• 141 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Kitabı gerçekten beğendim. Kızından bahsettigi ya da son 6 saati kaldığı zamanlardaki yazıları biraz üzdü biraz düşündürdü ama aslında kitaptan daha bir hüzün bekliyordum sanırım. Son saatlerinde boş şeylerden bahsederek geçirmiş örneğin. Kızını son kez gördüğü ve sevdiği zamanlarda daha bir duygu bekledim ama bu kadarını uygun görmüş yazarımız. Ama kesinlikle okumaya değer.
  • 210 syf.
    ·20 günde·9/10
    #okudumbitti
    Herkese selam Yaklaşık 15 günlük bir aradan sonra kalemi ile ilk kez tanıştığım çinli yazar #yuhua dan #yasamak kitabının yorumu ile sizlerleyim. Is yoğunluğu, kafa yorgunlugum, annenin hastalık ve hastane işleri derken kitabımi ancak dün bitirebildim. Şimdi de sizlerle fikirlerimi paylaşmaya geldi sıra. Öncelikle şunu belirteyim; kitap bana göre çok güzeldi. Sadece okumak için, doğru bir şekilde özümseyebilmek için biraz sakın kafa ile okumakta fayda var derim okumak isteyen arkadaşlara.
    Yazarın anlatımı, kullandığı yazım dili gayet akici ve başarılı idi. Bu kadar trajedik olayların yaşandığı bir hikaye sanirim ancak bu kadar akici olarak ifade edilebilirdi. Ilk okuduğum kitabı oldu ama kesinlikle son olmayacak. Kitabimiz ise yaşlı bir adamın öküzü ile tarlasını sürerken tanıştığı bir yabancıya hayat hikayesini anlatmasıyla başlıyor. #Yugui nın gençlik yıllarından itibaren başlayan maceralı serüveninin nasıl bir trajediye dönüştüğüne tanıklık edeceksiniz bu kitapta. Hemde nasıl bir trajedi. Şimdi düşünün; size desemki ailenizden kalan çok değerli uçsuz bucaksız arazileriniz var ve bunları bir gecede kaybediyorsunuz. Ne hissedersiniz desem, bir çoğunuzun büyük bir yıkım veya kayıp olurdu dediğinizi duyar gibiyim. Ama bu kitapta asıl kaybın maddi değil de manevi olarak yıkımının ve buna rağmen herşeye inat umudu kaybetmemenin ne demek olduğunu öğreneceksiniz. Bir adam kendi eliyle once babasını sonra oğlunu, karısını, kızını, damadını, torununu belli zaman aralıklarıyla öldüklerinde toprağa gömdüğünü düşünün. Şimdi yukarıdaki kaybın acısımi yoksa bu yazdığım olayın acısımi daha büyük olur. Peki tüm bu kayıplara rağmen umudunu yitirmeyen bir adam var karşınızda desem....
    Iste bu kitap bana göre bir romandan çok daha öte bir yol gösterici hatta muhteşem bir öğretici olmuş. Samimiyetimle şunu diyeyim 10 tane kişisel gelişim kitabı okumaktansa böyle bir tek kitabı okumayı tercih ederim. Çünkü bu hayatın kendisidir. Son olarak şunu diyebilirim ki ; Çok güzel ve verimli bir kitap okudum. Okumak isteyen, merak eden var ise bir an once okuyun derim. Yeni bir kitap macerasinda buluşana dek sevgiyle kalın.
  • 272 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Biri doğadan bir parça taşıyor ruhunda..Ağaçlarla ve hayvanlarla iletişim kurabiliyor.
    Diğeri ise müziğe karşı inanılmaz yetenekli bir dahi.
    İki kız.Maria ve Clara.
    Birbirlerinden farklı ama bir o kadar da aynı olmalarının sebebini ise, dünyayı sarıp sarmalayan nefrete ve kötülüğe karşı verilecek olan savaş sırasında, iyilik adına diğerlerinin tek umudu olmaları olarak açıklayabiliriz.

    Benim nezdimde; sıradanlığa "Hadi şu işe biraz sihir bulaştıralım bakalım" deyip kenardan gülen insanlardan biridir Barbery -ki ilk tanışmamız değil kendisiyle - fakat bu kez beni etkilemeyi başaramadı.
    Neden bilmiyorum,zorlayan bir şeyler vardı.
    Belki olay örgüsünün daha farklı ilerleyebileceğini düşünmemden,belki hikayenin sonunun böyle bitmesini istemediğimden...Bu yarım kalmışlık hissini pek sevmediğimden..Belki de tanımlayamadığım başka sebeplerden..Bir türlü kurtulamadım okurken bu olmamışlık hissinden. Yaklaşık 9 saatte bitti boş vakitlerimin bolluğundan kaynaklı ama ben sanki asır geçmiş gibi hissettim. Sona ulaştığımda ise bir boşluk karşıladı beni.
    Kirpinin Zarafeti ile mi kıyasladım acaba içten içe? Bir benzerlik mi aradım diye düşünmeden edemedim.
    Yorucuydu ama mistik bir maceraydı herşeye rağmen.
  • Adıyaman`ın Akşamlarında Ruhuna Caz Ezgileri Dolduran Bir Kızın Hikâyesi

    Ben bir kitap ayracıyım ve Küçük Prens de sevgilim. Size kitap ayracı olana kadar geçirdiğim evreleri anlatacağım şimdi. Beni bir tek Küçük Prens anladı ve sevgilim olmaya hak kazandı!

    Önce radyonun sesini kısayım biraz. TRT3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Üç gün öncesine kadar niye kınandığımı, niye lanetlendiğimi merak edenleriniz olacaktır. Ben, ilk kez sekiz yaşında ölümle tehdit edildim babam tarafından. Anneler Günü için sınıfta kartpostallar hazırlamıştık ve öğretmenim en çok benim kartpostalımı beğenmişti. “Bunu annene hediye edeceksin değil mi?” diye sorduğunda, “hayır, Leyla Abla`ya vereceğim kabul ederse” dedim. “O kim?” diye sordu; “erkekken, ameliyatla kadın olan çok iyi birisi” diye cevap verdim. Cetvelle vurdu elime öğretmenim, azarladı, tek ayak üzerinde durdum sınıfta uzunca bir süre. Annem çağrıldı okula; annemin ilk yorumu şuydu, “çocuktur, ne bilsin söylediğinin ayıp olduğunu!” Bir ay boyunca okula gönderilmedim. Babam, pişman olduğumu duymak istedi benden. Pişman olmadığım için böyle bir şeyi söyleme gereği duymadım ve “seni gebertirim” dediğinde bana, “Leyla Abla, boş bir beşiğe ninniler söylüyor; o mu kötü, yoksa sen mi?” diye sordum babama…

    Dokuz yaşından itibaren birçok karga besledim; serçeleri, güvercinleri, kırlangıçları can bellediğim kadar, kargalar da canımdı benim. Arkadaşlarımın bana taktığı lakap “Uğursuz”du. Uğursuz bir kızdım ama kargalar bundan habersizdi.

    On iki yaşına geldiğimde, mahpuslara mektuplar yazıyordum. Bir dergide okumuştum mektuplara ne çok ihtiyaç duyduğunu mahpusların. Adresimi belirtmeden yazıyordum mektupları ve eminim nice mahpusun kardeşi, kızı, dostu olduğumdan.

    On dördümdeydim, mahallemize Süryani bir aile taşınmıştı ve akranım bir kızı vardı bu ailenin. Annem de, babam da yasakladı bana o kızla konuşmamı. Süryani bir arkadaşım olmuştu; aileme belli etmeden görüştüm arkadaşımla ve okul arkadaşlarım beni ispiyonladılar abime. Önce annem dövdü, “niye başka bir dinden arkadaş edindin?” diye, eve gelince de babam. Benden dört yaş büyük olan abimce ilk kez dövülmem, bu olay sebebiyle oldu.

    On beşimdeyken TRT 3 radyosunu keşfettim ve akşamları klasik müzik ve caz dinlemeye başladım ödevlerimi bitirdikten sonra. Annem ilahiler öğrenmemi istiyordu, babam dışarı çıkarken kapanmamı istiyordu, abim, kendisinin hizmetçisi olmamı istiyordu ve ben aryalar söylüyordum içimden; dayak yediğimde, aşağılandığımda, küçücük bir oda içinde kilitli kaldığımda…

    On altımda, seks işçisi bir kadınla tanıştım ve bana baktığı falda, “bir gün gelecek, hiç kimse seni dövmeyecek, hiç kimse sana bağırmayacak, özgürleşeceksin” dedi. Sarıldık birbirimize; benim bir ablam var, kendisi ailem olur. Gitmiş Adıyaman`dan bir gece yarısı; bana kendi yaptığı bez bir bebek bırakmış…

    On yedimde, “ölsen de kurtulsak senden” dedi babam. Annem,”seni doğuracağıma taş doğuraydım” dedi. “Namusun varsa al şu ipi, as kendini” dedi abim. Aşık olmuştum bir tıp öğrencisine. İdealim hukuk okumaktı. Mültecilerle ve seks işçileriyle ilgili projeler yapacaktık. Daha neler planlamıştık; ötekimiz olmayacaktı bizim… Abim, yazışmalarımızı buldu; uğursuzluğum yetmiyormuş gibi, bir de namussuz oldum!

    Üniversite sınavına girmemi engelledi ailem. İçime kapandım aylarca. Radyo dinlemem de yasaktı artık. Geceleri, el ayak çekilince, yazmaya başladım. Hikâyeler yazıyordum; kibirlere, ikiyüzlülüklere, hoyratlıklara karşı, sevgiyi, dayanışmayı, dostaneliği anlattığım hikâyeler…Ne ben incitiliyordum sözcüklerimde, ne transseksüeller, ne de seks işçileri, mahpuslar ve azınlık çocuklar…Annem buldu hikâye defterimi; okudu birkaç hikâyemi,. Sonra babama ve abime okuttu. Sonrasını anımsamıyorum; kendime geldiğimde bir kitap ayracıydım ve Küçük Prens`in sayfaları arasına saklanmıştım…

    On dokuz yaşındayım ve aynaya baktığımda bir kitap ayracı görüyorum yalnız`ca. Tek bir kitabım kaldı elimde, “Küçük Prens”. O benim canım, bir tanem, halimi ahvalimi bilen…

    Leyla Abla`nın beşiğine, seks işçisi ablamın hediyesi olan bez bebeği koymak isterdim; o bez bebeğe can katardık biz. Mahpus dostlarımla kocaman bir aile olmak isterdim ve Süryani arkadaşımla beraber Süryanice ninniler söylemek bize, aile bellediğim, dost bellediğim, sevgili bellediğim canlara…

    Üç gün önce dedim ki aileme, “bana biraz izin verin; kendimi asacağım, söz.” Yüzüme baktılar öyle uzun uzun. Babam, hiçbir şey demeden çıktı odadan. Abim, babam gibi öyle donuk, öyle umarsız, babamın ardısıra yürüyüp gitti. Öne eğdi başını annem; birdenbire yerinden kalkıp, “bekle” dedi bana. Ayrıldı yanımdan ve odaya girdiğinde, radyoyu bıraktı kucağıma. “Sözün sözse, sözümüz söz; dinle o gavur müziklerini gönlünce” dedi…

    TRT 3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Bir karar aldık ben ve Küçük Prens; duyumsadığım, içime bastırdığım ailemin, dostlarımın ve canlarımın izini süreceğim pek yakında. Küçük Prens`le beraber kavuşacağız o güpgüzel can sırlarına…

    Bir kitap ayracının hikâyesini dinlediniz; Adıyaman`ın akşamlarında, ruhuna caz ezgileri dolduran bir kızı, bu geceki rüyanızda , uzun bir tren yolculuğu yolculuğu yaparken seyredeceksiniz...

    Ergür Altan
  • 303 syf.
    ·4 günde·9/10
    Momo..
    Seninle tanışmamız 9 yıl öncesine dayanıyor. Dün gibi hatırlıyorum, 11 yaşına yeni girmiştim. Babamdan hediye olarak kitap almasını isterdim hep. Babam da ismine, kırmızı punto ile yazılmış olmasına, içerisindeki resimlere bakarak Momo'nun bir çocuk kitabı olduğuna kanaat getirmiş olsa gerek, elinde Momo'yla çıkagelmişti. Ee daha küçüğüm. Renkli, cıvıl cıvıl kapaklı bir kitap bekliyordum. Kitaba bakıp "Ama baba bu çocuk kitabı değil ki" dediğimi hatırlıyorum. Taa o zamanlarda doğru bilmişim. Kendisi ne çocuk kitabı, ne de yetişkin kitabı. Türüne ister roman diyin, ister masal diyin ama Michael Ende'nın bu eserini sadece çocuk kitabı kategorisiyle sınırlamak büyük haksızlık olur. Avrupa Gençlik Kitap Ödülü Şeref Listesine girmiş, yaklaşık otuz dile çevrilmiş bu kitabımızda yazar, o kadar sade ve ustalıklı bir dile sahip ki, kitap çocuklar için oldukça heyecanlı bir serüven kitabıyken; yetişkinler için zaman konusunu irdelemek açısından insanın içine işleyen masal tadında bir roman oluveriyor.
    Sonrasında ne oldu bilmiyorum ama Momo kitaplığımda alındığı ilk haliyle beni bekledi onca yıl. Daha bir hafta önce gözüme çarpmasa belki daha kaç yıl bekleyecekti. İyi ki fark ettim, belki de okumam için bu zamanın gelmesi gerekiyordu. "ZAMAN" Bu kelimeye çok dikkat edelim. Birazdan yüzlerce kez kullanacağım.

    Küçük bir kız çocuğu hayal edin. Bilinmeyen bir zamanda, hiç kimsenin bilmediği uzak diyarlardan gelmiş bir kız çocuğu. Ailesi, yeri yurdu yok. Dış görünüşü biraz garip, hatta temiz pak insanlara göre korkutucu. Ufak tefek, cılız yapısı nedeniyle de yaşı kimine göre sekiz, kimine göre on iki. Simsiyah, kocaman gözleri ve yine simsiyah kıvırcık saçları var. Ve öyle kimsesiz ki, adını bile kendisi koymuş. Momo!
    Peki, etraftaki insanlar kimsesiz diye, pis diye dışlıyorlar mı onu? Hayır. Seviyorlar Momo'yu. Oradaki insanlar doyuruyor Momo'nun karnını. Terk edilmiş bir tiyatroda bir oyuğu ev yapıyorlar Momo için. Seviyorlar onu. Çünkü Momo gerçek bir insan. Ve her şeyden önemlisi eşsiz bir dinleyici. Dinlemekte ne var, herkes dinler diyebilirsiniz. Sanmıyorum. Momo, şimdiki zaman insanları için ne zor bir şeyi yapıyor oysa. Tüm kalbiyle dinliyor. Ona anlatılan dertler birer birer halloluyor, en utangacının bile onun yanında dili çözülüveriyor. Tüm çocuklar en güzel oyunlarını Momo'nun yanında oynuyor. Hiçbir şey yapmasa bile herkesi sakinleştiren, huzur veren, mutlu eden bir yanı var Momo'nun. Herkesi çok seviyor, herkesle iyi anlaşıyor fakat insan daima bazı insanları kendisine daha yakın hisseder. Momo için de öyleydi. İhtiyar çöpçü Beppo ve birçok işi bir arada yapan Gigi. Bu ikisi Momo'nun en iyi dostları. Gigi, Momo'ya her gece masallar anlatıyor ve kendi küçük mutluluklarıyla dünyalarını güzelleştirirken bir gün aniden ortaya Duman Adamlar çıkıyor. Ellerinde çantaları, ağızlarında sigaralarıyla çıkagelen bu takım elbiseli adamlar insanları bir bir zaman tasarrufu yapmaya ikna ederler. Zamandan tasarruf. Kulağa hoş geliyor aslında değil mi? Ama bu kitabı okuduktan sonra fark ediyorsunuz bazı şeyleri. Şöyle ki, arkadaşlarınızla, sevdiklerinizle geçirdiğiniz hoş vakitleri, birisine harcadığımız o zamanları boşa geçmiş zaman olarak nitelendiriyorlar ve o zamanları biriktirip çalışmakla geçirin diyor bize Duman Adamlar. Sonrasında ne oluyor? Ben hemen söyleyeyim. İşte günümüz insanı! Zamandan tasarruf edeyim derken, başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değil. Artık yol üstünde oyun oynayan çocukları gören şoförler arabalarını durdurup onlara gülümseyerek bakmıyor -ki artık yol üstünde oynayan çocuklara rastlamak bile çok güç ama- Caddelerde karşılaşan tanıdıklar durup birbirlerine gülümseyip, halini hatrını sormuyorlar. İşe gidenlerin pencere önlerindeki çiçekleri seyredecek ya da sokak hayvanlarına, küçük bir kuşa yem atacak vakitleri yok artık. Ve anlıyorum ki, artık kimsenin kimseye ayıracak vakti yok. Bu noktada yine ince şeylerin annesinin en sevdiğim sözü geliyor aklıma.
    "Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya."
    Çok garip değil mi? Teknoloji bu denli gelişmişken, her şeye bu kadar kolay ulaşabilirken neden vaktimiz yetmiyor? Eskiden telefonlar var mıydı ki? Pekâlâ yoktu. Mektuplar vardı. Samimiyet vardı, sevgi vardı ve evet insanların birbirine ayıracak vakti vardı. O mektuplar, insanın kalbine uzanan ince yolda çiçekler açtırırdı. Ve şimdiye bakıyorum, telefonlar elimizin altında. Konuşmak o kadar kolayken attığımız mesajlara saatler saatler sonra cevap alabiliyoruz. Neden? Çünkü vakitleri yok. Insanlar zamandan tasarruf ettiklerini sandıkça, zaman azalıyordu. "Oysa zaman yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir." demiş yazarımız. Ne de güzel söylemişin!
    Duman Adamlar demiştik, işte bu adamlar bizi sevgi, dostluk, arkadaşlık gibi değerlerden yoksun bırakıp, bizim zamanımızı çalma peşindeler. Bizden çaldıkları zamanla var olabiliyorlar. Nitekim başarıyorlar da. Momo'nun arkadaşlarını ustaca kandırıyorlar, en yakın iki dostunu bile.. Peki sonra ne mi oluyor? Sonrasını ben söylemeyeceğim. Momo, bu pis gri adamlarla baş edebilecek mi, kaybettiğimiz değerleri kazanabilecek mi, okuyun öğrenin isterim efendim.
    Bu incelemeyi okumak yaklaşık 5 dakikanızı aldı. Her gün böyle bir tane inceleme okusanız ayda 150 dakika. Bunu yıl olarak hesaplarsak 1800 dakika. Yani ömrünüzden yıllık 1800 dakikayı boşa gitmiş sayar Duman Adamlar. Onlara göre okumak, öğrenmek bile zaman kaybı çünkü. İşte böyle ince hesaplarla, insan yaşamını daha tekdüze, daha zavallı ve daha soğuk geçirtmek emelleri. Saçmalık!

    Bir dakika sonrasının bile garantisi olmayan şu hayatımızda, ölüm her nefeste daha da yaklaşırken, zamandan tasarruf etme çabasının ne kadar saçma, ne kadar boş olduğunu anlatan muazzam bir kitap. Bir kez geliyoruz bu dünyaya ve başka bir hayatımız daha olmayacak. Bu sebeple daha çok gülümseyin, daha çok sevin ve sevdiklerinize bolca zaman ayırın. Bu hayatı yaşanılır kılan bu çünkü. Ve bu incelemeyi yazarken, tam da ölümden bahsetmişken usta sanatçı Ayşen Gruda'nın öldüğünü öğrendim. O da gitti.. iki gözümüzün çiçeği. "Biz insanların beynine beynine vurmadan, dostça, eğlendirerek bir şeyler anlatabildik. Bizden insanlara birçok anı, gülüşler kaldı, sözler kaldı. Bunu bilmek bana hoşnutluk veriyor." demiş. Tam da incelememde günümüz insanının eksiklerinden bahsederken, siz eskilerden bize kalan anıları, gülüşleri, sözleri bilmek de bana hoşnutluk veriyor. Nur içinde uyu güzel insan!

    Bu kadar zamandan bahsetmişken, değerli vakitlerinizi ayırıp buraya kadar okuduysanız ne mutlu banadır. Keyifli okumalar diliyorum, sevgiyle kalın!
  • 416 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Kitap 1981 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmış ve 31 yıl sonra 2012 tarihinde ise ilk kez Türkçeye tercüme edilmiş. 31 yıl önce yayımlanmış bir kitap neden şimdi basılmış diye düşündüm? Yüzlerce yeni kitabın yayımlandığı bu zaman diliminde o kadar kitap varken bunun tercüme edilmesi, bunun 'önemli bir değer' olduğunu düşündürdü.
    Mutlaka bir sebebi vardır. Yoksa laf olsun diye bu tür kitaplar basılmaz (ya da basılıyor mu?). Kitap bu açıdan dikkatimi çekti. Kitabın ismi veya yazarı değil.

    Kitap, Kabalcı'nın standart kapak tasarımları ve yazı tipiyle yayınevinin alametifarikası olarak kendisini gösteriyor. Kitap bir roman, hikaye, günlük değil. Sosyoloji, antropoloji, kültür, dil, din, tarih, coğrafya gibi çeşitli unsurları içinde barındırır. Özelde Kuzey Afrikalı Müslümanların toplum, yaşam, din, gelenek gibi çeşitli olguları; kabile, devlet ve genel olarak da yaşamlarını; din ve çeşitli etkiler içinde var olma durumlarını inceliyor. İbni Haldun'un düşünce yapısının uygulanabilir ve uygulanamaz biçimleri örneklerle açıklanmaya çalışılıyor. Fas, Tunus, Cezayir özelinde ama Libya ve diğer bazı Müslüman ülkelerin antropolojik yapısı da İbni Haldun'a göre kıyaslanıyor.

    Yazar, Müslüman coğrafyasına çeyrek asır boyunca yaptığı geziler de (ve özellikle kuzey Afrika) İslam ve İslam'ın
    toplumdaki yeri ve işleyişini incelemiş. Temel olarak bu topluma yabancı olanlara (Müslüman dünyanın dışındaki toplumlar) bu toplum aktarılmaya çalışılmış.

    Yazar, 'İslam bir toplumsal düzen projesidir' diyerek, iddialı giriş cümlesiyle Müslüman dünyasını sosyal bilimler açısından ele alıyor. Müslümanların daha çocukluktan itibaren -genelde- bildiği İslam'da ruhban sınıfının olmaması ve dini öğrenmek için illa bir şeyh, şıh veya ruhbanlık birimine ihtiyaç duyulmadığını belirtmesi, yazarın Müslümanlık açısından ortaya koyduğu bir durum saptaması.

    İbni Haldun, David Hume, Robert Montagne ve Edward Evans Pritchard'un düşünceleri kitabın temelini oluşturup, bunların Müslüman dünya üzerindeki antropolojik çalışmaları ve bunun üzerinden çeşitli toplum bilimi araştırmalarının yorumlanması yapılmaktadır.

    Kitap, toplum ve insan ilişkileri, toplumların dinleri, dilleri, ırkları, etnik yapısı, kavimlerin karşılıklı incelenmesi ve kültür
    oluşumları hakkında araştırmacılara yardımcı olmaya çalışıyor.

    Yazar, Robert Montagne'nin bir kitabından bahsederken kullandığı cümle (s.316) bu kitabın da hitap ettiği kitleyi tanımlıyor, yani: 'kesinlikle uzmanlara yönelik bir kitap'. Bu kitapta sadece bu konularda araştırma yapacak araştırmacılar için değerli bir kaynak eser olarak ortaya çıkıyor.

    Yazarın Yahudi kökenli olmasına rağmen belirttiği çeşitli ifadeler oldukça dikkat çekici bir durum sergiliyor. 'İslam ne ondan önceki bir geleneksel uygarlığı çürüttü ne de onun hayaleti gibi yaşadı. Kendi imparatorluğunu ve uygarlığını yarattı (s.17)' ya da 'İslam üç büyük Batı tektanrıcı din
    içinde moderniteye en açık olanıdır' gibi çeşitli örnekler anlatıyor.

    David Hume'nin başta 'Salınım Kuramı' olmak üzere çeşitli psikolojik modellemeleri ile birlikte, İbni Haldun'un işaret ettiği çözüm ise, toplumsal çözümler icat etmeden ortaya çıkan durumu analiz etmekten geçmektedir. İbni Haldun'un ifade ettiği dünya, geleneksel Müslüman uygarlığın kırsal yaşam ve kitabi anlayışı bir araya getirmektedir.

    Kuzey Afrika çöl yaşamı, kabileler, grup, gruptan ayrılma, dil, din bağlamında birbiriyle örtüşen ve çelişen düşünceler olacağı gibi büyük bir çatışmanında ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Kabile yaşamı, kabile yaşamının devlete ve bölgeye etkileri ve yaşam tarzları karşılaştırmalı olarak
    sunulmuş.

    Kitap içerik bakımından oldukça fazla altı çizilecek önemli bilgiler içermekle birlikte özellikle bu konularda 'uzman' kavramıyla bütünleşik bir okura yöneliktir. Yapılan karşılaştırmalar, alıntılanan metinler yapılan yorumlar standart okuyucu için değil, tamamen belli uzmanlık alanı içinde
    olan kişilere yöneliktir.

    Sadece Kuzey Afrika Müslüman toplumu da yok. Türkiye, Osmanlı etkisi ve bunun uygulanabilirliği de çeşitli görüşler altında ileri sürülüyor.


    Antropoloji, sosyoloji ile ilgili kişilerin mutlaka ilgisini çekecek bu kapsamlı çalışma ile sosyal örgütlenme, gelenekler, örfler, inanç sistemi, dil, din, vb. çeşitli olgular Kuzey Afrika özelinde, Müslüman gruplar temelinde inceleniyor. Kabilelerde dinin etkisi, evliya kültü, yaşayış, coğrafi şartlar ve dolaysıyla yaşanan sıkıntılar ve bunlar için yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Yazarın Yahudi kökenli olması içeriği nesnellikten uzaklaştırmamış ve Batı toplumuna, Müslüman topluma bakış açısını zenginleştirecek bilgi vermeye çalışmış. Tavsiye edilir.


    Notlar:

    1) Bu kitabın incelemesi 24 Nisan 2012 tarihinde yapılmıştır. Arşivden çıkarıp (tekrar düzenlenmesi, yazılması) 23 Ocak 2019 tarihinde bu siteye Müslüman Toplum eklenmiştir. Aradan 7 yıl geçmiş ama belki faydalanan biri olur diye ekledim. Bu yazı -diğerleri gibi- tamamen benim öznel düşüncelerimden oluşmaktadır. Bu inceleme de o şekildedir. İçerikte bahsettiğim o 'uzman' gruptan da değilim. Sadece düz bir okurun anladıkları ya da anlayabildiklerini ifade etmesi sayılabilir. 7 yıl sonra bilgisayar ortamında yazıya dökmenin biraz da sevincini yaşıyorum.

    2) Kitabın bazı yerlerinde Fransızca kelime, terim, kavramlar tercüme edilmemiş.

    3) 7 yıl önceydi. Bu kitabı alıp, notlar alarak okumuştum. O güzel insan, O iyi insan, O yardımsever, dost, arkadaş, canla biraz da bu kitaptan konuşmuştuk. Onun mekanında her zaman ki gibi ben de sigara ve çay onda sigara ve kahveyle, hayata dair her şeyin konuşulduğu bir durumun o günlük
    konuğu da bu kitaptı. Daldan dala gittik, tükettik sigaraları ve çayı ve sonra hayatı. Ve O dostun anısına ta 1990'larda dinlediğimiz ama çok sevdiğimiz Barış Manço'nun bu şarkısını kendime söylüyorum. https://www.youtube.com/watch?v=u7BBx4osZ-k Artık ben de sigara yok sadece çay varken, onda hiçbir şey yok. Ruhun Şad Olsun. / Dostun, arkadaşın........Ali K..
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan!

    Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz:

    Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim:

    “Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi”

    Nedir bu baskılar?
    Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!"

    İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken...

    Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda...

    Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı...

    Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim:

    https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y

    Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz!

    Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında...

    Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde:

    “Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ”

    İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu.

    Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım:

    “Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum."

    İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef...

    Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim.
    İclal e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:)

    Sevgiler ve saygılar ile...

    Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda
    http://www.christianjungersen.com