• Biraz ani oldu tabii ama zaten her güzel şeyler öyle olmaz mı?
  • 192 syf.
    ·11 günde
    Okuyup bitirdiğim günden beri üzerinde düşünüp tarttığım noktalar hâlâ birbirine kavuşmasa da dilimin döndüğünce anlatacağım bu derdi güzel kitabı.

    Yukio Mişima'nın kitaplarına sıklıkla rastlasam da hiç okumamıştım. Yazarla ve bu kitapla tanışmamı sağlayan, hatta kitabı birlikte okuduğum kitap kardeşim Burcu Çınar oldu. Sağol canım.

    Kitabın arka kapak yazısında bazı iğreti cümleler vardı. Haliyle okumak istememiştim. Okumaya başlayınca da ilk sayfalar akıp gitti. Orta kısma gelince biraz duraksadım. Hatta yer yer koptum diyebilirim. Evet, tam bir hayal kırıklığı derken yazar beni çok güzel şaşırttı. Beklediğim şeyler olmadı. O yüzden kitabı sevdim mi, sevmedim mi bilmiyorum.

    Çağdaş Japon edebiyatının en önemli yazarlarından Yukio Mişima, bu kitabını yazarken edindiği kaygı karakterimiz Etsuko üzerinden ilerliyor. Her ne kadar destekleyici karakterler olsa da Etsuko ve içinde bulunduğu ruh halleri kitabın tüm yükünü üstlenmişti. Kitap yerlerde dediğim an Etsuko alıp kitabı zirveye çıkardı. Çok iyi dediğimde de bu Etsuko ne yapıyor dedim, kendimle çatıştım.

    Etsuko, evlilik yaşadığı süreçte istediği mutluluğu ve ilgiyi görememiş. Adeta eşinin hayatında bir boşluktan ibaret. Evlilikleri tökezledikten sonra düşüşe geçiyor. Erkeğin gözü dışarıya kayıyor. Belki erkeğin de haklı yanı vardı ama sanırım bu durum çift taraflı. Etsuko, bu süreçte eşinin hastalığına ve ölümüne tanık oluyor. O sürecin yorgunluğuyla birlikte eşinin ailesinin yanına gidiyor. Tıkandığım bir diğer nokta da bu oldu. Çünkü kadın, kayınpederiyle evleniyor.

    Bir evde iki üç aile birden yaşıyor. Her birinin yaşantılarını, fikirlerini veriyor yazar. Buna tamam. Ama bitmiyor işte. O evde evli olduğu kayınpederinin gözünün içine bakarak bahçıvana aşık oluyor. İşte tüm her şey burada başlıyor. Mişima, Etsuko'nun kişilik analizlerini bize verirken onun ahlak anlayışını da sorgulatıyor. Kitap başlı başına bir varoluş sancısından ibaret.

    Bir kadının varoluşuyla, aklıyla, ruhuyla, kalbiyle mücadelesini dile getiriyor. Emin değilim ama sevdim kitabı.

    [Kaynak: https://www.instagram.com/...igshid=fh4srmsgeb82]
  • 336 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dünya Ağrısı

    Ayfer Tunç'tan okuduğum ilk eser. İtiraf etmeliyim; Ayfer Tunç ismini son zamanlarda sık sık görmeye ve duymaya başlamıştım. Yazarı beğendiğini söyleyen hocalarım vardı. Buna rağmen biraz tereddüt ederek başladım Dünya Ağrısı'na. Sayın Tunç, tereddütlerimin boşuna olduğunu gösterdi. Kitap gittikçe içine çekti beni. Sürükledi mi desem yoksa ben mi sürüklenmek istedim o konuda bir şey söylemem mümkün değil. Çünkü "kitabı siz okumuyorsunuz, kitap kendini okutuyor." Yazar, Mürşit adındaki karakter özelinde toplumun -İsmet Özel'in "Ne derler acaba diye kahrolası bir put vardır" sözündeki ne diyecekleri merak edilen baskın gücün- beklentileri ve telkinleri doğrultusunda hayatını oluşturmak zorunda kalan kişilerin bilindik ama ilginç hikâyelerine ayna tutar. "İnsan bir uçurumdur." sözü sık sık tekrarlanarak okuyucuda bu hissin oluşmasına öncülük eden yazar, sanki dünyanın bütün ağrısını kaleminden Dünya Ağrısı'na oradan da okura boşaltarak bu sırra vakıf olan kişi sayısını arttırmak istiyor. Söz konusu sırra vakıf olmak isteyen herkesin okuyabileceği güzel bir roman. Okuyun pişman olmazsınız.
  • 479 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Oğuz Atay için kahramanları önemliydi. Anlatmak istediği her şeyi kahramanları ile aktarmak ister okuyucusuna. Bu kahramanlar onun iç dünyasının bir yansıması gibi gelir bana. Onlar konuştukça o da kendi sorunlarını çözmek ister. Sanki kahramalar onun için bir denizdir. O denizin dalgasıyla kahramanları düşünceleri ile çırpınır. Deniz durgunken ise kahramanlarında bir durgunluk bir sessizlik vardır.

    Hayatı bir anda her şeyi yaşamak isteyen herkesin yaptığı her şeyi yapmak isteyen Hikmet Benol'un hikayesine konuk oluyoruz. Hayatı dolu dolu yaşamak ister. Herkes mutlu diye mutlu olmak ister. Herkes oraya gitti diye oraya gitmek ister. Herkes evlendi diye evlenir. Herkes sevdi diye sevmek ister. Herkes akıllı diye akıllı olmak ister. Hayatı yaşamalıydı bir çırpıda, bir anda. Ancak bu tempoda yorulduğunu hisseder. O bu dünyanın oyununa katlanamaz. Ve kendi oyununu yazmaya karar verir. Kendi oyununu yazmak için eşi Sevgi'den ayrılır ve gecekondu da yaşamaya başlar.

    Gerçeklerin peşinden gitmek için kendini gecekondu mahallesine bulduğunda düşüncenin tehlikesine tanık olmaya başlar. Gerçeğin peşinden gitmenin tehlikesini gördüğünde gerçekle oyun oynamaya karar verir. Bu oyun tehlikeli bir oyun olacaktır. Hayat da tehlikeli bir oyun değil midir?

    "Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım."

    Hikmet hayatın içindeki oyuna karıştığında Hikmetler ortaya çıkmaya başlar. Bu Hikmetler de nedir böyle. Hayatta karşılaştığı her durum içine başka Hikmetler yaratmıştır. Bu Hikmetler bir arada bulunabilir mi?

    Şimdi hayatınızı düşünün. Karşılaştığınız her durum karşısında aynı şekilde davranmadığınızı fark ettiniz mi? Hayattaki tehlikelere oyun şeklinde yaklaşan Hikmet kendini parçalayarak kendini hayatta tutmak için bölünen bir Hikmet. Bu bölünmeyi fark ettiğinde oyunlar da kendini gösteriyor. Kendini anlamak isterken Hikmet kendini oyunun içinde bulur.



    "Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)"

    Oğuz Atay'ın kahramanları yaşanırken değil öldüğünde anlaşılıyor. Sanki Oğuz Atay bir ders vermek istiyor. Yaşarken anlaşılması gereken insanların sesini duyurmak istiyor. Yaşamak isteyen insanların anlaşılmasını istiyor Tıpkı kendisinin anlaşılmasını istediği gibi. Hayatın oyunu ile o da öldükten sonra anlaşılanların yanında yer alıyor. Sanki kendi geleceğini önceden görmüş gibi karakterlerini hayat ve ölüm arasındaki o çizginin tam ortasına koymuş.

    Hikmet'in yaşamında gerçekler ve oyunlar iç içe harmanlandığında artık neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlamaz.

    "Oyunlar, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de, bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır."

    Bana göre Oğuz Atay'ı zamanı geldiğini hissettiğiniz zaman okumaya başlamanız gerekiyor. Onun yazdıklarını anlamanın en iyi yolu bana göre bu. Ben o zamanı hissettim ve başladım. Okurken kelimelerin ve düşüncelerin ahenki ile dolaştım sayfalarda.

    Hayat oyunsa bu oyunu en iyi şekilde oynayın.
  • "Nasılsın?" diye sordum.

    "Nasıl mıyım?" diye tekrarladı ve kafasını kaşıdı.

    "Hasta olduğumu söyleyemem. Ama iyi de hissetiğimi söyleyemem. Aslında bir şey hissettiğimi söyleyemem!"

    "Acı çekiyor musun?"

    "Çektiğimi söyleyemem."

    "Hayattan zevk alıyor musun?"

    "Aldığımı söyleyemem."

    Bu insanı, gizli, bilinmeyen, dayanılamayan bir boşluğa itiyor olmaktan korkarak duraksadım.

    "Hayattan zevk almıyorsun." diye tekrarladım ve biraz çekinerek "O zaman hayatı nasıl hissediyorsun?"

    "Hiçbir şey hissettiğimi söyleyemem!"

    "Ama yaşadığını hissediyorsun değil mi?"

    "Yaşadığımı hissetmek mi? Hayır. Uzun zamandan beridir böyle hissetmiyorum."
  • Taşkınpaşa’nın adı eskiden Damsa’ydı. Bizim yönetimin kafası biraz hastadır. Bütün köylerin adını değiştirir, uyduruk yeni adlar kor. Ama şehirlerin bazısını değiştirir, hepsini değiştiremez nedense. Isparta, Konya, Manisa, İzmir, İstanbul kalır örneğin. Damsa’yı değiştirdiler, iyi etmediler. Hiç insan Refik Başaran’ın köyünün adını değiştirir mi?
  • Andine Gher'i tepeden tırnağa süzdü.
    "-Bir taşın altından mı çıkıverdi? Belki de en yakın lağımdan dışarı sürünmüştür!"
    "-Buna katlanmak zorunda mıyım Üstad Althalus?" diye sordu Gher, açık bir öfkeyle."
    -Ona izin ver Althalus, diye fısıldadı Emmy'nin sesi.
    -Bu ortalığı biraz fazla karıştırmaz mı? diye îtiraz etti Althalus.
    -Sâdece yap!
    -Sen nasıl istersen Em. Althalus çocuğa baktı;
    "-Cevap vermekte özgürsün Gher. Ama dikkatli ol. Sevgili Andine'imizin sesi anlamlıdır ama, aynı zamanda delicidir de..."
    "-Bu da ne demek oluyor?" diye sordu Andine, sesi birkaç oktav yükselmişti.
    "-Sesinize hayranız, Majesteleri" diye cevapladı ifâdesiz bir yüzle. Ama yükselişlere biraz çalışsanız iyi olur. Derin nefes egzersizleri yapmayı düşünebilirsiniz. Sesinizin altını biraz güçlendirin ki, bir fısıltıdan bir çığlığa o kadar hızlı geçmek zorunda kalmayın. Kontrol etmeyi öğrendiğinizde çok daha etkileyici olacak." Gher'e baktı; "-Eklemek istediğin başka bir şey var mı, evlat?"
    "- Sâdece O'na, bu burnu havada tavırlarının umurumda bile olmadığını söyleyecektim" diye karşılık verdi Gher. Andine'e baktı; "-Pekâlâ, leydim, ben bir orman köylüsüyüm. Ne olmuş? Görünüşümden hoşlanmıyorsan, o zaman bakma! Annem babam yok ve paçavralar giyiyorum, çünkü tek bulabildiğim bunlar. Bunun seni ilgilendirmesi için bir sebepte göremiyorum. Hayatta kalmaya çalışmakla o kadar meşgûlüm ki görünüşüm hakkında endişelenecek vaktim yok ve bu hoşuna gitmiyorsa, üzgünüm."
    -Kenara çekil Althalus. Emmy'nin sesi oldukça hevesli geliyordu.
    -Şimdi bir şeyi halledeceğim. Althalus bilincinin kabaca bir yana itildiğini hissetti.
    Andine ağzı bir karış açık, Gher'e bakıyordu.
    "-Kimse benimle böyle konuşamaz!" dedi güçlükle.
    "-Yüzüne karşı değil, belki," diye cevâbı yapıştırdı Gher, ama bence çeneni kapayıp ne söylediklerini dinlemeyi denesen, hakkında gerçekten ne düşündüklerini görürsün. Ama bilmek istemiyorsun, değil mi? Ben, senin gibi bir sarayda yetiştirilmedim, leydim. Ben bir çöplükte büyüdüm, bu yüzden gösterişli tavırlar bekleme."
    "-Bunu dinlemek zorunda değilim!"
    "-Mecbur değilsin ama, gerçekten dinlemelisin! Ben de senin gibi nefes alıp veriyorum leydim ve havanın sâhibi sen olmadığına göre, buna benim de senin kadar hakkım var. Çekil git, leydim. Beni, benim seni ettiğimden daha beter rahatsız ediyorsun!.."
    David Eddings
    Sayfa 214 - Artemis Yayınları