شيماء, Kurşunların da Rengi Var'ı inceledi.
22 May 13:08 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

“çocuk savaşta da çocuktur.”
kuru pencere önü dolusu çiçek, kayalardan taşlardan inadına yaşayan yeşiller, bulut dolu umut dolu mavi gök, savaş sonrası harap olmuş yeryüzünde secdeye varan alın, bomba artıklarıyla oynayan çocuklar, gaz bombaları içinde çiçek yetiştiren filistinli kadın, üstü başı toz içinde gülüşen çocuklar, yardıma muhtaç iken yardım eli uzatan kahramanlar, mutlu ederek mutlu olabilen nâdide insanlar, damla damla aheste aheste akan suyun taşta oluşturduğu minik oyuklar, asfalt ortasında koca heybetiyle başkaldıran ağaç. ve daha nicesi. “kurşunların da rengi var” diyen koca yürekli çocuğun koca yüreğinden de büyük umudu!
bitmek bilmeyen umudun, inancın, iyiliğin; zulme, soykırıma, hainliğe başkaldırış hikayesi.
küçük bir kız çocuğu gözünden, gönlünden, umutlarından, oyunlarından “haksız savaş”ı anlama gayreti, hiç yitirmediği inancı, umudu, ellerinden kayıp gitmesine izin vermemek için direndiği masum çocukluğu.

92-95 yılları arasında gerçekleşen hain, haksız, vicdansız saldırılarla bosna katliamı, yedi yaşındaki amina’nın kalbinden kalbinize bitmeyecek bir yol ile ulaşacak. gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız, ki olmayın da. kitabı okurken tahayyül etmeye çok zorladım kendimi, yedi yaşlarında bir kız olabildim mi muâmma. onun da deyimiyle “bilmek başka, düşünmek başka, yaşamak bambaşka.” olduğundan asla yerini tutmayacaktır.
bosna ziyareti nâsip olmuştu, her cümleyi okurken zihnimde bosna’yı sarajevo’yu mostar’ı ve “umut tüneli”ni tekrar tekrar canlı tutmaya çalıştım. tünelden amina ve annesi ile bir daha geçtiğimi hayal ettim. zamandan mekândan soyutlayan o güzel mostar’da yürürken taşlarının birer birer suya düşüşünü hayal ettim. yıkıldım. sadece zihnimde ve gözyaşlarımda yaşadığım bu buhran onların hayatı, gerçeğiydi.
amina’nın cümlelerini okurken aklıma alija’nın da savaş sırasında yazdıkları geliyordu. boşnaklar sırp ve hırvatların arasında direnirken, onun da gayreti, duası, koca endişesi, görüşmeleri bir bir buluşturmaya çalıştım, amina ile alija’yı.

ne demişti alija,
“ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. çünkü unutulan soykırım, tekrarlanır!”

kitabın yazarı aynı zamanda kahramanı olan amina, soykırımın unutturmamak için yazdı.
her manada oku’malıyız. amina’yı, annesini, babasını, yeşil berelisini, küçük ağabeyini, bosna’yı, boşnakları, alija’yı, mücadeleyi, inancı, teslimiyeti, umudu, zulmü, soykırımı okumalıyız.
unutmamalı, unutturmamalıyız.
“bir tek Allah’a inancımız vardı.” bu inanç ile...

Ikbal Bol, bir alıntı ekledi.
 10 May 13:31 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kadınlar birer büyük çocuktur, Marcenat. Masal duygularını
yitirmemişlerdir. Hem onlar için gerçek yaşamın çevresi
öylesine dardır ki, hep sıyrılmak isterler bundan.

İklimler, Andre Maurois (Sayfa 62)İklimler, Andre Maurois (Sayfa 62)

Mehmet Paksu'nun yazısı
Bediüzzaman’a göre çocuk “peder ve validesini dindar” görmelidir. Çocuk, eğitim süresince anne-babasından yeterli iman dersini alamaz, onları dindar olarak görmez ve sonuçta imandan, maneviyattan boş olarak yetişirse anne-babasına saygısını kaybeder, isyana girer, bir yere gelir onların varlığı bile onu rahatsız etmeye başlar.
 
Bediüzzaman Said Nursî çocuk eğitiminde sürekli “şefkat”i hatırlatır, “şefkat”i dillendirir ve “şefkat”i öne çıkarır, çocuğun şefkatle eğitilmesine ağırlık verir. Sıfır yaştan gençlik dönemine gelinceye kadar, gençlikten hayata atılmaya hazırlandığı zamanlarda şefkatle yaklaşılması üzerinde durur. Çünkü çocuğun en çok beklediği, en iyi anladığı, en iyi kavradığı şefkat dilidir, şefkatle yaklaşımdır.

Çocuk dünyaya gözünü açar açmaz, en yakınında iki kişiyi görür: annesi ve babası. Ama hayatın büyük bir kısmını sürekli annesiyle birlikte geçirdiği için annede yaşadığı tek duygu, annede gördüğü tek yaklaşım, anneden öğrendiği tek davranış biçimi şefkattir.

Günün bütün saatlerinde çocuk annenin ya kucağındadır ya yanındadır ya da göz yakınlığındadır. Öyle ki, anne kendini unutmuş, hayatını bütünüyle çocuğa göre ayarlamıştır. Öyle ki, şefkat daha önceleri annenin kalbinde dururken, çocuk söz konusu olur olmaz bütün duygularına hâkim olmuş, bütün azalarına sinmiş, bütün davranışlarına yansımıştır.

Anne bu şefkat duygusunu doğru biçimde, yerli yerinde, içine aklını katarak kullanırsa çocuğunu yetiştirmede çok büyük kolaylıklar yaşar.

Beslenmesini, gıda alımını bebeğinin/çocuğunun beslenmesine göre ayarladığı gibi, onu hayata hazırlarken de bilgisini, görgüsünü, imanını ve karakterini çok fıtri biçimde verir.

Kalp ve iman eğitimi

Özellikle çocuğun “kalp eğitimi” olarak ifade edilebilen “iman eğitimi”ni çok küçük yaşta vermeye başlamalı. Henüz dillenmeden, çevresini algılama, sorgulama ve anlama dönemlerindeyken ona vereceği “iman telkini” o kadar hayati bir önem taşıyor, o kadar ciddiyet istiyor ki, ne verecekse bu ilk yaşlarda vermesi gerekiyor.

Bediüzzaman “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir” (Lem’alar, 24. Lem’a) tespitini yaptıktan sonra kendini örnek vererek çok “çağdaş” diyebileceğimiz önemli bir noktaya dikkat çeker ve der ki:

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Bu tespiti seksen yaşına geldiğinde yapar. Bu yaşına kadar seksen bin âlimden ders almıştır. Fakat bütün derslerinin çekirdeği ve özü bir yaşındayken annesinin ruhuna verdiği telkinler ve manevi derslerdir. Bu ilk yaşlarda aldığı anne telkinleri sarsılmaz bir özelliğe sahiptir ve sürekli taze ve canlı olarak yaşar.

Anne kendi kalbinde yaşayan, kendi hayatına geçmiş olan iman nurunu, inanç feyzini ve ahlak ışığını çok fıtri bir şekilde çocuğa aktarır.

Çünkü annenin imanı, takvası, hayâsı, iffeti ve sevgisi eline, ayağına, gözüne, kaşına, oturmasına, kalkmasına, konuşmasına, susmasına bütün hal ve hareketlerine, davranışlarına ve duruşuna öyle yansımış, öyle sinmiş ve yerleşmiştir ki, çocuk bu manevi ihtiyacını annenin ses tınısından, ninnilerinden; sevmesi, bağrına basıp sarmalaması esnasında memesinden emer gibi içine, kalbine ve ruhuna çeker.

Dindar peder ve valide

Çocuğa iman eğitimi ilk yaşlarda başlar, ileriki yaşlarda çocuğun akıl ve zekâ gelişimine göre artarak devam ederse, bir iman disiplini içinde büyür. Fakat ilk yıllarda bu telkinlerden ve bu öğretilerden yeteri kadar hissesini alamazsa çok zorlanır.

Bediüzzaman’ın yerinde yaptığı tespite göre, “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imani alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslamiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir.” (Emirdağ Lahikası)

Burada Bediüzzaman’ın yaptığı kıyaslama/karşılaştırma o kadar önemli, o kadar dikkat çekicidir ki, bu bilgi anne babaları çok düşündürmeli ve işi ilk baştan çok sıkı tutmalıdırlar.
“Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.” (Emirdağ Lahikası)

Hayatı gayr-ı müslim olarak tanımış ve İslam’dan habersiz olarak yaşamış bir insan, İslam’ı kabul etmede, benimsemede, Müslüman olmada ne kadar zorlanırsa; küçüklüğünde anne-babasından yeteri kadar iman dersini almayan bir çocuk da ileriki yaşlarda imana ve İslam’a o kadar uzak ve yabancı kalır ki, İslam’ı öğrenmede, kabullenmede ve yaşamada çok büyük zorluklar çeker.

Bu zorluğu aşmanın en güzel yolu, anne-babanın çocuğa canlı bir örnek olması, çocuğa anlattıklarını, anlatacaklarını kendisinin yaşaması ve hayatına geçirmesidir. Bediüzzaman’ın deyimiyle çocuk “peder ve validesini dindar” (Emirdağ Lahikası) görmelidir.

Bunun yanında bir de çocuk “dünyevi fen” olarak adlandırılan okul derslerine ağırlık verir, aklı ve zihni fen dersleriyle dolarsa iman eğitimine karşı daha çok  “yabani” kalıyor, uzak düşüyor.

Çocuk, eğitim süresince anne-babasından yeterli iman dersini alamaz, onları dindar olarak görmez ve sonuçta imandan, maneviyattan boş olarak yetişirse anne-babasına saygısını kaybeder, isyana girer, bir yere gelir onların varlığı bile onu rahatsız etmeye başlar. Bediüzzaman’ın seslendirdiği gibi, “çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur.” (Emirdağ Lahikası)

Yapmış oldukları yanlışın ve hatanın karşılığını dünyada böyle acımasızca gören, yaşayan ve evladından sürekli eziyet çeken anne baba, öbür dünyada da daha farklı ve ağır bir şekilde ıstıraplar, azaplar yaşar.

Çocuğu “Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: ‘Neden imanımı terbiye-i İslamiye ile (İslam eğitimiyle) kurtarmadınız?" diye hesap sorar. (Emirdağ Lahikası)

Tek taraflı eğitim

Şefkatin yerinde kullanılmaması sonucu, çocuk eğitiminde yapılan bir başka yanlışı da Bediüzzaman şu cümlelerle işaret eder:
“O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Anne-baba çocuğun iyi bir eğitim alması, bir meslek sahibi olması, hayatını refah ve bolluk içinde geçirmesi için her türlü fedakârlığı yapar, gelirinin büyük bir kısmını çocuğunun eğitimine ayırır. Bu arada dinî/imanî ihtiyaçlarını göz önünde tutmaz, Kur’an eğitiminden mahrum edercesine Avrupa’larda okutur. Fakat tek taraflı olarak “iyi bir eğitim alan” çocuk manevi değerlerden, ahlaki yaşantıdan uzak olarak yetişir.

Anne-baba onun ebedi hayatını tehlikeye girdiğini düşünmediğinden “dünya hapsinden” kurtarırken, “Cehennem hapsine düşmesini” dikkate almadığından, sonuç olarak “saygı/itaat” gibi esaslardan mahrum kalmış bir evlatla karşı karşıya kalır, “şefaat”ten, “şikâyet”e düşer.

Oysa ilk günlerden başlayarak eğitim süresi boyunca çocuğun imanî/manevi/ahlaki eğitimini birlikte götürse ve böylece şefkati yerli yerinde kullanmış olsa, çocuğunun kazandığı sevapların bir misli kendisinin defterine geçer, sonunda da “validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, ahirette de, değil davacı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedi hayatta ona mübarek bir evlat olur.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Bediüzzaman Said Nursî’nin 1930’larda yaptığı bir tespite göre, imani eğitimden yoksun ve uzak olarak yetiştirilen çocukların ancak “onda biri, yirmide biri, belki kırkta biri” anne babasının gösterdiği şefkate karşılık verebiliyor, büyüdüklerinde hayırlı evlat olabiliyorlar. Geriye kalanlar, “o hakiki ve sadık dostlar olan peder ve validesine vicdan azabı çektirir. Ve ahirette de davacı olur: ‘Neden beni imanla terbiye ettirmediniz?’ Şefaat yerinde, şekvacı olur.”

Çocuklara ahiret inancı nasıl verilmeli?

Küçük yaşlardayken çocuğa verilmesi gereken en önemli iman dersi/eğitimi ahirete imandır. Çocuk ölümü, kabir azabını, mahşerin dehşetini, hesaba/sorguya çekilmenin ağırlığını ve cehennemi anlayamayacağı, zihnine ve aklına sığdıramadığı için, ahiretin bu menzillerini anlatmak hem doğru olmaz, hem de bir fayda sağlamaz.

Bunun için çocuğa ölümün anlamı ve ahirete iman “cennet sevgisi”yle anlatılmalıdır. Birlikte yaşadığı kardeşi veya beraber oynadığı arkadaşı yahut annesi vefat eden çocuk, ölüme bir anlam veremez, kavrayamaz, anlatılacak olsa bile nazik kalbi bunu kaldıramaz. Bu çocuk ancak cennet düşüncesiyle ve cennet müjdesiyle ölümü ve ahireti anlamaya çalışır

Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü; cennetin bir kuşu oldu, cennette gezer, bizden daha güzel yaşar. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlühiye’ye gitti, yine beni cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim" (Sözler, 10. Söz) diyerek insanca yaşayabilir.

Bediüzzaman’ın çocuk eğitimi hakkındaki görüşleri takdir edersiniz ki, bu kadar değildir. Bir kitap çalışması hacminde geniş tespitler ve bilgiler mevcuttur.

Kur’an öğrenimine önem verirdi

Çocuk eğitiminde Bediüzzaman’ın hayatından örnekler görmek mümkün. Yakın talebelerinden Refet Bey’in bir kız çocuğu dünyaya gelir. Üstad’a haber verirler. Üstad da, kendi hizmet anlayışının temelini “şefkat” teşkil ettiğinden kızları “şefkat kahramanları” ve “en sevimli bir varlık” olarak nitelendirir, “daha çok tebrike layıksınız” dedikten sonra erkek çocuklarıyla kız çocuklarının eğitim farkını dile getirirken, “Bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok” der. Sonra da, “Cenab-ı Hak sizlere teselli kaynağı, ünsiyet ve evinize küçük bir melaike hükmüne getirsin” duasını yapar. Bu sırada "’Rengigül’ ismi yerine ‘Zeynep’ olsa daha münasiptir” diyerek çocuğun ismini de değiştirir.

Bediüzzaman özellikle çocukların Kur’an eğitimine büyük önem verir. O yıllardaki bir talebesi olan Refet Bey’e yazdığı bir mektupta “Her bir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'an öğretmek”tir diye bu konuda görev verirken, şevkini arttırarak, “Sen birinci talebelerden olduğundan, inşaallah senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Madem çocuk benim de evlad-ı mâneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin namına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır” derken, eğitimde çalışkanlığı “birinci olmaya” yönlendirir, verilen bu derse kendisi de hissedar olur.

Çocuktur, bir şey anlamaz” demiyordu

Bediüzzaman büyükler kadar çocuklarla da ilgilenir, onları “çocuktur, bir şey anlamaz, büyüyünce muhatap alınır” demiyor, gerekenleri ihmal etmeden yapıyordu.

Emirdağ’da bazen yaya olarak, bazen de faytona binerek kıra çıktığında, bir-iki yaşından on yaşına kadar çocuklar Üstad’ın peşinden koşarlar, etrafını sararlardı. Üstad hemen durur, onlarla görüşür, konuşur, onlarla yakından ilgilenirdi.

Çocuğu olmadığından onları manevi evlat olarak kabul eder, duasının içine alır, her sabah diğer talebeleriyle birlikte bu çocukları da dualarında andığını ifade ederdi. “Onlardan bir yaşındaki masumu, kırk yaşındaki lakayt bir adama tercih etmeye sebep, bunlar günahsız ve samimi bir alaka göstermesinden, elbette onları, sevk eden bir hakikat var. Ben de o cihetten onları; büyüklere temenna ettiğim gibi, onların temennalarına ciddi mukabele ediyorum” der, çocuklara büyük insan gibi davranırdı.

Bazı zamanlar da o çocuklara, "Madem siz benim evlad-ı maneviyem oldunuz. Ben de size dua ediyorum. Siz de günahınız olmadığı için, duanız benim hakkımda inşaallah makbuldür. Siz de bana dua ediniz. Çünkü ziyade hastayım" diyerek gönüllerini alırdı. 

Alper T., Fragmanlar'ı inceledi.
01 Nis 15:44 · Kitabı okudu · 8 günde · Puan vermedi

“Aynı ırmakta iki kez yıkanmaz” sözünü birçoğumuz duymuştur sanırım. Bende ilk duyduğumda alt metnini basitçe izah edebilmiştim kendime. Ancak Herakleitos’ un “Fragmanlar” ını okuduktan sora basite indirgemekle büyük hata ettiğimi fark ettim. Ben kimim ki basite indirgeyebileyim. Ki koca Sokrates bile kendisine Herakleitos’ un yapıtını okuyan Euripides’e şöyle demiş ‘ Anladıklarım çok güzel, öyle sanıyorum ki anlamadıklarım da. Herakleitos’ un derinliğine inebilmek için Deloslu bir dalgıç olmak gerekiyor.’
Kitaba geçmeden –Kim bu Herakleitos – deyip onunla ilgili birkaç husustan bahsetmemek olmaz.-Kim Bu Herakleitos……?
Bu toprakların bağrından kopmuş derler ya, aynen öyle. Efesli Herakleitos deneydışı felsefenin en büyük düşünürü, günümüzün birçok bilimsel gerçeklerini, deneysel bilimden yüzyıllarca önce şaşırtıcı bir sezişle kavramış bir Filozoftur.
Efesin aristokrat bir ailesinden gelen Herakleitos’ un yalnızca soyu değil düşüncesi de aristokrat. Kendisine teslim edilen Kral Rahipliğini kabul etmeyerek ve küçümseyerek kardeşine bırakmış. Yurdunda yaşanan sosyo-politik gelişmeleri beğenmeyip, yalnızlığı yeğleyerek köşeye çekilmiş. Bu yalnızlık içinde varlığın özünü kavramaya çalışan Herakleitos yığını hor görmüştür. Hatta bir gün Artemis tapınağında çocuklarla aşık oynarken, kendisine şaşkınca bakanlara: Ne şaştınız reziller, demiş, sizinle birlikte devleti yönetmek daha mı iyi sanki? Herakleitos doğuştan kazanılan soyluluktan çok bilgelik aracılığıyla elde edilen soyluluğa inanmıştır.
Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız, değişmenin kuralsız değil de, belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye, bu yasaya Herakleitos “Logos” adını verir. (Logos’un tam anlamı, Yunancadan başka bir dile çevrilemiyor. Söz, anlam, düşünce, akıl anlamlarının tümünü birden kapsayan bir sözcüktür “Logos”) Herakleitos, tanrıca bir evren yasası olan Logos’un bünyesindeki evreni, boyuna akan bir süreç, başı sonu olmayan bir değişme olarak addediyor. Bu devinim esnasında: birbirine karşı olan, birlikte giden, birbirinden ayrılanlardan en güzel uyum (harmonia) ortaya çıkar( Soğuk ısınır, sıcak soğur, yaş kurur ve kuru nemlenir) . Karşıtlar arasındaki savaş olmasaydı, evrendeki nesnelerde olmazdı Herakleitos’ a göre.
“Savaş her şeyin babası ve kralıdır: Kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkarır; kimini köle, kimini özgür kılar” der 53. Fragmanında Herakleitos.
Herakleitos’ u bu kısa satırlara sığdırmaya çalışırsak haksızlık etmiş oluruz, o nedenle kitaba dönelim:
Öncelikle Kitabın tanıtımına başlamadan Skythinos’a ait bir manzumeyi buraya bırakayım:
Bu kadar acele etme sakın,
Ephesoslu Herakleitos’ un kitabını bitireceğim diye,
çıkacağın yol öyle dik ki,
kasvetli, zerre ışık yok!
Ama bir eren kılavuz oldu mu sana,
aydınlanır bir anda,
güneş ışığı bile hiç kalır yanında!

Kitabın içeriğinden önce değinmek istediğim kitabın çevirmeni ve editörü. Benim elimdeki kitap ALFA yayınlarından; şu an hâlihazırda KABALCI yayınevinde de birebir aynı baskı mevcut. O nedenle iki yayınevini de tavsiye etmem mümkün. Kitabın çevirmeni, Türkiye’nin, Herakleitos başta olmak üzere ilk çağ filozofları üzerine en yoğun araştırmaları yapan ve Yunanca-Latince konusunda kendine güvendiğim bir hoca: Prof. Dr. Cengiz ÇAKMAK. Editör ise bir o kadar değerli hocamız Prof. Dr. Çiğdem DÜRÜŞKEN. Ekip sağlam olunca bize okumak düşüyor. Kitabın sol kesimindeki yaprak Yunanca metinler, sağ kanattaki yapraklar ise Fragmanları ve açıklamaları ihtiva ediyor.

Fragman deyince aklımıza Sinema veya Tv tanıtım filmleri geliyor. Türkçe sözlükte manası bu ama köken olarak latince kökenli bir kelime ve “küçük parça” anlamında kullanılıyor.

Herakleitos’ un “Doğa Üzerine (peri physeos)” adlı bir kitap yazdığı ve bu kitabı Artemis tapınağına adak olarak adadığı rivayet olunur. Artemis tapınağının yıkılması sonucu böyle bir eserin varlığı konusunda şüphelerin var olması normaldir. Diğer Antikçağ yazarlarının yaptığı alıntılar sayesinde ancak fragmanlar halinde günümüze ulaşabilmiştir. İlk kez 1867 yılında Hermann Diels’ in ikincil kaynakları tarayarak bir araya getirdiği bu fragmanlar Herakleitos’ un felsefi düşüncelerinin takip edilebileceği tek kaynaktır.

Fragmanlar ne bir düz yazı ne de birer şiir üslubu taşıyor. Aslında daha çok konuşma esnasında alıntılanmış cümleler olarak görmek daha doğru. Ancak o kadar çok bilgece sözler söylenmiş ki, iki satırlık fragman üzerine düşünmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Editöryel bir açıklama zaten fragmanın altında mevcut fakat açılama üzerine bile kafa yoruyorsunuz. Kitabın girişinde okuyucuya detaylı bir şekilde kitap ve Herakleitos anlatılmış. Burada o kısımdan ve fragmanların konularından bahsetmek istemiyorum. Sizin okumanız için kapıyı aralık bırakmak daha doğru olur kanısındayım. Ancak birkaç fragman ekleyerek biraz da olsa merakınızı uyandırma gafletinde de bulunacağım 

• Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. [Her şey çatışma sonucunda meydana gelir]
• Yaşam, taşları ileri geri sürerek oynayan çocuktur. Krallık çocuğundur.
• Ruhu nemli olan biri, sakalı bitmemiş bir çocuk tarafından nereye götürüldüğünü bilmeyen sarhoş gibidir, yalpalar durur.
• Hiç eksik olmasın zenginliğiniz Ephesoslular. Olmasın ki, alçaklığınız belli olsun.

Bakhtiyar Aliyev, bir alıntı ekledi.
10 Mar 17:01 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Bilim İnsanları
İlgilendikleri bilimlere sıra dışı katkılarda bulunmuş büyük bilim insanlarını birçoğu, kendi uzmanlıklarının dışındaki diğer şeyler söz konusu olduğunda birer çocuktur.

Eğitim ve Sosyoloji, Emile Durkheim (Sayfa 132 - Pinhan)Eğitim ve Sosyoloji, Emile Durkheim (Sayfa 132 - Pinhan)
fazi, Kırlangıç Çığlığı'ı inceledi.
 08 Mar 23:07 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir Başkomser Nevzat romanını daha heyecanla okuyup bitirmenin mutluluğu ve aynı zamanda burukluğu içinde yazıyorum incelememi. (Uzun olacak ama konunun hassasiyeti nedeniyle bugün böyle olacak.) Bu kez diğer Ahmet Ümit romanlarından daha çok etkiledi beni Kırlangıç Çığlığı. Çünkü konu hepimizin, Türkiye'nin ve hatta dünyanın en çok konuştuğu çocuk tacizi idi. Bu okuyacaklarınızın hiçbiri ipucu değildir, kitap ile ilgili aşırıya kaçan bilgi içermeyecektir. (Bavul Dergi mart sayısı kitabın ilk bölümünden bir kesitte konu hakkında bilgi veriyor.)

Önce kısaca kitap konusuna değinmek istiyorum. İstanbul'da işlenen seri cinayetler sonucunda iş yine Nevzat Başkomser ve ekibine düşer. Onlar bir yandan "Körebe" lakaplı katilin peşindeyken bir yandan da Suriyeli sığınmacılar ile ilgili konularla uğraşırlar. Ve iki olay hiç beklemedikleri bir yerde kesişir.
* "Körebe" kimdir, neden cinayet işlemektedir?
* Öldürülen kişiler neye göre seçilmiştir?
Bu ve daha birçok sorunun cevabını bulacaksınız "Kırlangıç Çığlığı" okurken.

Ahmet Ümit'i tebrik etmek ve böyle bir kitaba imza attığı için büyük saygı duymak gerektiğini söylemek isterim. Konunun ne derece hassas olduğu konusunda hemfikiriz hepimiz. Ve bu konunun böyle açık ve korkusuz yazılması beni çok etkiledi. Çocuk tacizinin nedenleri, tacizcinin psikolojisi, tacize uğrayanların anlattıkları ve yaşadıkları hayal kırıklığı, değişen hayatlar, umutsuz insanlar, yıkılan hayaller ve daha fazlası ile karşılaşacaksınız kitapta.

Ben okurken öyle çok utandım ki insanlıktan. İnsan olmaktan, onlarla aynı havayı solumaktan utandım. Bir yerlerde yaşadıklarını, yediklerini, içtiklerini bilmekten iğrendim. Masum çocuklara yaşattıkları o kötü anların sonuçlarını ödesinler istedim. Ama bu kadar kolay değil bu elbette... Toplumun her bireyinin iyi eğitim almasıyla, yönlendirilip yerleştirilmesiyle çözüm bulunacak bu ve benzeri canice davranışlara. İnsanlar empati kuracak.

Ama en önemlisi bu konuda yapılması gereken şeylerdir. Umudumuzdur çocuklar. Onlar ailelerinden korkmayacak. Ailelerinin her koşulda yanlarında olduğunu bilecek, susturulmayacak. Sesini yükseltecek onlar. Çocuktur, yanlış anlamıştır deyip üstünü kapatmayacak aileler. Onlara konuşmayı, bağırmayı, sessiz kalmamayı öğretecek anne-babalar. Özgüvenli yetiştirecekler onları. Çocukların da birer birey olduğunu, yaşadıkları her şeyi er ya da geç idrak edeceklerini bilecek ebeveynler. İstismarı engellemek için iletişim kuracaklar çocukları ile. Okullarda da geleceğimizin mimarı öğretmenlerimiz anlayacak çocukların psikolojisini ve yönlendirecek onları. Bu bir adımdır evet. Ama bir adım ile başlar her şey. Bir adım atarsın ve sonra dünya değişir. Dünyayı değiştirmek elimizde dostlarım...

Kitabın okunması, sadece bir polisiye gerilim olarak bakılmaması taraftarıyım. Çünkü ne yazık ki hepsi gerçek... Tavsiyedir.

Saygılarımla Büyük Üstat
Bilimkurgunun ve fantastik dünyaların kapısını usta bir biçimde aralayan Ursula K. Le Guin, edebiyat alanına sayısız eser kazandırmıştır. Onun kitaplarını okurken bambaşka bir dünyada bulursunuz kendinizi. Hayaller kurdurur insana her cümlesi. Ve Guin, bunu yaparken öylesine bilge cümleler kurar ki; uzun uzun düşündürür insanı; yerde değil bir hayalin ortasındayken hem de. İşte şimdi sizlerle paylaşacağımız cümleler de, tam bu tabire uyan cinsten. Buyrunuz, usta yazar Ursula K. Le Guin kitaplarından, her biri hayat dersi niteliğinde 17 alıntı.

"Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor. Bir sonraki nesil, cahil olduklarını bile bilmeyecek; çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler."

Sesler

"Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler."

Mülksüzler

"Çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur; bunun yanıtını sadece siz bulabilirsiniz."

Her Yerden Çok Uzakta

"Bence olgunluk kabuk değiştirmek değil, serpilip gelişmektir. Yetişkin bir insan ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur."



"Biz tekil kişiler olarak, ruh olarak, birer birer yaşarız. Kişi, tek bir kişi olarak. Ortaklık, umut edebileceğimiz en iyi şeydir."

Ve ortaklık çoğu kişi için dokunmak demektir: Elinizin bir başkasının eline dokunuşu, birlikte yapılan iş, birlikte çekilen kızak, birlikte edilen dans, beraber dünyaya getirilen çocuk. Biz sadece tek bir vücuda ve iki ele sahibiz. Bir çember oluşturabiliriz ama bir çember olamayız.

"Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman özgür düşünebileceksiniz."



"Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemezler. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir."

Mülksüzler

"Dürüst bir adamdan kötü bir haber almayı, bir dalkavuktan duyacağım yalanlara her zaman tercih ederim."

Yerdeniz

"Size bütün söyleyebilecekleri bu dünyada, üçte biri uyuyarak ve düş görerek, bir diğer üçte biri yalan söyleyerek geçirilen kendi ömürleri içinde görüp işittikleridir."

Karanlığın Sol Eli

"Haksızlıklar kuralları yaratır, cesaret ise onları yıkar."

Yerdeniz

"Eylem yarar sağlamıyorsa bilgi topla; bilgi yarar sağlamıyorsa, uyu."

Karanlığın Sol Eli

"Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken büyük ve garip bir sorumluluk. Kolay değildir. Verilen bir armağan değil, yapılan bir seçimdir; bu seçim de zor bir seçim olabilir."

Yol yukarıya, ışığa doğru çıkar; ama yüklü yolcu oraya hiçbir zaman varamayabilir.
Atuan Mezarları

"Sağır bir şiddet karşısında hangi söz bir anlam ifade eder ki?"

Tehanu

"İçeri kapamak, dışarıda bırakmak, aynı şey..."

Mülksüzler

"Bütün hayatımızı, aslında yapmaktan başka çaremiz olmayan şeyleri rızamızla seçmeyi öğrenmekle geçiriyoruz."

Yerdeniz Büyücüsü

"Asıl önemli olan cinsellik diyor herkes; gelgelelim bir gorilden bir parça daha uygar durumdaysanız, bunun adı aşk oluyor."

Her Yerden Çok Uzakta

"Duymak istiyorsan, sessiz ol."

Listelist

Hugo Ball, Hermann Hesse için, “Romantizmin ihtişamlı ordusunun son şövalyesi” der. Bu tespitin önünde saygıyla eğiliyorum.
En güzel okumalarımdan biri oldu “Demian”. Bazen Side’nin yıldızlı gecelerinde kumsalda, bazen Manavgat Şelalesi’nin kenarında çay içerken, bazen dönüş yolunda bulutların arasındayken… Tüm bu mekanlardan ve zamandan bağımsız olarak Hesse beni adeta bağladı romana. Bundan evvel “Siddarta” ve “Narziss ve Goldmund”u okuduğum için artık şunu rahatça söyleyebilirim: Onun eserlerinde dostluğa ve onun geliştirici özelliğine övgü vardır. Siddartha romanında nasıl ki kayıkçı Vasudeva var, Goldmund’un yanında nasıl ki tam zıttı Narziss var, işte bu romanda da Emil Sinclair’in kendisini bulmasını sağlayan dostu Max Demian var. Hesse’yi okurken hem büyülendim onunla, hem de kavga ettim. Kıyasıya eleştirsem de, asla toptan reddetmedim. Belki o da benim içimde kalan, bir yanı çekinik tarafımdır ve kızgınlığım bundandır, kendi deyişiyle.
Emil Sinclair 10-11 yaşlarında, hep bir huzursuzluk içinde, aklı biraz da beş karış havada diye tabir edilen, burjuva ve geleneksel dindar bir ailede yetişen bir çocuktur. Bir yalnızlık içinde günler günleri kovalarken, Demian ile tanışır. Yaşça kendinden büyük, yakışıklı ve değişik bir delikanlıdır Demian. Aralarında değişik bir dostluk gelişir ancak Sinclair bir türlü Demian’ı kabul edemez başlarda. Çünkü Demian soru ve yorumlarıyla onun kutsal saydığı her şeye bir meydan okuma halindedir. Habil ile Kabil mevzusunda, Kabil’i savunur örneğin. Kendisinin içine doğup, sorgulamadan kabul ettiği ne varsa Demian tarafından yerle bir edilir. Sonraları ayrılıklar yaşasalarda, Sinclair Demian’ın etkisinden asla sıyrılamaz. Demian ona “ABRAXAS” dan bahseder. İçindeki tanrısallık ancak şeytanla mümkündür. Şeytanla barışmış bir Tanrı… Kendi arzularıyla barışan ve bunu bastırmayan bir insan kendini gerçekleştirebilir. Daha sonra Demian’ın rolünü Pistorius devralır. “Polaritat” yani kutupluluk onun eserlerinde çok değerli bir kavramdır. Her şey zıddıyla vardır ve hazla acı her zaman içiçedir. Burada adı Abraxas olan tanrısallık, Narziss ve Goldmund romanında kendini daha farklı şekillerde sezdirir. Sevişirken kadın yüzündeki acılı kasılmaya ve ardından tatminle beraber gelen mutluluk-esrime mimiklerine odaklanır mesela. Doğuma tanık olur Goldmund ve bu acılı kasılma ama mutlu esrime-gevşeme ile son bulan acı-haz ilkesini irdeler. İyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi bulunduğunu söyleyerek, kadim Uzakdoğu felsefesine göndermede bulunur. İki dünya savaşını da gören yazarın gözünde tüm değerler, gelenekler yıkılmış, hayatı birbiriyle bağdaşmayan kutuplar halinde görme eğilimine girmiştir.
Hesse’nin eserlerini tam olarak kavrayabilmek için hayatı hakkında fikir sahibi olmak oldukça önemlidir. Çünkü o bilinçli bir şekilde, otobiyografik unsurları eserlerine adapte eder. Ona göre tüm eserleri birer ruh biyografisi ve tüm karakterleri kendisinin değişik varyantlarıdır. Kendini yiyip bitiren, hatta mahveden hakikat arayışı tüm eserlerinde göze çarpar..Birkaç örnekle açıklamaya çalışacağım. Bu romanda Demian ve annesi Bayn Eva’nın evinden bahsederken, eve girip çıkan insanlar ve konuşulanlar tasvir edilirken, aslında yazar kendi çocukluğundaki gibi bir ev ortamını anlatmıştır. Basel misyoner teşkilatında çalışan ailesinin evini anlatırken onu İncil’in, Hint filolojisinin, müziğin, resmin, Buda’nın oluşturduğunu söyler: “Bu evde bir çok dünyaların ışınları kesişiyordu. Burda ibadet ediliyor, İncil okunuyor, burda incelemelerde bulunuluyor, burada kaliteli müzik yapılıyor. Buda ve Lao Tse tanınıyordu. Çeşitli ülkelerden birçok misafir geliyordu: Giysilerinde yabancı diyarların havası vardı, ellerinde acayip deri va hasır örgü bavulları, seslerinde yabancı dillerin aksanları. Burada yoksullar doyurulur, bayramlar kutlanırdı. Bilimle masal yanyana yaşardı. “
Annesinin hatıra defteri Hesse’nin hassas ve zeki bir çocuk olduğuna dair notlarla doludur. Ancak okulda oldukça başarısız ve problemlidir. Tıpkı Narziss ve Goldmund romanında olduğu gibi, Demian’da da Emil Sinclair karakteri kendi “başarısız” öğrencilik hayatını tasvir eder ve ikisinde de kendi hayatında olduğu gibi Yunanca, Latince merakı yoğundur. “ O dili para kazanmak ya da dünyayı gezmek için değil, Sokrates’le Platon’la Homeros’la tanışmak için öğreniyorduk.” diyor Hermann Hesse.
Tıpkı Emil Sinclair, Siddartha ve Goldmund gibi kendisi de baba ocağına küçük yaşta başkaldırmış ve ailenin geleneksel, kısıtlayıcı etkilerinden kurtulup, kendi yolunu çizmek, “yazgısını bulmak” için başka yollar seçmiştir. 1895 yılında Tübingen’e bir üniversite öğrencisi olarak değil, kitapçı çırağı olarak gelir. En büyük ilgisi ise Johann Wolfgang von Goethe’ye karşıdır. Okumak onun maddi ve manevi olarak gömüldüğü bir dünyadır, geçmişin muhteşem zekalarıyla konuşabilmenin tek yolu okumaktır.
Değerli Profesör Gürsel Aytaç’ın “ Çağdaş Alman Edebiyatı” kitabındaki cümleyi aynen aktarıyorum:
“Hesse hayatının son yıllarında, kendi gelişimi ve sanatında etkisini sürdüren üç unsur olduğunu itiraf etmiştir: Baba ocağının milliyetçi olmayan Hıristiyan ruhu (der christliche und nahezu völlig unnationalistische Geist des elterlichen Hauses), Çin büyüklerinin eserleri ( die Lektüre der grossen Chinesen) ve çok saydığı tarihçi Jacob Burchardt’ın etkisi.”
Hermann Hesse Neu-Romantik dönemin en önemli temsilcilerinden biridir. Tarihi motiflerin, rüya aleminin, efsane ve mitosların yeniden edebiyata sokulması yeni romantiklerin özelliğidir. Çarpıcı tabiat tasvirleri, geçmiş zaman özellikle ortaçağa özlem, sarhoşluk ve esriklik hali, gezgin ve maceracı Alman ruhunun eserlere adapte edilmesini Hesse’nin de pek çok eserinde görebiliriz.
Demian romanı onun Psikanaliz tedavisi sonrası yazdığı ilk romandır ve bu etki eserde yoğun hissedilir. Rüyaların Simgesel boyutunu, mitosları ve kendini arayışı, kendi romantizmini psikanizmle birleştirerek adeta yeni bir üslup da edinmiş olduğunu düşünüyorum.
Benliğinden sıyrılma, Tanrı’yla bir olma ideali tüm mistik inanışlarda ve ortaçağ Hıristiyan mistisizminde olsa da, Hesse herhangi bir din ya da mezhebi tarif etmez. Zaten geleneksel din anlayışı onundin algısına da terstir aslında. Ömür boyu pek çok dini, inanışı incelemesi de bundandır. Demian romanında her ne kadar Hırıistiyan okulunda vs. okusalarda, böyle bir misyonerlik ve doğru vurgusu göze çarpmaz. Kendisini arayan kişilerin, dünyanın bir yerlerinde, alınlarında o “nişan”ı taşıdığını söyler. Demian, Kabil, Pistorius, Sinclair, Bayan Eva… bu nişana sahip kişilerdir ve yolları er ya da geç kesişir. Hesse’nin bu romanında “kendini gerçekleştirme”, “kader” kavramına bağlanır ve bu ünlü romantik Novalis’in dizeleriyle vücut bulur eserde. Kader ve kendini bulma, üstinsana özlem ve mistik bir nihilizm, kendini bulmaya çalışan Sinclair karakterinde somutlanır.
Hesse’nin eserlerinde arka planda çoğunlukla bir “dişi öz” dikkati çeker. Bu aynı zamanda anne, tanrıça, sevgili ve fahişe olabilir. Goldmund nasıl ki, yaptığı her heykelde aslında annesini yani dişi özü bulmaya çalışıyorsa, Sinclair için de tüm kapılar Eva’ya çıkmaktadır. Belki de Eva isminin seçimi bir tesadüf değildir. İlk kadın yani Havva… Dişi öz onu çekse de, ona asla sahip olamaz.
Hesse’nin kitlelere ait olan her şeye karşı, kollektifleşmeye karşı bir zıt tavrı var. Bu durum gerek Demian, gerek Pistorius ağzından eser boyunca vurgulanıyor. Hesse savaşın sebep olduğu karışıklık karşısında sanatçıların sosyal ya da politik bir sorumluluğu olması gerektiğine karşı çıkar. Bu açıdan bu durum onu Brecht ya da Heinrich Mann gibi çağdaşlarından ayırır. Aklı başında her insanın yapacağı tek işin kendini aramak olduğunu, onun dışında her şeyin gereksiz ve saçma olduğunu söyler. Eserlerindeki karakterler zaten kendinin farklı çeşitlemesi olduğu için, bu durum tüm eserlerinde göze çarpar. Hesse kendisi burjuva bir yaşam tarzına sahip, aydın bir insan olarak dünyayı gezebilecek imkana sahip, eserleri orijinalinden okuyacak kadar entelektüel düzeyi yüksek, bunalıma girdiğinde çağın en önde gelen psikanalistiyle görüşmeler yapabilecek kadar imkana sahip biri. Herkesin kendini bulabilmek için böyle bir imkanı var mı? Şu an oy kullanabilememiz bize normal gibi görünse de, bu uğurda pek çok kan döküldü. Şu an kölelik yoksa (şekil değiştirdi gerçi) bunu köleliği reddedenlere borçluyuz, bugün günde sekiz saat çalışıyorsak bunu bu mücadeleyi veren insanlara borçluyuz… Hesse’nin bende eksik kalan noktası insanları kendisiyle eşit pozisyonlarda görmesi. Aşırı mistik ve kaderci görüşü, pasifist tavrı, neden-sonuç ilişkisinden uzak, toplumla üretim ilişkileri bağlamında olmayan karakterleri bana bu anlamda yavan göründü. Kendini toplumdan ve tarihten bağımsız bir özne olarak konumlandırmak mümkün mü? Biz kimiz? Bizden öncekilerin inşa ettiği değerler üzerinden sentezleme yapmadan, onları yok sayarak bulabilir miyiz kendimizi?İlk insan gibi davranmak mümkün mü? Bu sorular böyle uzar gider. Ancak Hesse benim için yine de çok büyük bir sanatçıdır .Düşünmeye iten, sizlere akşamın bir saati bunları yazmaya iten bu sanatçıyı hepinizin tanımasını dilerim.
Birkaç eserini daha okuduktan sonra, ustalık eseri olan “Boncuk Oyunu” romanını okuyacağım. Hepinize iyi okumalar dilerim. İyi geceler.

Mehmet Y., Beyaz Gemi'yi inceledi.
30 Nis 2017 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Beyaz Gemi’yi bir de bu yorumdan sonra düşününüz…

Eser, bir semboller şaheseridir. Bu nedenle evet, bir görünen tarafı ve anlatımı vardır ama bir de semboller üzerine kurulmuş bir iç anlatımı vardır. Bu yazım şekli Aytmatov’un dehasını ve ustalığını gösterir.

Nitekim diktatörlüklerde, baskıcı sistemlerde insanlar fikirlerini açıkça dile getiremedikleri için hep semboller kullanırlar. Bu bazen bir türkü olur bazen bir destan bazense bir tek kelime.

Buna göre bir kere romanın adı bile bir mesaj taşır. Nedir? Ak Keme/Beyaz Gemi. Beyaz, özgürlüğün rengidir. Beyaz Gemi’nin yazıldığı devlet ise her şeyin kızıl olduğu, bir totaliter sistemdedir. Ayrıca gemi ve göl kavramları ‘gidebilmeyi, sonsuzluğu’ çağrıştırır.

Çocuğun adı yoktur. Çocuk, çocuktur. Bu anlamda hepimiz birer çocuk olabiliriz. Baskıcı rejimlerin ezip geçtiği, bir sayıdan ibaret gördüğü insanlardır çocuk. Nitekim Aytmatov yıllar sonra bir konferansında kendisini büyük bir ilgiyle dinleyen bir gencin söz alarak, ‘Beyaz Gemi’deki çocuk benim’ dediğini anlatır ve ekler, ‘Evet oydu ve hatta sadece o değildi…’

Romanın kötü kişisi Oruzkul’dur. Bu isim Kırgız Türklerinde kullanılmaz. Manası Rus’un kuludur. Yani Rus’a kul olan… Aytmatov, totaliter bir rejimde açıkça yazamayacağı bir şeyi böyle ifade etmiştir. Ruslara kul olan tipler Orozkul gibilerdir. Sarhoş, rüşvetçi, kötü kalpli, milli ve manevi değerleri olmayan, kaypak kişiler. Hatta şu mesajı da verir. Orozkul’un çocuğu olmaz, yani soyu kesiktir. Yani, komünist sistemin de evladı olmayacak, tükenecek.

Mümin Dede ise Kırgız halkını temsil eder. İsimler tesadüf değildir. Mümin, inanan, inançlı demektir. Mümin Dede de, inançlı ve iyi bir insandır. Lakin güçsüzdür, değer görmez ve pasif iyidir. Bu nedenle Orozkul’un tahakkümünden kurtulamaz. Ancak torunuyla arasında bir kültür aktarımı vardır.

Isık Göl’ü gördüm ben. Öyle küçük bir göl değil; bilakis bizim Marmara Denizinin yarısı kadar bir göl. Karşı kıyısının görülmediği yerleri çok. Kırgızlar için bir deniz adeta. İşte oradaki baba motifi de beklenen bir kahramanı işaret ediyor. Umudun ona bağlandığı ama aslında var olup olmadığını bilinmediği bir kahraman.

En nihayetinde, ‘Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi biz bunlardan söz edeceğiz.’ diye başlıyordu kitap.

Dediğim gibi bizzat Isık Göl'e gidip, romanın geçtiği yerleri gördüm. Gözlerim göldeki Beyaz Gemi'yi ve o isimsiz çocuğu aradı. Efsanelerle sarılmış, mükemmel bir dönem eleştirisi.

Yaşasın çocuk...

gökçe c., bir alıntı ekledi.
17 Nis 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Kadınlar birer büyük çocuktur, Marcenat. Masal duygularını yitirmemişlerdir. Hem onlar için gelecek yaşamın çerçevesi öylesine dardır ki, hep sıyrılmak isterler bundan."

İklimler, Andre Maurois (Sayfa 64)İklimler, Andre Maurois (Sayfa 64)