• Nazım Hikmet'ten bir kitap okuduğumda onun dirilişini ve umudunu yeniden hissediyorum. nerede olursa olsun asla umudunu yitirmeden yaşıyor. Hapishanedeki hücresinde olsa bile.


    Yatar Bursa Kalesinde bulunan şiirler, Nazım Hikmet'in 1929-1935 yılları arasında yazdığı ama sağlığında yayımlanan kitaplarına almadığı ve 1937-1951 yılları arasında yazdığı ama sağlığında kendi derlediği (ve ancak ölümünden sonra basılabilen) kitaplarına almadığı şiirlerden oluşuyor.


    Her bir şiirde onun sesinden dinliyormuşum gibi okudum. Özellikle de Yaşamaya Dair şiirini okurken Genco Erkal'ın sesinden de dinlemenizi tavsiye ederim. (Bu arada Fazıl Say bestelemiştir.)



    "YAŞAMAYA DAİR

    1
    Yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi mesela,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
    Yaşamayı ciddiye alacaksın,
    yani o derecede, öylesine ki,
    mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
    yahut kocaman gözlüklerin,
    beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
    insanlar için ölebileceksin,
    hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
    hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    hem de en güzel en gerçek şeyin
    yaşamak olduğunu bildiğin halde.
    Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
    yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
    hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
    ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
    yaşamak yanı ağır bastığından.
    1947
    2
    Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
    yani, beyaz masadan,
    bir daha kalkmamak ihtimali de var.
    Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
    biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
    hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
    yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
    en son ajans haberlerini.
    Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
    diyelim ki, cephedeyiz.
    Daha orda ilk hücumda, daha o gün
    yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
    Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
    fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
    belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
    Diyelim ki hapisteyiz,
    yaşımız da elliye yakın,
    daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
    Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
    insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
    yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
    Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
    hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
    1948
    3
    Bu dünya soğuyacak,
    yıldızların arasında bir yıldız,
    hem de en ufacıklarından,
    mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
    yani bu koskocaman dünyamız.
    Bu dünya soğuyacak günün birinde,
    hatta bir buz yığını
    yahut ölü bir bulut gibi de değil,
    boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
    zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
    Şimdiden çekilecek acısı bunun,
    duyulacak mahzunluğu şimdiden.
    Böylesine sevilecek bu dünya
    "Yaşadım" diyebilmen için...
    Nazım HİKMET"


    Nazım hikmet, haksızlığa gelemediğini, bu yüzden kırgınlığını ve kızgınlığını da şiirlerinde aktarmıştır. Devrimci ruhu asla sönmemiştir. Hapisteyken bile bu ruh ile yaşamıştır.



    "Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’
    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’
    Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
    Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’
    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’
    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri
    Yedibuçuğu doldurup çıktı.
    Dolaştı dışarda bi vakit,
    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…
    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
    Sonra vesikaya bindi
    Bizim burda, içerde
    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya
    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
    Ve kahreden yaratan ki onlardır,
    Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı
    Mesela, benim on sene yatmam
    Laf’ı güzaf…

    Nazım Hikmet"



    Şiirin son satırlarında yazdığı Kuvayi Milliye kitabından bahsetmektedir. (Bu kitabı Bursa'daki hapishanede yatarken yazmıştır.) Kuvayi Milliye kitabı ile ilgili yorumu aşağıya ekleyeceğim okumak isterseniz bakabilirsiniz.



    https://fuldenufacik.blogspot.com/...-kuvayi-milliye.html



    Eğer Nazım Hikmet'i anlamak istiyorsanız onun şiirlerini okuyun ve şiirlerin içinde yaşamaya çalışın. Onun ruhunu ve insan sevgisinden beslenerek hayata farklı açılardan bakın. Çünkü o ruhunun ve birlikteliğin büyüsü ile etrafınızı sardığında ondan vazgeçmeniz zorlaşacaktır.
  • Kadınlar birer büyük çocuktur, Marcenat. Masal duygularını yitirmemişlerdir. Hem onlar için gelecek yaşamın çerçevesi öylesine dardır ki, hep sıyrılmak isterler bundan
  • Size Kadir’in hikayesini anlatacağım:

    Kadir küçük bir çocuk.
    Evde bir gölge. Çocuktur anlamaz ön yargısına kurban verilmiş henüz. Kadir bir çocuk doğru ama ebeveynlerinin atladığı bir şey var: ‘Kadir’in zihni’. Bomboş ve tertemiz, şimdilik. Bu yüzden Kadir ne duysa atıyor, ne görse kopyalayıp yapıştırıyor zihnine. Kadir için tehlikeli bu durum ama ebeveynlerin haberi yok.

    Yaşam bazen bize olmak istediklerimizden fazlasını verebilir. Bu her zaman iyi olduğumuz için değildir. Arada o da merak eder, bu kadar çok istediğimiz şey elimize geçince ne yapacağımızı. Kadir’in babası çok çalıştı. Buna tutunarak da çok istedi, istediği her şey bir bir oldu. İstedikçe gözü karardı, olduğunu gördükçe daha çok istedi ve elde etti. Evleri büyüdü, eşyaları şekillendi, her şey birer birer form kazandı ama Kadir evde hala bir gölge.

    Kadir kendi kendine büyüyor.
    Aklına kazınmış bir an var. Kendini anlayanı yitirdiği an. Kimse sormuyor Kadir’e ‘’Nasılsın?’’ diye. Belki sorsalar adını koyacak bu halinin ama soru sorulmadan kimin aklına gelmiş cevabını aramak. Kadir’in de gelmiyor.
    Kadir’in kaybını, içini, soramadığı soruları ve tüm saklı cevaplarını ortaya çıkaran, ona iyileşme vaat eden bir şey var: ŞİİR. Ama Kadir’e YASAK. İnsanoğlu böyle işte, özgürlüğü kafeste tutmak istiyor. Anlamsız. Özgürlük kafese sığar mı? Şiire yasak işler mi?

    Kadir artık liseli.
    Kalbinde bir diken var. Acısını çok zamandır duymuyor, duymak için sağa sola ani manevralar yapıyor. Acısını özlüyor. Kadir o acıyla var çünkü. Onu yaşatan, en azından yaşadığını hissettiren acısı. Ne Kadir ne de acısı anlaşılmadı kimse tarafından. Anlaşılmak istemedi. Çünkü anlayacak olan onu çocukluğunda anlardı. Kimse anlamaya çalışmadı. O da vazgeçti anlatmaktan.

    Şiire yasak işlemedi ama dayak işler temennisiyle çok dayak yedi Kadir, tepkilerini yine sorgulayan olmadan,
    Çok sigara içti,
    Acıyı çağırdı hep,
    Sessiz çığlıklar attı,
    Herkes duyabilirdi, duymak istemedi.
    Şiir yazdı hiç kimseye,
    Hiç kimseleri sevdi,
    Zerrece sevilmediğini hissederek.
    Gözlerinde hiç ışıltı olmadı, çünkü onun son karesi en büyük kaybını yaşadığı an.
    O anı telafiye kimse çabalamadı, anlamlandırmasına da kimse yardımcı olmadı.
    Yok saymayı unutmak sandı onlar, Kadir yok sayamadı, unutamadı.
    Kadir küçücük bir çocukken, yok sayamadığının altında ezildi.
    Enkazın altında elini uzatmış çırpınışlarını izledi herkes.
    Kadir’in hayatı bu kadardı işe.

    Bu hayatta kalıpları olmalı insanın. Öyle sevilebilir, öyle saygı duyulur kendisine. Yalnız kalabilmeli, bir çırpıda her şeyi anlamlandırabilmeli, kendi kendine büyümeli, kendine yetebilmeli her çağda. Ola ki içinde bir şeyleri çeviremesin, kimsenin durup da elini uzatmaya vakti yok. Vakti olsa bunu yapmaya mecali yok. Herkes yaka paça anladığı kadar asılı kalıyor bu hayatta.

    Uzun yıllar uğraşmış yazar, çok da güzel şekillendirmiş. zeyneb olmasa belki gecikecektik bu kitaba. İyi ki o gün eli bu kitaba gitti, iyi ki bizlerin elinden de geçti. Biz okuduk, yeniden yeniden bakalım çocukların gözlerine diye, anne babalar da okusun, doğru sorular sorabilsinler diye. Toplumdaki herkes okusun, Kadirler anlaşılsın, sessiz çığlıklar duyulsun diye.

    Bir kalbe dokunabilmeli, hassas bir ayarı var kalbin onu bulabilmeli...
  • “çocuk savaşta da çocuktur.”
    kuru pencere önü dolusu çiçek, kayalardan taşlardan inadına yaşayan yeşiller, bulut dolu umut dolu mavi gök, savaş sonrası harap olmuş yeryüzünde secdeye varan alın, bomba artıklarıyla oynayan çocuklar, gaz bombaları içinde çiçek yetiştiren filistinli kadın, üstü başı toz içinde gülüşen çocuklar, yardıma muhtaç iken yardım eli uzatan kahramanlar, mutlu ederek mutlu olabilen nâdide insanlar, damla damla aheste aheste akan suyun taşta oluşturduğu minik oyuklar, asfalt ortasında koca heybetiyle başkaldıran ağaç. ve daha nicesi. “kurşunların da rengi var” diyen koca yürekli çocuğun koca yüreğinden de büyük umudu!
    bitmek bilmeyen umudun, inancın, iyiliğin; zulme, soykırıma, hainliğe başkaldırış hikayesi.
    küçük bir kız çocuğu gözünden, gönlünden, umutlarından, oyunlarından “haksız savaş”ı anlama gayreti, hiç yitirmediği inancı, umudu, ellerinden kayıp gitmesine izin vermemek için direndiği masum çocukluğu.

    92-95 yılları arasında gerçekleşen hain, haksız, vicdansız saldırılarla bosna katliamı, yedi yaşındaki amina’nın kalbinden kalbinize bitmeyecek bir yol ile ulaşacak. gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız, ki olmayın da. kitabı okurken tahayyül etmeye çok zorladım kendimi, yedi yaşlarında bir kız olabildim mi muâmma. onun da deyimiyle “bilmek başka, düşünmek başka, yaşamak bambaşka.” olduğundan asla yerini tutmayacaktır.
    bosna ziyareti nâsip olmuştu, her cümleyi okurken zihnimde bosna’yı sarajevo’yu mostar’ı ve “umut tüneli”ni tekrar tekrar canlı tutmaya çalıştım. tünelden amina ve annesi ile bir daha geçtiğimi hayal ettim. zamandan mekândan soyutlayan o güzel mostar’da yürürken taşlarının birer birer suya düşüşünü hayal ettim. yıkıldım. sadece zihnimde ve gözyaşlarımda yaşadığım bu buhran onların hayatı, gerçeğiydi.
    amina’nın cümlelerini okurken aklıma alija’nın da savaş sırasında yazdıkları geliyordu. boşnaklar sırp ve hırvatların arasında direnirken, onun da gayreti, duası, koca endişesi, görüşmeleri bir bir buluşturmaya çalıştım, amina ile alija’yı.

    ne demişti alija,
    “ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. çünkü unutulan soykırım, tekrarlanır!”

    kitabın yazarı aynı zamanda kahramanı olan amina, soykırımın unutturmamak için yazdı.
    her manada oku’malıyız. amina’yı, annesini, babasını, yeşil berelisini, küçük ağabeyini, bosna’yı, boşnakları, alija’yı, mücadeleyi, inancı, teslimiyeti, umudu, zulmü, soykırımı okumalıyız.
    unutmamalı, unutturmamalıyız.
    “bir tek Allah’a inancımız vardı.” bu inanç ile...
  • Kadınlar birer büyük çocuktur, Marcenat. Masal duygularını
    yitirmemişlerdir. Hem onlar için gerçek yaşamın çevresi
    öylesine dardır ki, hep sıyrılmak isterler bundan.
  • Bediüzzaman’a göre çocuk “peder ve validesini dindar” görmelidir. Çocuk, eğitim süresince anne-babasından yeterli iman dersini alamaz, onları dindar olarak görmez ve sonuçta imandan, maneviyattan boş olarak yetişirse anne-babasına saygısını kaybeder, isyana girer, bir yere gelir onların varlığı bile onu rahatsız etmeye başlar.
     
    Bediüzzaman Said Nursî çocuk eğitiminde sürekli “şefkat”i hatırlatır, “şefkat”i dillendirir ve “şefkat”i öne çıkarır, çocuğun şefkatle eğitilmesine ağırlık verir. Sıfır yaştan gençlik dönemine gelinceye kadar, gençlikten hayata atılmaya hazırlandığı zamanlarda şefkatle yaklaşılması üzerinde durur. Çünkü çocuğun en çok beklediği, en iyi anladığı, en iyi kavradığı şefkat dilidir, şefkatle yaklaşımdır.

    Çocuk dünyaya gözünü açar açmaz, en yakınında iki kişiyi görür: annesi ve babası. Ama hayatın büyük bir kısmını sürekli annesiyle birlikte geçirdiği için annede yaşadığı tek duygu, annede gördüğü tek yaklaşım, anneden öğrendiği tek davranış biçimi şefkattir.

    Günün bütün saatlerinde çocuk annenin ya kucağındadır ya yanındadır ya da göz yakınlığındadır. Öyle ki, anne kendini unutmuş, hayatını bütünüyle çocuğa göre ayarlamıştır. Öyle ki, şefkat daha önceleri annenin kalbinde dururken, çocuk söz konusu olur olmaz bütün duygularına hâkim olmuş, bütün azalarına sinmiş, bütün davranışlarına yansımıştır.

    Anne bu şefkat duygusunu doğru biçimde, yerli yerinde, içine aklını katarak kullanırsa çocuğunu yetiştirmede çok büyük kolaylıklar yaşar.

    Beslenmesini, gıda alımını bebeğinin/çocuğunun beslenmesine göre ayarladığı gibi, onu hayata hazırlarken de bilgisini, görgüsünü, imanını ve karakterini çok fıtri biçimde verir.

    Kalp ve iman eğitimi

    Özellikle çocuğun “kalp eğitimi” olarak ifade edilebilen “iman eğitimi”ni çok küçük yaşta vermeye başlamalı. Henüz dillenmeden, çevresini algılama, sorgulama ve anlama dönemlerindeyken ona vereceği “iman telkini” o kadar hayati bir önem taşıyor, o kadar ciddiyet istiyor ki, ne verecekse bu ilk yaşlarda vermesi gerekiyor.

    Bediüzzaman “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir” (Lem’alar, 24. Lem’a) tespitini yaptıktan sonra kendini örnek vererek çok “çağdaş” diyebileceğimiz önemli bir noktaya dikkat çeker ve der ki:

    “Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

    Bu tespiti seksen yaşına geldiğinde yapar. Bu yaşına kadar seksen bin âlimden ders almıştır. Fakat bütün derslerinin çekirdeği ve özü bir yaşındayken annesinin ruhuna verdiği telkinler ve manevi derslerdir. Bu ilk yaşlarda aldığı anne telkinleri sarsılmaz bir özelliğe sahiptir ve sürekli taze ve canlı olarak yaşar.

    Anne kendi kalbinde yaşayan, kendi hayatına geçmiş olan iman nurunu, inanç feyzini ve ahlak ışığını çok fıtri bir şekilde çocuğa aktarır.

    Çünkü annenin imanı, takvası, hayâsı, iffeti ve sevgisi eline, ayağına, gözüne, kaşına, oturmasına, kalkmasına, konuşmasına, susmasına bütün hal ve hareketlerine, davranışlarına ve duruşuna öyle yansımış, öyle sinmiş ve yerleşmiştir ki, çocuk bu manevi ihtiyacını annenin ses tınısından, ninnilerinden; sevmesi, bağrına basıp sarmalaması esnasında memesinden emer gibi içine, kalbine ve ruhuna çeker.

    Dindar peder ve valide

    Çocuğa iman eğitimi ilk yaşlarda başlar, ileriki yaşlarda çocuğun akıl ve zekâ gelişimine göre artarak devam ederse, bir iman disiplini içinde büyür. Fakat ilk yıllarda bu telkinlerden ve bu öğretilerden yeteri kadar hissesini alamazsa çok zorlanır.

    Bediüzzaman’ın yerinde yaptığı tespite göre, “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imani alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslamiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir.” (Emirdağ Lahikası)

    Burada Bediüzzaman’ın yaptığı kıyaslama/karşılaştırma o kadar önemli, o kadar dikkat çekicidir ki, bu bilgi anne babaları çok düşündürmeli ve işi ilk baştan çok sıkı tutmalıdırlar.
    “Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.” (Emirdağ Lahikası)

    Hayatı gayr-ı müslim olarak tanımış ve İslam’dan habersiz olarak yaşamış bir insan, İslam’ı kabul etmede, benimsemede, Müslüman olmada ne kadar zorlanırsa; küçüklüğünde anne-babasından yeteri kadar iman dersini almayan bir çocuk da ileriki yaşlarda imana ve İslam’a o kadar uzak ve yabancı kalır ki, İslam’ı öğrenmede, kabullenmede ve yaşamada çok büyük zorluklar çeker.

    Bu zorluğu aşmanın en güzel yolu, anne-babanın çocuğa canlı bir örnek olması, çocuğa anlattıklarını, anlatacaklarını kendisinin yaşaması ve hayatına geçirmesidir. Bediüzzaman’ın deyimiyle çocuk “peder ve validesini dindar” (Emirdağ Lahikası) görmelidir.

    Bunun yanında bir de çocuk “dünyevi fen” olarak adlandırılan okul derslerine ağırlık verir, aklı ve zihni fen dersleriyle dolarsa iman eğitimine karşı daha çok  “yabani” kalıyor, uzak düşüyor.

    Çocuk, eğitim süresince anne-babasından yeterli iman dersini alamaz, onları dindar olarak görmez ve sonuçta imandan, maneviyattan boş olarak yetişirse anne-babasına saygısını kaybeder, isyana girer, bir yere gelir onların varlığı bile onu rahatsız etmeye başlar. Bediüzzaman’ın seslendirdiği gibi, “çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur.” (Emirdağ Lahikası)

    Yapmış oldukları yanlışın ve hatanın karşılığını dünyada böyle acımasızca gören, yaşayan ve evladından sürekli eziyet çeken anne baba, öbür dünyada da daha farklı ve ağır bir şekilde ıstıraplar, azaplar yaşar.

    Çocuğu “Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: ‘Neden imanımı terbiye-i İslamiye ile (İslam eğitimiyle) kurtarmadınız?" diye hesap sorar. (Emirdağ Lahikası)

    Tek taraflı eğitim

    Şefkatin yerinde kullanılmaması sonucu, çocuk eğitiminde yapılan bir başka yanlışı da Bediüzzaman şu cümlelerle işaret eder:
    “O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. ‘Oğlum paşa olsun’ diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

    Anne-baba çocuğun iyi bir eğitim alması, bir meslek sahibi olması, hayatını refah ve bolluk içinde geçirmesi için her türlü fedakârlığı yapar, gelirinin büyük bir kısmını çocuğunun eğitimine ayırır. Bu arada dinî/imanî ihtiyaçlarını göz önünde tutmaz, Kur’an eğitiminden mahrum edercesine Avrupa’larda okutur. Fakat tek taraflı olarak “iyi bir eğitim alan” çocuk manevi değerlerden, ahlaki yaşantıdan uzak olarak yetişir.

    Anne-baba onun ebedi hayatını tehlikeye girdiğini düşünmediğinden “dünya hapsinden” kurtarırken, “Cehennem hapsine düşmesini” dikkate almadığından, sonuç olarak “saygı/itaat” gibi esaslardan mahrum kalmış bir evlatla karşı karşıya kalır, “şefaat”ten, “şikâyet”e düşer.

    Oysa ilk günlerden başlayarak eğitim süresi boyunca çocuğun imanî/manevi/ahlaki eğitimini birlikte götürse ve böylece şefkati yerli yerinde kullanmış olsa, çocuğunun kazandığı sevapların bir misli kendisinin defterine geçer, sonunda da “validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, ahirette de, değil davacı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedi hayatta ona mübarek bir evlat olur.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

    Bediüzzaman Said Nursî’nin 1930’larda yaptığı bir tespite göre, imani eğitimden yoksun ve uzak olarak yetiştirilen çocukların ancak “onda biri, yirmide biri, belki kırkta biri” anne babasının gösterdiği şefkate karşılık verebiliyor, büyüdüklerinde hayırlı evlat olabiliyorlar. Geriye kalanlar, “o hakiki ve sadık dostlar olan peder ve validesine vicdan azabı çektirir. Ve ahirette de davacı olur: ‘Neden beni imanla terbiye ettirmediniz?’ Şefaat yerinde, şekvacı olur.”

    Çocuklara ahiret inancı nasıl verilmeli?

    Küçük yaşlardayken çocuğa verilmesi gereken en önemli iman dersi/eğitimi ahirete imandır. Çocuk ölümü, kabir azabını, mahşerin dehşetini, hesaba/sorguya çekilmenin ağırlığını ve cehennemi anlayamayacağı, zihnine ve aklına sığdıramadığı için, ahiretin bu menzillerini anlatmak hem doğru olmaz, hem de bir fayda sağlamaz.

    Bunun için çocuğa ölümün anlamı ve ahirete iman “cennet sevgisi”yle anlatılmalıdır. Birlikte yaşadığı kardeşi veya beraber oynadığı arkadaşı yahut annesi vefat eden çocuk, ölüme bir anlam veremez, kavrayamaz, anlatılacak olsa bile nazik kalbi bunu kaldıramaz. Bu çocuk ancak cennet düşüncesiyle ve cennet müjdesiyle ölümü ve ahireti anlamaya çalışır

    Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü; cennetin bir kuşu oldu, cennette gezer, bizden daha güzel yaşar. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlühiye’ye gitti, yine beni cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim" (Sözler, 10. Söz) diyerek insanca yaşayabilir.

    Bediüzzaman’ın çocuk eğitimi hakkındaki görüşleri takdir edersiniz ki, bu kadar değildir. Bir kitap çalışması hacminde geniş tespitler ve bilgiler mevcuttur.

    Kur’an öğrenimine önem verirdi

    Çocuk eğitiminde Bediüzzaman’ın hayatından örnekler görmek mümkün. Yakın talebelerinden Refet Bey’in bir kız çocuğu dünyaya gelir. Üstad’a haber verirler. Üstad da, kendi hizmet anlayışının temelini “şefkat” teşkil ettiğinden kızları “şefkat kahramanları” ve “en sevimli bir varlık” olarak nitelendirir, “daha çok tebrike layıksınız” dedikten sonra erkek çocuklarıyla kız çocuklarının eğitim farkını dile getirirken, “Bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok” der. Sonra da, “Cenab-ı Hak sizlere teselli kaynağı, ünsiyet ve evinize küçük bir melaike hükmüne getirsin” duasını yapar. Bu sırada "’Rengigül’ ismi yerine ‘Zeynep’ olsa daha münasiptir” diyerek çocuğun ismini de değiştirir.

    Bediüzzaman özellikle çocukların Kur’an eğitimine büyük önem verir. O yıllardaki bir talebesi olan Refet Bey’e yazdığı bir mektupta “Her bir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'an öğretmek”tir diye bu konuda görev verirken, şevkini arttırarak, “Sen birinci talebelerden olduğundan, inşaallah senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Madem çocuk benim de evlad-ı mâneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin namına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır” derken, eğitimde çalışkanlığı “birinci olmaya” yönlendirir, verilen bu derse kendisi de hissedar olur.

    “Çocuktur, bir şey anlamaz” demiyordu

    Bediüzzaman büyükler kadar çocuklarla da ilgilenir, onları “çocuktur, bir şey anlamaz, büyüyünce muhatap alınır” demiyor, gerekenleri ihmal etmeden yapıyordu.

    Emirdağ’da bazen yaya olarak, bazen de faytona binerek kıra çıktığında, bir-iki yaşından on yaşına kadar çocuklar Üstad’ın peşinden koşarlar, etrafını sararlardı. Üstad hemen durur, onlarla görüşür, konuşur, onlarla yakından ilgilenirdi.

    Çocuğu olmadığından onları manevi evlat olarak kabul eder, duasının içine alır, her sabah diğer talebeleriyle birlikte bu çocukları da dualarında andığını ifade ederdi. “Onlardan bir yaşındaki masumu, kırk yaşındaki lakayt bir adama tercih etmeye sebep, bunlar günahsız ve samimi bir alaka göstermesinden, elbette onları, sevk eden bir hakikat var. Ben de o cihetten onları; büyüklere temenna ettiğim gibi, onların temennalarına ciddi mukabele ediyorum” der, çocuklara büyük insan gibi davranırdı.

    Bazı zamanlar da o çocuklara, "Madem siz benim evlad-ı maneviyem oldunuz. Ben de size dua ediyorum. Siz de günahınız olmadığı için, duanız benim hakkımda inşaallah makbuldür. Siz de bana dua ediniz. Çünkü ziyade hastayım" diyerek gönüllerini alırdı. 
  • “Aynı ırmakta iki kez yıkanmaz” sözünü birçoğumuz duymuştur sanırım. Bende ilk duyduğumda alt metnini basitçe izah edebilmiştim kendime. Ancak Herakleitos’ un “Fragmanlar” ını okuduktan sora basite indirgemekle büyük hata ettiğimi fark ettim. Ben kimim ki basite indirgeyebileyim. Ki koca Sokrates bile kendisine Herakleitos’ un yapıtını okuyan Euripides’e şöyle demiş ‘ Anladıklarım çok güzel, öyle sanıyorum ki anlamadıklarım da. Herakleitos’ un derinliğine inebilmek için Deloslu bir dalgıç olmak gerekiyor.’
    Kitaba geçmeden –Kim bu Herakleitos – deyip onunla ilgili birkaç husustan bahsetmemek olmaz.-Kim Bu Herakleitos……?
    Bu toprakların bağrından kopmuş derler ya, aynen öyle. Efesli Herakleitos deneydışı felsefenin en büyük düşünürü, günümüzün birçok bilimsel gerçeklerini, deneysel bilimden yüzyıllarca önce şaşırtıcı bir sezişle kavramış bir Filozoftur.
    Efesin aristokrat bir ailesinden gelen Herakleitos’ un yalnızca soyu değil düşüncesi de aristokrat. Kendisine teslim edilen Kral Rahipliğini kabul etmeyerek ve küçümseyerek kardeşine bırakmış. Yurdunda yaşanan sosyo-politik gelişmeleri beğenmeyip, yalnızlığı yeğleyerek köşeye çekilmiş. Bu yalnızlık içinde varlığın özünü kavramaya çalışan Herakleitos yığını hor görmüştür. Hatta bir gün Artemis tapınağında çocuklarla aşık oynarken, kendisine şaşkınca bakanlara: Ne şaştınız reziller, demiş, sizinle birlikte devleti yönetmek daha mı iyi sanki? Herakleitos doğuştan kazanılan soyluluktan çok bilgelik aracılığıyla elde edilen soyluluğa inanmıştır.
    Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız, değişmenin kuralsız değil de, belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye, bu yasaya Herakleitos “Logos” adını verir. (Logos’un tam anlamı, Yunancadan başka bir dile çevrilemiyor. Söz, anlam, düşünce, akıl anlamlarının tümünü birden kapsayan bir sözcüktür “Logos”) Herakleitos, tanrıca bir evren yasası olan Logos’un bünyesindeki evreni, boyuna akan bir süreç, başı sonu olmayan bir değişme olarak addediyor. Bu devinim esnasında: birbirine karşı olan, birlikte giden, birbirinden ayrılanlardan en güzel uyum (harmonia) ortaya çıkar( Soğuk ısınır, sıcak soğur, yaş kurur ve kuru nemlenir) . Karşıtlar arasındaki savaş olmasaydı, evrendeki nesnelerde olmazdı Herakleitos’ a göre.
    “Savaş her şeyin babası ve kralıdır: Kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkarır; kimini köle, kimini özgür kılar” der 53. Fragmanında Herakleitos.
    Herakleitos’ u bu kısa satırlara sığdırmaya çalışırsak haksızlık etmiş oluruz, o nedenle kitaba dönelim:
    Öncelikle Kitabın tanıtımına başlamadan Skythinos’a ait bir manzumeyi buraya bırakayım:
    Bu kadar acele etme sakın,
    Ephesoslu Herakleitos’ un kitabını bitireceğim diye,
    çıkacağın yol öyle dik ki,
    kasvetli, zerre ışık yok!
    Ama bir eren kılavuz oldu mu sana,
    aydınlanır bir anda,
    güneş ışığı bile hiç kalır yanında!

    Kitabın içeriğinden önce değinmek istediğim kitabın çevirmeni ve editörü. Benim elimdeki kitap ALFA yayınlarından; şu an hâlihazırda KABALCI yayınevinde de birebir aynı baskı mevcut. O nedenle iki yayınevini de tavsiye etmem mümkün. Kitabın çevirmeni, Türkiye’nin, Herakleitos başta olmak üzere ilk çağ filozofları üzerine en yoğun araştırmaları yapan ve Yunanca-Latince konusunda kendine güvendiğim bir hoca: Prof. Dr. Cengiz ÇAKMAK. Editör ise bir o kadar değerli hocamız Prof. Dr. Çiğdem DÜRÜŞKEN. Ekip sağlam olunca bize okumak düşüyor. Kitabın sol kesimindeki yaprak Yunanca metinler, sağ kanattaki yapraklar ise Fragmanları ve açıklamaları ihtiva ediyor.

    Fragman deyince aklımıza Sinema veya Tv tanıtım filmleri geliyor. Türkçe sözlükte manası bu ama köken olarak latince kökenli bir kelime ve “küçük parça” anlamında kullanılıyor.

    Herakleitos’ un “Doğa Üzerine (peri physeos)” adlı bir kitap yazdığı ve bu kitabı Artemis tapınağına adak olarak adadığı rivayet olunur. Artemis tapınağının yıkılması sonucu böyle bir eserin varlığı konusunda şüphelerin var olması normaldir. Diğer Antikçağ yazarlarının yaptığı alıntılar sayesinde ancak fragmanlar halinde günümüze ulaşabilmiştir. İlk kez 1867 yılında Hermann Diels’ in ikincil kaynakları tarayarak bir araya getirdiği bu fragmanlar Herakleitos’ un felsefi düşüncelerinin takip edilebileceği tek kaynaktır.

    Fragmanlar ne bir düz yazı ne de birer şiir üslubu taşıyor. Aslında daha çok konuşma esnasında alıntılanmış cümleler olarak görmek daha doğru. Ancak o kadar çok bilgece sözler söylenmiş ki, iki satırlık fragman üzerine düşünmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Editöryel bir açıklama zaten fragmanın altında mevcut fakat açılama üzerine bile kafa yoruyorsunuz. Kitabın girişinde okuyucuya detaylı bir şekilde kitap ve Herakleitos anlatılmış. Burada o kısımdan ve fragmanların konularından bahsetmek istemiyorum. Sizin okumanız için kapıyı aralık bırakmak daha doğru olur kanısındayım. Ancak birkaç fragman ekleyerek biraz da olsa merakınızı uyandırma gafletinde de bulunacağım 

    • Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. [Her şey çatışma sonucunda meydana gelir]
    • Yaşam, taşları ileri geri sürerek oynayan çocuktur. Krallık çocuğundur.
    • Ruhu nemli olan biri, sakalı bitmemiş bir çocuk tarafından nereye götürüldüğünü bilmeyen sarhoş gibidir, yalpalar durur.
    • Hiç eksik olmasın zenginliğiniz Ephesoslular. Olmasın ki, alçaklığınız belli olsun.