taşıdığına da dikkat çekiyor belki yazar. Alper Kamu babasının aslında yanlış bir evlilik yaptığını bile söylüyor. Kim bilir, belki de çocukların üzerine pek gitmemek lazım! Yoksa yataklarının altında kendi dünyalarını kurup deliler gibi felsefeye yönelebilir ve o dakikadan sonra “durdurulamaz” bireyler olabilirler. Fanzager’in süper küçültücüsüyle büyüyüp küçülebilirler bile!
    “Öcülerin Öcü” adlı yedinci bölüme özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bu bölümde evrenin bize, bizim de evrene karşı bir şey hissetmediğimizi kavrayışımızla başlayan bir boşluk duygusundan yola çıkarak, ilahi işleyişi çözmeye başladığımız anlara giden yolun kapısı açılıyor önümüze. Yazar, daha doğrusu Alper Kamu, Tanrı’nın, içindeki boşluğu doldurmak için dünyayı ve insanları yarattığını, insanın ise kendi içindeki boşluğu dolduracak bir şey bulamadığını söylüyor, bir toz zerreciğinin bünyemizde yarattığı mutlak ıstırabın altında ezildiğimizi anlatıyor. Peki ama toz zerreciğine, bizim ona verdiğimiz rahatsızlığa ne oluyor? Biz evrenin neresindeyiz? Bir toz zerreciği miyiz hepi topu yoksa? Ben toz zerrecikleri de bizim için üzülüyor mudur acaba diye düşünmeden duramıyorum. Çünkü öyle ya; “insan yüreği bir sarkaç gibidir. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.”
    Bir de unutmadan; hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır. Alper Kamu’dan öğrendim. Ya da o benden öğrendi. Sonuçta hepimiz Alper Kamu’yuz, öyle değil mi?
  • Günümüz konusu Sadece Şeyma gibi über, süper kitapları dalgasına okuyup 1 puan veren arkadaşların hissiyatını paylaşıyor ve kendilerini anlıyorum. Hatta bu tarz kitaplar için bilimkurgu, anı vb. türlerin yanına leş edebiyat diye ayrı bir tür de eklememiz gerekli bence. Bu kitapla ilgili ince bir mizah için Turgay Yıldız'ın videosunu şuraya bırakayım da ana konuya geçmeden önce biraz gülelim, eğlenelim.
    https://www.youtube.com/watch?v=qu1X-njPgmw

    Gelelim konumuza. Leş edebiyat türüne dahil olmayacak kitaplara da sitemizde 1-2-3 gibi son derece düşük puanların verildiğini görüyorum bir süredir. Bir kitap size hitap etmeyebilir, edebi anlamda istediğiniz yeterlilikte de olmayabilir, bu sizin belki edebi anlamda çok üst noktaya geldiğiniz veya dediğim gibi kitabın anlatımının çeşitli nedenlerle size hitap etmediği içindir. Fakat bu bir kitabı kötü yapmaz. Evet, sistem size bir kitaba 1 puan vermenizi sağlıyor. Yorum dediğimiz şey zaten öznel yargılar içerir ama en azından kitaplarla ilgili olarak yazarına ve verilen emeğe saygı duymak açısından daha vicdanlı puanlar verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Bilenler bilir bir süredir, Marcel Proust'un Kayıp Zamanların İzinde serisini okuyorum ve şu an üçünkü kitabı okuyorum. Şu incelemelerden de görebileceğiniz gibi #47102686 , #47929813 yazarın ne edebi üslubu, ne anlatımı ne de kitapların içeriği bana hitap ediyor. Fakat bana hitap etmemesi bir kitabı kötü yapmayacağı için bu kitaplara kendi öznel yargılarımın dışına çıkarak baktığımda, vermem gereken puanı veriyorum. (Her iki kitaba da 8 puan verdim)

    Tabii ki okurlar puan verirken bağımsızlar, benim yaptığım gibi kimse yapmak zorunda değil. Fakat bizler ne bir edebiyat eleştirmeniyiz, ne de okur olarak edebi açıdan über, süper bilgi birikimine veya eleştiri yeteneğine sahibiz. Bir kitapla ilgili puanlama yapmak zorunda değiliz. Eğer objektif olamıyorsak puanlama yapmama seçeneğini kullanmak en doğru olanmış gibi geliyor bana. O nedenle kitabı bitirdiği halde puan vermeyen okurlara da son derece saygım var.

    Buradaki temel konu aslında kitaplara düşük puan verip vermemek de değil. Bizler puanlama yaparken elimizden geldiğince objektif olabiliyor muyuz, yoksa olamıyor muyuz, konumuz bu aslında. Puan kriteri yazdığımız incelemelerden daha çok okurları etkiliyor. Özellikle az okunmuş, az puanlanmış kitaplarda verdiğimiz puanlar çok daha kıymetli ve etkimiz de o kadar büyük aslında. Çünkü bu kitapların puanlarına bakarak okurlar kitabı okuyup okumama arasında bir değerlendirmede bulunabiliyorlar. İncelemeler de çok kıymetli belki ama incelemelerin çok daha az okunduğu da bir gerçek, bunu da unutmamak gerekli. Ondandır ki bence puan konusunda azami hassasiyet göstermek gerekli.

    Bu yazdığım eleştiri, tamamen edebi kitaplar için geçerli. Sitede gördüğüm bir konu da popüler yazarların, popüler kitaplarına karşı kimi okurlarda, belki içlerinden yazara karşı besledikleri nefret, belki de ilgi çekmek kaygısıyla yapılan düşük puanlamalar ve yazılan çok sert incelemeler. Dediğim gibi yazarı çeşitli nedenlerle sevmeyebiliriz, kitap bize yeterince hitap etmeyebilir fakat bu ne kitabı kötü, ne de yazarı berbat bir yazar yapar.

    Bir kitabın popüler olması, yazarın geniş kitleler tarafından okunması kitabı ve yazarı edebi açıdan niteliksiz kılmaz. Evet, bestseller adı altında ülkemizde bolca leş edebiyat türüne girebilecek yabancı kitaplar çokça satılıyor ya da kitapçı vitrinlerinde çok satanlar listesi hakikaten berbat kitaplardan oluşuyor çoğu zaman. Burası ayrı bir konu ama gerçekten edebi açıdan iyi kitap niteliğinde olup çok satılan kitaplar da mevcut. İkisini birbirine karıştırmamak ve ilgi çekeceğim diye kitaplarla yazarlarına nefret kusmamak gerek diye düşünüyorum son olarak.
  • Dikkat dikkat !!!
    Duyduk duymadık demeyin
    Bu soruyu görmedim demeyin
    Ayrıca yorum yapmadan da geçmeyin :)))

    Hadi dürüst olmak şartıyla biraz da eğlenelim
    DOĞRULUK MU ??
    CESARET Mi ??

    ***RAHATSIZ OLDUYSANIZ DIYORUM KI ENGELLEMEK YERINE ÜST KISIMDAN GÖNDERI BILDIRIMLERINI KAPATTIN***
  • Yetmedi mi üzüldüğümüz biraz eğlenelim.
  • 160 syf.
    ·2 günde·5/10
    Yazarın okuduğum ilk romanı. Vasat bir roman diyebilirim. Ancak zaman zaman bu vasatlığı aşan bölümler de var. Özellikle komik olan bölümler çok hoşuma gitti... Şehrin Postası Dergisi'nin Nedret Gün hakkında yazdıkları, Mirat Bey'in Zerrin Filiz'e yazdığı mektuplar gibi.. Çok şey beklenmeden okunacak, özellikle yukarıda bahsettiğim bölümler okunurken keyif alınabilecek bir eser.

    "... ölüm düşüncesi insanı hayata hazırlar, umutsuzluğa değil..."
    "... insan geçmişini arkasına almadan tek bir cümle kuramaz."
    "... insan bazen ulaşmak istediği şeyden kaçardı."
    "Ödül bir tuzaktır, tahrip eder sanatçının doğasını."
    " İnsanı eskiten tek elbisedir palto..."
    "İnsan pişmanlıklarını çoğu zaman rüyaya saklar. Gözler açıkken duyulan pişmanlığı da, utancı da sadece rüya ehlileştirebilir."
    "İnsan kısacık hayatında başını sokacak bir kulübe için bile kendini paralarken, sonsuza kadar içinde yatacağı bir toprak parçası için neden biraz çaba harcamaktan geri kalacaktı ki?"
    "İnsan nasıl da yalnızdır ölümde. Tıpkı hayattaki gibi.."
    "Gelecek tüccarlığı yapan umut, bugünün üstüne kara bir çul serer."
    "Keşke vatandaşını düşünen politikacıyı da seri üretselerdi."
    "... gerçeğin hamuru çoğunlukla bir parça zehir katılarak yoğrulur.."
    "Şöhret, uçurumun üstüne tünemiş ay ışığıdır. Ona doğru yürürken önünüze bakmazsınız."
    "Hapishaneleri körü körüne eleştirmeyiniz. Hapishaneler olmasaydı, başka ülkelerden yazar, sanatçı, artis ithal etmek zorunda kalacaktı memleketimiz..... Hapishaneler olmasaydı, çoğumuzun bir hayal gücü bile olmazdı."
    "Katil öldürdüğünün tutsağıdır, asıl ölen odur."
  • “Ah bîçare kadınlar ne çekerler imiş! Biz erkekler onları kukla mesabesinde kullanıyoruz. Yolda serbest ve rahat yürümelerine mani oluruz. Bu ne rezalet, ne küstahlık! Bir erkek tanımadığı başka bir erkeğe rast gelse yüzüne bakmaz, söz söylemez. Lâkin tanımadığı ve hiç başka defa görmediği bir kadına rast geldiği gibi gülerek yüzüne bakmaya ve söz söylemeye başlar ve kovsalar bile yanından ayrılmaz. Demek oluyor ki biz karıları insan sırasına koymayız. Kendimizi eğlendirmek için onların ruhunu sıkarız. Serbest gezip seyir etmelerine ve eğlenmelerine mani oluruz ve bir taraftan da kendimizi onlara güldürürüz. Çünkü bazı kurnaz kadınlar bulunur ki “Bu ne budala şey imiş, dur bununla biraz eğlenelim” diyerek bizi maymun gibi oynatırlar. Seyir yerlerinden evlerinin kapısına dek arabanın arkasından tozlar dumanlar içinde götürürler. Ahlâk ve adatımızı bilmez bir adam, bir kimseyi bu hâlde görse elbette deliymiş diyecek.”
  • soru sorun
    eglenelim biraz
    sıkıldım


    cevap verecegim