• 208 syf.
    “Gerçeklerle baş etmenin en iyi yolu, hayal kurmaktır.” -Hani-

    <<Bir kitap yazmak için gerekli olan malzemeler yazarımız tarafından verilecektir, kağıdımız kalemimiz hazırsa başlayalım.. >>

    “Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum, ne da olsa sayfayı doldurmam gerekiyor. Anlamsız şeyler yazmaya hakkım da yok. Eskiden bunu çok rahat yapıyordum ama bu fırsatı sonuna kadar kullandım ve şimdi anlamlı düşüncelerin gelmesini bekliyorum ama düşünceler…

    Bu sayfayı neyle doldurayım, bilmiyorum. Kafamda sayısız duygu, mevzu, fikir, tema oluşuyor ama hiçbirinde kelimeler, noktalama işaretleri, tireler, paragraflar ve benzeri bir şey yok. Ne de cümleler var.

    Pazara gitmeye karar verdim.
    Erzak almaya pazara gittim.
    Kelimeler, noktalama işaretleri, cümleler ve paragraflar satın aldım.
    Aşk, umursamazlık, tiksinme, hoşluk, acı satın aldım.
    Onlarca kapan satın aldım. Bulut gibi beyaz bir at aldım, bir de doru at (yağız at satılmıştı), çok sayıda böcek…

    Bütün bunlar, bu beyaz sayfayı doldurmak içindi.”

    Tebrikler artık bir yazarsınız! Espiritüel bir giriş yapayım dedim olmadı neyse konudan sapmayalım. Çünkü yazar konulardan sapıyor ve sıklıkla bunu tekrar, tekrar ve yine tekrar yapıyor.

    "Ah, yazdıklarımı okuması için ateşe armağan ettiğim zamanlar, ne iyi zamanlarmış! Ateş çok iyi bir okurdur, çok dikkatli bir musahhihtir aynı zamanda ve her türlü hatayı düzeltir." (s. 19)

    Yazdıklarını ateşe atanları anlıyorum, daha iyisi için ateşin yorumu gerekebilir. Sayfaları neyle dolduracağını bilmeyen, masasının başında kendisini bir başkası gibi hayal eden, hayal etmekle kalmayıp karakter haline getiren yazar/anlatıcı metaforlardan medet umar, bir şeyi başka bir şeyi benzetme, başka bir şeyle açma çabası bir akışsa kendisi de kapılacaktır buna. Hem bir masa başında insan en fazla nereye gidebilir? Uzağa, evrenin ötesine. Gider gibi yapar. Gidecektir o halde. Gitmiştir içtenlikle hülasa.

    “Beş dakikalık kum saatini ters çevirdim ve mavi gözlü sivrisineğin, kayıp Cimşer’in, dokuzuncu sınıf öğrencisi Lia’nın, grafamon yazarın, Lia’nın erkek kardeşi Gia’nın, Manana’nın, esintinin, sıtmanın, yer ile göğün, çıkmaz sokağın, parmaklıklı pencerenin, bu hikâye de yer alan ve almayan herkesin hikâyesi başladı… “ (sy 21)

    Sivrisinek katilini arıyor, bunu herkes bilir, bilmeyenler de kısa sürede öğrenir, roman yazarını arıyor, okur yazarı arıyor, gökyüzü mavisini, yol amacını, hastalık sağlığını, peki şehir kimi arıyor?

    Mavi gözlü böcek( yani sivrisinek) -konuşan bir sivrisinek olduğuna göre mavi gözlüsü de oluyormuş demek ki, “Kuşkusuz ben buna inanmıyorum, sanırım siz de inanmayacaksınız. İnanan inansın, ben engel olmam.”-

    Şehrin ortasında, insanların rüzgârında adamı arıyor. Yani katilini. Eğer onu bulursa ve onun elinden ölürse inanıyor ki asıl yaşamına o zaman kavuşacak sivrisinek. Peki bulabiliyor mu? Bulduğunda adam katili olmayı kabul edecek ve acımasız olmayı öğrenebilecek mi? Gökyüzü neden açık mavi?

    Bu dağınıklık nasıl toparlanır, toparlanmaz. Bölümler bir araya geldiğinde bütünden fazlasıdır. En olmaz yerlerden en olmaz şeyler bağlanır, çözülür de az biraz. Ya da çözülemez bir kaosa dönüşür. Yeterli midir peki? Ya yetemezse? O zaman da yetersizliğin gölgesi belirir, yazar o gölgeyi alıp masasının bir köşesine koyar. Onca şey, evrenin her bir zerresi biraz mürekkebe, biraz kağıda nasıl sığsın?

    “Bir yol içinde iki yol var! Bu ne anlama geliyor olabilir? Hiçbir yolun olmadığı mı?”
    (“Yol” deyince aklıma geldi: Problem: YOL’u arayan kişi, ne olduğunu bilmiyor.. Neyse yola çıkan kişi, yerle bir olmazsa, bir yere varır sonunda.)
  • "Bir göl vardı evimizin karşısında,
    Mavi gözleri olan,
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca. Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

    İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah!
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş,
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz."
  • Gözlerini açıyor, yataktan kalkıyor, duştan sonra aynada yüzüne bakıyorsun.
    Uyandın!
    Hava aydınlanmamış henüz. Yollar dolmamış. Çöp arabaları ve sokak köpeklerinin mahalle araları. Birazdan sadece insanların duyduğu sırra üflenecek ve hayat başlayacak. İşe gitme telaşları, sigara altları, haydaa telefonunu unutmuşsun dön bakalım eve. İki adım uzaklaşılmış olunsa dahi ne can sıkar o dönüşler. Unuttuğuna mı yanarsın, döndüğüne mi? Geç kalma korkusu mu dolaştırır ayaklarını?
    O an ‘neden’ diye sormuyorsan, ‘mutluyum’ diyorsun!
    Sorgulamaya başladığın anda çöküyor hayat.
    Yıkıntıların arasında kalırsan, göçük altında seni kimsenin aramayacağını ve yokluğunun fark edilmeyeceğini de biliyorsun.
    Bugün sen olmasan ne değişir dünyada?
    Sen yoksun diye buz atılmaz mı rakıya?
    Paçanga böreği ara sıcak olmaktan çıkar, ana yemek mi olur?
    Arnavut ciğerine senin adını mı verirler törenle?
    Balıklar karaya mı vurur üzüntüsünden?
    Buzullar erimez, Eskimolar, bıktık bu hayattan madem o yok Ekvator’a taşınıyoruz mu der?
    Tüm çocuklar masumdur ama en masum çocuğun adı, inanmaktır!
    Beklentiyi, umudu, mavi gökyüzünü, akla gelecek veya gelmeyecek ne kadar güzel şey varsa, o kadarını barındırır içinde.
    Tüm okyanuslar senin derler, inanırsın!
    Jüpiter de senin!
    Ormanda adını bile bilmediğin tüm kök salmış ağaçlar, gölgeleri ve kuytuları da senin!
    Dünyanın hâkimi gibi hissedersin fakat amaaan bugün de işe gitmeyivereyim demezsin!
    Yatakta biraz daha kalmak, uyanınca okyanusları kırk dokuz yıllığına kiraya vermek, ormanları kürdan üreten şirketlere satmak gelmez aklına.
    ‘Emekli olunca’ diye başlayan cümleler kurmaya başlarsın haddinden fazla sıkıldığında.
    Kimse de sana Jüpiter’e yerleş aklını vermez. Zaten senin kardeşim!
    Tuttuğun takım şampiyon olur o sene.
    Hayatının en büyük balığını yakalar, üstüne de bir hafta tatil yapınca unutursun her şeyi.
    Nefes alıp vermenin kirası olarak gelen faturaları ödersin!
    Okul masraflarından sebep senetler imzalarsın.
    Yaşadığın hayata değil de çok içtiğin bir akşam sağa sola bulaştın diye üzülürken yakalarsın kendini.
    Ormanda çok ağaç vardır.
    Jüpiter çok uzak, okyanuslar çok büyük ve sen çok küçüksündür.
    Hazmetmenin zorlaştığını, her şey olabilecekken kendi gibi olan adamlara saygı duymak gerektiğini öğrenirsin.
    Çıplak bir Eskimo’nun yanındaki şezlonga uzanması bile şaşırtmaz seni.
    “Sıkıldık ağabey kurutup kurutup ringa yemekten, içimiz dondu. Değişiklik olsun dedik.”
    Rahat büyüyenler, arabayla geçerken gördüklerini sokak çocuklarını Dali çizmiş zanneder. Bilmezler ki her sokak çocuğu Vinci olabilir ekmek parasına!
    O yüzden gündüz ayakkabı boyacısıdır en usta klarnetçi.
    Balık lokantalarında çiçek satar tacı elinden alınmış kâinat güzeli.
    Aradan yıllar geçince bu defa İstanbul’da Sirkeci’de rastlarsın Eskimo’ya. Kılık kıyafeti değişmiş, oturuşu kalkışı topluma uymuştur.
    Balina kemiğinden tespih satıyor, evde kalmışlara penguen falı bakıyordur!
    İnanınca çıkıyormuş söyledikleri ama üç güne kadar ama üç vakte…
    Bir gece uyanırsın gökyüzüne bakarsın yıldızları göremezsin.
    Denize girersin balıkları göremezsin.
    Ormanda yürürsün ağaçları göremezsin.
    Duymasını bildikten sonra her ağacın, her taşın, bir hikayesi var! Bilirsin oysa, anlattıkları masalları bile dinlemiştin zamanında!
    Tüm çocuklar masumdur ama en masum çocuğun adı, inanmaktır!

    25 Şubat 2021
    Ali Gülcü
  • Gözlerin diyorum gözlerin
    Peygamber çiçeği
    Kır meleğim
    Kalabalık bir ormanda
    Islanmak gibi
    Sevgilim..

    Gözlerin diyorum sevgili
    Gözlerin..
    Kahvenin en durusu
    Toprağın en zarifi
    Sıcacık bir odaya
    Kurulmak gibi
    Sevgili..

    Dalıp dalıp gitmek gözlerine
    Kaybolmak sonsuzluğa doğru
    Cennete adım atmak
    Sessizliğe karışmak
    Durulmak gözlerinde
    Rengine bulanmak
    Dinlemek sessizliği
    Sisli bir kış gecesi
    Ateş mavisi
    Soğuk düşlerde
    Titremek gibi
    Sevgili..

    Sevdiğim senin gözlerin
    Gardenya kokusu
    Bahar uğultulu
    Kelebek heyecanlı
    Bir deli iklim
    Yenilmiş şahit
    Kırılmış kalem
    Kördüğüm gibi

    Sevgilim..

    Bana her renk senin gözlerin
    Çevir bana gözlerini
    Kandır beni
    Çocuklar gibi
    Hey gidi hey...
    Düşen düşlere bak
    Katre katre üstüme
    Kaplar hayalimi
    Çizerim mevsimleri
    Yağmura aldanırım
    Yorgun kirpiklerim
    Göz kapaklarımda resmin
    Yaşamı boyar
    Hayata rengini bulaştırır
    Kalbime adını
    Maviye ismini yazarım

    Sevdiğim..

    En güzel mahcubiyetim benim
    Gül biraz..
    Dünya ayna olmuş bana
    Seni yansıtır
    Ruhuma dokunan
    Gözlerindir sözlerin
    Gözlerin yaşama hayat katar gibi
    Gözlerin yaşamın en değerli sesi
    Sevgilim..
    Gözlerinde herşey mümkünmüş gibi
    Gül yüzlüm
    Canım benim
    Bilirmisin
    Seni her gördüğümde
    Peygamber sevinci dolar göğsüme
    Kalbim fazla yüklenir bedenime işte
    Heyecanlanırım
    Dayanamam,bilirsin
    Sen benim
    Biricik meleğim
    Peygamber çiçeğimsin

    Sevgilim..

    Gözlerim gözlerinin
    Çevir bana gözlerini
    Cennetimin anahtarı
    Ahiretim benim
    Doyulmaz pınarların
    Durulmaz ırmakların
    Yaşam kaynağım
    Mahrum etme beni
    Kana kana içeyim
    Hadi kandır beni
    Kandır hadi..

    Sevgilim...

    Kuşlar semaya uçar
    Özgürlüğünü ilan eder
    Mavi canlanır
    Toprak dans eder
    Sen açınca gözlerini
    Hadi gül biraz..
    Gül hadi..
    Sevgilim...
    Bir tanem
    Dayanamam,bilirsin
    Bana her renk senin gözlerin
    Sevdiceğim
    Seni hep sevdim
    Seveceğim
    Kalbimin şenliği
    Yaşama sevincim
    Hayatımın rengi
    Eksik yanım
    Tırtılım
    Aşk çiçeğim benim
    Mukaviyetsiz bir sevgidir
    Sana beslediğim
    Çiğerimde soluduğum
    Ruhumda büyüttüğüm
    Gözlerinden öperim..
    Hadi gül biraz..
    Ay doğsun geceme
    İzin kalsın gözlerimde
    Gerçi sinirliykende
    Az güzel değilsin
    Bence..

    İşte şimdi hayat anlamlı
    İşte şimdi yaşamak değerli
    Ölmek seninle
    Ağlamak
    Gülmek
    Keyifle
    Şimdi seninle
    Seninle güzel
    Seninle güzel..

    Sevgili...

    Hiç bırakma beni
    Bana her renk senin gözlerin
    Ciğerimde soluduğum
    Ruhumda büyüttüğüm
    Kalbinde sırları buldum
    Kalbinde uyudum
    Allaha yaklaştım
    Sana geldim
    Sen oldum
    Yaşlarımı dizdim tesbihe
    Semaya sırlı dualar gönderdim
    En güzel dileklerimi
    Senin için ettim
    Mahramiyetim benim
    Hadi gülsün yüzün
    Gülsün hadi..
    Gözlerinden öperim..
    Sen benim biricik
    Meleğim..
    Peygamber çiçeğimsin..

    Beni unut
    Bunu unutma
    Sevdiğim...
    Sen alemin özü
    Kainatın gözbebeği
    Biricik meleğimsin
    Benim.

    ( MERT BIYIK )
  • Düşünmemek – zaten sizin de istediğiniz budur. Işıkları söndürürsünüz, çünkü ışığın her şey gibi düşünceleri de uyandırıp gerçeğe taşıdığını sanırsınız. Karanlığa sığınıp karanlığın kollarında saklanmak istersiniz. Daha rahat soluk almak için üzerinizdeki giysileri çıkarır; artık hissetmemek, biraz dinlenmek için kendinizi yatağınıza atarsınız. Ama düşünceler, onlar dinlenmek bilmezler; artık bitap düşmüş duygularınızın etrafında yarasalar kadar karmaşık ve gizemli şekilde kanat çırpar ve fareler kadar açgözlülükle kurşun kadar ağır yorgunluğunuzu kemirir, oyarlar. Ne kadar sakin yatarsanız, anılar o kadar huzursuzluk verici, karanlıkta gözlerinizin önünde uçuşan hayaller o kadar canlı, heyecanlandırıcı olurlar. Böylece yatamaz kalkar ve gözlerinizin önünden gitmek bilmeyen bu hayaletlerden kurtulmak için ışığı yakarsınız. Ama ışık yanar yanmaz gözünüze ilk çarpan, yine mavi zarf ve sandalyenin kenarına atılmış çay lekeli ceketiniz olur. Her şey size unutmak istediklerinizi anımsatmakta, sizi uyarmaktadır. Düşünmemek – sizin de istediğiniz budur ama bilinciniz buna izin vermez. Böylece odada bir aşağı bir yukarı dolaşır, dolabı, sonra birbiri ardından çekmeceleri açıp karıştırmaya başlarsınız, ta ki içinde uyku ilaçları olan küçük cam şişeyi bulana dek. Sonra yine kendinizi yatağa atarsınız. Ama kaçış olanaksızdır. Uykuda da karanlık düşüncelerin dinlenmek bilmez fareleri uykunun karanlık kabuğunu kemirir ve siz sabah uyandığınızda kendinizi vampirler tarafından kanı emilmiş biri gibi bitkin ve halsiz hissedersiniz.
  • 138 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10 puan
    1958’de doğan Haldun Aydıngün 1984 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nin Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Bir tekstil firmasında mesleğini icra etmesinin yanı sıra kişisel hobileriyle de ilgilenmeye devam eden Aydıngün, bilimkurgu başta olmak üzere dağcılık, gezi, fotoğrafçılık ve yazarlık gibi alanlarda kendini geliştirdi. Yazarlık kariyerini de bu alanlar üzerine inşa eden yazarın bilimkurgu alanında birçok romanı ve öyküsü bulunuyor.

    İlk kitabı 1991 yılında Mavi Bulut Yayınları’ndan “Başkan Oyunu” ismiyle yayımlandı. Kapağı yüzünden satmadığı söylenen kitabın telifi Yayınevi Yayıncılık’a geçti ve 1992’de “2000’li Yılların Öyküleri” ismini alarak içindeki öykülerle birlikte yeniden basıldı. 7 öykü barındıran eser, Türk bilimkurgu edebiyatında öykücülük anlamında bayrağı biraz daha ileri taşımayı başaran kitapların başında geliyor.

    Öykü konularına göre değerlendirildiğinde yazıldıkları dönem için sırıtmayacak kurgulara sahip olduğunu belirtmek yanlış olmasa da, işleniş ve edebi dil anlamında zayıf kaldıklarını söylemek mümkün. Yapay diyaloglar ve altı doldurulmayan karakterler ile birlikte tüm iyi konuların bir nebze heba edildiği görünüyor. Öykülerin konusu ise kısaca şöyle:

    1. Başkan Oyunu

    Bir Black Mirror senaryosu gibi hissettiren bu öyküde, geleceğin devlet yöneticileri bir bilgisayar oyunu ile yetiştirilmektedir. Bir simülasyonun içine girerek orada devlet yönetimine dair arttırılmış gerçeklik ile deneyim kazanan çocuklar, belli bir süre sonra derecelendirilerek uygunluklarına göre ayrılmaktadırlar. “Başkan Oyunu” adı verilen bu oyunu dünyada en iyi oynayan çocuk ise birçok özel kuruluşun da dikkatini çekmeyi başaran Murat olur.

    2. Denizde

    Birbiriyle savaş halinde olan devletlerin teknoloji yardımıyla gizlendikleri bir gelecek portresi. Savaşın olduğu bölgeden kaçarak aylardır denizde sürüklenen bir savaş gemisi dış dünyadan gelen mesajlara kulak tıkayarak yoluna devam etmektedir. Zira gelen her mesaj dezenformasyona uğramış olabilir.

    3. İnsansı – Android

    Yine Black Mirror’ı hatırlatan bir öykü daha. Leyla’yı bir trafik kazasında kaybeden Torin, arkadaşı Tsetu’nun önerisiyle çok sevdiği eşinin bir android olarak hayatına geri dönmesini sağlar. Bu durumdan habersiz olan ve kendisini insan sanan Leyla ise bir süre sonra gerçeğin farkına varacaktır.

    4. Teyp Kasetleri

    Dedesini hiç görmemiş olan Gülçin, onun ölümünün ardından kalan eşyalar arasında bir kutu kasete rastlar ve bu kasetlerin kendisi için kaydedildiğini anlar. Kasetleri uzun bir vadeye yayarak dinler ve hiç görmemesine rağmen çok sevdiği dedesiyle arkadaş olur.

    5. Karşılaşma

    Günümüzde bilim insanlarının üzerinde çalıştığı bir konu olan sentetik yiyeceklere dair düşündürücü bir öykü. Ürettiği N4 ismi verilen sentetik yiyeceklerle aynı isimli neslin ortaya çıkmasını sağlayan bilim insanı Bilge Ersoran, oğlu Sinan’ın bu konudaki sorularını yanıtlar. Bu yiyecekleri yiyerek yalnızca 30 yaşına kadar yaşamak mümkündür.

    6. Telefon

    İnsanların özel hayatlarını dışarıya açmaktan çekinmedikleri bir gelecekte Jülide “özel haber bırakma servisi” adıyla bir iş kurmuştur. Gün geçtikçe artan abone sayısı ile birlikte birçok arkadaş edinen Jülide kendisini arayan insanların sırlarını öğrenerek onlara yardımcı olmaktadır.

    7. Uyanış

    Rüyasında kendini post apokaliptik bir dünyada bulan birinin uyandıktan sonra yaşadıklarını sorguladığı ve gerçek ile rüyayı tam olarak ayırt edemediği bu sıra dışı öykü ile sonlanıyor kitap.
  • Zayıf ya da güçlü halkıyla bütün bu dünya, yoksulların kulübeleri veya kodamanların gösterişli saraylarıyla bütün bu yapılar, bütün bunlar, bu alacakaranlık altında, koyu mavi gökte hafif bir buğu gibi biraz sonra silinip gidecek bir masal düşüydü sanki…

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski