• Bugün, sefillerin imdadına koşmaktan, yeryüzünde bir parçacık adalet dağıtmaktan, hakları biraz olsun geri vermekten başka bir ödev yoktur.
  • 372 syf.
    "Bütün bunlar olurken Tanrı neredeydi? #82826480

    Ensest ; #81919172 ,
    bazı kaynaklarda da kısaca "Aile içi yasak ilişki." (TDK), "Yakın akrabalar arasında gönüllü ya da gönülsüz cinsel ilişkidir." (Fiziksel, Psikolojik, Cinsel İstismar) (Vikipedi) olarak açıklanıyor.

    Ensest suçlularını da birer ruh hastası pislik olarak düşünebiliriz ; ancak bu cinsel sapkınlıklarını, sapıklığa varan mide bulandırıcı dışavurumlarını "hastalık" olarak 'hoş' göreceğimiz bir durum değildir! Bunun özrü yoktur! Ben, insanlıktan utandıracak bu vahşete yerinde bir tanımlama bulamıyorum..

    Sadece ülkemizde değil dünyada da yaşanmış olan ve belki de aklımıza bile getirmediğimiz bir konu üzerine, yoğun ve ciddi bir çalışmanın sonucu kitaba çok emek verilmiş.. Yazar Büşra Sanay kitap çalışmaları sonrası uğradığı yıkımı ve eskisi gibi, aynı kalamadığını da dile getiriyor. Nasıl kalabilsin ki? #82752523

    Onlar için bunu konuşmak ne kadar zorsa da yaşadıklarını anlatan kimi mağdurlardan ve akademisyenlerden, cezaevi görevlilerinden, avukatlardan, ÇİM (Çocuk İzlem Merkezi) görevlilerinden, psikologlara kadar bir çok meslek sahibinin de röportajlarla bu konuya dair görüşleri alınmış, yasal mevzuatlara, kanunlara da değinilmiş kitapta.. İnsanı darmadağın eden ve sınırları zorlayan zor bir içerik, elini taşın altına koyup buna cesaret edebildiği için yazar Büşra Sanay 'a "helal olsun"..

    "Baba" demeye bin şahit ister birinden, kendi öz kızına yaptığı tecavüz sonrası mahkemede verdiği beyan : "Hâkim bey, bahçenize diktiğiniz ağacın ilk meyvesini başkasına verir misiniz?" (S.31) #82625647

    "Benimle olmasaydı, zaten biriyle yaşayacaktı bunu."
    (Bu kadar rahat ve patolojik.) (S.284)
    "Ben yabancı değilim, babasıyım, ne var?"

    Peki ya Avusturya'da yaşanan yüzyılın davasını duydunuz mu? Ülkemizde de konuşulan o ensest olayını hatırlıyor musunuz?
    Elizabeth'in bir mektup bırakarak evden kaçtığı sanılırken, 18 yaşından 42 yaşına kadar tam 24 yıl boyunca (bu kadar sürede annesinin bile farkında ve haberinin olmadığı) evinin bodrumuna kapatılarak öz babası tarafından tecavüze uğradığını, bu zaman zarfında yedi çocuk doğurduğunu ve ortaya çıktığında babasının ömür boyu hapis cezası aldığını?
    "Geliyordu, tecavüz ediyordu ve gidiyordu." (S.98)

    "Güldünya olayını hatırlayalım.. 14 yaşındayken bir akrabasının tecavüzüne uğruyor, sonra aile ferman çıkarıyor ve Güldünya erkek kardeşi tarafından İstanbul'da bir hastane odasında öldürülüyor, bebeği başkasına veriliyor." (S.133)

    "Oysa istismarcıyla karşı karşıya gelmekten korkup kalp krizi geçirerek ölen bir kız çocuğunu gördük ve üstelik bu kişi kısa bir süre sonra oy birliğiyle tahliye edildi." (S.135)

    "Antalya Kepez'de 47 yaşındaki dört çocuk babası Ekrem E., zihinsel engelli kızı 21 yaşındaki H. E.'ye altı yıl boyunca tecavüz etti." (S.164)

    "Erkeklerden nefret ediyordum. Çünkü bir zaman sonra erkeklerin hepsinin bunları yapabileceğini düşünüyorsun. Hepsi benim için potansiyel sapıktı.." (Ensest mağduru), (S.41) #82832009

    "Türkiye'nin en büyük sorunu erkeklik" (S.121)
    #85128004

    Düşünebiliyor musunuz?
    Bir baba, abi, amca, dayı, dede; kendi öz evladına, kardeşine, yeğenine, torununa bu kötülüğü nasıl yapabilir? İnsanı, insanlığından utandıran bu sapık ruhlu mahluklar dışarıda kendilerini asla belli etmeyip gizlerken, hayattan soğutacak bu mide bulandırıcı tacizleri, tecavüzleri karşısında kitabın sonuna dek çok zor okuyabildim. #82754637 Soğuk kanlı olmak ve kötü hissetmemek bir kere mümkün olmadı, çelik gibi sinirler lâzım, zirâ kitabın içeriği anlayacağınız üzere epey ağır, öyle ya "İnsan eti çok ağırmış" meğer..

    #82742951

    "Baba, abi, amca, dayı, dede ..." olarak anılan bu kişilerin, kendi kanından canından olan (kitapta geçen, çoğunlukla kız) çocuklarına yaşattıkları bu tacizler, travmalar mağdurların kimini intihara sürükleyerek hayattan koparmış ve kiminin de ruhunda onulmaz yaralar açarak psikolojik sorunlar içinde yaşamak zorunda bırakmış, anaçlığını kaybetmiş hatta insanlıktan çıkmış bazı "Anne" ler tarafından da suçlu bulunarak sahip çıkılmamış bile onlara.. Telafisi maalesef mümkün olmayan bu durumlar için tam anlamıyla manevi, psikolojik destek görmeliler ve yeniden aramıza normal yaşamlarına dönebilmeliler, fakat bu konuda da hepsi şanslı değil..

    Yargı mı? Adalet yerini bulmuş mu? Hayır, zirâ adaletin adı var ama kendi yok.. Cezaların caydırıcı olmadığı ve uygulanabilirliğinin görülmediği de söz konusu, hatta bunda (erken boşalma sebebiyle tecavüz gerçekleşmediği gibi saçma gerekçelerle) indirime bile gidildiği.. Tam olarak tecelli etse, belki hak yerini bulurdu. Hâl böyleyken, insanlar yargıya/adalete olan inancını ve güvenini kaybediyor. Neden? Çünkü suçlular hak ettikleri cezayı almıyorlar.. Bu cezaların arasında sadece hapis de değil, adına hadım/iğdiş/kastrasyon (bireyin testislerin kullanımını kaybettiği cerrahi, kimyasal veya herhangi başka bir eylem) her ne derseniz bu gibi yaptırımlar da getirilebilmeli, ki bir daha tekrarı yaşanmasın ve suçlu o utançla da vicdan azabı içinde kalsın. Bu tip bir şeyin hapis yanında en büyük cezalardan biri olabileceğini düşünüyorum..

    "Amerika'da bu suçtan mahkum olup çıkan kişinin oturduğu ev biliniyor, hangi sokakta olduğu ve hangi suçu işlediği de yazıyor sistemde. Keşke Türkiye'de de olsa diyorum. Daha enteresanı var. Amerika'da bir ev tuttuğunuzda 5 km yarıçapındaki her evi dolaşıp imza karşılığı istismarcı olduğunuzu, bu konuda ceza aldığınızı tebliğ etmek zorundasınız." (S.127) #85137804

    Çoğu zaman, gerek mağdurun ailesi gerekse yakınları tarafından "kol kırılır yen içinde kalır" denilerek "aman huzurumuz bozulmasın" diye olanların üstü ört bas ediliyor ve mağdur susturulmaya çalışılıyor. #82761300

    Bu çocuklar veya gençler, kendilerine yaşatılan bu vahşeti, üzerlerindeki baskılar ve tehditler yüzünden bir türlü seslerini çıkarıp duyuramıyorlar. Basına yansıyanlar bunların sadece çok azı. Kaldı ki (ünlülerin özel hayatlarına girip selülitlerine kadar zoomlayan, bunları bize çekirdek çitlemeleri havasında komşular arası dedikodu malzemesi gibi veren) medyanın bu hassas haberleri insanlara nasıl sunduğu da önemli..

    Ve neden genellikle çocuklar? Çünkü ne olup bittiğini bilmiyorlar, bu yaklaşımları anlayamıyorlar, cinsellik ve taciz/tecavüz hakkında hâliyle hiçbir bilgileri ve fikirleri yok, zannediyorlar ki o aile/akraba bireyi kendilerini öyle seviyor yani bunu bir sevgi belirtisi sanabiliyorlar ilk başlarda, en yakınlarından gelen bu tacizler karşısında kimi zaman tehdit ve şantajla baskılanabiliyorlar, hoş konuşsalar da kimseyi uğradıkları bu duruma inandıramıyorlar ya çoğu zaman? ve kendisinin/annesinin öleceği korkusuyla, aile dağılır yuvasız kalınır korkusuyla seslerini çıkaramıyorlar bir yandan da, bu yönde tacize/tecavüze uğradıkları en yakınları tarafından tehdit ediliyorlar..

    Fakat o çocuğun/gencin dünyasında öyle travmalara sebep olunuyor ki; ruhsal/davranış bozuklukları ile reaksiyon gösterebiliyorlar maruz kaldıkları şeyler sonrasında. Ne gibi belirtiler? Konuşmayıp içine kapanma, yersiz ağlamalar, ebeveynlerinden uzaklaşma, kendisine yapılan yaklaşımların merakı ile en güvendiği kimselere veya okul arkadaşlarına bu konularda sohbet etme ve soru sorma, en kötüsü ile intihara/kendine zarar vermeye dönük eğilimler gibi..

    Çocuk, genç veya yetişkin; evvela onları bilgilendirip öğreterek, bu tür durumlarda ne yapmaları gerektiği belirtilmeli, özellikle çocuklar eğitilmeliler.
    #84893517
    #85049977
    #82843203

    Aile/akraba arasında birinin tacize/tecavüze/enseste maruz kaldığı fark edildiğinde veya mağdur bunu bir şekilde dile getirdiğinde ne yapılmalı peki? (Ki buna tanık olunduğunda da 'bildirmekle yükümlü olunduğu' için, gizlenir ve üzeri örtülürse ayrıca suçlu duruma düşebilirsiniz.) 18 yaş altı/çocuk mağdurlar ile emniyetin "Çocuk Şube" birimleri ilgileniyor ve birçok yerde Sağlık Bakanlığına bağlı "Çocuk İzlem Merkezi" kurulmuş durumda. Emniyet, Savcılık ve Adli Tıp da devreye giriyor bu noktada. Bu ÇİM'ler duruma hassasiyetle yaklaşarak, tahribata/travmaya sebebiyet vermeden bu sürecin en hafif şekilde yürümesine atlatılmasına, psikolojik destek vermeye kadar yardımcı oluyorlar..

    #82631556 Anlamalıyız ki doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi de yok bunun. Doğu'da, Güneydoğu'da daha çok oluyor ve büyükşehirlerde olmuyor zannetmeyin, dünyanın birçok yerinde de yaşanmış maalesef.. Ensest mağduru olduğunu belirten, konu hakkındaki anket katılımcılarının bulundukları bölge verilerinde İstanbul, Ankara, Antalya ilk üç olarak yer alıyor kitapta..

    Ya karşı apartmandaki komşuda böyle bir şey yaşandıysa? Ya yan sokaktaki evlerden, ailelerden birinde olduysa? Ya akrabalardan birilerinin arasında varsa? Vicdanınız biraz olsun rahatsız, huzursuz oldu mu? #84872207 Öyleyse duyarsız da kalamazsınız, kalmamalısınız! "Evlerden ırak!" artık kimsenin böyle bir şeye uğramamasını, bundan sonra yaşanmamasını dilediğimiz bu duruma karşın etrafınıza kulak verin, gözlemci olun, dikkat kesilin, çocuklarımızı koruyabilin.. Ve mutlaka kitabı okuyun..

    (Sanırım ben daha fazla devam edemeyeceğim, düşündükçe çok yoğun hisler içine giriyorum ve kitabın sonunda sinirlerim yıpranmış olarak, kafamı toparlayıp sözlerimi bir araya getirebilmek için çok boşluklar vererek yazabildim bu kadarını..)

    Bazı videolar da bırakıyorum izlemeniz için; bu konuda bilinçlenilmesine, farkındalığın artmasına katkısı olacağına inandığım ve olayın vahametine dikkat çekmek istediğim, gerek yazarın açıklamaları ile kitaba ve gerek mağdurların kendi ağızlarından yaşadıklarına dair..

    Büşra Sanay (TEDx konuşması) :
    https://youtu.be/yK7PsjTRfwY
    Büşra Sanay (Kitap Röportajı) :
    https://youtu.be/_3Dd6jOIgf0

    Mağdurların dile getirdikleri :
    https://youtu.be/PLwWLrVnfZc
    https://youtu.be/Pjo4C62JQic
    https://youtu.be/4TbwWZaWEjs
    https://youtu.be/jJkBqh987QM

    Son söz olarak ; #81913183
  • 80 syf.
    Kitabı kapattıktan sonra aklıma gelen ilk şey şuydu:

    Ah Birhan ah...
    Ne kadar çok geç kalmışım sana ,ne kadar...

    Pandemi sebebiyle kitap alma işini hep erteledim. Gelen kargo kolisinin havalandırılması, dezenfekte etme işi vs vs...
    Sonunda dayanamayıp liste yaptım ve sipariş verdim.
    Epey zamandan beri ismen bildiğim ancak hiç okumadığım yazarları dahil ediyorum listeme.
    Birhan Keskin da onlardan biri. Çok isabetli bir karar. İyi ki dediğim bir isim oldu.

    " Yo'l "kitabı benim için harika bir okuma yolculuğu oldu. Hacim olarak az ancak anlam olarak inanılmaz yoğun bir kitap.
    Kitap "taş parçaları" ve "eski dünya" diye iki bölümden oluşuyor.
    Kitapta muhteşem şiirler, muhteşem dizeler sizi bekliyor.
    Okudukça hayret ettim. Böyle yoğun dizeler nasıl ortaya çıktı diye düşünmeden edemedim.
    Dizelerin, içinizde bir yerlere dokunduğunu hissedeceksiniz.

    Bir röportajında okumuştum şiir yazmayla ilgili şöyle diyordu:
    "Şiir yazmak benim için son derece kişisel bir serüven, benim bireysel serüvenim. Tabii aslında bir insan olarak bireysel serüveniniz ”ortak payda”ya dair bir şeyler söylüyorsa, her ne kadar bireysel olsa da, o başkalarına da dokunur. İşte asıl önemli olan bu."
    Ve siz onun yazdığı şiirleri okurken onun bireysel serüveninin artık sizinkiyle ortak paydada buluştuğunu ve bir potada eridiğini göreceksiniz. Kendi adıma söylemek gerekirse bende böyle oldu.
    Kitabın her sayfasında acı, ayrılık, kâh öfke kâh özlem sizi esir alacak.

    Birhan Keskin'den okuduğum ilk kitap ancak kesinlikle son olmayacak.
    Okuyun, okutun...
    Şiir çok başka bir âlem,
    Katman katman ve her okuyuşta yeni kapılar açan.

    Kitaplarınız başucunuzda, sağlığınız hep yanınızda olsun.

    "Omurgamı aldın benim.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı aldın.
    Omurgamı.
    Niye?"(s.31)
    Şu satırların derinliği beni inanılmaz etkiledi.

    "Fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    Bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    Dilim bağışlanmaktan söz eder benim
    Seninki adalet ve intikam."(s.48)

    "...
    Sen sevgilim ileride, biraz daha ileride
    Bir tarihe başlayacaksın,orası işte
    Benim tarihimle başlar.
    ..."(s.55)

    "...
    Senin hiç sözcüğün ağrıdı mı,
    alçaksın sen, ağrıdı da mı böyle?
    Ben sözüme ruhumu verdim, yükseldi
    yükseği incittim, böyle!
    Olanı biteni çektim, kanımı unuttum, böyle.
    ..." (s.70)
  • 582 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
    Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

    Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
    Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
    İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

    Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

    Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
    Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
    Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

    Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

    Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
    Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


    SPOİLER İÇERİR.

    Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
    Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
    “Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

    Ve baş kahramanımız Jean Valjean

    Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
    Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

    Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
    Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


    Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
    5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
    Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

    Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
    Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
    Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

    Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

    Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

    Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

    Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
    Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
    Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
    Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


    Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

    Ve Fantine
    Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
    Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
    İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


    İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

    Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

    Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
    Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

    Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
    Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
    Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
    Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
    Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

    Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
    Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.

    Okuduğum en güzel incelemesi ve yorumu çok beğendim ve o yüzden kendi sayfamda paylaşmak istedim
  • Peki tragedyanın kahramanı neye karşı dövüşür? insanların işlerini yaparken karşılaştıkları çeşitli engellere, kişiliklerinin serbestçe gelişmesini güçleştiren engellere karşı dövüşür. Bir haksızlık olmasın diye, bir ölüm meydana gelmesin diye, cinayet cezalandırılsın diye, bir mahkemenin kararı linçe üstün gelsin diye, yenilen düşmanlar bizde kardeşlik duyguları uyandırsın diye, tanrıların sırrı artık sır değil, en azından adalet olsun diye, tanrıların özgürlüğü, eğer; bizim için anlaşılmaz kalması gerekiyorsa, bizimkine saldırmasın diye dövüşür. Sadeleştirelim: Tragedyanın kahramanı dünyanın daha iyi olması için ya da olduğu gibi kalması gerekiyorsa, orada yaşamak için insanların daha cesur ve daha serinkanlı olmaları için dövüşür.

    Şu da var: Tragedyanın kahramanı, çelişik duygular içinde dövüşür; eyleminde, hem aşılamaz ve hem de aşması gereken engellerle karşılaşır; en azından kendi bütünlüğüne kavuşmak, içinde taşıdığı şu tehlikeli büyüklük eğilimini gerçekleştirmek isterse; bunu, tanrısal kıskançlık (nemesis) dünyasında hâlâ var olan şeye saldırmadan, aşırılık (hybris) suçunu işlemeden gerçekleştirmek zorundadır.

    Demek oluyor ki, tragedyanın çatışması kaçınılmaza karşı girişilen bir mücadeledir; onunla çatışan kahramana göre; söz konusu
    olan, bunun kaçınılmaz olmadığını ya da hep öyle kalmayacağını
    öne sürmek ve eylem olarak göstermektir. Aşılacak engel bilinmedik bir güç tarafından onun yoluna konulmuştur; bu güce kahramanın sözü geçmez ve o andan itibaren tanrısal olarak niteler onu. Bu güce verdiği en korkunç ad, Kader adıdır.
  • 1. Yıl Şarkısı
    Bu şapka, dersiniz, çirkin mi çirkin!
    Ama öyle hemen karar vermeyin.
    Toz olurum varsa benden güzeli,
    Eşsizim kendimi bildim bileli.
    Ne kasket dinlerin ne de silindir,
    Şampiyonluk kaçmaz, hep bana gelir.
    Hogwarts okulunda Seçmen Şapka’yım,
    Her gün, her ay, her yıl başka başkayım.
    Karşımda şöyle bir ürperin biraz
    Dünyada hiçbir şey gözümden kaçmaz.
    Eğer geçirirsen beni başına
    Gideceğin yeri söylerim sana.
    Seni Gryffindor’a yollarım belki,
    Zamanla olursun aslanın teki,
    Yiğittir orada kalan çocuklar,
    Hepsinin yüreği, nah, mangal kadar.
    Belki de düşersin Hufflepuff’a
    Haksızlığı hemen kaldırıp rafa
    Adalet uğruna savaş verirsin
    Her yere mutluluk götürmek için.
    Ravenclaw kısmetin belki,
    Oradakilerin hiç çıkmaz sesi,
    Mantıktır onlarca önemli olan,
    Öyle kurtulurlar tüm sorunlardan.
    Düşersin belki de Slytherin’e sen,
    Bir başkadır sanki oraya giden,
    Amaçları için neler yapmazlar
    Açıklasam bitmez sabaha kadar.
    Giy kafana beni! Çekinme sakın!
    Birinci koşul bu: Korkmayacaksın!
    Hiç kimseye gelmez kötülük benden,
    Şapkalar içinde en uysalım ben.




    4. Yıl Şarkısı
    Bundan bin yıl kadar önce,
    Henüz diktiklerinde beni,
    Dört ünlü büyücü vardı,
    Bugüne dek yaşadı isimleri:
    Yiğit Gryffindor, vahşi kırlardan,
    Adil Ravenclaw, dar kanyondan,
    Tatlı Hufflepuff, geniş ovadan,
    Kurnaz Slytherin, bataklıktan.
    Ortak bir dilek, umut, rüya peşinde
    Cüretkâr bir plan yoğruldu
    Genç büyücüler eğitilsin diye,
    Böyle kuruldu Hogwarts Okulu.
    Kendi binalarını kurdu
    Bu dört kurucunun hepsi de,
    Çünkü farklı erdemler yeğlerlerdi.
    Ders verecekleri kişilerde.
    Gryffindor için, cesurlardı
    Diğerlerinin hepsinden önemlisi;
    Hep en akıllı olandı
    Ravenclaw için en iyisi;
    Hufflepuff’a ilk seçilenler
    Çok çalışmayı sevenlerdi;
    Ve güç peşindeki Slytherin
    Çok hırslı olanları severdi.
    Henüz yaşarlarken, eldekilerden-
    Layık olanı onlar seçerdi.
    Ama çoktan ölüp gittiler,
    Öyleyse hak edenleri nasıl seçmeli?
    Çareyi Gryffindor buldu,
    Beni başından çıkardı pat diye,
    Kurucular içime beyin doldurdu,
    Onların yerine seçebileyim diye!
    Şimdi beni kulaklarınıza kadar geçirin,
    Hata ettiğim duyulmadı benim,
    Zihninizin içine bir göz atınca,
    Nereye ait olduğunuzu söylerim!”



    5. Yıl Şarkısı
    Eskiden ben henüz gençken
    Ve Hogwarts yepyeniyken
    Soylu okulumuzun kurucuları
    Hiç düşünmezdi ayrılmayı.
    Ortaktı çünkü özlemleri,
    Tek amaçta birleşmişlerdi:
    Dünyanın en iyi büyü okulunda
    Bilgilerini aktarmaktı emelleri.
    “Birlikte kurup öğreteceğiz!”
    Dört iyi dost bu kararı verdi
    Gün gelip de ayrılabilecekleri
    Akıllarından bile geçmezdi.
    Slytherin’le Gryffindor gibi
    İyi dostu nerde bulursun?
    Velev ki aklına gelen örnek
    Hufflepuff’la Ravenclaw olsun…
    İşler nasıl kötü gidebilirdi?
    Böyle dostluklar çöker miydi?
    Eh, ben oradaydım, anlatayım size
    O hüzünlü, kederli hikâyeyi.
    Dedi ki Slytherin,
    “Biz sadece Soyu en saf olanları eğitelim.”
    Dedi ki Ravenclaw,
    “Zekâsı en Güçlü olanlara ders verelim.”
    Dedi ki Gryffindor:
    “Öğrencilerimiz Kahramanlıkla ünlenmiş olmalı.”
    Dedi ki Hufflepuff:
    “Hepsine öğretirim, Hiçbirini birbirinden ayırmamalı.”
    Bu farklılıklar başlangıçta
    Pek anlaşmazlığa yol açmadı
    Neden derseniz, dört kurucunun da
    İstediğini alacağı bir binası vardı.
    Onun için Slytherin sadece safkan,
    Kendi gibi kurnaz büyücüleri seçti,
    Ravenclaw ince eledi sık dokudu,
    Bir tek en zekilere ders verdi.
    En cesurlar, en cüretkârlarsa
    Yiğit Gryffindor’a gitti.
    İyi kalpli Hufflepııff ötekileri aldı
    Ve onlara tüm bilgisini aktardı.
    Böylece binalarla kurucuları
    Sürdürdü o sağlam, has dostluklarını.
    Ve Hogwarts uyum içinde geçirdi
    Nice mutlu yılları.
    Sonra aramıza anlaşmazlık girdi
    Hata ve korkularımızla beslendi.
    Vaktiyle dört direk misali
    Okulumuzu ayakta tutan dört bina
    Birbirine cephe alıp bölündü
    Hepsi çalıştı hâkim olmaya.
    Bir süre herkes bekledi O
    kul vakitsiz kapanacak dendi
    Düello ve savaş yüzünden.
    Dostun dostla çarpışmasından.
    Ve sonunda o sabah geldi
    İhtiyar Slytherin terk edip gitti.
    Doğru, gerçi bitmişti mücadele
    Ama keder yerleşti yüreğimize.
    Ve dört kurucunun sayısı
    Böylece üçe indi ineli
    Binalar hiç tam birleşmedi
    Eskiden amaçlandığı gibi.
    Şimdi Seçmen Şapka burada
    Bilinmedik bir şey yok ortada:
    Sizi binalara ayırıyorum
    Çünkü bunun için buradayım.
    Ama bu yıl daha ileri gideceğim
    Şarkımı can kulağıyla dinleyin:
    Sizi ayırmaya mahkûm olsam da
    Bu hâlâ yanlış geliyor bana,
    Olsun, yapmam gerek görevimi
    Her yıl dörde bölmeliyim sizleri
    Yine de merak ediyorum, acaba Seçme
    Korktuğum sona yol açmaz mı diye.
    Ah, tehlikeleri bilin, okuyun işaretleri
    Diye tarih uyarıyor bizi.
    Çünkü Hogwarts’ımız tehlikede
    Ölümcül dış düşmanların tehdidinde.
    İşte onun için birleşmeliyiz
    Yoksa içten ufalanır gideriz
    Size söyledim, uyardım sizi…
    Hadi, başlasın seçme şimdi.



    ÜŞENMEDEN OKUDUYSANIZ TEBRİKS
  • Bizim fabrikada bir patron vardı. Bütün işçiler ona bey diyordu. Güzel giyinip güzel kokular sürünüyordu. Fabrikanın tam ortasından geçişini bir görseniz, ciğerlerimizi mahfeden o deri kokusunu bıçak gibi kesiyor, her yer çiçek kokmaya başlıyor. Bildiğiniz deri fabrikası oluyor gül bahçesi. Ama bu güzel kokulu, yakışıklı patronumuz her zamanki gibi maaş günü paramızı yatırmayınca onu odasında yakaladım. Nerde, dedim bizim paramız. Ne dese inanırsınız? Siktir git o zaman dedi beğenmiyorsan burayı. Ben hiç yakıştıramadım beyefendiye bu küfürü de, kükreyişi de. O gül kokusu gitti, yakışıklılığı, inceliği gitti. Ağzı leş gibi para koktu, yüzü çirkinleşti, kabalaştı. O zamam anladım ki beyefendilik böyle bir şeymiş meğer. O günden bugüne ben kendime beyefendiliği hiç yakıştırmam.

    Ben Ahmet Kaya’yı çok seviyorum, çok güzel türküler söylüyor. Biliyorum siz de seviyorsunuz. Ama Ahmet Kaya vatan hainiymiş. Türkiye Cumhuriyetinde Kürtçe bir türkü söylemek istemiş. Aramızda kalsın ama ben Kürtçe müziği çok severim. Ama Ahmet Kaya’ya söyletmediler. Ama ben Ciwan Haco’dan, Şiwan Perver’den, Koma Hivron’dan çok dinledim Kürtçe. Öyle içli, öyle acılı, öyle güzel söylerler ki ben anlamasam da çok severim. Ama dedim ya kürtçe şarkı söylemek vatan hainliğiymiş. O zaman anladım ki vatan hainliği bir türkü gibi güzel bir şey. Bu yüzden ben de vatan haini olmaya karar verdim.

    Ben son 7-8 yıldır televizyon seyretmem. Niye biliyor musunuz? O ekrana bir adam çıkıyor, cami imamı gibi gür bir sesi var. Ananı da al git diyor, çocuk da olsa kadın da olsa öldüreceğiz filan diyor. Ben en son bu yüzden televizyona tekme atmıştım. O günden bugüne de vekilleri de, onun bunun bakanını da sevmem. Çünkü hepsi aynı.

    Güvercin tedirginliğinde yaşayan bir yazar vardı, onun yazılarını okuyordum ben hep gazeteden, inanır mısınız bilmem ama ben onun kadar bu ülkeyi seven bir insan görmedim. Sonrasını belki siz de biliyorsunuz, o güzel insanı öldürdü bu ülkeyi daha çok sevdiğini söyleyen milliyetçi insanlar. Çünkü Hrant Dink, Ermeni dölüymüş. O gün anladım ki Ermeni dölü olmak güzel bir şey, milliyetçi olmak kötü. Ve ermeni dölü olup milliyetçilikten nefret etmeye kesinlikle karar vermiş oldum.
    Sonra ben kadınsam ve devletin ya da imamın onayı olmadan sevişirsem orospu oluyormuşum. Halbuki sevgi hiç bir kurala tabi olmayacak kadar temiz ve güzel bir şey. Ve sevişmek, bu nefretin ve savaşın hakim olduğu dünyada o kadar güzel ve zevkli ki… Demek ki güzel ve zevkli bir şeyi kadın olarak yaşamaya orospuluk deniliyormuş. Böylelikle ben de orospu olmaya karar verdim. Hatta dünyanın tüm halkları birbiriyle savaşacağına onları orospuluğa, yani sevişmeye davet ediyorum. Biliyorum ütopik bir davet yaptım ama savaşmaktansa sevişmek daha iyi değil mi; hem de özgürce…
    Ben yıllar önce televizyona tekme atıp televizyon izlememeye yemin edince canım sıkılmaya başlamıştı. Kitapları keşfettim o sıra. Aslında iyi ki keşfettim. Çünkü bütün bilgimi ve fikirlerimi çoğunlukla onlara borçluyum. İnsanlardan canım sıkılınca gidip Steinbeck’le Kafka’yla, Dostoyevski’yle, Tezer Özlü’yle falan konuşuyordum. Zaten ilk anarşikle tanışıklığım da kitaplarla oldu. Deniz Gezmiş adında bir genç bağımsız, sosyalist bir ülke kurmak için büyük mücadeleler vermiş ama sonunda devlet onu asmış. Çünkü devlete göre o bir anarşikmiş. Ama ben Deniz Gezmiş’e hayran kalmıştım. Anlamıştım ki devlet kötü bir şey, anarşik olmak güzel bir şey. Ben de anarşik olmaya karar verdim.
    Ben anarşik olmaya karar verince daha yüzlerce kitap okumam gerektiğini anladım. Anarşiklik oysa çok zormuş. Ama bu sırada Bakunin’i, Kropotkin’i, Emma Goldman’ı okuyunca anarşik olmanın kötü bir şey olmadığını birkez daha anlamakla birlikte Denizlerin anarşik olmadığını öğrendim. Çünkü Denizler idam edilirken Yaşasın Marksizm-Leninizm demişti. Bu doğrultuda Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Dimitrov’u, Che’yi, Mao’yu, Politzer’i, Gorki’yi, Çernişevskiy’i ve çok daha fazlasını okudum. Anladım ki Marksizm-Leninizm insanlığın düşmanı olan tekelci kapitalizmi yıkıp yerine herkesin eşit ve özgür olacağı, yoksulluğun ortadan kalkacağı, kısacası insanın insanı sömürüsünün ortadan kalkacağı komünist bir düzen kurmak istiyor.

    Sonra ben yoksul müslümanlarla zengin müslümanları inceledim. Yoksul müslümanlar bu dünyada yaşadıkları cehennemden dolayı sürekli bir cennet düşü kurarken, bu dünyayı cehenneme çevirenin zengin dindarların olduğunu gördüm. Kağıt üstünde hepsi müslüman, hıristiyan veya yahudiydi, tanrıları birdi ama iş yaşamaya gelince ne kadar çok insan o kadar çok tanrı çıkıyordu ortaya. Bu işte bir gariplik vardı. Marx dinin bir afyon olduğunu, diğer bilim insanları dinin sadece metafizik olduğunu, Darwin ise zaten evrim teorisiyle dini çürütüyordu. Kararımı vererek dinsiz oldum. Öte denilen bir dünyada değil de bu dünyada cennetin kurulması gerektiğine inandım. Artık biraz daha özgür sayılabilirdim.
    Ben sonra kendilerini Denizlerin, Mahirlerin, İboların yoldaşı gören devrimcileri tanıdım. O bilge, yiğit, kültürlü, fedakar insanları. Öyle ki bir süre gördüğüm bir devrimci bir süre sonra ortadan kayboluyordu. Çünkü ya tutuklanıyorlardı ya da öldürülüyorlardı. Ama onların yaşadıkları mahalleleri bir görseniz. Yoksul gecekondu mahalleleri. Ama öyle çok renkli reklam afişleri, tabelaları görmezsiniz. O mahallelerin duvarlarına halkın matbaası deniliyor. Amerika Defol Bu Vatan Bizim, Ağa-Patron Devletini Yıkacağız Halk İktidarı Kuracağız, Polis Simit Sat Onurlu Yaşa, Zam Zulüm İşkence İşte Akp, Örgütlü Bir Halkı Hiç Bir Güç Yenemez gibi yazılamalar ve örgüt isimleri var. Mesela o mahallelerde geceleri devrimciler nöbet tutuyor; uyuşturucu çeteleri girmesin diye. Herkes evinde rahat uyusun diye. Yaz olunca akşamları parkta sinema gösterimi yapılıyor. Gündüzleri dergi dağıtıyorlar. Eylem yapıyorlar. Gerçekten de anlıyordum ki devrimciler görebileceğim en mükemmel insanlar.
    Bu ülke insanları onları en çok Gezi sürecinde gördü, tanıdı. Şiddetin sadece devrimcilere olmadığı, başkaldıran, daha iyi bir ülke isteyen herkese yönelebileceğini görmüş oldu herkes. Ve herkes çapulcu ilan edildi. Ben dahil herkes bu sefer çapulcu olmanın keyfini yaşamaya başladı. Evet, çapulcu olmak da güzel bir şeydi. Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım olmak daha güzel.

    Uyuşturucu çeteleri karşısında Hasan Ferit Gedik olmak güzel bir şeydi. Uyuşturucu çetesi olmak, polis olmak kötü.
    Mesela ben bir de 14 yaşında bir terörist tanıdım. Adı, Berkin Elvan. İster elinde ekmek olsun, isterse sapan. Ben o gün dünyanın en güzel teröristini tanıdım. O teröristi vurdular.
    O terörist vurulunca birkaç kesim hariç tüm Türkiye çok üzüldü, ağlanıp sızlanıldı. Bir süre de Berkin’i vuran katillerin yargılanması için adalet talep edildi. Karşılık görmedi. Tıpkı son 13 yılda öldürülen 241 çocuğun katillerine hakettiği ceza verilmemesi gibi.
    Artık herkes yavaş yavaş Berkin’i unutmaya başlamışken Berkin’in iki abisi çıktı sahneye. Bu sefer onlar çok daha etkili bir şekilde adalet talep ettiler. “Berkin’in katillerini açıklayın! Katilleri Taksim meydanında halk tarafından yargılanmasına izin verin!” dediler. Yine cevap verilmedi. Ve onların da adı teröriste çıktı. Tıpkı Berkin’in adı teröriste çıkması gibi. Bir kez daha anladım ki terörist olmak büyük fedakarlıklar isteyen güzel birşey.
    Bağımsızlık isteyince anarşik; Kürtçe konuşunca hain; yaşadığımız ülkenin toprağını sevince Ermeni dölü; sevişince orospu; başkaldırınca çapulcu olduk. Öldük, dirildik, adalet istedik, halkımızı çok sevdik terörist olduk. Oysa ne güzeldir anarşik, hain, orospu, ermeni dölü, çapulcu ve terörist olmak!

    Baran Sarkisyan