• 184 syf.
    Kavramlara yüklediğimiz anlamlar doğrultusunda insanlığımızı inşa veya imha ediyoruz. Kavramların içini nasıl doldurduğumuza muadil olarak ortaya bir insanlık hâli koyuyoruz. Kavramlarla düşünüyor, kavramlarla konuşuyor, kavramlarla yaşıyoruz. Bu nokta-i nazardan baktığımız zaman Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri dostluk, muhabbet, gurbet, vefa, aklıselim gibi sosyal veya kişisel hayatımızın niteliğini ve netliğini belirlemesi açısından hayati öneme haiz kavramların kendi dünyamızdaki karşılıkları ile yüzleşme imkânı verirken yazar Necdet Subaşı’nın dünyasındaki karşılıklarına da vakıf olma fırsatı sunuyor.

    Kitap, yazarın ulusal bir kanaldaki programda yapmış olduğu konuşmalarının çözümlenerek metne dönüştürülmesiyle vücut bulmuş. Masa başında oturarak ve önceden kurgulanmış olarak belli bir plan dâhilinde yazılmış metinlere asla haksızlık etmek istemem. Ama -sureta tek kişilik de olsa- kıvamını bulmuş bir muhabbet ortamında yürekten sökün ettiği çok aşikâr cümlelerin kanatlanıp konacağı mahal, hilafsız yine yürekler oluyor; bu ister o cümleleri dinlerken olsun isterse metne dönüştürülmüş hâliyle satırlardan okurken, fark etmiyor.

    “Önce söz vardı!” hakikatinden mülhem olsa gerek, ilkin “konuşmak” mevzuu ile selamlıyor bizleri Mahir Zaman. Bir konuşmanın muhatabın kalbinin kulağına intikalini sağlayan; fikir, zihin ve ruh dünyasında inikâsını görmeyi mümkün kılan ve o konuşmayı benzeri binlercesinin arasından çekip çıkararak sıradan olmaktan kurtaran bir sırrı afişe ederek ilk takdimini gerçekleştiriyor. “Size bir şeyler söyleyeceğim; ama bütün bunları benim de duymam gerekir.” diyerek alışkın olduğumuz tutum ve davranışların dışında başka bir şey telkin ediyor. Zira biz daha çok hatiplerin kendilerini muaf tutarak söz alışlarına, muhatapların da kendilerini devre dışı bırakarak zihinlerinde çağrışımla gezinip duran kişiler üzerinden dinleyişlerine aşinayız. İğneyi kendimize batırmak aklımızın ucundan geçmezken çuvaldızı her önümüze gelene saplama konusunda pek heveskârız. Ama belki ‘ağzımızdan çıkanı kulağımız duysa’ öğretmeye çalışırken öğrenmeyi de başaracağız.
    Konuşmak, artı ve eksileriyle çok boyutlu olarak ele alınıp irdeleniyor. Konuşmanın önemli olduğuna vurgu yapılırken bir o kadar değerli olan “susmak” da unutulmuyor. Gerçi konuşmaktır bazen bizi bin pişman eden, bazen de susmaktır. Konuşarak kırıp döktüğümüz zamanlar olduğu gibi susarak zehir kattığımız hakikatler de olur ve unutmamak gerekir ki konuşuşlarımız ve susuşlarımız için bu dünyada olmasa bile öte dünyada bir hesap soran mutlaka bulunur.
    Kişi kendini ele verir konuşmaya başladığı zaman, bundan imtina edemez; çünkü heybesindeki ne ise odur açıldığında ortaya dökülüp saçılan. Ondandır ki kimilerinin konuşmaları “kitabın ortasındandır”, onlar hakkı ve adaleti tutup hâkim kılmaya çalışanlardır. Kimilerinin konuşmaları ise “bedenlerinin dahi onaylamayacağı” şekilde ortalıkta savrulan kuru laf kalabalıklarıdır. Hâlbuki konuşmaların içine akıl, duygu, vicdan ve kalp mutlaka dâhil edilmelidir; bunların hesaba katılmadığı sözler, ruhsuz birer ceset mesabesindedir.

    Konuşmak mevzuunda bizi bekleyen bir sıra dışı davet de kendimizle konuşmak hususunda geliyor. En büyük kusurlarımızdan biridir, kendimizi kulak ardı etmek. Başkalarına ses veririz, onların sesine de kulak; ama söz konusu kendi iç dünyamız olunca, nedense orada olup bitenlere kayıtsız kalmayı, ne ses vermeyi ne de oradan gelen seslere kulak kabartmayı tercih ederiz. Yazar Necdet Subaşı’nın en bariz özelliklerindendir ve hemen hemen her kitabında da rastlamak ihtimal dâhilindedir; ara ara denkleri çözmek, naftalin kokuları arasındaki bohçaları karıştırmak, kapanmış defterleri açmak… Bu, onun hayatında enfüsi âlemine yaptığı/yapacağı seyahatlere denk düşer. Reel dünyada gezmeyi, görmeyi, farklı coğrafyalara, farklı yaşam tarzlarına tanıklık etmeyi ve buralardan beslenmeyi çok önemseyen yazar, bunu kendi iç dünyasında da, asla yalan konuşmayan ve kandırılması da mümkün olmayan vicdanının çıkarımlarına rastlamak, onun hükümlerine ram olmak adına ertelemeksizin mütemadiyen yapar.
    Reel dünyadaki seyahat, aslında farkında olalım ya da olmayalım hepimizin kendimizi içinde bulduğumuz bir süreç. Nihayetinde dünyaya gözlerimizi açtığımız an, hatta biraz daha geriye gidecek olursak anne rahminde varlığımız teşekkül etmeye başladığı andan itibaren hepimiz yolda olmaya hüküm giymiş yolcular mesabesindeyiz. “Yol” konusu üzerine yaptığı yolculukta yazar, yolun bir amaç değil hedeflerimize vasıl olabilmek için kullandığımız bir araç olduğuna özellikle dikkat çekiyor. Hedefimizi de ima yollu da olsa Sezai Karakoç’ta olduğu gibi ilk yolculuğumuzun başlangıç noktası olan Cennet olarak gösteriyor. Bunun için yolda olmak ve hedefe kilitlenmek önemli. Farklı yollara sapmamak, yoldan çıkmamak ve her daim bize mukayyet olması için “önce refik sonra tarik” mottosunu hatırlatarak iyi arkadaşlar edinmemizi, salihlerle beraber olmamızı tavsiye etmekten geri durmuyor. Çünkü yollar var çeşit çeşit. Yine yollar var, menzilleri farklı farklı. Hedefine ulaşanlardan olabilmemiz için vakti idareli ve itinalı kullanmamız gerektiğine de dikkat çeken yazar yolda olmanın, yolcu olmanın değişimi ve farklılıkları da beraberinde getirdiğini ifade ediyor. İnsanın bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya başlamasıyla birlikte hiç aşina olmadığı yüzlerle, hiç alışkın olmadığı meşgalelerle, hiç görmediği güzelliklerle karşı karşıya kalması ve rutinin dışına çıkması bir yerde insanın dikey bir büyümeyi gerçekleştirmesini de sağlayabiliyor. Bu durum, “seyahat edin, sıhhat bulun” sözünün de tahakkukuna imkân veriyor.

    Yol/yolcu üzerine hâlâ yanık türküler yakılmakta mıdır ya da önceden yakılanlar dillerde hâlâ aynı yakıcılıkta terennüm edilmekte midir; bilmiyorum. Artık ne gidenin kalanlara bir “Allahaısmarladık!” demeye gerek duyduğu ne de geride kalanların gidenleri uğurlamak için herhangi bir teşebbüste bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz? Bilinmezliklere kulaç atmak demeye de gelen yolculuklarımız boyunca dua, en çok ihtiyaç duyacağımız manevi bir erzak iken gidenin dua talep etmemesi, kalanın da gidenin ardından dua göndermemesi daha korunaklı bir dünyada yaşadığımız için midir; yoksa yolculuklarımızın kutsal olanla irtibatının zayıflamasından mıdır? Galiba en güzeli, yazarın da hitâmuhû misk kabilinden sözüne kendisiyle nokta koyduğu ayeti dillerimize yerleştirmek olacaktır: “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrattıklarının yoluna değil!”

    Yolculuğu gerek ilk aklımıza gelen yalın anlamıyla gerekse bir metafor olarak kullanmış olalım; fark etmeyecek bir şekilde yolculuklarımızın her türlüsünde birilerinin rehberliğine ve danışacağımız akıllara ihtiyaç duyarız. İstişare etmek, başkalarının akıllarından istifade etmek suretiyle daha güzel, daha doğru, daha isabetli olanı tercih edebilmek adına yapılması her zaman tavsiye edilen bir davranıştır. Öyle ya, danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmıştır. Tamam, akıl akıldan da üstündür. Ama sürekli başkalarının aklına ihtiyaç duymak, hatta bunu kimi akılların tasallutu altında kalmayı göze alacak kadar abartmak ve kendi aklımızı yokmuş hükmü verecek şekilde devre dışı bırakmak ne kadar doğru olur?
    Aklıselim üzerine söz alan yazar, bugün bizim en çok ihtiyacımız olan şeylerden birinin “kendi aklımız” olduğunu ifade ediyor. Başka akıllara gösterdiğimiz rağbeti kendi aklımızdan esirgediğimizi, hâlbuki özen gösterirsek, üzerinde yeterince durursak, aklımızı gözden geçirir, dinlendirir, yeniler, tazeler ve ihya edersek bize hiç ihanet etmeyeceğini, asla kalleşlik yapmayacağını, kalbimize asla pusu kurmayacağını, bizi yok yere yormayacağını, yok yere üzmeyeceğini neredeyse garanti derecesinde vadediyor. Son darbe girişimine tanık olmuş bir millet olarak bugün 15 Temmuz’u hâlâ bütün sıcaklığıyla hissederken ve meydana getirdiği tahribatlar hâlâ tam olarak giderilememişken, yazarın aklımızı kullanmak üzerine nadir rastlanacak türden tavsiyelerinin ne kadar elzem ve hayata geçirilmesine ne kadar ihtiyacımız olduğu ortadadır.

    Hayatının her ânında, müntesibi olduğu dinin kendinden istediği üzere mutedil olmaya gayret eden yazar, akla değer yükleme konusunda da bu hassasiyeti gözetiyor ve aklı devre dışı bırakmayı reddettiği gibi onu ilah konumuna çıkaracak şekilde orantısız değer yüklemeyi de reddediyor: “Ne onunla tartışmasız her şey ne onsuz bir şey.” Ancak ifrat ve tefritten muhafaza olunmuş bir aklın aklıselim olabileceğini, bunun için de her türlü aşırılıklardan, abartılardan olabildiğince uzak tutulması gerektiğini dile getiriyor.
    Bugün aklıselim kavramı yerine kullanılmaya çalışılan “sağduyu” kavramına de değinen yazar; bu kavramın yerli yerinde kullanılmasının önemine işaret ederek iki kavram arasındaki ince farklılıklara temas ediyor. Sağduyu kavramının bugünkü kullanımında sanki örtük bir “yutkun”, “yut”, “bağlan” anlamlarının mündemiç olduğunu, sağduyuyu telkin edenlerin ise gizli birer zalim, uyanık birer numaracı, tekin olmayan birer oyuncu olduklarını düşünüyor ve tam da bu noktada aklıselimimizin işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini ihtar ediyor.

    Her aklın aklıselim olmayı beceremediği gibi biz de etrafımızdaki her kişiyle dost olmayı, dost kalmayı beceremiyoruz. Kimdir dost? Dost; kendine güvenilendir, koşulsuz pazarlıksız sevilendir, menfaatler doğrultusunda beklenti içine girilmeyendir. Gerektiğinde acı söyleyendir, gerçeği gizlemeyendir, yalan nedir bilmeyendir. Arkandan iş çevirmeyendir. Gizli bir ajandası olmayandır. Hesaplı kitaplı davranmayandır. Ayna olmayı bilendir. Eksiklikleri ifşa eden değil giderendir, kusurları dile dolayan değil örtendir. İyi/kötü gün ayırt etmeden her daim yanında olduğunu hissettirendir. Terk etmeyendir, terk edilmeyendir. Dostluk, tarifi cümlelere sığmayan, ifadeye kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yüce hâldir. Dost sahibi olmak emsalsiz bir zenginliktir, kendine dost bildiklerine senin de dost görünmen tarifsiz bir sevinçtir. Bunun beyanı ise dostluğun kavileşmesi, muhabbetin ziyadeleşmesi için Efendimiz (sav) tarafından yapılmış bir tavsiyedir.

    Cengiz Aytmatov, Al Yazmalım Selvi Boylum adlı unutulmaz eserinde sevgiyi, “Sevgi emektir.” diyerek iki kelimelik kısacık bir cümleyle tarif eder ve noktayı koyar. Mahir Zaman da emeği dostluk için önceler. Dostların sık sık ziyaret edilmesi gerekir; çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılıklarla kaplanır. Dostlukları hatırlamak, akılda tutmak ve gönülde de korumak gerekir. “Ağlanacak, üzerine yas tutulacak bir şey varsa bunların başında insanın bir dostunu ‘sağken’ kaybetmesi gelir.” der yazar ve insanın yüreğini deler geçer. Nice dostluklar vardır; yıllarca yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş, dost/dostluk denince “tam da sizinki gibi” denilerek parmakla gösterilmiş, ama gün gelmiş her şeyin bir yalandan ibaret olduğu zehabına sürükleyecek şekilde nihayetlenmiş. Dostluklardan yana emin olabilmemiz için “insanın önce kendini dost tutabilmesi” gerektiğini söyleyen yazar bir kez daha duymaya alışkın olduğumuz klişelerin dışına çıkar. Yazara göre bir insan kendiyle barışıksa, aynaya bakabilecek bir yüze sahipse, kendiyle konuşmaya da cesareti varsa ancak o zaman onun dostluğundan yana da emin olunabilir.

    Teknolojinin alıp başını gittiği, iletişimin son derece hızlanıp çeşitlendiği günümüz çağında görünür olmak ve gündemde kalmak arzusu neredeyse yedisinden yetmişine herkesi kuşatmış durumda. Bunun için insanlar her türlü yolu meşru görüyor, her türlü davranışı mubah sayıyor. Sıradan olmaya kimsenin tahammül edesi yok, sıra dışı olmak içinse yapamayacağı şey yok. “Sıradan” ve “sıra dışı” kavramlarıyla ilgili düşüncelerini paylaşan Mahir Zaman, her iki kavramla da ilgili uç noktaları göstererek ruhumuzu gerer ve bu gerginlikten sağlam ve sağlıklı bir çıkarım yapmamızı ister. Sıradan hayatlar ve insanlar çoğu zaman dayanılması ve katlanılması zor yükler olarak tasavvur edilir. Onun içindir ki sıra dışı olmanın ve sıra dışı yaşamın özlemi çekilir. Hâlbuki kimi zaman sıradanlığın içinde insan, kendini kendisi olarak hisseder. Çünkü sıra dışı olma çabası, beraberinde marjinalliği, artistliği, züppeliği ortaya çıkarma; takıntı bilgileri, emanet düşünceleri, uygunsuz davranışları, özensiz söylemleri hayata aktarma riski taşır. Üstelik bu tür ucube manzaralar yüzünden gerçekten bir arayışın, samimi bir çabanın içinde olanlar da kaynayıp gider. Yazar burada can alıcı soruyu sorar ve der ki: “Farklılığımı ben mi kanıtlamak durumundayım, yoksa başkaları mı bilmeli bendeki farklılığı?” İlerleyen bölümlerde de bu sorunun cevabını yine kendisi verir: “Farlılığını ben anlayayım, sendeki kaliteyi, değeri, beni uçuracak, beni koruyacak, beni besleyecek, beni kollayacak şeylerin sende olduğunu ben fark edeyim.”

    İnsanların nazarında konuşulanları dinlemenin ya da bir kitabı okumanın türlü türlü saikleri vardır. Kimileri için konforu bozmayan, ezberleri yerle yeksan etmeyen, bütün bilinenleri çöpe atmayan hiçbir sözün değeri yoktur. Söz adamı sarsmalıdır, söz adamın beynini yakmalıdır. Kısmen haklı ve doğru tarafları olabilir bu önerinin. Ama zannımca dinleyicinin veya okuyucunun sözden tek beklentisi bu değildir. İnsanlar dile getiremedikleri, sese ve söze dönüştüremedikleri iç seslerinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle rastlaşmak için de söze yönelirler. Çünkü herkesin duygu ve düşüncesini bütün berraklığıyla ortaya koyma kabiliyeti yoktur; hatta kimi zaman içinde bulunduğu durumun dahi adını koyamazlar. İşte bu insanlar tam da gönüllerinden, yüreklerinden, zihinlerinden geçen şeylerle karşılaştıkları zaman artık ne konuşanın sözü boşlukta kaybolur ne satırlardaki yazı havada uçuşur, gelir hepsi ayrı ayrı, muhatabının gönül tahtındaki makamına kurulur. Mahir Zaman’ın önyargı hakkında söyledikleri de bu türden.

    Önyargı gözümüzün önünde bir perde, hakikatin önünde aşılması zor bir kocaman set. İkili ilişkilerimizden uluslararası ilişkilere kadar uzanan bir tesir alanı var. O yüzden yol verildiği takdirde sadece kendi sınırlı dünyamızı değil koskoca bir gezegeni bile cehenneme çevirmeye muktedir. İnsanların din, mezhep, meşrep gibi bir tercih sonrasında veya ırk, renk, millet gibi herhangi bir tercih söz konusu olmadan dâhil oldukları bir mensubiyetten dolayı hakaretlere uğraması, yerlerini yurtlarını terk etmeye mecbur bırakılmalarıyla hayatın kendilerine zehir edilmesi, hatta hayatlarına dahi kastedilmesi önyargının marifeti değil de nedir? Dinimizin öğretilerinden hareketle Müslümanlar olarak takva ölçüsü dışında bir üstünlük düsturumuz yoktur, elhamdülillah. Ama yazarın da dikkat çektiği üzere “Buralardan beslenen, etnik aidiyetlerden yola çıkarak insanları birbirine kırdıran, gerçekte birbirine eşit olarak yaratılmış insanların bilumum farklılıklarını kullanarak o farklılıklara yatırım yaparak daha ileri gidip onları birbirine düşürerek iş tutanlar var.” Önyargılardan beslenen, önyargılarla idare eden ve bunlarla yaşayan bir mekanizma var. Doğru, bir düşünürün dediği gibi “Önyargıları yok etmek, atomun çekirdeğini parçalamaktan daha zor.” Ama bir Müslüman olarak bizim birbirimize karşı nasıl önyargılarımız olabilir? “Bir Müslüman bir başka Müslümana nasıl kıyabilir? Bir Müslüman başka bir Müslümanın gururla taşıdığı aidiyetine nasıl saldırabilir?” Bu soruların izahı yoktur yazarın nazarında. O yüzden dışarıda olup bitenleri bir tarafa bırakarak “Sen nasıl bakıyorsun kendine? Sana nasıl bakıyorlar? Bir bak bakalım!” der.
    İnsanın en çok kör ve sağır kaldığı, hemen dizinin dibindekiler olur bazen. En çok ihmâl ettiği de en yakınındakiler. Buna insanın “kendisi” de dâhildir. Dünyayı yakalamaya, bütün sorunlara el atmaya, türlü türlü dertlere deva bulmaya çabalayan insanoğlu bir yol durup kendine bakmayı, ruhunun derinliklerine dalmayı, kalbinin mahzenlerindeki yüzleşmelerle, gerilimlerle, çatışmalarla, itiraflarla, günahlarla, sevaplarla karşılaşmayı ve orada olup bitenleri anlamaya çalışmayı, “bir ben vardır benden içeru” diyen Yunus’un işaret ettiği gibi kuytu köşelerde kalmış kendisiyle tanışmayı pek aklına getirmez. Çünkü insanın en zor yolculuğu “kendini bilmek” adına yaptıklarıdır. Zira o bilişler, beraberinde bütün akışları sekteye uğratacak şekilde yeniden inşayı, köklü bir tamirat ve tadilatı gerektirebilir.

    Kişinin kendini bilmesi önemlidir; çünkü kendini bilen haddini de bilir. Kişinin kendini bulması önemlidir; çünkü kendini unutanı Allah da unutur. Kimi insanlar manevi hastalıklarla muallel ve günah kirleriyle kapkara kesilmiş kalpleriyle karşılaştıkları zaman onu tedavi etmeyi ve her türlü urdan, kirden arındırmayı göze alamadıklarında başkalarının ayaklarının tökezlemesi, dillerinin sürçmesi ve kalplerinin kayması üzerinden kendilerini aklamaya ve sanki sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına kendilerini arı duru göstermeye çalışırlar. Hâlbuki insanın, büyük küçük demeden her şeyin kayıt altına alınarak “Kendi kitabını oku!” denecek vakit gelip çatmadan kendine dönmesi ve özüne kavuşması elzemdir. Yazarın da ifade ettiği gibi bunun için tefekkür, murakabe ve muhasebe gereklidir ve “İnsanlık hâlimiz ancak kendi müdahalelerimizle değişebilir.”
    İnsanların hakkında sıkça aldandıkları bir emanet vardır, uhdelerine tevdi edilmiş olan. Kimilerinin, hakkını teslim edebilmek için son derece titizlendiği kimilerininse bir an önce harcayıp tüketebilmek için türlü yollara tevessül ettiği. Zamandan bahsediyorum. Her ne kadar sınırsız gibi görünse de her bir insan -hatta her bir varlık- için belirlenmiş bir miktarı olan ve zayi edildiği takdirde de telafisi mümkün olmayan. Mahir Zaman da zamanın ruhundan bahsediyor. Negatif veya pozitif olmasından ziyade nötr bir kavram olduğuna dikkat çekiyor. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor, denilerek bize dayatılan şeyler karşısında gerektiği takdirde direnç göstermemizi tavsiye ediyor. Bunun yanında içinde yaşadığımız dünyanın akışından haberdar olmamız gerektiğine de işaret ediyor. Ne nostaljiye kendini kaptırarak geçmişte kalmak ne de ikna olunmuş bir ütopya içinde geleceği hayal ederek öylece durmak, aslolan ânın içinde yaşamak, bugünün dünyasında bir yer bulmak, kendini bugünün dünyası içinde açıklamak. Yazar; ne “Eski araçlarla, eskimiş tecrübelerle, eskide kalmış âlet edevatla, bitmiş tükenmiş, enerjisi kalmamış düşünce biçimleriyle biz şu önümüzdeki köprüyü geçebilir miyiz?” sorusuna olumlu cevap verir ne de “Peki, biz onları şu ya da bu şekilde ihmal ederek, şu ya da bu şekilde arkamızda bırakarak bir yere gidebilir miyiz? Hangi köklere yaslanarak, hangi dallara tutunarak, hangi sütunlara bel bağlayarak bütün bu meşakkatli yolculuğun hakkından geleceğiz?” sorusuna. Bu yüzden ona göre zamanın ruhunu kavramak, içinde yaşadığımız dünyanın şekilleniş biçimini, koordinatlarını, belli başlı parametrelerini, egemen paradigmalarını, söylemlerini, ideolojilerini anlamak çok önemlidir.

    Zamanın ruhu olur da kelimelerin olmaz mı? Canlılar ruhlarını teslim edince ölürler de kelimeler ölmez mi? Sözlüklerimizde yer almasına, dillerimizde de telaffuz ediliyor olmasına rağmen ruhunu kaybettiği için bir ceset mesabesinde olduğunu düşündüğüm kelimelerdendir muhabbet. Kalıplaşmış bir söz vardır ya, “anlatılmaz, yaşanır” diye. Muhabbet de onun gibi bir şey. Onu daha önce bir kez tatmış ve yaşamış olanlar onu hâlâ yaşatmaya çalışıyorlardır sınırlı imkânlarıyla da olsa, zor şartlar altında. Ama ya ondan hiç haberdar olmayanlar… Kendi ıssız köşelerine çekilerek, sanal âlemdeki sahte dostların sahte ilişkilerinden, sahte sevgi gösterilerinden başka bir şey görmemiş, bilmemiş, tatmamış olanlar… Neyi, niçin isteyecek! Neyin peşine niçin düşecek! Hâlbuki bizi olgunlaştıran, bizi onaran, bizi besleyen, bizi kendimize getiren muhabbet ortamlarıydı. Dinlemeyi unuttuk biz ilkin, ardından da muhabbeti yitirdik. Her zaman fiyakalı konuların olmasına gerek yoktu aslında muhabbetin bize iyi gelmesi için. Sevdiğimiz insanlarla, kendimizi rahat hissettiğimiz bir ortamda olması yeterliydi. Çünkü biz birbirimizi Allah için severdik, sevdikçe de imanımızı ziyadeleştirirdik.

    “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!” der Karacaoğlan. Gurbet; kendi bağlamından, kendi evreninden kopup giderek âdeta kolsuz kanatsız kalan için olduğu kadar orada olanın yolunu gözleyen için de en az onun hissettiği kadar zordur. O yüzdendir ki türkülerimizin ağırlıklı konularından birini de gurbet oluşturur. Fakat yazarın da ifade ettiği gibi gurbet sadece coğrafi boyutta gerçekleşmez. Kültürde, düşünce dünyasında olan gurbetlerden de bahsedilebilir. Yalnız insanın kendi içinde yaşadığı gurbet onu en çok zorlayan boyutudur. İnsanın kendinden uzaklaşması, kendine yabancılaşması, kendiyle arasına mesafe koyması… Böylesi durumlarda birilerinin elimizden tutup bizi içinde kaybolduğumuz dehlizlerden tutup çıkarmasını ve bizi alıp kendimize getirmesini bekleriz. İnsanın uzaklara gitmesine gerek kalmadan kendini gurbette hissetmesine sebebiyet veren bir diğer husus da kendini anlayan insanların arasında bulunamaması, ortak duygu ve düşüncelere sahip olan insanlardan uzak düşmesidir. “Sıkı bir derttir gurbet!” der yazar ve ilave eder. “Gurbetin ağırlığını onunla hesaplaşarak, geldiğimiz yerleri unutmayarak ve oralara dönmeyi planlayarak ancak aşabiliriz.”

    Peygamber Efendimizin “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifi en kısa şekilde nasıl izah edilebilir, denseydi bunun muhtemel en güzel cevabı herhalde Mahir Zaman’ın dillendirdiği gibi “Hayat biraz da niyettir.” şeklinde olurdu. Çünkü biz attığımız her adımda, aldığımız her nefeste dile getirelim veya getirmeyelim ya da farkında olalım ya da olmayalım, mutlaka iyi veya kötü bir niyeti içimizde barındırıyoruz aslında. İnsanların içinde olanlara vakıf olamamamız bizim açımızdan bir lütuf olabilir; “İyi ki içimizde olanı bir biz biliyoruz bir de Allah biliyor. Karşımızdakinin hayallerini, niyetlerini, tasavvurlarını bilseydik hayat ne kadar zor olurdu.” Ama bizim içimizde olanların ne olduğunu bilmeye başkalarının muktedir olamaması bizim açımızdan sıkıntı oluşturan bir sonuç da doğurabilir. Çünkü böylelikle ben seni kandırabilirim, çoluk çocuğu peşime takabilirim. Yaldızlı cümleler kurup herkesi ardımdan sürükleyebilirim. Alnımı secdeden kaldırmayarak çok büyük bir temsil sunabilirim. Kim nereden bilecek içimde hangi niyetleri beslediğimi! Ama ameller niyetlere göredir, niyetimi ben bilmesem bile Allah mutlaka bilir!

    Bizim dünyadaki hedefimiz mutluluk ve huzur değildir, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak da kulların arasına girmekten, onların derdiyle dertlenmekten ve dertlerine çare aramaktan geçer. Gerçek Müslüman sadece kendiyle ilgilenen ve sadece kendi derdine düşen değildir. Öyle olsaydı vahye muhatap olan Peygamberin ilk işi niye soluğu Mekke sokaklarında almak olsundu? Hazır mağaradayken iyice inine çekilir, gece gündüz orada kendini kurtaracak ibadet ve taat ile meşgul olur dururdu. Hâlbuki insan derdi nispetinde değer kazanır, o yüzden yüce dertler edinmeye çabalamalıdır. Âşık Mahzunî’nin dediği gibi, “Sermayem derdimdir, servetim âhım.”

    Ama hıza ve hazza odakladığımız için yaşamımızı, dertten öcüden kaçar gibi kaçıyoruz. Derdi dinlersen şahit olursun, şahit olursan dâhil olursun, dâhil olursan müdahil olursun dendiği için olsa gerek, herkes tanıklıktan kaçıyor ve dertleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Hâlbuki dert insanı olgunlaştırır, insanı erdem sahibi kılar. O hâlde Mahir Zaman’ın duasına iştirak edelim ve âmin diyelim. “Dertlerimiz daim olsun. Allah bizi dertlerimizden dolayı isyan eden kullarından eylemesin.”

    Mahir Zaman, son olarak “vefa” konusunu ele alıyor. Vefa tabii ki sadece İstanbul’da bir semt adı veya bir boza markası değil. Sahip çıkmamız ve üzerimizde taşımamız gereken en büyük erdemlerden. Vefa nedir, kime gösterilir? Biz vefanın neresindeyiz? Her birimizin kendi nefsinde cevabını araması gereken sorulardan… Tartışmasız vefayı en çok hak eden Allah! Peygamberimiz var sonrasında, tebliği ve rehberliği sayesinde yolumuzu bulduğumuz. Ailemiz, geçmişlerimiz, şehitlerimiz, milletimiz, devletimiz, ahitlerimiz… Vefa, sorumluluk yüklenmekle de eşdeğer bir yerde. Göstermemiz gereken her yerde vefalı olmayı nasip etsin Rabbim her birimize.

    Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri sanki bir radyo programındaki konuşmaların metne dönüştürülmüş hâli değil de konuşma ortamının insana verdiği sıcaklığı muhafazayla birlikte oturulup yazılmış bir kitap gibi. Zira cümleler o kadar sağlam, konunun akışı o kadar sağlıklı. Mahir Zaman konuşurken insanların muhtemel iç seslerini sık sık dile getirdiği için bunları satırlardan okurken çoğu zaman farklı boyuta taşınıp yazarla/program sunucusuyla karşılıklı diyaloga girmiş havasını yaşamak işten bile değil. İyi ki Mahir Zaman böyle bir program yapmış, iyi ki Mahya istifademiz için böyle bir eseri yayımlamış.
  • İslam gelmeli, onun için çalışıyoruz filân.. Nasıl getireceksin?
    Bu senin dışındaki bir şey, bir araba değil ki, ruh ve fikir istemez bir getiriş olsun!
    Kendine bak, niçin gelmediğini anla ve yalancıktan şikayet etme alçaklığı yerine insan içine çıkamayacak kadar utan...”

    "Salih Mirzabeyoğlu"
  • Büyük Yürüyüş
    Allah Rasulü “kuruluş”, sahabe ise “yükseliş” dönemidir. Risaletin bereketi ve sahabe olmanın feyziyle onlarca yıl, yıllara sığdı. Hicaz ve çevresi insanlığın diriliş havzası oldu. İslam önü alınamayan bir hızla yayıldı, şehirler, ülkeler İslam Devleti’ne katıldı. O günleri tahayyül edin. Sürekli yeni fetihler var. Mısır, İran ve Bizans sadece olanları seyretmek ve yok oluşlarını biraz daha geciktirmekle meşgul. Ölecekler, bunu biliyorlar fakat ölüm biraz daha nasıl geç olur diye çabalıyorlar. İslam’ın intişarına engel olamıyorlar, durduramıyorlar Allah Rasulü’nün öğrencilerini. Bizans, Mısır ve İran sadece birer ruhsuz ceset… Sadece suretleri var. Her zaman olduğu gibi merkezde ise Yahudi var. Bozmaya memur millet… Yahudi, İslam’ın önünü kesebilmek için sürekli strateji geliştiriyor. Medine’nin, Hayber’in intikamını almak için fırsat kolluyor, hamle imkanı arıyor. İslam’ın yolunu kesecekler. يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ [1] Kalemleri, ağızları, silahları dahil neleri varsa onlarla saldırıyor, Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Fakat hüküm zahir, nur sönmeyecek. Ayaklarda çarık, sırtlarda yamalı cübbe, başlarda nurdesen sarıklarla sahabe ilerliyor. Şehirler düşüyor, yürekler İslam’la hürriyete eriyor. Küfür cephesinin her stratejisi akamete uğruyor. Kocaman devletler yükseliyor, sahabe ilerliyor. Hz. Ömer zamanında İran bütünüyle İslam’ın oluyor. Persler aynı kimlikle bir daha dönmemek üzere siyasete veda ediyor. Küfür cephesinde mağlubiyetten öte bir durum, bir hezimet var. Damarlarında uluhiyet kanı dolaşıyor dedikleri efsane komutanları Hürmüzan Medine’ye geliyor. Sarayda görüşeceğini zannettiği Hz. Ömer’le Mescid’de karşılaşıyor ve Onun, “benimle konuşmak istiyorsan çıkar tacını başından” şeklindeki emriyle sarsılıyor. İmparatorluklarını kaybediyorlar. Bu yüzden Farisilerde Hz. Ömer’e (r.a) karşı büyük bir kin oluşuyor. Ortamı yakından izleyen Yahudi Hz. Ömer’in şahadetinden sonra büyük bir gizlilikle her şehirde mayalanıyor.
    Şia’nın Müessisi Olarak İbn Sebe
    Bu süreçte İbn Sebe adında bir Yemen Yahudisi San’a’da ortaya çıkar. Bu zat, İbnu’s-Sevdâ diye de bilinir. Hz. Osman zamanında Müslüman olduğunu ilan eder. İslam şehirlerini dolaşır. Sırasıyla Hicaz, Basra, Küfe ve Şam’a gider. Şam’da tutunamaz. Bizzat halk tarafından şehir dışı edilir. Mısır’da Hz. Osman’a muhalifler olduğunu duyunca oraya gider. Müslümanlara, “Size hayret ediyorum. Hz. İsa’nın tekrar bu dünyaya döneceğini tasdik ediyor fakat, ‘Kur’an okumayı, tebliğ etmeyi ve içindekilerle amel etmeyi sana farz kılan Allah, muhakkak ki seni dönülecek bir yere ulaştıracaktır.’[2] ayetine rağmen Hz. Muhammed’in dünyaya geri döneceğini yalanlıyorsunuz.” der. Allah Rasulü’nün hicretten sonra Mekke’ye dönüşünü anlatan ayette ki “me’ad” kelimesinin manasını tahrif ederek ona “dünya” anlamı verir İbn Sebe.

    İntikam Duygusunun Dinselleşmesi
    Mısır’da “rec’at” fikrinin temellerini İbn Sebe atar. Her nebinin vasîsi var, Hz. Ali de, Hz. Muhammed’in vasisidir diyerek Şia’daki “vesayet” fikrini ilk o telaffuz eder ve Müslümanları vesayet hakkı gasp edilen Hz. Ali adına kıyam ediniz diye tahrik eder.[3] Bir şehirden diğerine valilerin hatalarını içeren mektuplar yazar, Müslümanları Hz. Osman’a karşı tahrik eder. Hz. Osman’ı katleden güruhla Medine’ye gider. Nerede bir rahatsızlık varsa orada İbn Sebe ve adamları en ön saftadır. İslam kisvesi altında İslam’la savaşır. Hz. Ali’yi de aynı şekilde tahrik edebileceğini düşünür ve bir defasında ona, “Ente ente/Sen ilahsın” der. Şia kaynaklarına göre Hz. Ali onu yaktırır, Ehl-i Sünnet’e göre sürer.[4]
    Her ne kadar bazı Şiiler tarihte böyle biri yaşamadı dese de erken dönem Şia kaynakları da İbn Sebe’ye ve Hz. Ali ile görüşmesine yer verir. Şia’nın önemli rical ulemasından Keşşi رِجَالُ الْكَشِّي diye meşhur olan eserinde İbn Sebe’den bahseder. İşte Şia’ya velayet, vesayet ve rec’at fikrini sokan ve bu ameliyesiyle de onu “büyük bütün”den koparan bu adamdır. Allah Rasulü için “Hatemu’l-Enbiya/Nebilerin sonu”, Hz. Ali için ise “Hatemu’l-Evsiyâ/Vasilerin sonu” diyerek başladığı yolu Hz. Ali’nin ilahlığını iddia etmeye kadar taşır.

    İslam Çağrısı Adı Altında Tefrika
    İbn Sebe, Hz. Osman zamanında Müslüman olduğunu söyler ya da Müslüman olarak insanlar arasında dolaşır. İslam çağrısı adı altında tefrikaya, hak arama görünümlü mektuplarıyla da Hz. Osman’a karşı isyana çağırır. Fesat otağını Mısır’da kurar. Zehrini oradan kusar, mektupları oradan gönderir. Oradan yaptığı tahrik ve tahriflerle isyan birlikleri oluşturur. Hz. Osman’ın şehadetinin arka planında o vardır. Muharrik de odur, organizatör de o. Bu, suçu birisine havale ederek mevzuyu basitleştirmek değil; bilakis vakıayı olduğu gibi anlamaktır. İslam’a nelerin, nasıl ve kimler tarafından sokulduğunu anlamalıyız ki, onların İslam’a ait olmadığı ve onların olduğu yerde İslam’ın olmayacağını da idrak etmiş olalım. İbn Sebe, Hz. Osman’ın şehadetiyle ilk adımı atar ve yıkar, kendi ideolocyasına göre kurabilmek için Hz. Ali’ye yakın olmak ister. Fakat Allah Rasulü’nün bilge öğrencisi, bir gün huzurunda Hz. Ebubekir’i, Ömer’i eleştiren bu Yahudi için “öldürün bunu” buyurur, etrafındakiler seni bu kadar seven adamı neden öldürüyorsun deyip engel olurlar. Şehirden sürülür. İbn Sebe, Hz. Ali (r.a.) efendimiz üzerinden Hz. Ebubekir, Ömer düşmanlığı yapmaktan vazgeçmez. Yeni hamleler için, yeni fırsatlar gözetir. Çocuklarına Ebubekir, Ömer adını koyarak bu iki sahabiye olan muhabbetini izhar eden Hz. Ali üzerinden Hz. Ebubekir ve Ömer düşmanlığına devam eder. “Eğer Hz. Ali ‘nin bunlara bir düşmanlığı olsaydı, çocuklarına Ebubekir, Ömer ismini vermezdi.” derecesinde bir nazardan dahi mahrum olanları Ümmet’in bütününden kopararak sahabe düşmanı yapar.
    Şia’nın İki Safhası
    Şia’da iki safha var. Birinci safhada, İslam’a sadakat, Hz. Ali’ye muhabbet var. Daha çok siyasi bir tercih Şia bu dönemde. Fakat Hz. Ali’nin yanında yer alanlar, onu ne kadar seviyorsa Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i de en az o kadar seviyorlar.
    Hz. Ali’den sonra İbn Sebe’yle Şia’nın ikinci safhası başlar. Bu ikinci safha/yol sahabeye, Kur’an’ı Hakim’e ta’n yoludur. İbn Sebe, hurafe ve kinle İslam’ın ana bünyesinden kopardığı yığınlara “cemaat” yerine “tefrikayı”, muhabbet yerine “nefreti” aşılar. Hz. Ali taraftarlığı üzerinden Hz. Muhammed ve sahabe düşmanlığı yapar.

    İbn Sebe ve İran
    İslam’ı tahrif ve tahribe ayarlı fikirleri Mısır’da mayalayan İbni Sebe’nin İran’la irtibatı nasıl ve niçindir? Malum… Farisilerde nâmütenahi bir Hz. Ömer düşmanlığı var… Müslümanlar Hz. Ömer’i ne kadar seviyorsa, onlar da o kadar ondan nefret ediyor. Hiçbir Türk ya da Kürd ataları sahabeyle savaşıp, kaybetti diye sahabeye hasım olamaz. Bilakis atalarının hidayetine vesile oldular diye onlara dua eder. Çünkü, ilerleyen yaşlarına rağmen insanlığın selameti için Medine’den yola çıkan, durdurulan, savaşmak zorunda kaldığından dolayı savaşan sahabeye kim düşmanlık ederse onun iman problemi vardır.
    Neden En Büyük Hasım Hz. Ömer?!
    Hz. Osman zamanında da fetihler devam eder. Fakat Farisilerin en büyük hasmı Hz. Ömer… Bu yüzden Hz. Ömer suikastını iki Farisi tertip eder; Ebu Lü’lüe ve Hürmüzan.
    Yemen Yahudisi İbni Sebe, İran’daki öfke ateşini Hz. Ömer özelinde bütün sahabeye karşı harlatır. Gayesi ise İslam’ın içinde bir İslam uydurarak İslam’ı bölmek, Müslümanları birbirleriyle mücadele eder hale getirip, dış dünyayı rahatlatmak, fetihleri durdurmak. Dün vazifesini Bihakkın ifa eden Iran bu gün de, aynı işlevi yerine getiriyor. Onun Suriye, Yemen ve Irak’taki katliamlarıyla alakadar olan ümmet, elini savaştan çekip İslam’ı tebliğ edemiyor.
    Büyük Kafire, Büyük Müslüman Demek
    Farisiler, Hz. Ali muhabbetini kullanıyor fakat gerçek gündemleri Hz. Ömer düşmanlığı… Neden Ömer düşmanlığı? Çünkü Hz. Ömer (r.a) onların siyasi hayatlarına son verdi, devletlerini ortadan kaldırdı. Mağlubiyetin intikamını alma mücadelesini Hz. Ali muhabbeti ile örterek hem Müslüman gözüküyor hem de İslam devletinin nimetlerinden istifade ediyorlardı. Nihai hedefleri ise Pers Imparatorluğunu yeniden kurmak. Bunun için en büyük İslam düşmanlarına, en büyük Müslümanlardan biri demekten çekinmezler. Nitekim bir Ayetullah شَهَادَةُ الْاَثَرِ عَلَى إيمَانِ قَاتِلِ عُمَرَ başlıklı bir risale kaleme alır. Risalenin mevzusu ise Hz. Ömer’i şehid eden büyük kafir Ebu Lu’lue’nin nasıl büyük bir Müslüman olduğunu isbat etmek(!). Bir Müslüman, Allah Rasulü’nün, “Eğer benden sonra Peygamber olsaydı, o da Hattaboğlu olurdu.”[5] dediği Hz. Ömer’i şehid eden kafirin velayetinden, kerametinden bahsedebilir mi? Hz. Ömer’i şehid etti diye Ebu Lü’lüe’ye manevi makamlar verme yarışına girebilir mi? Ayetullah malum eserinde Ebu Lülüe’nin Hz. Ömer suikastiyle ne kadar önemli bir iş yaptığını uzun uzun anlatır. Farisiler, o güne يَوْمُ الْعِيدِ يَوْمُ السُّرُورِ bayram günü, surur günü diyorlar. Hz. Ömer’in şehadet günü, bunlara göre bayram günüdür. Müslümanların hüzün günü, onların gurur günüdür. Bu gün de öyle değil mi? Müslümanlar Esed’in düşmesi, İran ise kalması için uğraşıyor.
    Şia kaynaklarında hurafe, hakikatten daha fazladır. Ebu Lü’lüe kitabı da onlardan biridir. Ayetullah, Meleklerin Ebu Lü’lüe’yi İran’a kaçırdığını, orada öldüğünü daha sonra orada ona kabir yapıldığını, deprem olunca her şeyin yıkıldığını fakat sadece onun kabrinin ayakta kaldığını söyler. Şia’nın masalları bitmez.
    İbn Sebe ve adamları Farisileri İslam’ı bölüp-parçalama davasının erleri olarak kullanır. Onlar üzerinden hedefine ulaşır. Onlarla ümmeti parçalar.
    Farisilerin tamamı aynı bağlamda değildir şüphesiz. Bir kısmı hakikaten müslüman olur. Fakat bir kısmı da, “nasıl olur da sahabe ayağında ki çarıkla ve yamalı cübbesiyle gelir bizim devletimize son verir.” diye düşmanlığa devam eder. Düşmanlık var fakat güçleri olmadığından uzun yıllar hesaplaşamazlar İslam’la. Bu yüzden İbn Sebe’nin fikirleri üzerinden ümmeti bölerek, intikam almaya çalışırlar.

    Samerra’da Kaybolan Bir İmam
    Şia’da ki “Rec’at”a göre ise on ikinci imam tekrar dönecek ve Şia Hz. Ali’nin hakkını gasp eden(!) Hz. Ebubekir’den, Ömer’den, Osman’dan (r.a.), ashab-ı kiram efendilerimizden, ulemadan intikam alacak. Bu gün İran’ın her müslümanı “Yezid” gibi görüp, saldırmasının arka planında bu intikam duygusu vardır. Onlara göre on ikinci imam Samerra şehrinde kayboldu. Bu yüzden kaybolduğuna inandıkları yerde hala bir eşek bekletiyorlar, kaybolduğu dehlizden çıkacak, eşeğe binecek, gelecek ve bütün bunları kurtaracak.[6] Peki Rec’at’la ne olacak? Bu esnada Hz. Ebubekir, Ömer, Osman (r.anhum) başta olmak üzere sahabede dirilecek ve bunların on ikinci imamı sahabeyi yargılayacak, idam edecek böylece yeryüzüne adalet gelecek. Adaletiyle temayüz eden Hz. Ömer’i yargılayarak adaleti getirecekler ve sonra kıyamet kopacak. İşte Şia, kendi adamlarını inandırabilmek, tabanlarını dağıtmamak için bu masallara sığınıyor. On iki imama öyle güç veriyorlar ki! Onlara göre bunlar gaybı bilir. Yeryüzündeki bütün tasarruflar bunların eliyle olur. Allah Teala bunlara sormadan, bunların canını almaz. Onlar da ne zaman isterlerse o zaman canlarını verirler. Ne var ki bu kadar yetki verdikleri imamlarını asırlardır bekliyorlar, gelmesi için kaybolduğu yere eşeği de bağladılar. Fakat on ikinci imam çıkıp da gelmiyor.
    Neden imamlarına bu derece olağanüstü güç veriyorlar? Avam, madem bunlar bu kadar muktedirdir, neden Şia’yı dünyaya hakim kılmıyorlar? diye sorunca, “Onun vakti var. Rec’at olacak, dönecek, gelecek ve bizi buradan kurtaracaklar” diyorlar.

    ŞİA’NIN KUR’AN’LA HESAPLAŞMASI
    Yemen Yahudisi İbn Sebe’nin kurduğu Şia, Kur’an tasavvuru dahil daha pek çok mevzuda Ümmet’ten farklı düşünür. Kur’an-ı Kerime ta’n eder. Nitekim Şiiler, her dönemde Kur’an-ı Hakim’in tahrif edildiği iddiasıyla kitaplar yazmıştır. فَصْلُ الْخِطَابِ فِي إثْبَاتِ تَحْرِيفِ كِتَابِ رَبِّ الْأَرْبَابِ [7] Adlı kitabın müellifi Ayetullah Mirza Hüseyin Nurî et-Tabersî (v.1320) de açıkça Kur’an-ı Kerim’in tahrif edildiğini iddia etmiştir. Bu kitapta, her yıl Muharrem ayında Hz. Hüseyin’in şahadetinin arkasına sığınarak, Hz Ömer’in emrindeki İslam ordularının yıktığı Sasani Devleti’ne ağıt yakanların iftiralarını görürsünüz. Kur’an’a suikast yapıp, İslam’ı durdurup Rüstem’in ordularının yolunu açmak için uydurulan iftiralar… On iki asırdır bu iftiralar “Kur’an-ı biz indirdik ve biz koruyacağız”[8] ayetine çarpıp yok oluyor.
    İran Lobisi ve Yeni Şia İddiaları
    İran lobisi, amel defteri Kur’an’a iftiralarla dolu olan Şia’nın yolunu açabilmek için Eski Şia (Hz. Ali’den sonra), yeni Şia diye ayrıma gidiyor, eskisi problemliydi fakat Yeni Şia’da ittihad-ı İslam’ı amaçlıyor, bu yüzden onunla anlaşılabilir diyorlar.

    İran’la Kesilen İslam Rüzgarı
    Yeni Şia dedikleri Humeyni’nin Şia’sıdır. Humeynî üzerinden Şia’nın yolunu açmaya çalışıyorlar. Bu defa Humeynî üzerinden hedeflerine ulaşacaklar.
    İhvan-ı Müslimîn ve Türkiye’de Milli Görüş Sünnet ve Cemaat akidesi çerçevesinde büyük mesafeler katedip, devletleşme aşamasına yaklaşınca küresel güçler Humeynî’ye “İran İslam Devleti”ni kurdurarak İhvan’ın ve Türkiye Müslümanlarının rüzgarını kesti. Kabiliyetli Müslüman gençler ABD ile 35 yıldır birbirine uluyan fakat tek kurşun atmayan İran’ın “İslam Devleti” terkibine aldanıp, safına geçti. Batı’nın en büyük müttefiki, bir anda Batı ile hesaplaşan kahraman konumuna getirildi. Müslüman gençlerin “Zaferler Müjdecisi Aziz İslam Önderi”, “İslam’ın Büyük Mücahidi”, “Mustazaf halklara İslam’ın devrimci yolunu gösteren Büyük Önder” diye yad ettikleri Humeynî de Tabersî ve selefleri gibi Kur’an’ın eksik olduğunu, mevcut Kur’an’dan üç kat daha büyük bir Fatıma mushafının olduğunu iddia etmiştir.
    Sahabeye Saldıran Bir Devrimci: Humeynî
    Humeyni Keşful Esrar adlı kitabında sahabeye iftira eder, وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا الْقُرْاَنَ ذَرِيعَةً لِتَحْقِيقِ نَوَايَاهُمْ اَلْفَاسِدَةِ [9] bu sahabe dediğiniz adamlar Kur’an’ı fasid niyetlerini gerçekleştirmek için vesile yaptılar, der. Ona göre Hz. Ebubekir ve Ömer başta olmak üzere ashab (r.a.) dünyalıklar elde edebilmek için Kur’an-ı Kerim’i istismar etmiştir.
    اِخْرَاجُ تِلْكَ الْاَيَاتِ مِنْ كِتَابِ اللهِ تَعَالَى اَلَّتِي كَانَتْ تَدُلُّ عَلَى خِلَافَةِ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَدْ سَهُلَ عَلَيْهِمْ Sahabe için Hz. Ali’nin hilafetine delalet eden ayeti kerimeleri çok kolay bir şekilde, hiç zorlanmadan, Allah’ın kitabından çıkardılar, der. Bunu diyen kim? Humeynî… Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in dünyalıkları için Allah Rasulü’ne ihanet ettikleri, ihanetlerinin bekası için de Kur’an’dan ayet çıkardıklarını iddia eden bu adam “İslam Ümmeti’nin Yiğit Önderi” kabul edilmiştir. Başsız adamların olduğu yerde ayaklar baş olur.
    Yeni Şia’nın ümmeti merkeze aldığı, Müslümanlar adına küresel güçlerle hesaplaştığı iddia ediliyor. Ne var ki Büyük Mücahid (!) Humeynî’nin Rafizi çocukları ABD ile sözlü savaşla iktifa ederken, Suriye, Irak ve Yemen’de Müslümanlara ölüm kusuyor. Tahran’da Sünnet ve Cemaat akidesine mensup müslümanlara cami açma izni vermezken Türkiye’de لَا شِيعيَّة وَلَا سُنِّيَّة وَحْدَة وَحْدَة اِسْلَامِيَّة Ne Şiiyiz, ne Sünniyiz sadece müslümanız, diyerek müslüman gençliği yanına çekiyor. Müslüman gençlerin profil resmi yaptıkları, kamplara posterini astıkları adam bu Humeynî’dir. Babasının adını Ömer, Ebu Bekir verdiği İslam gençleri ne olduğunu ve ne dediğini bilmeden sahabeyi kendi dünyalıklarına ulaşabilmek için Kur’an-ı Kerim’den Hz. Ali’nin hilafetine delalet eden Ayeti kerimeleri çıkaranlar olarak itham ettiği bu şahsı nasıl yüceltir? Allah Teala buyurmuyor mu: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ [10] Kur’anı kerimi biz indirdik onu biz koruyacağız, لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ [11] Kur’anı hakime hiçbir yerden batıl gelemez. Hiçbir surette Allah’ın kitabına batıl ulaşamaz. Onu tahrif edemez. Fakat Humeyni Keşful Esrâr’da öyle şeyler söylüyor ki bunlar asla bir müslümana ait olamaz. إنَّ تُهْمَةَ التَّحْرِيفِ الَّتِي يُوَجِّهُونَهَا اِلَى الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى اِنَّمَا هِيَ ثَابِتَةٌ عَلَيْهِمْ [12] Humeynî bu ibaresiyle de açıkça sahabenin Yahudi ve Hristiyanlara yönelttiği Tevrat ve İncil’i tahrif etme ameliyesinin kendileri için bizzat sabit olduğunu söyler. Yani Yahudiler Tevrat’ı, Hristiyanlar İncil’i tahrif ettiler. Bunlar da Kur’an-ı bozdular, bu onlar tarafından bir suikastır, diyor.
    Yeni Şia Eskisinden Farklı mı?
    Küfür cephesi, Kur’an-ı Kerîm’in en büyük iki muhafızı olan Hz. Ebû Bekir ve Hz Ömer’e Kur’an-ı Kerim‘e ihanet etme iftirasında bulunan naylon devrimci Humeynî’yi Alem-i İslam’a “Büyük Mücahid” diye pazarladı. Kur’an ve Sünnet’le girdikleri her muharebeden nihai manada mağlub ayrılan Haçlılar, Humeynî’nin ağzından Kur’an’ın tahrif edildiğini söyleyerek Müslüman gençliği hakikatinden kopardı ve bunu başardılar. Evet bu zat Hz. Ebu bekir, Ömer, Osman başta olmak üzere Kur’an-ı canlarıyla koruyan Allah Rasulü’nün ashabına bu iftiraları Keşful Esrâr adlı kitabında dile getiriyor. Şimdi söyleyiniz! Eski Şia ile yeni Şia arasında bir fark var mı? Tek bir fark var. O da yeni Şia takiyyeyi daha iyi beceriyor, medyayı daha iyi kullanıyor. Daha iyi aldatabiliyor. Daha stretejik hamleler yapabiliyor. Irak’ta, Suriye’de yani güçlü olduğu bölgelerde Sünnet ve Cemaat Akidesi’ne mensub müslümanları öldürüyor ya da susturuyor; Türkiye gibi zayıf olduğu yerlerde ise ümmetçi görünüyor.
    Dâru’t-Takrîb ve Mealcilik
    Takî el-Kummî adındaki bir Şii 1945’te Mısır’da دَارُ تَقْرِيبِ الْمَذَاهِبِ Daru’t-takrib’i kurarak mezhepleri birbirine yaklaştıracak, Ehl-i Kıbleyi tevhid edecekti. Nedense, “Dâru’t-Takrîb Beyne’l-Mezâhibi’l-İslamîyye”[13] adındaki bu müessese sadece Ehl-i Sünnet akidesine bağlı Müslümanların olduğu yerlerde faaliyet gösterdi. Ehl-i Sünnet’e mensub bazı alimler de bu müessede görev aldı. Daru’t-Takrîb Mısır’da çalıştı. Türkiye’de faaliyet gösterdi. Belki burada kurumsal manada çalışmadı fakat hamlelerini burada da yaptı. Mealcilik bu müessesinin bir faaliyetidir. Kur’an Müslümanlığı adı altında Sünnet ve Mezheplerden koparılan Müslümanlar önce ortada bırakılacak, ikinci aşamada ise Şia kaynaklarıyla ayetler tefsir edilerek, Müslümanlar Şia’ya çekilecekti. Bu müessesenin gönüllü mensupları Ümmet’e “Hadisi, fıkhı devreden çıkaracaksınız, doğrudan Kur’an-ı Kerime gideceksiniz.” çağrısında bulundu. Türkiye’deki İran severler bu çerçevedeki ameliyeler neticesinde İran’a dost, Ehl-i Sünnet akidesine hasım yapılmıştır.
    Neden Mısır?!
    Madem bunlar İttihad-ı İslam noktasında samimi ve mezhepleri de ittihada engel görüyorlar, peki neden bu دَارُ تَقْرِيبِ الْمَذَاهِبِ / Dâru Takrîbi’l-Mezâhib, Şiilerin yoğun olduğu Tahran’da Kum’da Nevef‘de faaliyet göstermez! Neden İran’ın şehirlerinde, Şiileri mezheplerini bırakıp Ümmet’le Kur’an’da buluşmaya çağırmaz. Niçin, “Kürsiyyü’l-İslam” olan Mısır’ı üs edinir. Ey İttihad-ı İslam terkibini dillerinden düşürmeyen Farisiler! Neden Türkiye’de bu faaliyetleri yapıyorsunuz da, İran’daki Şiilere, Ehli Sünnet’le kardeş olmaları gerektiğini, onlara ümmet olduğumuzu anlatmıyorsunuz?
    Ehl-i Sünnet’in Hasımları Aynı Safta
    İşte bunun için Emperyalizmin himayesindeki bugünkü Şia, dünkü Şia’dan daha tehlikeli ve daha karmaşıktır. Kur’an-ı Kerîm’in tahrif olduğunu mevzu edinen Faslu’l-Hitab’ı bir Şii geçen asırda yazmıştı. Kitab Kur’anı Kerim’in tahrif olduğunu, bazı sure ve ayetlerin ondan çıkarıldığını iddia ediyor. Ne varki müellifi Tabersî’ye, ne onun çağdaşı “Büyük(!) Kur’an Müslümanı İranlı Cemaleddin Efganî”, ne de talebesi Muhammed Abduh cevap verdi. Vermediler, vermezler de… Çünkü her ikisi de Ehl-i Sünnet’e hasım olmaları cihetiyle aynı safta duruyorlar.
    İki Mushaf İddiası
    Şia, Kur’an da سُورَةُ الْوَلَايَةِ Velayet Suresi olduğunu ve bu surede şöyle bir ayet bulunduğunu iddia ediyor; يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِالنَّبِيِّ وَالْوِلِيِّ ”Ey iman edenler hem Nebiye, hem de Veliye iman ediniz”. Bu ayet de Kur’an’dan çıkarıldı diyorlar. Bir başka Şii de Kur’an-ı Kerim’in tahrifi ile alakalı yazmış olduğu eserinde diyor ki: “İki tane Kur’an vardır”. Bir tanesi عَامٌ مَعْلُومٌ Herkesçe ma’ruf ve malum olan bildiğimiz Kur’an. Diğeri de خَاصٌّ مَكْتُومٌ gizli özel olan herkesin ulaşamadığı Kur’an. Buna Fatıma mushafı diyorlar. Onlara göre bu öyle bir Mushaf ki, Kur’anın üç katı… Onun hiçbir ayeti Kur’an’ın ayetine benzemez. “Hiçbir harfi Kur’an’ın harfine benzemez” gibi ifadeler kullanarak esasında Kur’an’ın tahrifinden de öte şeyler söylemek istiyorlar. Yine Kur’an’ın tahrifi ile alakalı yazmış oldukları kitablarda “İnşirah Suresi” ile alakalı şöyle bir ayet vardı onu da çıkardılar diyorlar; وَجَعَلْنَا عَلِيًّا صِهْرك Ali’yi senin damadın yaptık. Kur’an’ı Hakim’in tahrif edildiği ile alakalı daha pek çok iftira ürettilerki onları ne bir Makale nede bir konuşma ıstı’ab edebilir.

    ŞİA, İSLAM’IN KURUCU NESLİ SAHABEYE NEDEN SALDIRIR!?
    Kur’anı Kerim’in cem edilmesi ile alakalı Şia alimlerinden Kummî, Kur’an’ı, Hz. Ali’nin (r.a) cem ettiğini iddia eder. Ona göre, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’e gelir, o an Hz. Ömer de oradadır, açar Kur’an-ı Kerim’i okur. Neden tarihi gerçeklere aykırı böyle bir iddiada bulunuyorlar? Diye aklınıza geliyordur. İfade edeyim… Buradan şuraya gidecek Kummî… Güya Hz. Ali’nin cem ettiği Kur’an’ın baş tarafında Ensara ve Muhacire dair ağır tenkitler içeren ayetler vardı. Hz. Ömer (r.a) “olmaz” deyip, itiraz etmiş Hz. Ali’ye, “bu Kur’an-ı ortadan kaldır, bir daha da kimseye gösterme!” demiş. Sonra Zeyd bin Sabit’i davet etmişler. Zeyd bin Sabit Kur’an-ı Hakim’i cem etti. Ardından Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer kendi aralarında “Peki biz bu Kur’an-ı cem ettik, yarın Ali’nin Kur’an-ı ortaya çıkarsa ne yaparız.” Diye konuşur. Neticede Hz. Ali’yi öldürmeye karar verirler. Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer anlaşır. Peki bunu kime ihale edecekler, kim öldürecek Hz Ali’yi? Halid bin Velid’e sen öldür derler. Hz. Ebû Bekir’in eşi olan Esma binti Umeys bu konuşmayı duyar ve Hz. Ali’ye haber verir, hadise de bu şekilde engellenir. Bununla alakalı çok farklı rivayetler de var. İşte böyle senedi olmayan, bütünüyle yalan rivayetlerle doludur Şia kitapları. Bunları uyduruyorlar ki, Hz. Ebu Bekir’e, Ömer’e (r.a) düşman bir nesil yetişsin. İslam’ı bölmeye memur Yahudi İbn Sebe’yi hatırlayın. Ne yapmıştı? İlk o Farisileri fark etmişti. Farisiler ile İbn Sebe yöntemi ayniyet arz ediyor. İçeriye sızıp, tamir davası adı altında tahrip etmek. Kummî’nin sahabe iftiralarını Zerdüşt bir Farisi söylese anında çöpe atılır. Fakat Kummi bunları Müslüman kimliğiyle söyleyince tahkik imkanı olmayan pek çok insan sahabe düşmanı oluyor.
    Bizans ve Şia Kaynaklarında Sahabe
    İranlıların bir kısmı iman etti. Bir kısmı da Hz. Ali mağduriyetinin arkasına sığınarak sahabeye düşmanlığa devam etti. Hz. Ali üzerinden Hz. Ömer’le hesaplaştı. Uhuvveti hasımlığa çevirdi. Ümmet içine düşmanlık getirdi. Kerbela’yı her yıl abartılı bir şekilde anarak tabanına öfke aşıladı. Bizans kaynaklarında sahabeyi arasanız ya da Kayser’in yakınlarına sorsanız “gece, namaz kılan, gündüz cihad eden, az yiyen, az uyuyan Ahiret Adamları” olarak anlatıldıklarını görürsünüz. Fakat Şia kaynakları “Sahabenin Allah Rasulü’ne ihanet ettiklerini söyler”. Onlar sahabeyi kiramla alakalı o kadar ağır ifadeler kullanırlar ki tarihin hiçbir döneminde, hiçbir eserde, hiçbir şekilde bunların benzerlerini göremezsiniz. Bizans kaynakları onlardan “kahraman düşman” olarak, Şia kitapları ise “hain düşman” olarak bahseder. Toplanırlar, Hz. Ebu Bekir’e, Ömer’e lanet eder. Rahmet dininin en büyüklerine, en fedakarlarına, en zahidlerine lanet eden bir nesil yetiştirirler.
    Hz. Ebu Bekir’e Put Diyen Zihniyet
    Şia’nın “Miftahul Cinan” adında bizdeki “Delâilu’l-Hayrât”a benzeyen bir kitapları var. Orada şöyle bir ibare mevcut: اَلَّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَالْعَنْ صَنَمَيْ قُرَيْشٍ وَابْنَتَيْهِمَا “Ey Allah’ım Muhammed ve Âline salat et, Kureyş’in iki putuna (Ebu Bekir ve Ömer’e) ve onların kızları Aişe ve Hafsa’ya da lanet et.”[14] Kime lanet ediyorlar? Allah Rasulü’ne en yakın iki isme, bu ümmetin Peygamber’den sonraki iki en büyüğüne… Sonra kime lanet ediyorlar? Bu iki büyük sahabinin kızlarına. Kur’an’ın ifadesiyle Ümmet’in annelerine: النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ [15]Sabah kalkıyor, ne diyorlar? اَلَّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَالْعَنْ صَنَمَيْ قُرَيْشٍ وَابْنَتَيْهِمَا “Kureyşin iki putuna ve onların kızlarına lanet et Allah’ım”. İslam’a en hasım olanların eserlerinde bu kadar sefil ifadeler göremezsiniz. O halde bunlara Ehl-i Beyt diyerek tezkiye edenler, kimin adamıdırlar? Hz. Hafsa annemize, Aişe annemize lanet edenler İslam’la, imanla ne kadar alakalı olabilir?!
    Hz. Ömer’i şehit eden Ebu Lü’lü’e gibi kafir bir katilin imanına dair Ebû’l-Hüseyn el-Hueynî adında bir Şii “Faslu’l-Hıtab” başlıklı bir eser kaleme aldığından bahsetmiştim. El-Hüeynî, Hz. Ömer’e olan adavetinden dolayı bir mecusiyi büyük bir veli olarak anlatır. Hz. Ömer’in şehadet gününe de يَوْمُ التَّسلية teselli günü يَوْمُ الْبَرَكَةِ bereket günü der.
    Hz. Ebu Bekir’le, Hz. Ömer’e lanet edenler diğer sahabelerle alakalı ne diyorlar? Benzer ifadeleri onlar için de kullanıyorlar. Kimi üç, kimi on sahabe kabul ediyor. Bunlara göre sahabenin kahir ekseriyeti (r.anhum) Allah Rasulü’ne ihanet edip –haşa- kafir oldu.
    Bir Tahrif Örneği
    Kendisini hayatını, ümmetin birliğine adayan bir davetçi olarak tanıtan Muhammed bin Muhammed Mehdi adında bir Şii, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in –haşa- imansız olduğunu iddia ediyor. Diyor ki Mehdi “Eğer bana لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ [16] ayetini okuyup Allah Tela’nın müminlerden razı olduğunu söylerseniz, ben de size derim ki, Allah Teala mü’minlerden razı olduğunu haber veriyor. “Peki Hudeybiye de Allah Rasulü’ne biat eden 1400 kişi içerisinde Ebu Bekir de vardı, Ömer de. Onlar da biat ettiler. Ama siz Ömer’e lanet ediyorsunuz. Ebu Bekir’e sövüyorsunuz. Allah Teala onlardan razı olduğunu söylüyor.” Bu defa Mehdî ayeti şöyle çarpıtıyor ve diyor ki: Allah Teala لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ buyurarak “Müminlerden razı olduğunu” haber veriyor. “Peki Ömer Mü’min miydi ki! Ebu Bekir Müslüman mıydı ki, Allah onlardan da razı olsun. Eğer Allah Teala şöyle buyursaydı, لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ Sana Biat edenlerden Allah razı oldu, o zaman Ebu Bekir de, Ömer de bunun içine girerdi.”[17]

    Allah Teala Kafirden Razı Olur mu?
    Eğer Allah’ın razı oldukları arasında Hz. Ebu Bekir ve Ömer yoksa kim olabilir?! –haşa- Allah Rasulü’nün hiç mi feraseti yok ki yirmi üç yıl yanında olan Hz. Ebu Bekir’i tanıyamasın. Bunlar bu ifadelerle Allah Rasulü’yle de alay ediyorlar. Anlıyorsunuz değil mi? Kimlere sövüyorlar. Müslüman gençlere kimlerin posterlerini astırıyorlar. Humeynî hala büyük adam mı?! Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ [18] Allah onlardan razı oldu buyuruyor. Allah Teala’nın razı olduğu bir kul kafir olur mu? Allah Teala kafirden razı olur mu? Hz. Ebu Bekir Efendimizle alakalı ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ [19] Kur’an-ı Hakim, Hz. Ebu Bekir’in Efendimiz’e olan yardımından, Efendimiz’in yanında ikinci kişi oluşundan, ölüm muhtemel olduğu yerde Allah Rasulü’yle mağarada birlikte duruşundan, konumundan bahsediyor. Ümmet ehramının zirvesi olan Allah Rasulü’nün sağ yanında duran Hz. Ebu Bekir’e lanet okuyanlar İbn Sebe mezhebi değilse nedir?

    ŞİA: HAKİKATİ HURAFEYE,
    HURAFEYİ HAKİKATE ÇEVİRMEKTİR
    Şia, “hurafe”yi “hakikat, “hakikat”i “hurafe” görür. Bunların الكافي (el-Kafi) adında 8 ciltlik bir kitabı var. Onlara göre bizde ki Buhari makamındadır. Müellifi Muhammed b. Yakub el-Küleynî (v.329)… Oradan size birkaç bab’ın başlığını arz edeyim:
    Küleyniye göre اِنَّ الأَئِمَّةَ يَعْلَمُونَ مَتَى يَمُوتُونَ [20] imamları ne zaman öleceklerini bilir.وَاِنَّهُمْ لَا يَمُوتُونَ اِلَّا بِاِخْتِيَارِهِمْ Onlar ancak kendi ihtiyarlarıyla ölürler. Allah Teala sorar onlara ölmek istiyor musunuz? Evet istiyoruz ya rabbi deyince ölürler. “Yok istemiyoruz.” derlerse o zaman diledikleri kadar yaşarlar dünyada. اِنَّ الْأَئِمَّةَ يَعْلَمُونَ عِلْمَ مَا كَانَ وَمَا يَكُونُ [21] Bizim İmamlarımız olanı da, olacak olanı da bilirler. لَا يَخْفَى عَلَيْهِمْ شَيْءٌ Hiçbir şey onlara gizli kalmaz. Şia’daki dilediği kadar yaşayan, dilediği zaman ölen, gaybı bilen imam anlayışı yarı ilah anlayışıdır. İslam’a göre gaybı sadece Allah Teala bilir. Peygamberlerse ancak O bildirirse bilebilirler. Onun dışında kimse gaybı bilemez. Fakat bunlara göre imamları her şeyi bilir. Yine Küleynî اِنَّهُ لَمْ يَجْمَعِ الْقُرَاَنَ كُلَّهُ اِلَّا الْأَئِمَّةُ [22] Kur’anın tamamını imamlarının cem ettiğini iddia eder. Bu iddia ile elimizdeki Kur’an’ın eksik olduğunu dolayısıyla da tahrif edildiğini ima eder.
    Şia’nın Topyekün Savaşı
    Kendilerini Kur’an müslümanı olarak tanımlayan, hakikatte ise bu tanımlamayla Sünnet-i Seniyye’ye hasım olduklarını gizleyen mealci akımın “Ehl-i Beyt” diyerek taltif ettiği anlayış Kur’an’a saldırır fakat onlar yine de Şia’yı tezkiyeye devam eder. Şia’ya göre Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın üçte biri kadardır. Başka bir uydurma rivayete göre ise, asıl olan “Fatıma Mushafıdır”. Fatıma Mushafı’nın mevcut Mushaf’ın üç katı olduğunu ve O’nun hiçbir harfinin Kur’an’a benzemediğini iddia ederler. Peki böyle bir kitabla amel edilir mi? Elbette “hayır”. Yani Şia esasta İslam’ı var eden her şeyle savaşıyor. Topyekün bir savaş bu. Eğer bu hakikatler tersyüz edilirse “hainler” imam, “imamlar” da hain olur.
    Siyonizm’in Alem-i İslam Mümessili: İran
    Humeynî’nin bütün bu hurafeleri İslam coğrafyasına “takiyye” ile pazarlamaya memur olduğu anlaşılamazsa, onun eserlerini okuyup yalanlarına kananlar Hz. Ebu Bekir’i dünyalığı için Allah Rasulü’nü satan adam, Hz. Ömer’i de Kur’an-ı tahrif eden adam olarak tanır. Humeyni’yi tazim edenler, onun bozuk akidesini de tasvib etmiş oluyorlar. Bir Müslüman Hz. Ebû Bekir’e sövmeyi onaylayabilir mi?! Maalesef ki Siyonizm’in alem-i İslam mümessili olan bir devlet, Amerika’yla dost olduğu halde Amerika’ya kafa tutan olarak gösteriliyor. İran ve Batı dostluğunun nasıl bir zeminde kurgulandığına dair şunları söyleyebiliriz:
    İran Muhalifleri Niçin Amerikancı Olur?
    Humeynî, Fransız havayollarına ait bir uçakla geliyor ve Batı’ya meydan okuyor. ABD, Afganistan’ı vuruyor, Libya’yı vuruyor, Irak’ı vuruyor fakat “en büyük düşmanım” dediği İran’a dair tek cümle sarf etmiyor. İran’a 35 yıldır tek bir kurşun atmadı ABD. O halde neden düşman görünüyor. Çünkü buradaki bir Müslümanı aldatması için şöyle bir manzaraya ihtiyacı var: Amerika’ya kim kafa tutuyor? Küdüs’ü kim müdafaa ediyor? Siyonizm’e kim meydan okuyor? İran… O halde İran’a düşman olan Amerika’nın dostudur. Bu filmi 35 yıldır oynadılar. İran’ın sapıklığından bahseden Müslümanlara Amerikancı iftirasında bulundular. Bir nesli inandırabilmek için 35 yıl böyle oyun kurdular. Eskiden önemli üç devlete 3 büyük şeytan derlerdi: İsrail, Rusya ve Amerika… Peki şimdi 3 değil, 4 büyük şeytan var. İran, İsrail, Rusya ve Amerika…
    En Rahat Kim?!
    “Orta doğunun”[23] en rahat ülkesi hangisi? Tabiî ki İran… Suriye ortada, Irak malum, Yemen’de İran destekli Husiler var… Mısır’da Müslümanlar zindanda… Türkiye’de eşkıya hala bir oranda gücünü koruyor. Siyasi açıdan en rahat ülke? İran…. Amerika’nın 35 yıllık sözde düşmanı kim? O da İran… Oyunu nasıl oynuyorlar, anlıyorsunuz değil mi? Bunların hayatı da, dini de takiyye; مَنْ لَا تَقِيَّةَ لَهُ لَا دِينَ لَهُ Kimin Takiyyesi yoksa, dini de yoktur. Şia da asıl olan hayatı gizlilik ve hile üzere inşa etmektir. Yanınızda düşündükleri gibi konuşmaz, inandıkları gibi yaşamazlar. Bu şekilde insanları kendi yalanlarına, hurafelerine çekmeye çalışırlar.
    Şia, İmamlarını Allah Rasulün’den Üstün Görür
    Kur’an-ı Kerim bütünüyle gayba aittir. Allah Rasulü’ne Cibril’in geldiğini biz görmedik fakat inandık. O gayba dair ne buyurduysa inanırız. Zaten İslam gayba inanmaktır. Ne var ki Şia burada da ümmetten ayrılır ve hiçbir imamının kendine isnat edemeyeceği bir hususu, onlar imamlarına isnat eder. Allah Rasulü’nün gaybtan haber vermesine şüpheyle bakar, imamlarının bu noktadaki ifadelerini kesin doğru kabul ederler.
    Dâru’t-Takrîb’in yayın organı olan “Risâlet’ul-İslam”da çıkan “Min İctihadâtı’ş-Şîati’l-İmamiyye” başlıklı makalede, Allah Rasulü’nün abdesti bozan şeyler, hayız, nifas gibi şer’i ahkam bağlamında söyledikleri tasdik edilir, onlarla amel edilir, bu gereklidir fakat yer ve göklerin yaratılması ya da Hurîler, Cennet sarayları gibi gaybî hususlardaki ifadelerin kesinlikle Ondan geldiği bilinse de bunlara inanma mecburiyeti yoktur denir.[24] İmamlarının gaybı bildiklerine dair bir yalan uydurdular. Sonra da bu yalana istinaden tamamı yalancı ravilerden oluşan bir rivayet zinciriyle bir gaybi mesele nakleder, ona inanırlar fakat ayet ya da mütevatir bir hadisle sabit gaybi bir hakikate imanı gerekli görmezler. İslam’ı hayız ve nifastan ibaret gören, onun esaslarıyla savaşan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyet bu ifadeyle açıkça imamların –haşa- Allah Rasulü’nden üstün olduğunu ilan ediyor.
    Hz. Ali’ye Bühtan Yolu Olarak İmamet
    Şiiler, gasb edildiğinden dolayı imametin bugün istedikleri gibi olmadığını, rec’at hadisesiyle kendilerine avdet edeceğine inanıyorlar. Hz. Ebu Bekir’e halife diyorlar fakat “imam” demiyorlar. İmam kimdir onlara göre? Hz. Ali’dir (r.a). Aslında bu akideleriyle Hz. Aliyi –haşa- münafık yerine koyuyorlar. Kim yapıyor bunu? Şia… İfade edeyim: Hz. Ali (r.a), Hz. Ebu Bekir’e de, Hz. Ömer’e de biat etti. Eğer kendinin ilk halife olacağına dair bir ayet ya da ayetler olsa o da bunu bildiği halde gidip Hz. Ebu Bekir’e biat etse bu durumda Hz. Ali’nin imanı kalır mıydı? Şia, Hz. Ali’ye bühtan yoludur. Yine diyorlar ki, Kur’an tahrif edilmiştir. Fatıma mushafı vardır. Peki Hz. Ali devlet başkanlığı yaptı, halife oldu. En azından hilafet yıllarında o mushafı ortaya çıkarıp onunla amel etmesi gerekmez miydi!? Kur’an-ı Kerim; وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ [25] İmkanı olduğu halde Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir, buyurmaktadır. Madem böyle bir mushaf vardı, neden Hz. Ali o mushafı ortaya çıkarıp da onunla devleti yönetmedi, insanları onunla amel etmeye çağırmadı? Neden, bütün mushafları ortadan kaldırıp gerçek Mushaf budur demedi? Eğer böyle bir Kur’an var da, Hz. Ali bunu ortaya çıkarmadıysa o zaman –haşa- onda imanî bir sorun vardır. Eğer kendisinin birinci halife olacağına dair ayet var, o da ikrah hali olmadan gidip Hz. Ebu Bekir’e (r.a) biat ettiyse (Şia’da bu biatı kabul ediyor) o zaman bu ayetleri inkar etmiştir. Ayeti inkar edenin hükmü de malumdur. Bugün önümüzde yalan ve hurafeyle intişar eden bir hareket var. Bütün bunlardan daha tehlikelisi, bu hareketin Humeynî ile İttihadı İslam sureti ile Müslüman gençliğe poz vermesidir.
    Humeynî ve Hz. Ebu Bekir
    Yarın Allah Teala’nın huzuruna çıkıldığında Hz. Ebu Bekir, Humeynî’ye ‘Büyük Mücahid’ diyenlerden müşteki olmayacak mı? “İslam’ın müdafaasında ben mi önemliydim yaksa o mu? Bana söven adamın suretini duvarlara asarken utanmadınız mı? Haya etmediniz mi? Ben çökersem, sahabe çökerse Kur’an-ı Kerim de sarsılır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i biz cem ettik, size, biz rivayet etik.” demez mi?!. Eğer Şia’nın iddaa ettiği gibi sahabe –haşa- irtidat etmiş olsaydı, mürtedlerin cem ettiği bir Kur’an-ı Kerim’le amel edilir mi?
    Farisi Devleti mi, “İslam Cumhuriyeti” mi?!
    Bu iddiaların sahibi bir Şia’nın İttihad-ı İslam diye bir davası olabilir mi? Şimdiye kadar böyle bir davanın olmadığını, olamayacağını anlatamazdınız. Fakat Suriye’deki katliamdan, Irak’taki vahşetten, Yemen’de yapılanlardan sonra kolay bir şekilde –anlamak isteyene- İran’ın bir Farisi Devleti olduğunu ve asla bir “İslam Devleti” olamayacağını anlatabilirsiniz.

    Küresel Güçlerin İslam Dünyasındaki Jandarması: İran
    İran ne ABD de, ne de İsrail’in hasmıdır. Kimilerinin anlamakta zorlanacağı bu hadiseyi şöyle tasavvur ediniz. Siz buradan Suriye’ye birkaç tır malzemeyi gönderemezsiniz, birileri, birileri adına devletin tırlarına engel olur. Fakat İran, tanklarını Yemen’e, Irak’a gönderir. Suriye’de ordusu ile savaşır. Lübnan’da Hizbullah’la vardır. Buna ne Dünya, ne de BM müdahale eder! Aynı hamleleri Türkiye de yapabilir mi? Batıya rağmen 3-4 ülkede askeriyle savaşabilir mi? Peki bu durumda kim Amerika’nın müttefiki, söyler misiniz?! Kim Amerikanın yanında duruyor? Ne var ki İran’ın yanlışını söylemek, İran’ın cinayetlerine karşı çıkmak Türkiye’deki İran lobisine göre, İslam’a karşı çıkmak gibidir. Bir ibare, yine o ibareden hareketle anlaşılır. Dolayısıyla burada hangi cümleyi kuruyorsak, evvela onu idrak etmek lazım. Ortada bir vakıa var. Küresel güçlerin İslam dünyasındaki jandarması olan İran vakası… Onlar adına bu topraklarda Müslüman katleden bir İran var. İran, tarihte de böyle miydi. Bu ayrışma Ehl-i Sünnet’in bir hatası mı yoksa, İran’dan mı kaynaklanıyor? Bu soruya cevap arayalım.

    ŞİA TARİHİ, İHANET TARİHİDİR
    Şia, kuvveti üstün tutar ve Hakk’a ihanet eder. Bu yüzden Şia tarihi, Ümmet’e ihanet tarihidir. Bu noktada iki isim öne çıkar. Birincisi İbn-u Ebil Hadîd… Aslında Mutezilidir. Fakat bir Şii’den daha fazla Şii’dir. Nehcü’l-Belağa üzerine hacimli bir şerhi var. Bu şerhi para karşılığı yazdığı da söylenir. Dünya malını verince her tarafa meyledenler güruhundan biridir İbn-u Ebil Hadîd. Bu meşhur Mutezilî yazar, Abbasi Halifesi Musta’sım’ın Şii veziri İbnu’l-Alkamî diye meşhur olan Muhammed b. Ahmed el-Alkamî’nin yaveri. İbnu’l-Alkamî’nin Şia adına, Ümmet’e ihaneti maruf olsaydı, İran’a karşı temkin elden bırakılmazdı. Yalanlar “hakikat” kabul edilmezdi.
    Ümmet’i Moğol Ateşine Atan Bir Şii Siyasetçi: İbnu’l-Alkamî
    Moğollar, önlerine çıkan İslam şehirlerini yaka yaka, katliam yapa yapa Hilafet’in merkezi Bağdat’a doğru ilerlerken, İbnu’l-Alkamî sahne alır. Önce orduyu zayıflatır. Halife’ye, “Bu ordu bu şekliyle Abbasi devletine yüktür”, o yükü hafifletelim der. Halife, her sözüne o olduğu gibi bu teklifine de itibar eder. Ordunun gelir kaynaklarını da kısar. Askerin sayısını azaltır. Asker o kadar zor durumda kalır ki, hela kuyularını boşaltmak için dışarıda amelelik yapar. Abbasi devleti ordusuna mensup askerler ekmek parası için en bayağı işle uğraşır. Açlık ve sefalet hem orduda, hem halkta yayılır. Hülagu, Moğol ordusu ile birlikte Abbasi devletinin merkezine yaklaşınca, İbnu’l-Alkamî tekrar devreye girer ve Halife’den Hülagu ile görüşmek için izin ister, gider, görüşür. Hülagu da ona kendisi ile birlikte hareket etmesi karşılığında siyasi istikbal vaat eder. İbnu’l-Alkamî geri döner ve Halife’ye der ki, “Efendim bu Hülagu’nun bir kızı var onu sizin oğlunuza vermek ister. Bu şekilde hem sizinle hısım olmak ister, hem de sizi Bağdat’ta bırakır. Gidelim, görüşelim Hülaguyla”. Halife kabul eder görüşmeyi. Fakat bu görüşmenin silahsız olması gerektiğini söyler İbnu’l-Alkamî. Alimler, komutanlar hepsi Hülagu’nun karargahına gider. Bütün alimler, fakihler, devlet adamları İbnu’l-Alkamî’nin sözüne kanıp silahsız bir halde barış görüşmesine gider fakat bir daha geri gelemez, hepsi katledilir. Abbasi devleti böyle tarih olur. Sebep planında kim var? Fanatik bir Şii, İbnu’l-Alkamî. Hülagu yüzbinlerce Müslümanı katleder, ancak yerin altındaki dehlizlere girebilenler kurtulur. Ne kadın, ne çocuk, ne yaşlı bırakır. Tahtını kestiği başlar üzerine kurar. Dicle nehri kenarında kitapçılar şehri diyebileceğimiz çapta bir kitap çarşısı vardı. Oralarda kitaplar yazılır, oralarda satılırdı. Çarşı da, kitaplar da yok oldu. İbnu’n-Nedim’in (v.380) el-Fihrist’inde bahsettiği kitapların pek çoğu bugün yok artık. Moğollar Ümmet’in yedi asırlık birikimini imha etti. Dicle uzun zaman kan ve mürekkep renginde aktı.
    Şia tarihi seraba ihanetle doludur. Bu günkü İran da, tarihteki İran’dır. İslam’ı daha fazla istismar etmesi cihetiyle daha da hilekârdır. Eğer İran, İbnu’l-Alkamî’nin yolundan gitmeyip Osmanlı’yı rahat bıraksaydı, bugün Londra İslam merkezlerinden biri olacaktı. Osmanlı Batı’ya doğru futuhâta giderken arkada ki İran probleminden dolayı temkinli hareket etmek zorunda kaldı.
    Niçin İran’la İttihad-ı İslam Olamaz?!
    İran, Hakk’ın değil, İslam’ın intişarına engel olmanın, ümmete ihanet etmenin adıdır. Tarih boyu hep öyle olmuştur. Bugün Suriye’deki mücadelede Osmanlının temsil ettiği Ehli Sünnet’le, Safavi devletinin temsil etmiş olduğu Şia arasındadır. Dün Fransızlar Suriye’yi işgal ettiğinde onlarla beraber olan Nusayriler, bugün de Ruslar ve Amerikalılar ile birlikte Müslüman katlediyor. ABD ile İran aynı safta… Böyle bir İran, İttihad-ı İslam’dan bahsedebilir mi? Böyle bir zihniyetle İttihad-ı İslam olur mu?! Oldu mu?! Ömer bin Abdülaziz’den sonra gelen devlet adamları içerisinde bir tane Kur’an’a ve Sünnet’e sadakati olan devlet başkanı yok muydu ki, hiçbiri bu Şia ile İttihad-ı İslam’ı kuramadı. Selahaddini Eyyübiler, Fatihler, Yavuzlar bunların hiçbirisinin Kur’an’a, Sünnet’e sadakati yok muydu ki, bunlarla İslam birliğini kurmada muvaffak olamadılar. Bilakis her biri Şeriat’a bağlıydı. Fakat olmadı, olmazdı, Hz. Ebu Bekir’e, Ömer’e sövenle aynı yerde duramaz, küfürlerine tahammül edemezdi Müslümanlar. Onun için Yavuz Sultan Selim büyük Müslümandır. Eğer Allah ona iktidarı nasib etmeseydi Anadolu da, İran Şia’sının bir parçası olacaktı. Fakat Allah Teala’nın inayeti ve 400 alimin fetvasıyla Çaldıran’a yürüdü Yavuz Sultan. Şah İsmail’e dedi ki: “Bir er kişi, bir er kişinin yurduna girdiğinde kadınlar kaçar. Evine girdim senin namusun yok mu, neredesin, gelsene!” dedi. Yavuz İran’ı devirerek İttihad-ı İslam’ın yolunu açmıştır. Bu yüzden İttihad-ı İslam’ın yeniden tesisi İran’ın devrilmesine bağlıdır.
    İttihad-ı İslam’ı tesis etmesi cihetiyle ayrı bir yere sahiptir Yavuz. İran’ın yayılmasını durdurmuş, onu evine hapsetmiştir. Onun için İstanbul’da Eba Eyyub el-Ensari Hazretlerinden sonra ilk ziyaret edilmesi gereken -çok adama gideceksiniz yerin altı dolu orada- Yavuz Sultan Selim olmalı. Bu topraklarda Sünnet ve Cemaat akidesi hakimse bunda en büyük pay Allah Teala’nın lütfuyla Yavuz Sultan’a aittir. Bu gün de İran’a, “Çekil! Suriye’yi, Irak’ı, Yemeni, Lübnan’ı bırak ve dön evine. Müslüman, Müslümanı öldürmez.” diyecek Yavuz Sultan Selim’i bu ümmet yeniden çıkaracaktır.

    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)


    [1] Saff: 8
    [2] Kasas: 85
    [3] El-Cehni, Hammad, El-Mevsu’atu’l Muyassaratu fi’l Adyani ve’l Mezahibi ve’l Ehzabi’l M’asirati, Riyad, s.55-57
    [4] Bk. Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, I, s.50; İbn Cerîr, V, s.98-99; İbn Haldun, Tarih, II, s.139; İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’t-Teşeyyu’, s.48 vd.
    [5] Tirmizi, Hadis No: 3686; Ahmed b. Hanbel, Hadis No: 17405.
    [6] El-‘Askalani, Abdulhamid, Akaidu‘ş Şi’a, Iskenderiyye, s.24
    [7] Hacı Mirza Hüseyin bin Muhammed et-Tabersi, 1320, Necef
    [8] Hicr, 9.
    [9] Baskı farklılıkları için bk. Humeyni, Keşfül Esrar, yy, by, s.114; Keşfu’l-Esrâr, yy, by, s.117 vd., Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Suretân Mütezaddetân, Dâru’l-Beşîr, Cidde, s.53
    [10] Hicr: 9
    [11] Fussilet: 42; Ayet’in Meali: “Batıl Ona ne önünden ne ardından gelemez. Hakim ve Hamid tarafından indirilmiştir“
    [12] Keşful Esrar, s.122, diğer baskı için s.114
    [13] Halit İstanbullu, Emperyalizm’den İran’a, Hüküm Dergisi, sy.1, s.7
    [14] Abbas el-Gummi, Miftahul Cinan, s.114; Muhibbuddîn el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Ariza, s.21
    [15] Ahzab: 6
    [16] Fetih: 18
    [17] Muhammed Bin Muhammed Mehdi el-Halisi, Ehyau‘ş Şeri’ati fi Mezhebi‘ş Şiati, s.63-64
    [18] Tevbe: 100
    [19] Tevbe: 40
    [20] El-Kuleyni, El-Kafi, s.153
    [21] El-Kuleyni, a.g.e., s.155
    [22] El-Kuleyni, a.g.e., s.155
    [23] Bilâd-ı Şam, Irak, Ceziretu’l-Arab, Anadolu gibi bölgeleri içine alan Ortadoğu, ilk olarak 19. yüzyılda kendilerini dünyanın merkezi kabul eden İngilizler tarafından kullanılmıştır. Yakın doğu, Uzakdoğu ifadeleri de onlara aittir. Dünyayı kendilerine göre tasnif ettiler. Bu, insanlığı köle, kendilerini de efendi kabul eden bir zihniyetin ürünüdür. Kullanırken tasrih etmek gerekir.
    [24] Min İctihadâtı’ş-Şîati’l-İmamiyye, Risâlet’ul-İslam, y.4, sy.4, s.338; el-Hatîb, a.g.e., s.30-1
    [25] Maide: 44
  • 312 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Öncelikle şunu belirtmem de fayda var bu kitap bir farkındalık dopingi gibi...farkındalık insanda peyderpey gelişen bir ruhani bilinçtir ancak bu kitapta hızlıca biri sanki size yaşamın anlamını yüklüyor gibi hissedebilirsiniz. Kendimi Özge ve Bilge'nin karışımı gibi gördüm. Özge kadar sistemden nefret eden içinde adalet duygusuyla yanıp tutuşan ve dünyayı güzelleştirebileceğine inanan. Bilge gibi araştırmacı,samimi ve hızlı araba kullanan. :) Okurken beyninizin bilgiyle yıkandığını hissedeceksiniz kesinlikle.
    Deniz'in farkındalığı hayranlık duyduğum bir nokta. Yaşadığı bunalım, sanatıyla birlikte yıkılmış bir adamın en acınası haliydi gerçekten. Lakin şunun bilincindeydi Deniz : Kendini bulma potansiyeline erişen bir kişi çatlama cesareti gösterebilmiş bir tohumdur nihayetinde. Deniz çatlama cesaretini gösterebilmiş birisi. İyi ve kötü yoktur bilenler ve bilmeyenler,görenler ve görmeyenler,umursayanlar ve umursamayanlar,hissedenler ve hissetmeyenler vardı. Hayatın sorunu, uçlardaki duyguların çatışmasındandı. Dengede olamamaktı. Hayat eninde sonunda olman gereken kişiyi olduruyor,yapman gereken şeyi de yaptırıyordu.
    Duru için konuşmak istiyorum, bana göre güzelliğinden etrafındakilerin başı dönse bile en çok etkilenen kişi Duru'ydu. Ben Duru'da biraz narsistlik gördüğümü itiraf etmeliyim. Betimlemelerden taşan bir güzelliğe sahip olduğunuzu düşünün. Bir tutamda olsa bulaşırdı narsistlik zihninize. Zehirli bir etkisi vardı güzelliğinin,izleyene ilham,yokluğunu çekene acı,avcısına amaç,aşığına neden,öfkeye güçsüzlük,yağmacıya hedef,sahibine başta kolaylık sonda lanet veren bir şey. Duru güzelliğini hatalarının nedeni mutsuzluğunun bedeli olarak gördü. Can Manay'ın narsist obsesif halinin varlığıydı bu hissiyatın nedeni. Manevi fanusu kaldıramadı Duru. Kim kaldırabilirdi öyle psikopatça korunmayı ? Yaşanan hiçbir şey tesadüf değildi,kişiye özeldi. Yaşadıkları Duru'nun çatlayan bir tohum olmasını sağlamıştı en sonunda.
    Eti. Eti gerçek bir analizciydi kesinlikle. Eti'yi anlatmam zor Eti'yi okuyan herkes farklı anlamlar çıkarabilirdi. Karşısında durmaya korkacağınız birisi olabilir Eti. Çünkü birkaç kelimenizden tüm ruh halinizi analizleyebilecek kadar başarılı bir kadın.
    Sadık Murat Kolhan içinde çok büyük savaş verdi bu kitapta. Uğruna çaldığı,haksızlıklara göz yumarak yükseldiği parçası olduğu bu sistemi korumakla yükümlüyken, yemyeşil gözlerinden çi fışkıran Özge'nin varlığı karşısında erirken gördüm Sadık Bey'i. Yüksek adalet duygusunun yenemeyeceği pek az şey olduğu aşikar. Özge'yi Özge yapan şeydi bu duygu. Gerçeği anlama,adaleti tecelli ettirme ve mücadeleci tavır. Evet Özge karakterini bu üç kelimeyle tanımlamak oldukça mümkün.
    Hayat harekete geçen herkesi varması gereken yere götürür demiş sevgili Azra Kohen. Gerçekten de kendi potansiyeline ulaşabilme isteğinde,hayatı değil sistemi yaşadığının farkındalığında,kendi tekâmülünde kaybolmuşlar için yazılmış bu kitap. Dengeye adanmış. Kitabı okuyan herkes pusuya yatmış her satırda kendini bulmak isteyebilir. Gerçekler,analizler acıtabilir. Acıdığımız yerden farketmeye başlarız,biz neyiz? Hatalar,seçimler,gidilen yollar her şey yapmamız gerekeni yapmaya olmamız gereken kişiyi oldurmaya yönelik hayat dediğimizin bize cilveleriymiş. Anlamamız için hırpalanmamız gerekir.
  • 176 syf.
    ·3 günde
    9 Kasım 2019 Cumartesi
    17:16

    Merhaba!

    En son incelememi 9 Ekim 2019 tarihinde yapmışım, bir ay sonra yeniden bir deneme kitabı ve yazarı üzerine konuşmak istedim. Araya 13 kitap girmiş, artık inceleme yapacak zamanı bulamıyorum bazı incelemelerim okuma sürelerini aştığı için bu güzel faaliyeti ihmal etmek zorunda kalıyorum.

    Zaman! Nasıl zaman bulabilirim ki düzensiz bir hayata düzenli bir iş hayatını yerleştirince geriye pek bir zaman kalmıyor. Haftanın beş günü tüm gündüzünüz hayatta kalmak ve ekstradan yapabileceğiniz bazı güzel uğraşlar uğruna yok oluyor, evet yapacak çok şey var ve yetişemiyoruz diyenlerin yakındığı bir durum bu. Hayatımızı kazanmak uğruna çalıştığımızı düşünürüz hep, lakin ait olmadığınız bir yerde çalışırsanız hayatınız da çalınabilir.

    Giriş kısmı bu şekilde oldu neden bugün yazmak istediğimi ifade edeyim; yazara o kadar hayran kaldım ki onun için birkaç paragraf yazmamak anısına saygısızlık olurdu . Ahmet Cemal'den bahsediyorum onlarca popüler kitabın çevirmeni olan bir insan yakın bir süre önce kaybettik onu ve önemini bilmediğimiz bir aydın daha onu rahat bir şekilde ifade edebilirim.

    Kitap 174 sayfa içinde 52 tane deneme var. Genellikle gazetedeki köşe yazılarının derlemesinden oluşuyor bu kitap. Cesare Pavese'nin de aynı adı taşıyan bir makalesinden esinlenerek bir denemesini "İnsana Dönmek" adıyla yayınlar ve bunu kitabın başlığı yapar nedenini ise önsözde şöyle ifade eder "insana dönmek ama nasıl? Bugünkü dünyada bunun için belki de ilk atılması gereken adım, insanın ne olması gerektiği üzerinde görülmedik bir ciddiyetle düşünmek!.

    Hangimiz "İnsana Dönmek" diye bir düşünceyi sorguluyoruz genellikle "İnsandan Kaçmak" üzerine kurulu değil mi çoğu düşüncemiz insanlar potansiyel kötüdür ya da artan şiddet olayları ile belirli bir cins için bunların hepsi böyledir söylemleri artmıyor mu etrafınızda? Halbuki Ahmet Cemal insanlara sürekli sevgiyi aşılama gayesini taşıyor ve öğrencilerine okurlarına bunu samimi bir dille anlatıyor.

    Kitabın bir bölümde geçen ve benim de hayran olduğum bir kadın yazar olan Mîna Urgan'ı anarak ondan şu alıntıyı yapıyor Ahmet Cemal: "Bunca felaket, bunca zulüm, bunca haksızlıkla dolu bir dünyada köpekler gibi mutsuz olmanın kolaylığını bildiğim için, mutsuzluklarıyla övünenlere fena bozulurum. Mutsuz olmak bir marifet değildir. Çektiğin acıları gözler önüne sermemek, büyük kişisel mutluluklar peşinden koşmak ayıbından vazgeçip küçük mutluluklara sığınmak, onlarla yetinmektir asıl marifet."
    (Mîna Urgan)
    Bu alıntıyı tekrar okuyup üzerinde düşünelim mi zira Ahmet Cemal'in çok sevdiği ve dört beş kez tekar ettiği Sokrates'in "Üzerinde düşünülmemiş bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir" sözünden yola çıkarsak çağımızdaki nefret ve şiddet söylemlerinin üzerinde düşünmek ve mutsuzluklarımızı dile getirmekten sakınmak gerekir, ihtiyacımız olan biraz sevgi sadece, geriye kalan bütün umutsuz durumlar hayatımızda büyük bir dilimi kaplamaktadır...

    Sanat üzerine birden fazla deneme yer alır kitapta ve sanat alanında ne kadar geri kaldığımızı sürekli vurgular Ahmet Cemal. Bunun başıboş eğitim kurumları ve bu başıboş kurumlardan ya da hiçliği temsil eden boş sanatçıların havuz medyası tarafından sürekli öne çıkarılması sürekli hiçliğin temsil edilmesi gerçek sanat emekçilerini unutturuyor ya da yok ediyor der Ahmet Cemal. Mesela bir tiyatro oyunu sergilemek isteyen bir grup amatör öğrencinin salon sahiplerinden aldığı şu cevabın içinde saklı tüm sanat seviyemiz; "İçinizde bir taneniz bile televizyona çıkmış olsa ya da biraz tanınmış bir yüze sahip olsa size salonu dolururuz ama bu şekilde yardımcı olamayız." Evet sanat seviyemiz televizyon ekranlarında yer aldığı kadar işte yani hiç yok.

    "itibar" konusuna daha önce değinmiştim onu eklemek istiyorum.
    kendince itibarı olan adamın bu ülkede nasıl itibarsızlaştığına değinelim; Birgün mesleği ile ilgili yurt dışından kitap getirtmek için bir bankadan tüketici kredisi almaya giden Cemal'e kredi formunda kredi talep nedenini doldurması istenir o "mesleki kitap alımı" yazar banka görevlisi "beyaz eşya alımı" yazın daha garanti olur der. Neyse Ahmet Cemal değiştirmez ve kredi şu sebeple reddedilir; "Parasal itibar yeterli bulunamamıştır" parasal itibarının yetersiz bulunduğu resmi mesleği ise üniversite öğretim görevliliği. Kredi alabilmek için normal hayatta hissettiği itibarın bir işe yaramadığını ifade eden Cemal o saatten sonra toplumun gözündeki "itibar" kavramını reddederek yerine "itibarsızlık" bilinciyle yaşamayı tercih eder. Maddi şartların getirdiği yanılsamadan doğan o "itibarlar" içi boş ve samimiyetsizdir o "itibar'' Ahmet Cemal'in değimi ile zamanı geldiğinde bir yaşamı da tüketebilir.

    Dünya tarihinde tüm dinlerin ve iktidarların insanların yaşamlarını daralttıklarını söyleyen ve bunun amacının insanın yaşamını istediği yönde harcama bilincine sahip olmamasını sağlayarak sonsuzluğu yakalayabilecek tek varlık olan insanı etkisiz hale getirme konusunda verdikleri çaba olarak görüyoruz. Goethe'nin dediğine bir bakalım " Yaşadığın sürece son bulmayacağın için büyüksün!" diyor. İktidar ve din bizi öyle bir noktaya getiriyor ki yaşadığımız her günün değil büyüklüğünü sadece ezikliğini ruhumuzun en dibine kadar hissediyoruz. Karşılıklı yasaklar zinciri, cezalar, dışlanmalar, kınanmalar, ötekileştirmeler, ekonomik bağımlılıklara tâbi tutulan zavallı insan hayatının büyüklüğüne nasıl anlam verebilir yaşadığı sürece sonsuz olabileceğini nasıl idrak edebilir. Ve şu alıntıyı paylaşıp bu paragrafı sonlandıralım
    .
    "Ve ben yine inanıyorum ki, tek bir insan bile yaşamını bütünüyle ve kana kana yaşayabilseydi eğer, her duyguya biçim, her düşünceye anlatım, her düşe gerçeklik kazındırabilirdi..."

    Dorian Gray'in Portresi

    Son olarak Uygarlık üzerine söylediklerine göz atalım.

    "Onun için iyi bilelim: Bir yazarın yazdığı için rasgele bir polis tarafından karakola çağrıldığı bir ülke, henüz uygarlık adına söz sahibi olabilecek ya da: "Ben uygarım!" savıyla kendini herhangi bir yere kabul ettirebilecek bir ülke değildir!" Der Ahmet Cemal yazdığı bir şey yüzünden içeri alınan gazeteci, yazar, aktivist, akademisyen,... haberini okumaktan artık standartlaşan bir uygulama olmuş gibi davranıyoruz iktidar istediğini içeri alır, istediğine hapis cezası verir, istediğini açığa alır, istediğini maddi manevi yıpratır... Bunlar çok normal geliyor artık bize halbuki nerede Cumhuriyet nerede demokrasi diye düşünen insan yok.
    George Orwell 1984 kitabında şöyle diyor.

    "Egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır. Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini kaybedecektir. Bu nedenlerin hiçbiri tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder. Kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir. Önünde sonunda, belirleyici etken, egemen sınıfın zihinsel eğilimidir."

    Milenyum çağında iyiler hep kaybederken, güçlüler hep kazanır.

    Ahmet Cemal sözde aydınlar topluluğuna getirdiği eleştiri ile bitirir kitabı.

    şöyledir o eleştiri;

    "yazarlarını yaşarken değil, ancak öldürüldüklerinde kitlesel olarak anımsatan, takibata uğrayan her yazarı değil, ancak ünlenmiş yazarları gündemine alan bir "aydınlar" topluluğundan da sadece utanç duyuyorum!
    ... Düşünce özgürlüğünü savunabilmek için illa bir şamata mı gerekiyor?
    Sizler, aslında özgürlüğü savunmaktan değil, yalnızca anmaktan yanasınız, çünkü böylesi çok daha kolay ve çok daha tehlikesiz.
    Hayır, sizler uygar değilsiniz!
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış. Bazı şiirleri beklediğim gibi değilse de, Kitabı herkese önerir keyifli okumalar dilerim.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI
    Duygusal Açlık
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştiren, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    Sevecekseniz güzel sevin.
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın,
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    Aç parantez (Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün ve yüreğinin değmesidir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.)
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yetiyor.
    .
    Çünkü,
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    .
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.)

    Kadın...!
    Kimi eskiler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    2.
    Kadına Şiddet
    .
    Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    Aç parantez (Oysa evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak değildir.
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı da yoktur.)

    3.
    Adam !...
    .
    Hasta zihinli bazıları, terörün vücut bulmuş hali.
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadınlar kimsenin duygusal işçisi değildir.-
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Ve her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.)

    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    4.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-

    Göster onlara okyanusun öfkesini.
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    Öz Benlik !..
    5.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan defalarca kırdılar seni.
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Oysa,
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    Parantez içi (Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.)

    -Her şey boş bu Dünyada diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Zira hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.
    .
    Aç parantez (Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.)

    6.
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-
    .
    Öyleyse,
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.
    .
    Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak yorar insanı.
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    .
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.)

    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    7.
    Çocuk ve Umut !...
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.
    .
    -Ben saklandığı yerde unutulmuş bir sokak çocuğuydum.-
    .
    -Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-
    .
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları misali,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    .
    Zira,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Kim bilir...!
    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)

    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    -Zira ışığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    8.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    -Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.-
    .
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-

    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    9.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.
    .
    Esasen,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Ve şimdi sevmek zamanı deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    10.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balan gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-

    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    11.
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-

    Tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk...!
    Gözyaşlarımdan öp beni.

    Toplumsal Dejenerasyon !...
    12.
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Parantez içi (Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.)
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Tekrar parantez içi (Herkes çirkinliği fiziksel sanıyor.)
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.

    -Bu arada kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören bir toplum haline de geldik.
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    .
    Aç parantez (-Bazen hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.-)
    .
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    (Oysa,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    .
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Parantez içi (Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.

    Yani arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Parantez içi (Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    .
    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    13.
    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    -Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-

    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.)

    15.
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    16.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    17.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Bir çocuğun düşlerini,
    Hangi mayın, hangi bomba hangi mermi vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    18.
    Doğa...!
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    19.
    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)
    .
    Velhasıl,
    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.
    Eyy zehir ekip çiçek bekleyen freni patlak buldozerler,
    Yeryüzünü üzmeyin...!

    Dua
    20.
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi
    21.
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    .
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan.-
    Ve hayat insanı perte çıkarır.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    Çünkü,
    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-
    Ki,
    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma,
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    Güzel bir kitap, son derece zengin ve içerikli aforizmaları var, oldukça kalın bir başucu kitabı. İnsanın canı sıkıldıkça okuyacağı şiirler var her konuda.
    Aşağıya, beni çok etkileyen şairin nefes kesici güzel bir şiirini alıyorum, okuyup kararı siz verin. Benden tam puan.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI

    Duygusal Açlık
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştiren, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    Sevecekseniz güzel sevin.
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın,
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    Aç parantez (Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün ve yüreğinin değmesidir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.)
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yetiyor.
    .
    Çünkü,
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    .
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.)

    Kadın...!
    Kimi eskiler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    2.
    Kadına Şiddet
    .
    Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    Aç parantez (Oysa evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak değildir.
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı da yoktur.)

    3.
    Adam !...
    .
    Hasta zihinli bazıları, terörün vücut bulmuş hali.
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadınlar kimsenin duygusal işçisi değildir.-
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Ve her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.)

    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    4.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-

    Göster onlara okyanusun öfkesini.
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    Öz Benlik !..
    5.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan defalarca kırdılar seni.
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Oysa,
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    Parantez içi (Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.)

    -Her şey boş bu Dünyada diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Zira hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.
    .
    Aç parantez (Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.)

    6.
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-
    .
    Öyleyse,
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.
    .
    Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak yorar insanı.
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    .
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.)

    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    7.
    Çocuk ve Umut !...
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.
    .
    -Ben saklandığı yerde unutulmuş bir sokak çocuğuydum.-
    .
    -Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-
    .
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları misali,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    .
    Zira,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Kim bilir...!
    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)

    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    -Zira ışığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    8.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    -Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.-
    .
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-

    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    9.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.
    .
    Esasen,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Ve şimdi sevmek zamanı deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    10.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balan gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-

    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    11.
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-

    Tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk...!
    Gözyaşlarımdan öp beni.

    Toplumsal Dejenerasyon !...
    12.
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Parantez içi (Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.)
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Tekrar parantez içi (Herkes çirkinliği fiziksel sanıyor.)
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.

    -Bu arada kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören bir toplum haline de geldik.
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    .
    Aç parantez (-Bazen hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.-)
    .
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    (Oysa,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    .
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Parantez içi (Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.

    Yani arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Parantez içi (Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    .
    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    13.
    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    -Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-

    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.)

    15.
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    16.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    17.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Bir çocuğun düşlerini,
    Hangi mayın, hangi bomba hangi mermi vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    18.
    Doğa...!
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    19.
    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)
    .
    Velhasıl,
    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.
    Eyy zehir ekip çiçek bekleyen freni patlak buldozerler,
    Yeryüzünü üzmeyin...!

    Dua
    20.
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi
    21.
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    .
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan.-
    Ve hayat insanı perte çıkarır.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    Çünkü,
    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-
    Ki,
    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma,
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014