• 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..
  • 1202 syf.
    Kitabı tek cümleyle anlatacak olursak: 'İnsan ruhunun dehlizlerine yolculuk' diyebiliriz.

    Dostoyevski bu son romanında neredeyse bütün karakterlerinin bu dehlizlerinin kapısını açıyor ve bizi içeriye davet ediyor.

    Peki bu dehlizlerde neler var?
    - Şehvet, hirs düşkünü insanlar
    - Tanrı öldüğü için, onu inkâr edince her şeyin mübah olduğunu ortaya koyan görüşte insanlar
    - Mucize bekleyen ve kendilerini mucizeye ikna eden, bunun için Manastirlara koşan eğitimsiz Rus halkı
    - Köleliğin kaldırılmasından sonra hala efendi olmaya çalışan insanlar, kölelik yıllarının hıncını üzerinden atamamış insanlar..
    - Adaletin iki ucu: Avukat ve savcı..

    ve daha niceleri...

    Kitabın konusu, adı yaşadıkları muhitte hoş anılmayan Karamazov ailesinde yaşanan trajedidir: Baba Karamazov ve büyük kardeş Dimitri Karamazov arasında aynı kadına duyulan aşk ve miras meselesinin ardından yaşanılan bir trajedi.

    Kitabı okurken yer yer "Ne kadar basit bir konu, bunun üzerine mi küsur sayfa yazmış yazar ve en önemli eseri olarak görülmüş bu eseri yazarın?" sorusu sorulabilir. Lakin ben kitabın basit olarak gözüken konusuna odaklanilarak okunulmasini tavsiye etmem. Yazarın ustalıkla yaptığı ruh tasvirleri üzerinden, o dönem dünyasının etkisinde bulunduğu felsefi, sosyolojik akımların insanların psikolojilerine etkilerini görmekteyiz. Bunların insanların zihin dünyasını nasıl şekillendirdiğini; olumlu ve olumsuz ne gibi etkileri olduğunu ve ne gibi etkilerinin olabileceğini ve nihayetinde bireyden bütüne giderek toplumun bunlardan nasıl etkilendiğini (etkilenebileceğini) görüyoruz.

    Yazarın ortaya koyduğu karakterler ve onların neyi neden yaptığı üzerine akıl yürütmelerden hepimiz "Evet, yazar bu konuda çok haklı, insan böyle yapar bu konuda ancak neden böyle yaptığını kendisine açıklayamaz, biri sorarsa hemen reddeder hatta bunu yaptığını" gibi bir sözü kitabı okurken kendi kendimize sıklıkla diyebiliriz.

    Ayrıca yazar bir sara hastası ve kötü bir babaya sahipmiş; kitapta da kendi hayatından bu tarz izleri görmekteyiz. Kendi hayatındaki bu iki konuyu kitapta önemli noktalara koymuş.



    *SPOİLER




    Bu kısımda kitaptan çıkarımlarimi paylaşmak istiyorum. Kitaptaki karakterlerin sıklıkla Tanrının varlığı, yokluğu ve yokluğunda yaşanabilecekler ve bunun yaratacağı sorunlar üzerine etkileyici diyaloglara şahit oluyoruz. Dostoyevski'nin çağdaşi olan Nietzsche'nin 'Tanrı öldü' ve üst insan felsefesinin izlerini kitapta görüyoruz.

    Küçük kardeş Alyoşa'nin bulunduğu manastırın stratezi (Şeyh gibi) Tanrıyı, manastır da klasik tarz dini temsil etmektedir. Stratezin ölümü ile beraber ailedeki trajedi de yaşanmaya başlar.

    Stratez, ölmeden evvel kitabın baş karakteri ve kitapta herkes tarafından sevilen Alyoşa'ya sıklıkla aralarından ayrılma zamanının geldiğini söyler. Sonra da Alyoşa'ya kendisinin ölümü ile beraber manastirdan ayrılmasını ister. Çünkü artık dış dünyada kendisine ihtiyaç olduğunu özellikle ailesinin ihtiyacı olduğunu söyler.

    Karamazov ailesinin babası, çocuklarının hiçbirine doğru düzgün babalık hatta hiç babalık yapmamış, para ve kadın peşinde hayatını geçiren, herkesin iģrenecegi bir karakter. Büyük kardeş Dimitri Karamazov asker olsa da bu meslekte tutunamamis, babası gibi para ve kadın peşinde olan ama babası kadar düşük seviye olmasa da hoş bir karakter değil. İvan Karamazov, okumuş, kültürlü ve kendine özgü fikirleri olan bir karakter. Bu üçünün de ortak özelliği Tanrıya olan zayıf inançlarıdır. Hatta inanmıyor da diyebiliriz. İvan karakterinin ağzından bunu kitapta ara ara duyuyoruz zaten. İvan "Tanrı yoksa her şey mubahtir" fikrine sahip ve bu fikriyle uşaklarıni da derinden etkiliyor. Stratezin 'İsa'sını gönderdiği 'dünya' böyledir: son derece kötü bir halde.

    Bu inançsız karakterlerden birisi öldürülür, diğeri katil olur, diğeri delirmeye varan bir humma geçirir (şeytanla konuşur), birisi halk nezdinde rezil olur ve sürgün edilir. Adeta yazarın, Tanrısız bir toplum hakkında duyduğu endişeleri ve bu toplumun nasıl olabileceği hakkındaki fikirlerini Karamazov ailesi özelinde kitapta görmekteyiz. Sadece Alyoşa, ayakta kalır. (O bile manastirdan yani klasik dinden çıkınca ve stratezin ölümünden sonra inancinda gitgeller yaşar.)

    Yazara göre klasik din anlayışı gerçekten sona erdi, bunu o da kabul ediyor. Ancak dinin ve tabiki Tanrının olmadığı bir dünyanın daha kötü olacağı inancını da taşıyan yazar, orta bir yolun bulunacağını, bulunması gerektiğini düşünmektedir. Yazara göre üst insan, keşiş kiyafetinde manastirda dünyadan elini eteğini çekmiş, perhiz yapan ve eğitimsiz mucizeye inandığı için mucize görmeye dünden razi insanlara mucize gösteren bir Alyoşa değil; redingotunu giymiş, manastirdan ve ordaki perhiz anlayışından sıyrılmış, toplum içinde saygı ve sevgi duyulan bir Alyoşa'dır.

    "Belki de üstüninsan İvan değil de sensin."

    Dimitri bu sözü Alyoşa'ya söyler ve kitapta sıklıkla gördüğümüz bir sahne yaşanır: Merakla ve büyük bir heyecanla Alyoşa'nin düşüncelerini açıklaması beklenir.

    Kitabın en sevdiğim bölümünden biraz uzun bir pasaj alıntılayacağım, buraya kadar okuyan varsa heralde bu pasajı da okuyacaktır. Pasajda Şeytan, Ivan'a Tanrısız bir toplumu, insanları anlatır. Ve güzel bir tablo çizer. Lakin İvan, bunlari duymamak için kulaklarını tıkar. Çünkü o sırada hayalindeki bu şeytan imgesini kovmak istemektedir, kitapta sıklıkla karşılaştığımız bir gitgel yaşamaktadır. Burada önemli nokta, güzel Tanrısızlığın güzel çizilen tablosunun şeytana söyletilmesidir ve Ivan'in bu şeytani kovmak istemesi.


    "Eski görüşler, özellikle bütün eski ahlak kuralları yıkılacak, her şey yenilenecek, insanlar hayattan, sadece bu dünyada alabilecekleri mutluluk ve zevkleri tatmak için birleşecekler. İnsan ruhu tanrısal devliğe ulaşmış bir gururla yücelecek, tanrısal bir insan doğacak. İradesiyle, bilimlerle doğayı her an alabildiğine alt eden insan bundan durmadan öyle yüce bir zevk alacak ki, bu ona gökten beklediğini unutturacak. Hepsi, sonradan dirilmesi olmayan ölümlüler olduklarını öğrenerek ölümü ağırbaşlı, tanrısal bir soğukkanlılıkla kabullenecekler. Hayatın kısacık bir andan ibaret olduğunu anlayarak, gururun doğurduğu sitemleri unutacak, hemcinslerini çıkar gözetmeden sevecekler. Aşk ancak ömrün kısa bir zamanını doyuracak; bu kısalık fark edilecek, eskiden olduğu gibi “ölüm ötesinde sonsuz sevgiye” bel bağlamadan, olanca güçle sevmek bilinecek... vesaire, vesaire, buna benzer şeyler. Enfes doğrusu!"


    https://youtu.be/Hi-j52g6jHY


    Keyifli okumalar
  • 280 syf.
    ·9/10
    Oscar Wilde'ın benim nezdimde biricik eseri Dorian Gray'in Portresi hakkında uzun uzun yazmak isterim aslında ama elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım yazımı.

    Okul kütüphanesinde arayıştayken karşıma çıkması ve de arkadaşımın da tavsiyesi üzerine okuduğum bu kitap, benden kitap tavsiyesinde bulunmamı isteyen herkese önereceğim eserler arasında.

    Kitabın ana karakteri Dorian Gray benim gözümde edebiyat sahnesine çıkmış en zehirli iki karakterden biri.Bir diğeriyse Raskolnikov..(Suç ve Ceza'dan tanırsınız kendisini.)

    Zehirli diyorum zira yaptıkları davranışlara mantığınızla bakınca tiksindirici ama bi yerden sonra ister istemez ruhunuzun karanlık yanlarıyla baktığınızda o başta tiksindirici gelen hareketlere katıldığınız ve de onlara sevgi beslemeye başladığınız iki karakter onlar.

    Dorian Gray'i,Basil'in biricik modeliyken Lord Henry ile tanışmasından sonra gitgide artan gençlik ve güzellik takıntısıyla o ilk sayfalarda bahsedilen saf ve iyi genç görüntüsünden gitgide uzaklaşırken buluyoruz.Tabii bana göre Lord Henry o muhteşem diliyle Dorian'ın içinde gizlenmiş kişiliği ortaya çıkardı.Onu olduğundan bambaşka birine dönüştüren kişiden çok daha ilk bakışta onun o tatlı suratınin altındaki ihtirasların gün yüzüne çıkmasını sağladı.Bunları söyluyorum çünkü birkac yerde sanki Dorian'ın bu donüşümünden tamamen Henry sorumluymuş gibi bahseldigini görmüştüm.Ama bana sorarsanız Dorian sadece icten içe uyuyordu Henry bir çalar saat oldu.

    Lord Henry'den bahsetmeden geçmeyeceğim elbette.Ah Henry...Kelimelerin yarattığı en ozel karakterlerdendir.Zihninizde dönüp duran ama dudaklarınıza yansımayan düşünceleri birbir soyler ve siz tüm ihtisamıyla dinlersiniz onu.Daha fazlasını vaad eden bir tarafı vardır ve neden biraz daha konuşmadın ki ? Diye sorarsınız.

    Dorian ve Henry iki etkileyici adamdır.Ama Dorian beni ürkütmüşken Henry onunla tanışma isteği uyandırmıstır.Dorian'ı ise balo salonunda uzaktan görmem yeterli olacaktır.

    Ve son olarak biricik Basil var.Sonu ile beni çok üzen ,nazar boncuğu misali bu yoldan çıkmış adamların arasında iyi ki var olmuş ,Dorian'ın portresini yaparak koca bir macerayı da başlatmış ve de kendi sonunu hazirlamış biricik Basil.Oscar Wilde eminim senin gibi bir adam aramıştır hayatında.

    Bu eseri okuyun.Okuyun ki su güzellik denen kavramı,ona yüklediğimiz kavramları uğruna ödenen bedelleri evire çevire düsünun günlerce.Ve de en önemlisi hayatınızda bu kavramı nereye koyacagınıza çok dikkat edin.

    Bir de ne dilediğinize dikkat edin tabii.Zira kabul olan her dilek iyi bir sona sebep olamiyor.
  • 380 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Habemus Maximus Dominus Secretorum!

    Merhabalar...

    Nasıl giriş yapacağıma karar veremediğim için Sayın Ebru Yeşilova ile başlayacağım.Kendileri bu kitabın bundan sonraki baskıları ve ikinci kitabın editörü olurlar(Çok zahmetli iş kolay gelsin).Birkaç gün önce bana yazdığı ve benim çok gururlandığım bir mesaj sayesinde yazar ve kitapla tanıştım,gururlandım çünkü Sayın Yeşilova'yı uzun bir süredir tanırım,inceleme ve yorum yazılarını büyük zevkle okurum,kendisi bu işler için fazlası ile yetkindir,daha önce Türkiye'de satışa çıkmamış bir kitabı okuyup fikrimi belirtecektim,bir kaç gün sonra yine Sayın Yeşilova nın bu kitap ve yazarla ilgili heyecan dolu ve mükemmel demenin bile az kalacağı inceleme/Tanıtım yazısını okudum,ne yalan söyleyeyim o yazıdan sonra ben de büyük bir çekince oluştu,daha kitabı okumamıştım,yazarı tanımıyordum ve okuduğum o muhteşem inceleme/Tanıtımdan sonra bu kitap için daha ne yazılabilir ki dedim.


    Kabul etmiştim bir kere,her ne kadar erkekliğin 9/10'u kaçmak olsa da artık kaçamazdım ;) Sayın Yeşilova ile yaptığımız konuşmadan yaklaşık üç gün sonra kitap elime geçti,kapağını açmamıştım bile sadece tasarıma baktım,tasarımı kim düşündüyse işinde usta biri.Eh bir kitabı kapağıyla değerlendirmeyecek kadar da kitap okumuşluğum var.Elimde henüz okuduğum bir başka kitap olduğu için bu kitaba teslim aldıktan 3 gün sonra başladım.

    Kitabı Okudum!

    Her ne kadar Sayın Yeşilova gibi bir inceleme yazısı çıkaramayacak olsam da artık bende de bir heyecan var,2.kitabı beklemenin heyecanı (2.Kitap yazım aşamasında)

    Şimdi kitaptan biraz bahsedelim:

    Büyük Sır Üstadı Magnum Opus
    Kitabın kapağını açar açmaz eski bir dost Carl Gustav JUNG'la karşılaştım (en azından 7-8 senedir JUNG okumadım) Psikanaliz,semboller ve mitler ayrı bir ilgi alanıdır benim için.

    Kitaba girdim...

    İlk bölüm de güzeller güzeli ,meraklı,cesur,depresif ve iyi bir okur olan Sofia karşıladı beni.

    Bir sonraki bölümde de karşıma Gabriel çıktı.Müthiş eğlenceli,müthiş zeki bir karakter olan Gabriel ile mutlaka tanışmalısınız.Ve!Marius! ondan söz etmeden ve sizinle tanıştırmadan geçersem bu inceleme eksik kalır ;) Marius bir şaheser,kelimelerin büyücüsü bilge Marius,öğretmenim falan olmasını isterdim. Eserde yazarın hayat verdiği ilginç okunası bir kaç karakter daha var,onlarla birlikte olay örgüsünü o kadar net ve zevkli bir şekilde tamamlıyorsunuz ki,ben bu kadarını beklemiyordum.Samimi olarak söylüyorum bu kitabı rafda görsem sadece arka kapağı okuyup kasaya ödeme yapmaya giderdim.

    Olayların gidişatında Matematik,Bilim,özellikle Felsefe ve Tarih,Mitoloji konuları ustaca kullanılmış (burada özellikle belirteyim bütün bu konuların çok büyük araştırması yapılmadan bu kitabı yazmak mümkün olmaz.Yazar birikimli ve usta )Bu saydığım konular kitap içerisinde ustaca kullanılmış,sizi sıkmadan,merak ettiren,ilgi duyduran,okumaya zorlayan ve bir sonraki bölümü soluksuz bekleten bir yapısı var.

    Benim özellikle ilgimi çeken bölüm başlarında Psikanalizci,Felsefeci ve Tarihçilerden alıntılarla giriş yapılması oldu.Çok şık durmuş.

    Arkadaşlar belki hadsizlik olacak ama yazar kısmı diğerleri ile kıyaslanmayı sevmez ancak burada bende hiç utanıp sıkılmadan bu kıyaslamayı yapacağım,gerekli çünkü,Herve M.Abajoli öyle bir kitap yazmış ki,muhtemelen bir çok arkadaşımız belki de hepiniz Dan Brown okumuşsunuzdur,okumamış olanlar da muhakkak en az bir filmini izlemiştir,işte bu kitap inanın bana Dan Brown'ın ziller takmış hali,çın çın ötüyor,Brown'ın kitapları sadece macera,biraz da sanat ve sanat eseri,biraz basit ama iyi,ancak bu kitap daha gelişmiş bir Dan Brown kitabı .Kitapdan o kadar çok şey alıyorsunuz ki,hem ezoterik bir macera,hem sizi kendileriyle birlikte sürükleyen karakterler,hem çok fazla şey alabileceğiniz ve hayatınıza katabileceğiniz felsefi düşünceler hepsi var.


    Kitabı okurken hiç ama hiç sıkılmadım,bazı kitaplarla inatlaşmayı severim,okuması inanılmaz zevk verir bu kitap onlardan biri oldu.372 sayfayı bitirmek için kendime 6 gün süre vermiştim daha çabuk bitti çünkü bu kitap için beklemek pek akıl karı değil di ;) sürüklendim gittim.

    Kitabı okurken Dan Brown,Jung,Harari,Umberto Eco hatta Dostoyevski bu adamların hepsi aklıma geldi.ne alaka demeyin yanlış anlaşılma olmasın bunlardan alıntılarla yazılmış bir eser değil,sadece bunlardan alabileceğiniz lezzet vardı.Sizi okuduğunuz diğer eserleri de düşünmeye ve hatırlamaya itiyor.
    Benim için güzel ama sabırsız bir okuma deneyimi oldu,Ezoterik,Gotik,Felsefi ve Edebi tarzları severim.Hepsini aynı iki kapak arasında buldum.DOYDUM!Ama bu sefer de ikinci kitaba açlığım oluştu,şimdi de onu bekleyeceğim umarım sayın yazar elini çabuk tutar ;)

    Yazar demişken Sayın Herve M.Abajoli iyi bir iş çıkarmış.TEBRİKLER

    Arkadaşlar bu adamı takip edin Tuh! (tükürme efekti) Aha şuraya yazıyorum!Bu adam isim olacak,olduğu zaman aklınıza ben geleyim,deli akıl var adam da ;)

    Tekrar dönelim Sayın Yeşilova'ya
    Sayın Yeşilova sizi uzun bir zamandır tanırım ve takip ederim,bana kötülük yapabilecek insanların arasında olabileceğiniz kesinlikle aklıma gelmezdi,bilmediğimiz şeylerin yokluğunu çekmeyiz,bana büyük kötülük yaptınız inanın çünkü artık Büyük Sır Üstadı Magnum Opus'un varlığını biliyorum ;)
    Her ne kadar bana bu kötülüğü yapmış olsanız da size çok çok teşekkür ederim.Gerçekten ayrıcalıklı ve lezzetli bir kitap dı ve ben şimdi ikinci porsiyonu bekliyorum ;)

    Sayın yazarımız Herve M.Abajoli yarattığınız karakterler,yazıya döktüğünüz satırlar,öğrenmemi ve hatırlamamı sağladığınız bilgi ve kavramlar,yaşattığınız soluksuz macera için yani özetle bu mükemmel şölen için sizi de tebrik eder,teşekkürlerimi sunarım.Beni fazla bekletmeyin 2.kitabı çok merak ediyorum.

    ALINTILAR
    -------------------------------
    Şüphesiz,yaşayan bir Tanrı'nın eline düşmek,dehşetengiz bir şeydir çünkü sizi korkunun en yalın haliyle yüzleşmek zorunda bırakır.
    ---------------------
    Hollywood'da çekilen filmlerin neredeyse tamamının kahramanları insan ruhunda yaşayan bir arketipi tetiklediğinden istemsizce onlara tutuluruz.Mesela süper kahramanların tamamıarketipseldir.Bu da Amerikan devletine dünya pazarlarına nüfuz ederek,bizi yönlendirme ve ileride yapacaklarına hazırlama imkanı tanıyor.
    --------------------
    'Çünkü sevgi her şeyi taşır ve her şeye dayanır'
    -------------------
    Yaşama düşman bir kozmik yasayla yönetildiği açık olan evrende yaşam nasıl oluşabilmiş ve kök salmıştır?
    -------------------
    Doğru soruyu sormadığın müddetçe alacağın cevapların hiçbir değeri yoktur.
  • 224 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    (Spolier Olabilir)Deniz Feneri bir iki yıl önce Woolf'un elime aldığım ilk kitabıydı.O sıra kitaba pek odaklanamayıp bıraktım.Küçük bir araştırma sonrası yazarın tarzını anlamak için şu sıralamada okumaya başladım: Kendine Ait Bir Oda,Dışa Yolculuk,Mrs.Dalloway,Deniz Feneri. Böylece yazara daha iyi ısındım.
    Bütün kitaplarını çok sevdim.Ama özellikle Deniz Fenerine bayıldım.
    Virginia Woolf,20.yy damga vurmuş Proust,Joyce gibi yazarlarla beraber anılıyor. O dönemin şartlarında kadınların bazı temel haklardan bile yoksun olduğunu düşünürsek bir kadın böyle başarılı olması beni çok gururlandırıyor.Woolf'un kadın kimliği için uğraşları herkes için bilinen bir gerçek.
    Burada asıl vurgulanması gereken onun roman sanatına getirdikleri.Bilinç akışı, iç monolog gibi teknikleri ilk ve başarılı kullananlardan birisi yazar.
    Birçok yazar Deniz Feneri'nin Woolf'un şaheseri olduğunu düşünüyor.Henüz dört eserini okudum ama ben de çok basarılı olduğunu düşünüyorum.Peki yazar bilinç akışını nasıl kullanmış ve başarısı nedir?
    Bir kere kitapta belli bir öykü yok.Bir iki olay var evet ama asıl konu hiçbir sekilde olaylar değil. Ramsay ailesi ve onlara gelen misafirlerin izlenimleri,olayların insanların zihnindeki anlik yansımaları asıl verilen.
    Örneğin kalabalık grup sofrada oturuyor ve herkesin birbiri hakkındaki düşüncelerini zihinlerinden okuyoruz.Düşünceler kesinlikle sıralı değil.Dağınık,kopuk kopuk.Birden başka bir kişinin iç dünyasına atlıyorsunuz bazen bu geçişler bile zor fark ediliyor.Kitaba ısınana kadar odaklanmak biraz zor ama kahramanları tanıdıkça okumak kolaylaşıyor.
    Bu yönüyle kesinlikle okunması zor bir kitap değil.Kendinizi o akışa bırakıyorsunuz. Woolf'un kahramanlarınin kafasında siz de gezinip duruyorsunuz.
    Kitapta bazen zaman duruyor gibi oluyor. Mesela Mrs.Ramsay sandalyesinde kitabını okuyor.Mr.Ramsay ona bakıp düşünüyor, dizinin dibindeki küçük James düşünüyor, Mrs.Ramsay kendisi düşünüyor.O anda benim icin Mrs.Ramsay bir resim oluyor sanki.
    Mina Urgan Virginia Woolf'un biyografisini yazmıs en kısa zamanda edinip okumak istiyorum.Orada araştırmaları sonucu görmüs ki bu romanda anlatılan Woolf'un kendi ailesi.
    Mrs.Ramsay beni en çok etkileyen karakterdi.Yazarın kendi annesi olduğu söylenen bu karakter sanki eserin başkişisiydi ama ikinci bölümde birden öldü ve ölümünün bir cümle ile geçiştirilmesi beni şasırtmadı çünkü yazar olayları hiç önemsemiyor. Mrs.Ramsay cok güzel ve etkileyici bir kadın olarak karşımıza çıkıyor.Sessiz sedasız herkesi ve her seyi yönetiyor.Etrafındakiler üzerinde güclü bir tesiri var. Güzelliğinin ve etkileyiciliğinin farkında tabi ve bununla gurur duyuyor.Mr.Ramsay ile uzun bir evlilikleri ve tuhaf,sözsüz bir iletisimleri var.Birbirlerinin bir sonraki hareketlerini tahmin ediyorlar ve bir kitabin sayfalarını cevirmesinden bile duygu analizlerini yapiyorlar.
    Mrs.Ramsay hem kocasından kendini için için üstün görüyor.Hem de üstün gördüğü icin bu fikre dayanamıyor ve kendine kızıyor.
    Mr.Ramsay güzelliği ve etkisi için karısına adeta tapıyor.Bir yandan da okuduğu kitapları anlamıyor diye karısının cahilliğinden gizli bir haz duyuyor.
    Yazar bu iki karakteri öyle güzel çözümlemis ki çocukluğunda anne ve babasına bakıp uzun uzun gözlem yaptığını düşündüm.Annesi daha yakın hissediyor tabi.Baba bencil bir karakter olarak öne çıkıyor. Küçük kardeş James de anneye hayran ve babasından nefret ediyor.Babasını hayattaki bütün olumsuzlukların simgesi gibi görüyor. Babasınin annesinden sürekli ilgi bekleyen hali James'i o yaşlarında bike(altı-yedi yasinda oldugunu tahmin ediyorum)deli ediyor.
    Yazar, güzel fakat sığ bir kadın olarak çizdiği Mrs.Ramsay'ın karşısına Lily'i yani kendisini koymus. Mrs.Ramsay sadece kendi ve ailesiyle ilgilenir,herkesin evlenmesi gerektigini düsünür.Lily evlenmez,resim yapar ciddi konulara meyillidir.Fakat çirkin olduğu için özgüven problemi vardır.
    Acaba Mrs.Ramsay'ın erken ölümü bize Lily'nin kazandığı fikrini hissettirmek için miydi?
    Yazarın karakterler hakkında bazen iyi bazen kötü olan tutumunu,bir kafa karışıklıgi hissini uyandırmasını sevmedim sadece ama bu kitap bir saheser gercekten. Ben de yıllarca etkisini bırakacağı kesin.Zamanla Woolf'un diger kitaplarini da okumak icin sabirsızlanıyorum.
  • 446 syf.
    ·10 günde·Beğendi·6/10
    Yalom'un birçok kitabını okumuş biri olarak beni en cok zorlayan ve en uzun sürede okuduğum kitap bu oldu. Kitapta bir Spinoza bir de Alfred Rosenberg bölümü var. İki gerçek insanın kurgulanmış bir versiyonunu okumuş oluyorsunuz ama tabikii gerçek yaşamlarına paralel bir kurgu bu. Spinoza ve Rosenberg tamamen birbilerine zıt insanlardır. Yine de kitabı okuduktan bir süre sonra farkında olmadan kitabın verdiği felsefik mesaji çok düşünür oldum. İnanilmaz bir şekilde duygu durumumu etkiledi. Okuması biraz sıkıcı olsa da Yalom'un hic bir kitabı kötü değil-dir.
  • 239 syf.
    ·10/10
    Öncelikle Harika bir kitap ve çok beğendiğimi belirtmek isterim.
    Kitabı ilk elime aldığımda ne yalan söyleyeyim öyle çok da beğeneceğimi düşünmemiştim ama bu kitabin ismini çok duyduğum için merak da etmiyor değildim. Okumaya başladım ve ilk andan itibaren hoşuma gitmeye başlamışti bile. İhsan Oktay bu kitabında ustalığını gözler önüne seriyor doğrusu. Olağanüstü olaylar silsilesinden oluşuyor olması da beni ayrı bi cezbetti. kitabın neredeyse her yanı buram buram felsefe kokuyordu. Kitabın ana temasını Sofie'nin Dünyası romanına benzettim. Her şeyi benzemiyordu elbette ama ana temayı benzettim her nedense. Kitap gerçeklikten uzaktı ama zaten her şey bir düş olduğu için düşlerde gerçekliği aramak da biraz ayıp olur. Kitapta olaylar birbirine öyle güzel bağlanmış ki ilk olayla son olay birbiriyle ilişkili mesela. Tüm bölümler birbirinden farklı ama hepsi de bir nokta da birleşiyorlar. En çok hoşuma giden yönlerinden biriydi bu. Uzun Ihsan Efendi nın Yaşanamamış maceralarını oğlu Bünyamin e yaşatması dolayısıyla biz okurlarına da yaşattığı maceraler hayal gücümüzün sınırları zorladı desem yalan olmaz. Hem bir hâyal ürünü hem de inandırıcılık yönüyle acaba gerçek mi dedirten bir kitap oldu benim için. Mesela her şeyin bir düş olduğuna inandım insanların Allah ın bir düşü olduğu kanısına vardım. Düşünüyorum öyleyse varım ama ben başkalarını düşlediğim için varlar...