• Ölü çocukların içini doldurduğu distopyanın seçilmiş ama seçememiş kahramanı.Peter pan’ın elinden tutup cennete götürdüğü bir melek.Henüz ruhunun gölgesi yeryüzüne düşmüşken kaderin ipi boynuna dolanmış bir bedbaht.
    Herkesin hikayesinin bir kırılma noktası vardır.Gemi tüm emniyetiyle limana yanaşırken çıkan bir fırtınayla alabora olabilir insan.Ya da karanlığın en yoğun olduğu anda güneş saklandığı tepelerden kendini bir anda gösterir.Yani iyi ve kötü hep bir noktada birbirine evrilir.
    Biz de iyi gidişatın ve kötü gidişatın dengesini bulmaya çalışırken bocalayan mahluğa insan deriz.Nemide’nin hikayesi bunun aksine durağandır oysa.
    Bir kere kendisinin doğumuyla annesinin ölüm tarihi aynıdır.Muhabbetini en çok gösterecek insandan mahrum kaldığı gibi,onun zayıf yönlerini de alarak bu hayata atılmıştır.
    Biz kitap boyunca Nemide’nin hastalığıyla savaştığı için mi hayatının kötü seyrettiğini,yoksa hayatla kavgalı olmasının sonucu olarak mı hastalığının nüksettiğini bilemeyiz.Bildiğimiz tek şey şudur ki;doğarken bu hastalığın tohumunu alan Nemide,on yedi yıllık yaşamında olgunlaştırdığı ağacın sarmaşıklarıyla kendini zehirleyecektir.
    Küçüklüğünden beri babası tarafından hep büyük bir ilgi görür Nemide.Hastalığı gerekçesiyle hep anlayışla karşılanır.Hata yapacak kadar cesur fakat hatasının bedelini ödeyemeyecek kadar fütursuzdur.
    Mahzun,hüzünlü,melankolik olan,acının ne olduğunu bilen bir kız,olgun olmalıdır.
    Acı insanı olgunlaştırmalıdır.
    Fakat Nemide kararsız,asabi,taşkınlıkları olan bir çocuktur.Babasının Nemide’ye olan sevgisinden görüldüğü üzere;bu sevgi korkunç bir silaha dönüşmüştür.
    Babasının gerek maddi durumunun iyi olması gerekse kendisini kızına adamasıyla Nemide’ye istediği her şeyi vermiştir.Ne var ki Nemide hep daha fazlasını istemektedir ve sahip olduğu her şeyi tüketip sıkılmaya meyillidir.
    Küçük yaşlardan itibaren doyumsuzluğuyla beraber var olan boşluğu amcasının oğlu Nail ile doldurmaya çalışır.Zaten hastalığı yüzünde hayatı hep bir düzen ve sükunet içinde geçerken,Nail’e bilmediği hayatın penceresi gözüyle bakar.
    Sadece bir seçeneği olan insan o seçeneğe en iyisi gözüyle bakar.Çünkü seçememek diye bir seçenek yoktur.Özgürlük insanı seçim yapmaya zorlar.
    Yıllar geçtikçe Nail’e karşı olan hastalıklı bağlılığı ve taşkınlık gösteren sevgisi büyür.Nail’in gittiği mektepte öğrendiklerini,evde babasından öğrenmeye çalışır.
    Nail’le aralarındaki uçurumu yedi yaştan ibaret sanan Nemide,Nail’e yetişmeye çalışır hep.
    Büyük emeklerle yaptığı kumdan kale bir tekmeyle yıkılır.
    Nail’le beraber kurduğu hayal dünyasından onun teyzesinin kızı olan Nahit’in varlığıyla sıyrılır.
    Kitabın devamı Nemide’nin,Nahit’in ve Nail’in aşk üçgeni etrafında şekillenir.
    Nail;aşk ve kendisine aşık olan kadınlar arasında seçim yapması gerektiğinde,nasılsa kadının daha iyisini bulurum düşüncesiyle aşkı seçer.
    İlk önce Nemide ile nişanlanır.Nemide’nin aşktan dolayı ayakları yerden kesilirken,Nail de sevilmenin getirdiği sarhoşluktan dolayı aynı duyguyu hisseder.
    Daha sonra da Nahit’in aşkına karşılık verir.Sevginin onda oluşturduğu duyguları sever.
    Her iki kadını da aşk,nefrer ve çaresizlik içinde bırakır.
    Nemide,Nahit ve Nail’in ilişkisini öğrendikten sonra nişanı atar.Nail’in gerçek yüzünü gördükten sonra savaşmaya değer bir şey olmadığını fark ederek aralarından seçilir.
    Bu hezeyanlara,gelgitlere ve hayal kırıklıklarına Nemide dayanamaz.Ölümün artık kendisi için çok yakın olduğunun farkındadır.
    Ölüm nasıl artık Nemide’yi hayatına karşı özgür bıraktıysa,Nemide de hepsini birer birer özgür bırakır.
    Nemide ölür.
    Babası bunca zaman onun iyi olması için bahçesinin ardındaki dünyadan dahi sakınmıştır kızını.Ancak kendi kalkanlarını bizzat indirdiği kişilere karşı savunmasızdır.
    Velhasıl bu sebeple düşmanı kendinden uzak tutarsın zaten,güvenini boşa çıkartan hep dostundur.
    Nemide bazı insanlar gibi ölümünden mucizeler yaratmamıştır.
    Halit Ziya’nın ölü karakterlerle oluşturduğu dünyası,kahramanı hiçten daha üst bir seviyeye taşıyamamıştır.

    (Sonuna kadar okuyan varsa tebrik ediyorum valla,ben bile okur muydum diye sorguladım^^)
  • Nazım Hikmet'ten bir kitap okuduğumda onun dirilişini ve umudunu yeniden hissediyorum. nerede olursa olsun asla umudunu yitirmeden yaşıyor. Hapishanedeki hücresinde olsa bile.


    Yatar Bursa Kalesinde bulunan şiirler, Nazım Hikmet'in 1929-1935 yılları arasında yazdığı ama sağlığında yayımlanan kitaplarına almadığı ve 1937-1951 yılları arasında yazdığı ama sağlığında kendi derlediği (ve ancak ölümünden sonra basılabilen) kitaplarına almadığı şiirlerden oluşuyor.


    Her bir şiirde onun sesinden dinliyormuşum gibi okudum. Özellikle de Yaşamaya Dair şiirini okurken Genco Erkal'ın sesinden de dinlemenizi tavsiye ederim. (Bu arada Fazıl Say bestelemiştir.)



    "YAŞAMAYA DAİR

    1
    Yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi mesela,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
    Yaşamayı ciddiye alacaksın,
    yani o derecede, öylesine ki,
    mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
    yahut kocaman gözlüklerin,
    beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
    insanlar için ölebileceksin,
    hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
    hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    hem de en güzel en gerçek şeyin
    yaşamak olduğunu bildiğin halde.
    Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
    yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
    hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
    ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
    yaşamak yanı ağır bastığından.
    1947
    2
    Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
    yani, beyaz masadan,
    bir daha kalkmamak ihtimali de var.
    Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
    biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
    hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
    yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
    en son ajans haberlerini.
    Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
    diyelim ki, cephedeyiz.
    Daha orda ilk hücumda, daha o gün
    yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
    Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
    fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
    belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
    Diyelim ki hapisteyiz,
    yaşımız da elliye yakın,
    daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
    Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
    insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
    yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
    Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
    hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
    1948
    3
    Bu dünya soğuyacak,
    yıldızların arasında bir yıldız,
    hem de en ufacıklarından,
    mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
    yani bu koskocaman dünyamız.
    Bu dünya soğuyacak günün birinde,
    hatta bir buz yığını
    yahut ölü bir bulut gibi de değil,
    boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
    zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
    Şimdiden çekilecek acısı bunun,
    duyulacak mahzunluğu şimdiden.
    Böylesine sevilecek bu dünya
    "Yaşadım" diyebilmen için...
    Nazım HİKMET"


    Nazım hikmet, haksızlığa gelemediğini, bu yüzden kırgınlığını ve kızgınlığını da şiirlerinde aktarmıştır. Devrimci ruhu asla sönmemiştir. Hapisteyken bile bu ruh ile yaşamıştır.



    "Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’
    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’
    Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
    Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’
    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’
    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri
    Yedibuçuğu doldurup çıktı.
    Dolaştı dışarda bi vakit,
    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…
    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
    Sonra vesikaya bindi
    Bizim burda, içerde
    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya
    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
    Ve kahreden yaratan ki onlardır,
    Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı
    Mesela, benim on sene yatmam
    Laf’ı güzaf…

    Nazım Hikmet"



    Şiirin son satırlarında yazdığı Kuvayi Milliye kitabından bahsetmektedir. (Bu kitabı Bursa'daki hapishanede yatarken yazmıştır.) Kuvayi Milliye kitabı ile ilgili yorumu aşağıya ekleyeceğim okumak isterseniz bakabilirsiniz.



    https://fuldenufacik.blogspot.com/...-kuvayi-milliye.html



    Eğer Nazım Hikmet'i anlamak istiyorsanız onun şiirlerini okuyun ve şiirlerin içinde yaşamaya çalışın. Onun ruhunu ve insan sevgisinden beslenerek hayata farklı açılardan bakın. Çünkü o ruhunun ve birlikteliğin büyüsü ile etrafınızı sardığında ondan vazgeçmeniz zorlaşacaktır.
  • Kadınlar birer büyük çocuktur, Marcenat. Masal duygularını yitirmemişlerdir. Hem onlar için gelecek yaşamın çerçevesi öylesine dardır ki, hep sıyrılmak isterler bundan
  • Size Kadir’in hikayesini anlatacağım:

    Kadir küçük bir çocuk.
    Evde bir gölge. Çocuktur anlamaz ön yargısına kurban verilmiş henüz. Kadir bir çocuk doğru ama ebeveynlerinin atladığı bir şey var: ‘Kadir’in zihni’. Bomboş ve tertemiz, şimdilik. Bu yüzden Kadir ne duysa atıyor, ne görse kopyalayıp yapıştırıyor zihnine. Kadir için tehlikeli bu durum ama ebeveynlerin haberi yok.

    Yaşam bazen bize olmak istediklerimizden fazlasını verebilir. Bu her zaman iyi olduğumuz için değildir. Arada o da merak eder, bu kadar çok istediğimiz şey elimize geçince ne yapacağımızı. Kadir’in babası çok çalıştı. Buna tutunarak da çok istedi, istediği her şey bir bir oldu. İstedikçe gözü karardı, olduğunu gördükçe daha çok istedi ve elde etti. Evleri büyüdü, eşyaları şekillendi, her şey birer birer form kazandı ama Kadir evde hala bir gölge.

    Kadir kendi kendine büyüyor.
    Aklına kazınmış bir an var. Kendini anlayanı yitirdiği an. Kimse sormuyor Kadir’e ‘’Nasılsın?’’ diye. Belki sorsalar adını koyacak bu halinin ama soru sorulmadan kimin aklına gelmiş cevabını aramak. Kadir’in de gelmiyor.
    Kadir’in kaybını, içini, soramadığı soruları ve tüm saklı cevaplarını ortaya çıkaran, ona iyileşme vaat eden bir şey var: ŞİİR. Ama Kadir’e YASAK. İnsanoğlu böyle işte, özgürlüğü kafeste tutmak istiyor. Anlamsız. Özgürlük kafese sığar mı? Şiire yasak işler mi?

    Kadir artık liseli.
    Kalbinde bir diken var. Acısını çok zamandır duymuyor, duymak için sağa sola ani manevralar yapıyor. Acısını özlüyor. Kadir o acıyla var çünkü. Onu yaşatan, en azından yaşadığını hissettiren acısı. Ne Kadir ne de acısı anlaşılmadı kimse tarafından. Anlaşılmak istemedi. Çünkü anlayacak olan onu çocukluğunda anlardı. Kimse anlamaya çalışmadı. O da vazgeçti anlatmaktan.

    Şiire yasak işlemedi ama dayak işler temennisiyle çok dayak yedi Kadir, tepkilerini yine sorgulayan olmadan,
    Çok sigara içti,
    Acıyı çağırdı hep,
    Sessiz çığlıklar attı,
    Herkes duyabilirdi, duymak istemedi.
    Şiir yazdı hiç kimseye,
    Hiç kimseleri sevdi,
    Zerrece sevilmediğini hissederek.
    Gözlerinde hiç ışıltı olmadı, çünkü onun son karesi en büyük kaybını yaşadığı an.
    O anı telafiye kimse çabalamadı, anlamlandırmasına da kimse yardımcı olmadı.
    Yok saymayı unutmak sandı onlar, Kadir yok sayamadı, unutamadı.
    Kadir küçücük bir çocukken, yok sayamadığının altında ezildi.
    Enkazın altında elini uzatmış çırpınışlarını izledi herkes.
    Kadir’in hayatı bu kadardı işe.

    Bu hayatta kalıpları olmalı insanın. Öyle sevilebilir, öyle saygı duyulur kendisine. Yalnız kalabilmeli, bir çırpıda her şeyi anlamlandırabilmeli, kendi kendine büyümeli, kendine yetebilmeli her çağda. Ola ki içinde bir şeyleri çeviremesin, kimsenin durup da elini uzatmaya vakti yok. Vakti olsa bunu yapmaya mecali yok. Herkes yaka paça anladığı kadar asılı kalıyor bu hayatta.

    Uzun yıllar uğraşmış yazar, çok da güzel şekillendirmiş. zeyneb olmasa belki gecikecektik bu kitaba. İyi ki o gün eli bu kitaba gitti, iyi ki bizlerin elinden de geçti. Biz okuduk, yeniden yeniden bakalım çocukların gözlerine diye, anne babalar da okusun, doğru sorular sorabilsinler diye. Toplumdaki herkes okusun, Kadirler anlaşılsın, sessiz çığlıklar duyulsun diye.

    Bir kalbe dokunabilmeli, hassas bir ayarı var kalbin onu bulabilmeli...
  • “çocuk savaşta da çocuktur.”
    kuru pencere önü dolusu çiçek, kayalardan taşlardan inadına yaşayan yeşiller, bulut dolu umut dolu mavi gök, savaş sonrası harap olmuş yeryüzünde secdeye varan alın, bomba artıklarıyla oynayan çocuklar, gaz bombaları içinde çiçek yetiştiren filistinli kadın, üstü başı toz içinde gülüşen çocuklar, yardıma muhtaç iken yardım eli uzatan kahramanlar, mutlu ederek mutlu olabilen nâdide insanlar, damla damla aheste aheste akan suyun taşta oluşturduğu minik oyuklar, asfalt ortasında koca heybetiyle başkaldıran ağaç. ve daha nicesi. “kurşunların da rengi var” diyen koca yürekli çocuğun koca yüreğinden de büyük umudu!
    bitmek bilmeyen umudun, inancın, iyiliğin; zulme, soykırıma, hainliğe başkaldırış hikayesi.
    küçük bir kız çocuğu gözünden, gönlünden, umutlarından, oyunlarından “haksız savaş”ı anlama gayreti, hiç yitirmediği inancı, umudu, ellerinden kayıp gitmesine izin vermemek için direndiği masum çocukluğu.

    92-95 yılları arasında gerçekleşen hain, haksız, vicdansız saldırılarla bosna katliamı, yedi yaşındaki amina’nın kalbinden kalbinize bitmeyecek bir yol ile ulaşacak. gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız, ki olmayın da. kitabı okurken tahayyül etmeye çok zorladım kendimi, yedi yaşlarında bir kız olabildim mi muâmma. onun da deyimiyle “bilmek başka, düşünmek başka, yaşamak bambaşka.” olduğundan asla yerini tutmayacaktır.
    bosna ziyareti nâsip olmuştu, her cümleyi okurken zihnimde bosna’yı sarajevo’yu mostar’ı ve “umut tüneli”ni tekrar tekrar canlı tutmaya çalıştım. tünelden amina ve annesi ile bir daha geçtiğimi hayal ettim. zamandan mekândan soyutlayan o güzel mostar’da yürürken taşlarının birer birer suya düşüşünü hayal ettim. yıkıldım. sadece zihnimde ve gözyaşlarımda yaşadığım bu buhran onların hayatı, gerçeğiydi.
    amina’nın cümlelerini okurken aklıma alija’nın da savaş sırasında yazdıkları geliyordu. boşnaklar sırp ve hırvatların arasında direnirken, onun da gayreti, duası, koca endişesi, görüşmeleri bir bir buluşturmaya çalıştım, amina ile alija’yı.

    ne demişti alija,
    “ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. çünkü unutulan soykırım, tekrarlanır!”

    kitabın yazarı aynı zamanda kahramanı olan amina, soykırımın unutturmamak için yazdı.
    her manada oku’malıyız. amina’yı, annesini, babasını, yeşil berelisini, küçük ağabeyini, bosna’yı, boşnakları, alija’yı, mücadeleyi, inancı, teslimiyeti, umudu, zulmü, soykırımı okumalıyız.
    unutmamalı, unutturmamalıyız.
    “bir tek Allah’a inancımız vardı.” bu inanç ile...
  • Kadınlar birer büyük çocuktur, Marcenat. Masal duygularını
    yitirmemişlerdir. Hem onlar için gerçek yaşamın çevresi
    öylesine dardır ki, hep sıyrılmak isterler bundan.