• “Balıkçılar, denizin tehlikeli ve fırtınanın berbat olduğunu bilirler ama bu tehlikeler hiçbir zaman onları karada tutmaya yeterli değildir."


    V. Van Gogh





    “Haydi be Metin, sür! Koş beee... hadi at şunu tutsun kuponum, hadi ulan!”


    Kahvede gazetedeki iş ilanlarına bakarken irkildim birden. Karşımda oturan adam toto kuponunun tutması için Metin Kurt’a yalvarıyordu, dualarının kabul olduğunu radyodaki spikerin sesi ile anladık:


    “Şimdi bu saniyede dikkatle izliyoruz sayın seyirciler, Metin hızla çizgiden ceza sahasına doğru ilerliyor ve vurdu Metin, sekti ve gol. Ve böylece seksen dokuzuncu dakkada şu şekilde gördüğünüz gibi ikinci gol de kaydedildi… vee bakıyorum hakem maçı bitiriyor.”


    “Çizgi Metin bee!! Ah ulan kupon tuttu beee… hey yavrum” diyerek kağıt parçasını bir ağzına bir alnına götürüyordu. Daha sonra koşa koşa çıktı kahveden. Kaç para kaldırdı acaba? Bu kadar aceleyle çıktığına göre güzel para olsa gerek. Neyse devam edeyim iş aramaya ama sıkıldım. En iyisi parka gidip insanları izlemek. En sevdiğim şey belki de bu; insanları izlemek, duygularına renk uydurmak. Evet duyguların birer rengi vardır.


    Aslına bakarsanız, her günün, her saatin, dakikanın ve ayın, hatta mevsimin ve yılın bir rengi vardır. Hiçbiri de birbirine  benzemez ha! Farklıdır hepsinin tadı. Yaz akşamı gün batımı yavruağzı rengini bilir misiniz mesela? Peki ya hastalıktan iyileşen gökyüzü mavisini? Dedim ya hepsinin farklı kokusu var diye! İnanır mısınız, toto kuponunun tutmasının bile ayrı bir rengi var.


    Çıktım. Kahveden bir ok atımı veya bir sigara içimi mesafedeki parka doğru yürümeye başladım. Az ötede cami vardı, minaresinden yükselen sesle irkildim. Sela okuyor titrek, yanık sesli adam, biri ölmüş olsa gerek. Kulak kesildim, eski alışkanlık. Köyde ölen olunca dinlerdim tanıdık mı diye. Falancanın babası-anası-dedesi-nenesi veyahut filancanın oğlu-kızı-karısı-kocası deyip peşine ismini okudu mu olur biterdi. Ama burada sanki posta yollıycaz arkadaş. Mahallesini sokağını numarasını dıdısını cıdısını söylüyorlar. Ölünün açık adresi mi olurmuş? Sanane arkadaş, oluyor işte! Millet ne bilsin falancayı filancayı, kimin karısı kimin oğlu, dedesi? Koca şehir lan burası! Kimbilir kaç tane falanca filanca var?


    Sonunda sela bitimine doğru parka geldim, boş bir banka oturdum. Yerde güvercinler bana aldırış etmeden ayaklarımın etrafında dolanıyor. Kımıldamıyorum, hepsinin ürkek bir telaşesi var. Bir yandan da bana bakıyorlar. Bir süredir hareketsizim. Beni doğadan bir parça sandılar sanırım; ağaç gibi, çimen gibi, çöp gibi, ya da çok yüzsüzleşti bu hayvanlar. Burnum kaşınıyor, gözlerim ekşiyor, hapşuruğun eli kulağında. Haaaapppşuuuuu! Hepsi pır diye havaladıp gitti. Onları uçarken izlemeye devam ediyorum bir yandan da aynı şeyi düşünüyorum:


    “Bugün işsizliğimin kaçıncı günü veya ayı veya yılı?”


    Bilmiyorum. Önceleri sayardım günleri, sonra en son nerede kaldığımı unuttum ve saymayı bıraktım. Saymanın da sonu yok ki azizim!


    Dün bir okulun önündeki çöpün kıyısındaki kartonları, kitapları ve kağıtları el arabama doldururken okulun avlusuna dizilen çocukları gördüm. Ne kadar neşeliler aman Allahım! Sonra okul çıkışında annelerine babalarına koştular, cıvıl cıvıldı etraf. Meğer günlerden cuma imiş, kürsüde konuşan öğretmen iyi tatiller deyince çakozladım. En son ne zaman okul çıkışı mutluluğu yaşayan çocukları gördüğümü sorsanız, inanın hatırlamıyorum. İşsiz gezmemden yıllar yıllar evveldi sanırım. Belki de kendi okul çıkışımdaydı kim bilir? Evet, siz de bilirsiniz ki cuma sonu okul çıkışı mutluluğunun da bir rengi vardır, pek canlı ve ışıl ışıldır.


    Evet, hatırlıyorum; bir kızıl gece, kar kokusu, kömür tadı genizde, beşinci ile altıncı yani son ders arasındaki o zifiri teneffüste oynadığımız mendil kapmaca oyunu, okulun karşısındaki parasız yatılı yurt, yurdumuz, mendili kapıp kaçan kız, adı Esra idi sanırım ve ardından aval aval bakan ben. Son ders çıkışı zili, kışın gelişinden daha heyecanlıydı. Koşa koşa yerimizi alırdık bahçede. Marş okur dağılırdık yüzümüz yanarken bozkırın kuru ayazında. Evet, en son o zamandı işte.


    Köyde yoktu böyle kızılı, kara yoksul ve soğuk geceler vardı ve ben yine sobaya yakın uyurdum, ısınmazdı ellerim, burnum düştü düşecek. İlk okula gelince tanıştım kızıl gecelerle, yani parasız yatılı olunca. Ranzalarla da o zaman tanıştım; demir yığını, soğuk, ana özlemi kadar keskindi köşeleri, dizime batardı üstteki yatağıma çıkmaya çalıştığım her zaman. Burnum akardı sürekli, kirli kazağımın yenine silerdim, odadaki diğer çocukların da burnunda sümük olurdu, soğuktan mı yoksa fukaralık belasından mı bilmem. Dudağımın üstüne kadar uzanan kurumuş sümük izi vardı işte kızıl gecelerle tanıştığımda. Göz kuyularımdan damlalar süzülürdü, geçtiği yerleri buza keser de inerdi burnumun eteklerine. Islak gözlerimle göğe kaldırırdım kafamı, o kızıl geceye. Gökyüzünde aceleci bulutlar, birbiri ardına süzülürdü, bir bulutun rengi neden kırmızı olurdu ki üstelik gece vakti?


    Okul kütüphanesinde bir kitapta görmüştüm. “Beyaz Geceler”di adı. Adamın biri yazmış işte, adına dilimin dönmediği adamın biri. Aldım elime kitabı, okumayı yeni sökmemin verdiği güce dayanarak, çevirdim biraz, okunacak gibi değil, eciş bücüş yazmışlar arkadaş. Hiç fişlerdeki cümlelere benzemiyorlar. Bi cümle okuyayım dedim olmadı. Ben de sinirlendim, ilk sayfasındaki adının yazılı olduğu satırın başına “donsuz” yazdım. “Donsuz dontoyski” oldu mu sana! O yaşımda bildiğim en ayıp kelime işte ne edeyim, “donsuz”, kıçında donu olmayan üstüne üstlük bundan ar da etmeyen insan. Ya don almaya parası yoksa diye düşündüm sonra. Utandım, kitabı yerine koyup koşa koşa çıktım kütüphaneden.


    Fakat şimdi çok daha iyi anlıyorum kırmızı bulutları ve kızıl geceleri. Şehrin ışıkları, turuncu sokak lambaları yıldızları gökyüzünden kovuyor ve kırmızıya boyuyor işte onları. Ondan geceleri böylesine kızıl. Belki de öfkedendir, yeryüzünü ışığa boğdukları için. Hele de hava sisli ve yağışlıysa işte o zaman görün kızıl geceleri. Geçen İrfan dede ile konuşurken anlattım bu düşüncemi. İlkin duraksadı ama sonradan aklına da yattı. “Demek ondan haa... bu kızıl geceler böyle mi oluyormuş”. Evet, dedim, böyle oluyor. Kızıl gecelerin ne olduğunu çözdük ama beyaz gecelerin ne olduğunu hala bilmiyorduk.


    - Bir de beyaz gece var İrfan dede bilir misin?

    - “Beyaz gece mi olur oğlum, nerden çıkarıyon böyle lafları? Hep o çöpteki kitaplardan görüyon ha?” diye sordu. Bilmem, belki de.

    -Çocukken gördüydüm, kütüphanedeki bir kitapta yazıyordu “Beyaz Geceler” diye.

    -Eeee neymiş peki bu beyaz geceler?

    -Bilmem okumadım nerden bileyim.


    Sahi bayadır onu görmedim. Akşam ona gideyim, belki balık çıkmıştır bugün.


    İrfan dede bir balıkçı, kendi kayığının reisi. Arada havalar iyi olursa onla balığa çıkar yardım ederim. Gözü kara bu adamın, kayıkta doğurmuş sanki anası. Onunla ilk denize açılmamda simsiyah bir fırtınaya yakalandık. Denizi daha önce hiç bu kadar öfkeli ve korkunç görmemiştim. Dışarıdan bakıldığında huzur veren o sonsuz su, içinde olduğunda korku salarmış insana. Demek deniz bile ağzından salyalar saçarak küfür edebiliyormuş bağrını uçtan uca yaran gemilere ve denizcilere.


    Donuma ettim desem yalan olmaz, kokudan mı artık nedir çişim gelmişti tutamamıştım, paçamdan aşağı ılık ılık inmişti. “Ne o lan altına mı ettin” diye dalga geçmişti tek parça karaya indiğimizde, utanmıştım üstelik midem de berbattı. Daha fazla dayanamamış istiğfar etmiştim yere kapaklanıp.


    Balıkçı Barakası


    Ağır ağır ilerliyordu lacivert suda takası. Hüzün suya işlemişti, takanın burnuna çarpıp adamın suratında patlıyordu tokat misali. Üstü başı, ağarmış sakalı ve takkesi hüzne bulanmıştı, hüzünlü ve tuzlu sulara; damlıyordu her bir yanından. Az ötede barakası göründü, sis çökmüş sundurmasına. Ha gayret güzelim, az kaldı dayan yavrum, dedi takasına. Takanın adı Eleni; güzel Rum kızı Eleni. Mavi denizde salına salına fistanı elinde, elleri belinde ilerleyen, peşine hırçın dalgaları köpük köpük takan Eleni. Allı morlu boyalı yılların Eleni’si.


    Kıyıya yanaştı, gök delinmiş bulutlar karaya çalınmış, öfke kusuyordu yeryüzüne. Güç bela karaya çıktı ve Eleni’yi de çekti beraberinde. İki büklüm olmuştu denizde. Sarı yağmurluğuna daha bir sıkı sıkıya sarılıp barakaya koştu. Yağmurluğu barakanın tahta duvarındaki eğri büğrü çiviye astı. İçerideki birkaç parça çalı çırpıyı, yağ bidonundan bozma sobaya attı, biraz da ispirto damlattı, kibriti çaldı. Parladı birden ve baraka ışıldadı. Hah şöyleee, dedi ve sobanın üzerini örttü. Islaklarını çıkarıp kurularını giydi. Daracık barakasına astı ıslak giyitlerini, soba borusu boyunca asılı olan ipe dizdi.


    Aydınlanan odada birkaç parça eşya vardı. Duvarlarda kaptanlık günlerinden kalma resimler, birkaç nişan, bir tabure, bir döşek ve su akıtan yerde bir kova. Sundurmaya çarpan damlalar ahenk katıyordu denizin dalgasına ve gök gürlemelerine. Şimşekler barakaya hüzün çakıyordu. Yaşlı adamın yüz çizgileri hüzün taşıyordu. Sanki bu suratta hiç gülümseme meydana gelmemişti. Hep acı depremler olmuştu yüzünde ve her biri derin yarıklar bırakmıştı zamanla. Saçları bu depremlerde yerle bir olmuştu.


    Adam taburesini çekti, eline gaz lambasını aldı, biraz gaz yağı doldurdu, ateşledi. İsli bir hava yükseldi, eliye ocağı kıstı. Oda artık daha aydınlıktı ama hala kasvet bulutları dağılmamıştı. Üşüyen balıkçı sobaya yanaştırdı taburesini ve ellerini ovuşturmaya bir yandan da üflemeye başladı. Gözü ikide bir resme ilişiyor ardından utangaç bir tavırla bakışlarını kaçırıyordu. Kapı çaldı, kapı demeye bin şahit; üç beş tahtanın yan yana çivilenmesi işte.

    -İrfan Dede, aç kapıyı ıslandım yahu!

    -Dur ula patlama, dedi ve kapıyı kapalı tutan içerideki çengeli kaldırdı.


    Üstüm silme su. “Balık var mı balık?” diye sordum.

    Lan bi selam ver deyyus! Yok balık ne balığı bu havada görmüyon mu?

    Tamam kızma yahu! Ekmek aldım biraz da peynir domates. Sende rakı da vardır şimdi heee.

    Var biraz, şu Rumların boğması ne güzel oluyor. Arkadaşım yaptıkça getirir bana.

    E hadi çıkar da sana havadisim var.

    Neymiş lan havadis?

    Geçen gün dedimdi ya beyaz geceler diye.

    Eee?

    Eeesi, öğrendim işte ne olduğunu.

    Neymiş?

    Dünyanın kuzeyinde güneş bazı günler batmazmış, havanın kararmasına fırsat vermezmiş. Halbuki saat gece olsa bile hava aydınlık olurmuş. Ondan beyaz gece derlermiş.

    Tövbe de lan ne demek batmazmış güneş?

    Yav, batarmış da işte hemen geri çıkarmış anla yani.


    Şöyle bir duraladı İrfan dede, eliyle karman çorman sakalını sıvazladı, evirdi çevirdi, doludan aldı boşa koydu, boştan alıp yere döktü, nihayetinde dediklerime kanaat getirdi. “Allah’ın hikmetinden sual olunmaz oğlum, doğrudur” dedi.


    İçerisi yavaştan ısınmaya başlamıştı. Döşeğine geçti, uzun oturuyordu. Ne tam yatmış ne de tam oturmuş. Yanındaki pilli radyoyu açtı. İlkin Türkçe ve Rumca ile karışık cızırtılar geldi. Biraz daha kurcaladı düğmeyi ve hafif bir Rum ezgisi yakaladı. Radyoyu güzel çeken bir yere koydu. Radyodaki kadının sesi enfesti. Karşı kıyının nefesi barakasına erişmişti.


    Hafiften bir tebessüm geldi yüzüne. “Madem öyle, kızılı öğrendik, beyazı da öğrendik anasını satayım. Söyle bakalım, lavanta moru geceleri bilir misin sen?” diye muzip bir edayla sordu. Düşündüm, ne ola ki bu “Lavanta Moru Geceler”?

    Neymiş anlat bakalım.


    Döşeğinin yanındaki kutusundan tütününü çıkardı ve arasına karanfil katarak bir dal sardı. Az ötedeki şişeden, eskimiş işlemeli kadehlere rakı doldurdu, biraz da su. Yanında meze kullanmazdı. Akşamları bir kadeh içerdi sadece, bir de karanfilli sigara. Sigarasını yaktı, oturumuna geldi. Bir saygı duruşuydu sanki. Damarlı, nasır bağlamış, eskimiş ve deniz kokulu eliyle tuttuğu kadehini karşımızdaki resime doğru kaldırdı ve “yamas, Eleni” diyerek bir yudum aldı. Sigarasını yaktı.

    -Ben değil O anlatsın, diye karşıdaki kadını, Eleni’yi işaret etti.


    Odadaki resimler arasında bir resimdi ama diğerlerini gölgede bırakıyordu. Daha önce yok muydu yoksa ben mi dikkat etmedim bilmiyorum. Yoksa yeni mi geldi? Güzel bir genç kadın, yirmili yaşların ortasında, belki otuza daha yakın ama asla fazla değil, kumral saçlı, beyaz ve zarif. Gözleri capacanlı, kanlı bir yürekten ışıldıyor. İhtiyar nereye çevirse yüzünü, onu takip ediyor. Mütebessimdi kadın. Belli ki mutlu bir anında vermişti pozu, belki de asla poz vermemişti. Hınzır bir fotoğrafçının veya aşığın parmağı hoyratça basmıştı deklanşöre. Ölümün olduğu dünyada böyle güzel olmaya gerek var mıydı, neden bu kadar güzeldi bu kadın? Elleri bel hizasında birleşmiş, bir sepet taşıyordu. Sepetin içinde ise lavantalar. Mor renkli ve taze. Barakayı bu çiçekler ferahlatıyordu denizden gelen tuzlu hava ile. Başında hasır bir şapka, el örmesi. Uçları kırçıllaşmış. Çiçekli basma, kaba elbise öyle güzel durmuştu ki kadının narin bedeninde, tek parçaydılar doğayla. Ardındaki ağaçla bir bütündüler.


    Eleni ona baktığımızı görünce biraz utandı, beyaz yüzü hafiften pembeleşti. Anlatmaya yeltendi ama konuşmaya çekindi. Gözleri mahçup, elindeki lavantalara düştü. Konuşacak gibi oldu ama martı kanadı dudaklarından ses çıkmadı. Elindeki lavantaları alıp odaya serpti. Titrek gaz lambasından yükselen ışıkla bir olup odayı sıcacık bir lavanta moru rengine boyadı. İrfan dedenin gözleri gülüyordu, ıslak. Eleni ile birbirlerine bakıyorlardı. Gözlerini kaçırıyordu Eleni, ürkek.


    -Bak, “Lavanta Moru Geceler” bu işte.

    Barakadaki toz taneleri kristaller gibi savruluyordu havada, yüzümüz, gözümüz, kadehimiz, lavanta renginde.


    Dışarıda yağmur dinmiş nem tabakası kızıla boyanmıştı ve o kızıl gecede, beyaza çalan ay parlıyordu, baraka tuzlu deniz, karanfil ve lavanta kokuyordu.
  • Bir zamanlar derdim ki henüz günahsız olduğum çağda, 
    Ancak sen yaştaydım işte o sıralar, 
    belki bir gün beni de istemeye gelir biri, 
    ve o zaman ne yapacağımı bilmem gerekir, 
    Ve parası varsa eğer,Ve eğer nazikse, 
    Ve yakası iş gününde bile temizse, 
    ve biliyorsa eğer nasıl davranılacağını kadınlara, 
    O zaman hayır derim ona, 
    Böylece başını dik tutar insan, 
    Ve serbest kalır her zaman, 
    Tabii mehtabı seyre çıkılır gece boyunca, 
    Tabii kayık açılır biraz kıyıdan, 
    Ama hepsi o kadar işte, 
    Evet, öyle kapıp koyu vermez insan kendini hemen, 
    Evet soğuk ve kalpsiz olmak gerekir o zaman, 
    Evet, çok şey olabilirdi belki 
    Ah, sadece "Hayır" denir o zaman...

    İlk gelen Kent şehrinden bir adamdı, 
    Doğrusu adam gibi adamdı, 
    İkincisinin limanda üç gemisi vardı, 
    Ve üçüncüsü çıldırıyordu benim için, 
    Ve paralı oldukları için, 
    Ve nazik olduklarından, 
    Ve iş gününde bile temiz olduğu için yakaları, 
    Ve bildikleri için kadınlara nasıl davranılacağını, 
    "Hayır" dedim onlara, 
    Başımı dik tuttum böylece, 
    Ve serbest kaldım yine, 
    Tabii mehtap seyrine çıkıldı bütün gece, 
    tabii kayık açıldı kıyılardan, 
    ama hepsi o kadar işte, 
    Evet, öyle kapıp koyu vermez insan kendini hemen, 
    Evet, soğuk ve kalpsiz olmak gerekir o zaman, 
    Evet, çok şey olabilirdi belki , 
    Ama, sadece "Hayır" denir o zaman.

    gel gör ki bir gün ve mavi bir gündü o gün 
    Birisi geldi lütfen bile demeden, 
    Ve odamdaki çiviye astı şapkasını, 
    Ve şaşırdım ne yapacağımı, 
    Ve parası olmadığı için, 
    Ve nazik olmadığından, 
    Ve pazar günü bile temiz olmadığı için yakası, 
    Ve bilmediği için kadınlara nasıl davranılacağını 
    "Hayır" diyemedim ona, 
    Dik tutamadım artık başımı, 
    ve serbest kalamadım eskisi gibi, 
    Ah, ay ışıdı durdu bütün gece, 
    Ve kayık hiç ayrılmadı kıyıdan, 
    Ve başka türlü olmazdı zaten, 
    Evet, öyle kapıp koyuverir kendini insan, 
    Evet, soğuk ve kalpsiz olamaz o zaman, 
    ah, neler oldu bilseniz 
    Evet hiç "Hayır" denemez o zaman.
    Bertolt Brecht
    Sayfa 240 - Bilmiyorum
  • Müjde Bilir'e

    İki sigaram kaldı bu gece için maviş anne
    İki muhabbet kuşum.
    İki kendim varmış maviş anne
    Biri benmişim, biri mutsuz
    Ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?
    Dünyaya bile bir dünya anne lazım.
    Biri sen ol maviş anne, biri ben.
    Dünyanın bütün sabahlarına iki bilet al da birlikte gidelim maviş anne
    Bana da kendi serüvenimden bir yer ayırt, Şefkate söyle o da gelsin.
    Özledim onu, o da gelsin saçlarıma dokunsun
    Bilir misin, büyüler bile ninniyle büyür
    Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası...
    Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
    Bilir misin maviş anne?
    Ben çekildiğim her fotoğrafta
    Defolu bir kelebek gibi çıkarım.

    Mavi kareli gömleğiyle hatırladıkça babamı Kırpıp kırpıp fotoğrafları, döküyorum başımdan aşağı
    Sanırım ben assolist oldum maviş anne Şimdi mutluyum
    Geçmişini mi yok ettin kızım diye soran
    Bir babadan kurtuluşumu kutluyorum
    Babama söyle, o gelmesin maviş anne
    Birileri mutsuzsa, mutsuzlara nergis yolla,
    Bir kırmızı battaniye,
    onlara bir mutluluk çadırı yolla
    sonra belki, ben de gelirim

    Kuşlarımı da bırakayım gitsinler
    Dışarıda ölürler mi sence
    Postacı mektup bile getirmezse onlardan
    Ben bir anne gibi ağlarım sonra
    Bırakmayayım, gitmesinler bari maviş anne Ölürler yazık dışarıda!
    Onlar birer yıldız olursa
    Biri mavi, biri yeşil
    Ben onlara bakarım maviş anne.

    Kalbimi de büyüttüm sonunda
    Artık bazen gözlerime tırmanıp bakıyor sokağa
    Kirpiklerime tutunuyor, o ince parmaklıklara
    Öyle çok büyüdü yani, görsen şaşarsın.
    Kalbim sanırım büyüyünce
    Sokaklarda ağlayan biri olacak
    Rezillik yani maviş anne!
    Kalbim komik kaçacak
    Kaçmaması için sen en iyisi kalbime de
    Benim serüvenimden bir yer ayırt
    Aman, mutsuz bir yer olmasın!

    İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!

    İki kendim varmış maviş anne
    Biri benmişim biri mutsuz
    Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
    Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.

    Ben ölürsem mutsuza iyi bak!
  • 520 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap okuma alışkanlığını vampir romanları sayesinde kazanmış birisi olarak Dracula isminin bendeki yeri oldukça ayrıdır. Nitekim daha önce bir başka yayından kitabı alıp okumaya başlamış ancak devam edememiştim. Fuarı fırsat bilip sevdiğim bir yayınevinden aldım ve zamanı gelince de okudum.
    Sarımsaklar, kutsal sular ve ekmekler, tabutta uyumalar, kazıklamalar (gerçek anlamıyla), aşırı çekicilik, yabancı bir eve izin almadan girememe.. Günümüz "vampir" kavramının içerisinde ne varsa hepsi ve daha fazlası bu kitapta mevcut.
    Günlük yerine günce kelimesinin kullanımı dikkatimi çekmiş olsa da kitap, karakterlerin tuttukları notlardan oluşuyor. Aynı günü birden fazla kişiden okumak bazen sıkıcı gelse de kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Dün gece bırakıp gündüz tekrar elime alacak olduğum zaman, sanki olaylar kenarda beni bekliyor da kitabı açtığım an oralara gidip hepsini yaşayacakmışım gibi hissettim. Dışarıdan bir gözlemci, bir hayalet gibi her şeyi görerek, duyarak ve hissederek Jonathan ile, Mina ile, Lucy ile, Dracula ile ve diğerleri ile beraber yaşadım. Dili sade, yeri geldiğinde edebi. İnsanların nezaketleri göz kamaştırıyor ve duygulandırıyor biraz da.. En çok da dostluk hissini ve aşkın ruha yansımasını doruklarında yaşıyorsunuz. Güven, emek, zeka, anlayış, sevgi, birliktelik, yardımlaşma, düşünceli oluş.. Özlem duyulan kavramlar malesef ve insan imrenmiyor değil yaşananlara.
    Günümüz vampir güzellemelerinden uzak bir şekilde işlenmiş Ölü Olmayan'ın hikayesi. Keyifli okumalar dilerim :)