• Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın. Genç kızlığından biliyorum. Önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı orospuya çıktı ama gördüğüm en güzel kalçalara sahip kadın olabilir Asuman. Kim ne derse desin mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor ama gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarında.
    Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri geliyor insanın kulağına. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye konuşuyorum kendimle. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi.
    Babam bir gün karşı evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Düşündüm, mantıklı buldum. Zaten babam sarhoşken hep mantıklı konuşur.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp oluyo valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay karşısında esas duruşta bekleyen erbaşlar gibi karşımda duran veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Yaylana yaylana, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacaz çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgadı bizi, mahalleyi özellikle de babamı. Ama alıştı tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aştık kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira içiyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anama elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anam öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocuklarım kapının önünde görüyor bunu yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne geziyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını eniştenin.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor inceden tırsarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Şen Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam amma velakin. Ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Emek Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor, yalnız peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neşir olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, yutkunmam bir hayli vakit alıyor. Başka da bir şey söyleyemiyorum. Susuyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Dükkanda işleri iyi. Ben ayırmıyorum ama ikisini birbirinden. Bi Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, bi Nurettin abiden. Denge politikası izliyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi sızsın hanene, diyor.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine gelmiş hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, diye soruyoruz.
    Atatürk Fenerli, diyor. Bu beni ikna etmeye yetiyor da artıyor bile.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağına basarken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyor annem babama.
    Hooop! Ayıp ama ya. Kesin kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...
  • 302 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitap dili çok hafifti. Çok hızlı bir şekilde bitirebileceğiniz bir kitap diyebilirim. Çocuk kitabına yakın bir kitap ancak büyüklerde okuyabilir. Peki kimdir bu Momo? Samimiyetin son temsilcisi diye düşünebiliriz. Momo ailesi olmayan, bir amfitiyatroda yaşayan küçük bir kız çocuğudur. Momo’yu normal insanlardan ayıran bir özelliği var. Çok iyi bir dinleyici olması. Ne var bunda diyebiliriz. Momo’ya bir şey anlatılınca pür dikkat karşısındakini dinliyor. Bu öyle bir dinlemedir ki, karşısındakini daha çok şevke getiriyor, daha çok anlatmasına sebep oluyor. Bu bazen 2 kişi arasındaki problemi dinlemek oluyor, bazen fantastik hikayeler anlatan insanları dinlemesi de oluyor. Kimi kimsesi olmadığı için beslenme ihtiyacını çevre halkının yaptığı yardımlar sayesinde gideriyordu. Momo’nun çevresindeki çocuklardan ve o dönemden biraz bahsetmek istiyorum. Çocukların henüz teknolojinin, kuralların, sistemler içerisinde sıkışmadığı, ailelerinin onlarla vakit geçirmeye çalıştıkları dönemlerde yaşıyor, eğleniyordu. Oyuncaklar olmaksızın herhangi bir nesne ile yaratıcı oyunlar oynayabilen bir dönemdi bu. Her şey böyle günlük gülistanlık giderken bir gün Duman adamlar diye bir grup ortaya çıkıp insanların zamanlarını çalmak istiyor. Bunu direk olarak yapmıyorlar tabi ki. İnsanların kafasını ömür hesaplamasıyla karıştırıyorlar. İşte gününün şu kadar saatini şuna ayırırsan sana şu kadar kalır. Bu yaptığın yanlıştır, senin kendin için çalışman lazım gibisinden bir şeyler söylüyorlar. İnsanların fikirleriyle zehirleyip sadece daha çok çalışmalarına, önemli olanın samimiyet, aşk, sevgi, bağlılık, hoş sohbet vb… şeyler olmadığını asıl önemli olanın bir konfor elde etmek, daha çok para kazanmak olduğunu savunuyorlar. Yazar burada kapitalizm eleştirisi yapıyor aslında. Bu duman adamlar fantastik bir hikayede olsa kapitalizm temsilcileri gibi işlenmiş. Bu adamlar tarafından zehirlenen insanlar daha çok çalışmaya başlayıp, küçük çocuklarını yalnız bırakıyor, onlarla oynamayı, vakit geçirmeyi azaltıyor ya da kesiyorlar. Duman adamlar bunlarla yetinmeyip, küçük çocukların zamanını çalmak için onlardan yaratıcılıklarını alıp tek tip çocuklara dönüşmesine ve ileride sorgulamayan, belirli sınırlar içerisinde kalan, birer sistem piyonları olmalarına dönüştürmeye çalışıyorlar. Bunu da onlara basit oyuncaklar vererek sağlıyor. Mesela bir duman adam yani kapitalist temsilci Momo’ya bir oyuncak bebek veriyor. Bebek sadece 3 cümle söylüyor: Merhaba ben bibi ( ismini şuan hatırlayamadım ). Ben seninim ve herkes seni kıskanacak. Bana daha çok şeyler gerek. Aslında herkes seni kıskanacak derken diğer çocukların o bebeği görüp istemesi ve satın almasıdır. Kız bebekle oynarken sıkılacak, bu bebeğe bir de erkek bebek eşlik etmeli diyeceksin. Yeni bebek isteyeceksin. Bana çok şeyler gerek derken aslında verilen mesaj ise bebekler için yeni kıyafetlerdir. Sonradan yapılan bu tür oyuncaklar yüzünden çocuklar yaratıcılıklarını ellerinden almaya çalışıyorlar. Yetmiyor çocukların dışarıda oynamalarının ileride topluma sorun oluşturacağını, onların birer suçluya, serseriye dönüştürüleceği mesajı veriliyor. Çocuklarla vakit geçirmeyi azaltan veya istemeyen aileler çocuklarını çevrelerinde kurulan “çocuk depoları”’na yolluyor. Burada yaratıcılıklarını ellerinden almaya yönelik dersler görüyorlardı. Tek tip insanlar üretmek, her zaman insanları sömürmek isteyen sistemlerin birinci önceliği olmuştur. Aslında yazar zamanı düzgün ve verimli kullanmayı tavsiye etmektedir. Daha çok para kazanmak yerine biraz daha az kazanıp, çocuklarla vakit geçirmeyi, onların gelişimine yardımcı olmayı, iyi bireyler yetiştirmeyi ve bunun sonunda iyi bir dünya oluşmasını istemektedir. Yazarın fantastik bir şekilde yazmak istediği kitaptan aldığım mesajlar bunlardır. Kahramanımız bu adamları engelleyebilecek mi? Gerisi spoiler.
  • 353 syf.
    Mina Urgan... İngiliz Edebiyatı Profesörü. Bir öğretmen,çevirmen ve yazar. Cumhuriyetimizin kurulduğu dönemlere çocuk yaşlarda tanıklık edip, Cumhuriyetçi duruşunu hayatının her dönemine taşıyabilmiş aydın bir Türk kadını. Kendisinin de zaten;
    "Kemalist, hem de sapına kadar Kemalist olduğumu açık seçik söylemek isterim...”dediği anlarda ne kadar gururlandığını göreceksiniz. Özellikle "Atatürkçü" ve "Kemalist" söylemleri arasındaki farkı yorumlama gücüne mutlaka şahit olmalısınız.

    Mina Urgan’ın anılarında yol alırken, kendinizi onunla sohbet ederken bulmanız kaçınılmaz. Sesli düşünmek fazlasıyla serbest. Hayatını kaleme aldığı bu kitap, başlı başına bir kütüphane... Bilmediklerinizle karşılaşacak, biraz biliyorum dediklerinizin de eksik kalan parçalarını bulacaksınız.

    Heyecanla çevirdiğim sayfalarda, kendime kattıklarım elbette ki oldu. Şaşırdıklarım kadar şaşırmadıklarım da... Özellikle Necip Fazıl’la olan yaşanmışlıklara denk geldiğimde, yazarımızın o anları samimi bir şekilde aktarmasına bayıldım. Şaire uzak olmamdaki sebeplerimi düşündüğümde, ne kadar Belki! desemde, yine şaşırmadım.Şairimizin sevenleri kusura bakmasın diyorum ve...
    Heyecanla okuduğum bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Sevgili Mina Urgan’la keyifli bir tanışma yaşayın...

    Bir anısını da buraya bırakalım...
    "Eski İstanbul ve çocukluk faslımı kapatıp gençliğime geçmeden önce, iki önemli anıma değinmek istiyorum. Biri on dört yaşındayken Troçki’yi yakından görmem. Öteki de on bir yaşındayken Gazi Mustafa Kemal Paşa ile dans etmem."
  • 200 syf.
    ·8/10
    Standart hayatınızdan sıkıldığınız hiç oldu mu? Eğer cevabınız evet ise; bu akıcı ve güzel mesajlarla dolu kitapta, öğrenilecek ve hayata geçirilecek birçok şey var.

    Oldum olası severim böyle kişisel gelişim kitaplarını.
    Bu tarz kitaplar, birçok insan tarafından sıkıcı bulunur yada ilk tercihleri olma ihtimali genellikle düşüktür. Bu kitabı, tipik kişisel gelişim kitabı olarak değerlendirmek biraz acımasızca olur. Eğer biyografi seviyorsanız, bu kitabı biraz öyle de düşünüp tercih edebilirsiniz. Yazar, kitabın öyküsünü, arkadaşıyla bir sohbet halindeyken anlatmaya başlıyor. Arkadaşı aslında sizin kafa sesiniz oluyor. Her mesajı daha iyi anlayabilmek için kafanızda deli sorular oluşuyor, bir anda arkadaşı soruları, soruveriyor. Siz de cevabı duymak için hazır bekliyorsunuz.

    Ben cebime çok şey koydum. Yazar sizinle de birçok şeyi paylaşmayı bekliyor.
  • Merhaba Değerli Kitap Dostları

    Kitaplar hakkında biraz sohbet etmek istiyorum sizlerle. Kitaplar hakkında olumsuz yorumlar yazabilir herkes. Belli bir saygı çerçevesinde bir kitabı beğenmediğinizi dile getirebilebilirsiniz. Eksik yönler ve dil bilgisi açısından yapılmış hatalar irdelenebilir. Okuduğunuz bir siyaset kitabıysa verilmek istenilen mesajlar hoşunuza gitmeyebilir. Bir romansa yazarın düşünceleri hoşunuza gitmeyebilir. Bir kitap çok yüzeysel gelebilir. Başka bir kitap çok derin olabilir ve içine girmekte zorlanabilirsiniz. Bir kitapta yazar noktalama işareti kullanmamıştır. Bu sizin açınızdan eksik olabilir. Başkası açısından güzel bir detay olabilir. Her kitabı sevenler olduğu gibi sevmeyenler de olabilir. Örnek vererek Hasan Ali Toptaş'tan bahsetmek istiyorum. Seveni çok olduğu gibi sevmeyeni de çok mesela. Size hitap etmeyebilir. O yüzden içine giremeyebilirsiniz. Fakat kötü derseniz yeni kitaplar okudukça ne kadar kötü bir okur okurmuşum ben dersiniz. Başka bir konuya daha değinmek istiyorum. Bazı kitaplar öyle açıp roman gibi okunup bitirilecek kitaplar değildir. Bu yanılgıya çokça düşüldüğünü görüyorum. Edebiyat romandan ibaret değildir. Farklı türler farklı şekilde okunur. Örneğin bir deneme kitabı mı okuyorsunuz. Baştan başlayıp sonuna kadar okumanız gerekmez mesela. İlginizi çeken konuları önce okuyabilirsiniz. Keza bir şiir kitabı okurken, bir masal kitabı okurken, bir öykü seçkisi okurken de bunları yapabilirsiniz. Tabi aralarında bir bağlantı yoksa. Bir örnek vermek istiyorum. Bir mektup kitabı okurken roman okur gibi okursanız o kitabı anlamamanız çok muhtemel. 500 sayfalık bir şiir kitabını bir okuyuşta bitirip aklınızda şiirlerin kalmasını beklemek de biraz mucize gibi bir şey olur. Bir başka konuya daha değinmek istiyorum. Her kitabın ve türün bir okur kitlesi vardır. Sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de vardır. Birisi felsefe severken biri romantik kitaplar sevebilir. Felsefe seven bir insanın romantik kitaplara çöp demesi ne kadar saygısızlıksa, romantik kitaplar okuyan birinin felsefe kitaplarına aynı şeyi söylemesi o derece saygısızlıktır. Kitapları eleştirebilirsiniz. Daha iyileri var diyebilirsiniz. Ama kitapları eleştirirken okuru da düşünmeniz gerekiyor. Hiç kimse aynı dereceden kitap bilgisine sahip değildir. Bazısı hayatında 10 kitap okumuş biridir bazısı 1000 kitap. İnsandan insana fark vardır. Kitaplar arasındaki fark da bundan ötürüdür. Ülkemizde en cok eleştirilen kitaplar mesela wattpad kitapları. Ben okumam. Okuyanın da okumasına üzülüyorum. Keşke daha faydalı kitaplar okusa diyorum. Ama en azından okuyor. Belki o kitaplarda buluyor kendini. Belki ruhundaki boşlukları o kitaplar tamamlıyor diyorum. İnsanın ruhsal durumuna göre değişir okuma zevkleri. Bu ülkede yüzeysel kitaplar çok fazla satılıyorsa demek ki insanlar yüzeysel düşünüyor. Kitapların suçu yok bunu anlatmaya çalışıyorum. Bir de eleştirmek istediğim bir nokta var. Bana edebi olarak bir şey katmadı diyor bazı okurlarımız. Her kitap edebi olarak bir şeyler katacak beklentisiyle okunmaması gerektiğini düşünüyorum. Bir örnek vererek yeraltı edebiyatından bahsetmek istiyorum. Size edebi olarak hiçbir şey katmaz kesinlikle, fakat hayatın karanlık taraflarını da görmenizi sağlar mesela. Kitaplara kağıt israfı diyemeyiz yazım hatalarıyla dolu değilse ve verdiği hiçbir mesaj olmadığı müddetçe. Bir efsaneye göre Tolstoy'a Anna Karenina'da ne anlatıyorsun diye sorulur. Tolstoy şöyle cevap verir: "Anna Karenina'da ne anlattığımı anlatabilmek için kitabı baştan sonra size okumam gerekir." Bazı kitaplar da size bir şey anlatmaz, bir şeyler düşündürür.

    Bir eleştiri olarak yayınevlerine bir kaç lafım olabilir. Bazı kitaplarda bir satır cümle yazıp sayfalar israf ediliyor. Gerçekten kağıt israfı yapılıyor. Bu konuda birlik olunmalı ve yayınevlerine yazılması gerektiğini ve farkındalık oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Ben buradan düşüncemi dile getiriyorum. Büyük takipçi kitlesi olan hesapların bu konuyu dile getirmesini çok isterim. 

    Son olarak söylemek istediğim herkesin okuma zevkleri farklı olabilir. Her kitap herkese hitap etmeyebilir. Önemli olan okumaktır. Hiç okumamaktansa okumak daha iyidir. Birbirinin düşüncelerine ve kitaplara saygı gösteren umut dolu bir geleceğimiz olması umuduyla. Okuduğunuz için teşekkür ediyorum.