• 152 syf.
    ·Puan vermedi
    İrkilerek okuduğum bir bu kitap; Nazi Almanya'sında toplama kamplarına gönderilen bir entelektüelin, yaşadığı fiziksel ve psikolojik işkencelerin sebep ve sonuçlarını -belki de önce kendi için- insanlık adına anlamlandırma çabası. Ama o günden sonra dünyanın geldiği noktayı düşündüğümüzde beyhude bir çaba denebilir buna.

    Kitap beş başlık altında toplanmış;

    1- Tinin sınırlarında
    2- İşkence
    3- İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?
    4- Hınç
    5- Yahudi olmanın zorunluluğu ve imkansızlığı üzerine

    O kadar çok alıntı ekleyeceğim ki kitap hakkında bir şey yazmaya lüzum görmüyorum dahası yazmayı becerebileceğimi de sanmıyorum.

    --- spoiler ---

    1- Tinin sınırlarında

    Oysa Auschwitz'de entelektüel yalıtılmış, tümüyle yalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla da düşünce ile dehşetin karşılaşmasından doğan sorun daha radikal ve -eğer burada böyle bir ifade kullanılabilirse- daha saf bir biçimde ortaya çıkıyordu. Auschwitz'de düşünce kendisinden başka hiçbir şey değildi ve onu ne kadar kifayetsiz, ne kadar örtülü olursa olsun, toplumsal bir yapıya eklemleme ihtimali yoktu. Yani entelektüel, salt bir bilinç içeriğinden başka bir şey olmayan ve toplumsal bir gerçekliğe yaslanarak pekişemeyen düşüncesiyle yapayalnızdı. (sf. 19)

    Güçlü olmanız bekleniyordu ama sistematik bir biçimde zayıflatılıyordunuz. Kampa girerken her şeyinizi alıyorlardı, ama ardından hiçbir şeye sahip olmadığınız için yağmacılar tarafından aşağılanıyordunuz. Düşünsel bir temrinin tezgahından geçmemiş olan kamp tutuklusu, bu durumları belli bir sükunetle, dışarıdayken ''zenginler ve yoksullar olmak zorundadır'' veya ''daima savaşlar olacaktır'' gibi tespitleri kabullendiği gibi bir sükunet içinde karşılıyordu. Bu durumları dikkate alıyor, onlara uyum sağlıyor ve şartlar elverişli olduğunda da onları alt ediyordu. Oysa entelektüel böyle durumlar karşısında düşüncenin acziyle isyan ediyordu. Başlarda, olmaması gereken şeyin kesinlikle olamayacağını telkin eden isyankar bir kaçık bilgeliği geçerliydi onun için. Ne var ki, sadece başlarda. sf.24-25)

    Tıpkı dışarıda olduğu gibi, kampta da iki karakter arasında, inançlı ile inançsız arasında, derinlere inebilen bire anlaşma gerçekleşmediğini belirtmek bile gereksiz. Din ve politik inançlara bağlı arkadaşlar, ister sabır ve yardımseverlik göstererek, ister öfke içinde olsun, bizi gözden çıkarmışlardı. inançlı bir yahudi, ''en azından şunu kabul et ki,'' demişti bir keresinde bana, ''Sizin zekanızın ve eğitiminizin burada hiçbir değeri yok. ama ben tanrı'nın öcümüzü alacağını kesin olarak biliyorum.'' Daha 1933 yılında kampa kapatılmış bir Alman arkadaşım daha da sert konuşmuştu: ''Siz burjuva ukalaları buraya düştünüz sonunda ve SS karşısında tir tir titriyorsunuz. Biz titremiyoruz ve burada sefil bir biçimde geberecek olsak da, ardımızdan gelen yoldaşların bütün bu çeteyi duvarın önüne dizeceğini biliyoruz. '' Her ikisi de kendini aşıyor, varlığını geleceğe yansıtıyordu. Onlar penceresiz monadlar değillerdi, tersine Asuchwitz'in dışındaki bir dünyaya açıklardı; hem de ardına kadar.
    Bu duruş inançsız entelektüelleri etkiliyordu; orası kesin. Ama bildiğim kadarıyla, dini ya da siyasi dönme yaşanan vakaların sayısı ihmal edilebilecek kadar azdır. Kuşkucu entelektüel sadece istisnai durumlarda, bazı arkadaşlarının sergilediği mükemmel örneklerden etkilenerek hıristiyanlığa ya da marksizme bağlanıyordu. Ama çoğunlukla sırtını dönüyor ve kendi kendine şunları söylüyordu: Hayranlık uyandıran bir yanılsama, ama sonuçta bir yanılsama işte. (sf. 29-30)

    Ölmek her yerde hazır ve nazırdı, ama ölümden mahrumdunuz. (sf. 33)

    Bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu her yerde, söz ebedi uykuya dalar. (sf. 37)

    (Çok uzun olduğundan sadece bir bölümünü ekliyorum ama 44. sayfadan başlayıp 45'in sonuna kadar devam eden çok hoş bir pasaj var. Tabii böyle bir kitaptaki herhangi bir şeyi ''hoş'' diye adlandırmak pek doğru olmayabilir.)

    Gerçekten de pek çok şey, üç aşağı beş yukarı insanın hayalinde önceden canlandırdığı gibi cereyan eder: Tabancalarının namlularını kurbanlarının üzerine doğrultmuş, deri ceketli Gestapo görevlileri; bunda bir doğruluk payı vardır. Ama ardından bu heriflerin yalnıza deri ceketleri ve tabancaları değil, aynı zamanda bir de yüzleri olduğunu neredeyse afallayarak idrak edersiniz; kitapta yazıyor olabileceği gibi, çarpık burunlu, aşırı çıkık çeneli, cildi çiçek bozuğu ya da bıçak yaralarının izleriyle dolu ''Gestapo yüzleri'' değildir bunlar. Tam tersine: Herhangi birine ait olabilecek yüzlerdir. Sıradan yüzler. Ve daha sonraki bir aşamada, soyutlamacı her tasavvuru bir kez daha yerle bir eden korkunç bir idrak, en nihayetinde bu sıradan yüzlerin yine de nasıl Gestapo yüzlerine dönüştüğünü ve kötülüğün, sıradanlığı nasıl örttüğünü ve çarpıtarak tırmandırdığını açıkça gösterir. Yani ''kötülüğün sıradanlığı'' diye bir şey yoktur ve Eichmann kitabında bunu yazan Hannah Arendt, o insanlık düşmanını sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımış; onu yalnızca cam kafesin ardında görmüştür. (sf. 44-45)

    ***

    2- İşkence

    (Yine 47 ve 48. sayfaları buraya olduğu gibi alabilmek isterdim ancak kısa bölümler almak durumundayım. İşkencenin ne olduğuna ilişkin bundan daha net tanımlar okumadım bu zamana kadar.)

    Polisler tarafından dayak yiyen birinin insanlık haysiyetini yitirip yitirmediğini bilmiyorum açıkçası. Ancak tepesine inen ilk darbeyle birlikte, belki şimdilik dünyaya güven diye bir şeyi kaybettiğinden eminim. (sf. 47)

    Eğer bir yardım beklenemiyorsa, o zaman diğeri tarafından kurulan bedensel baskı, en nihayetinde topyekun bir imha hareketine dönüşür. (sf. 48)

    Hayatın neredeyse her anından bedensel hasar, yardım beklentisiyle birlikte yaşanır: Biri diğeri tarafından dengelenir. Ama karşısında savunma yapılamayan ve yardımcı bir el tarafından savuşturulmayan ilk polis yumruğuyla birlikte, hayatımızın bir bölümü sona erer ve bir daha da asla canlanmaz. (sf. 48)

    Bana çektirilen acıları tarif etmeye çabalamamın hiçbir anlamı olmazdı. Şuramdaki acı ''sırtıma bastırılan bir demir parçası gibi'' miydi, ya da bu, ''ensemden içeri çakılan kör bir tahta kazık'' acısına mı benziyordu? Bir benzetme ancak bir diğerinin karşılığı olabilirdi ve sonunda mecazi ifadelerin fır döndüğü çıkışsız bir atlıkarıncanın ortasında kalakalırdık. Acı neyse oydu. Bunun ötesinde söylenecek hiçbir şey yoktur. Duygunun nitelikleri ne kıyas, ne de tasvir kabul eder. Bunlar dilsel paylaşım imkanının sınırlarını belirler. Bedensel acısını paylaşmak isteyen kişi, bunu yaşatmak ve dolayısıyla bizzat bir işkenceciye dönüşmek zorunda kalırdı. (sf .54-54)

    Böyle bir durumda ''bastırma'' diye bir şey yoktur. Bir yanık izini bastırabilir misiniz? O yara izini bir estetik cerrahına ameliyat ettirip ortadan kaldırabilirsiniz, ama onun yerine ekilen deri, insanın içinde kendini iyi hissedebileceği bir deri değildir. (sf. 58)

    İşkencecinin kurbanı üzerindeki hakimiyetini, bildiğimiz biçimiyle, toplumsal sözleşme temelinde uygulanan cebirler hiçbir ilgisi yoktur: Bu, trafik polisinin yayalar, vergi memurunun vergi mükellefleri, üsteğmenin teğmen üzerindeki otoritesi değildir. bu, geçmişteki mutlakiyetçi kabile reislerinin ya da kralların sahip oldukları kutsal hükümranlık da değildir, çünkü onlar korku uyandırdıkları kadar, güvenin de kaynağıydı. Kralın öfkesi korkutucu olabilirdi, ama merhameti de iyiydi; onun uyguladığı zor bir yönetme biçimiydi. Oysa işkencecinin kurbanını inleten gücü,hayatta kalanın, eziyet ve ölümle dünyanın dışına itilenler üzerindeki sınırsız zaferinden başka bir şey değildi. (sf. 61-62)

    ***

    3- İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?

    Sürgünü tanıyan kişi, hayata bazı cevaplar bulmuş, ama hayatın çok daha fazla sorusu olduğunu da öğrenmiş demektir. İlk bakışta beylik bir bilgi gibi görünen şu idrak da cevaplar arasındadır: Geriye dönüş yoktur, çünkü bir yere yeniden dönmek, asla kayıp zamanın tekrar kazanıldığı anlamına gelmez. (sf. 64)

    Eğer bir noktada insanın yurda ne kadar ihtiyacı olduğu sorusuna, erken ve geçici bir cevap getirmeme izin verilirse, şunu söylemek isterim: Yanında ne kadar azını taşıyabiliyorsa, o kadar daha fazlasına ihtiyacı vardır. Zira sonuçta taşınabilir bir yurt ya da hiç değilse yurt ikamesi gibi bir şey de vardır. Bu, Yahudilerdeki gibi bir din de olabilir. Yahudiler kadim zamandan bu yana her hamursuz ayini'nde ''gelecek yıl Kudüs'te'' diye söz verdiler birbirlerine, ama önemli olan kutsal topraklara gerçekten gitmek değildi; bu sözü hep bir ağızdan veriyor olmaları ve kavim tanrıları Yehova'nın büyülü yurdunda birbirlerine bağlı kaldıklarını bilmek yetiyordu. (sf. 67)

    Yurdunda yaşamak demek, zaten bildiğimiz şeylerin, gözümüzün önünde, küçük değişikliklerle tekrar tekrar cereyan etmesi demektir. Eğer insan sadece yurdunu tanıyor ve başka hiçbir şey bilmiyorsa, bu bir yalnızlaşmaya ve düşünsel tükenişe yol açar. Ama diğer taraftan, yurdu olmayan insan da bir düzensizliğin, karmaşanın, dağınıklığın içinde kaybolup gider. (sf.70)

    Belirli durumlarda insan yabancı bir ülkede o denli ''evinde'' olabilir ki, sonunda insanların dillerine, yüz hatlarına, kıyafetlerine bakarak sosyal ve entelektüel konumlarını kestirme; bir binanın yaşını, işlevini, ekonomik değerini ilk bakışta anlama becerisini kazanır; yeni yurttaşların tarihsel ve folklorik kökleriyle bağlarını zorlamadan kurabilir. Ancak bu olumlu durumda bile, yeni ülkeye yetişkin bir insan olarak gelmiş olan sürgün açısından, göstergeleri çözmek kendiliğinden gelişen bir fiil değil, belirli bir düşünsel çaba gerektiren, entelektüel bir edim olacaktır. Yalnızca çok küçük yaşta alımladığımız, dış dünyayı sahiplenmeye başlamamızla birlikte anlamlandırmayı öğrendiğimiz uyarımlar, kişiliğimizin kurucu unsurları ve değişmezleri olur: İçine doğduğumuz çevreyi de, gramerini bilmeden öğrendiğimiz anadilimiz gibi öğreniriz. Anadilimiz ve yerlisi olduğumuz dünya bizimle birlikte büyür, içimizde kök salar ve bu sayede bizde güven duygusu doğuran bir aşinalık kazanır. (sf. 71)

    Şu ya da bu olmamız için toplumun buna rıza göstermesi gerekir. Ama eğer toplum bizim eskiden olduğumuz şey olduğumuzu inkar ederse, o zaman hiç olmamışızdır. (sf. 85)

    ***

    4- Hınç

    ''...suç toplum içinde bir huzursuzluğa neden olur; ama suçun anısı toplumsal bilinçten silindiği ölçüde, huzursuzluk da kaybolur. Zamansal olarak suçun çok uzağına düşen ceza anlamsızlaşır.'' Toplum ya da kendini ahlaki olarak toplumla bütünleştirmiş ve genel uzlaşı içinde erimiş birey söz konusu olduğu sürece, herkese malum olan bir doğrudur bu. Ahlaki açıdan kendisini benzersiz olarak kavrayan bir kişi için hiçbir anlam taşımaz. (sf. 98)

    Kolektif suç: Alman toplumunun ortak bir bilince, ortak bir isteğe, ortak bir davranış iradesine sahip olduğu ve bu yolla suçlu durumuna düştüğü ima ediliyorsa, bu düpedüz saçmalıktır. Ama suç oluşturan bireysel davranışların nesnel olarak gerçekleşmiş toplamı dışında bir şey anlaşılmıyorsa bundan, o zaman bu kullanışlı bir varsayımdır. O zaman Alman bireylerin tekil suçları -eylem suçu, ihmal suçu, konuşma suçu, susma suçu- bir halkın toplam suçu haline gelir. (sf. 99)

    Daha yaşlı kuşağın bana çektirdikleri yüzünden Alman gençliğine kin besliyor muyum, diye kendime sorduğumda, cevap vermek o kadar da kolay gelmiyor bana. Gençlerin bireysel suçlardan ve bu bireysel suçların birikerek oluşturduğu kolektif suçtan sorumlu tutulmamaları anlaşılır bir şey. Onlara, ileriye bakan insanın hakkı olan güven kredisini açmak zorundayım ve bunu istiyorum. Ancak onlardan da bu masumiyet üzerinde, yukarıda alıntıladığım mektubun yazarı gibi zinde ve pervasız bir tavırla hak iddia etmemelerini bekleyebilmeliyim. Alman halkı tümüyle tarihsiz bir hayat sürmeye karar vermediği sürece -ki dünyanın tarih bilinci en derin topluluğunun ansızın böyle bir tutum geliştireceğine işaret eden hiçbir belirti yok ortada- o halkın kendi eliyle son vermediği on iki yılın sorumluluğunu, en küçük yaştakiler de dahil olmak üzere, gençler taşımak zorundadır. (sf. 103-104)

    Hitler'in imparatorluğu önce bir süre daha tarihsel bir iş kazası olarak görülecek. Ama sonuçta o da sadece basit bir tarih olacak: Tarihteki tüm diğer dramatik devirlerden ne daha iyi, ne de daha kötü; daha kanlı belki, ama gündelik hayatını yaşayan aileleriyle bir imparatorluk olacak işte. Büyük-büyükbabaların SS üniformalarıyla çekilmiş resimleri oturma odalarına asılacak ve okullardaki çocuklar ayıklama rampalarından ziyade yaygın işsizlik karşısında kazanılmış hayret verici zaferi öğrenecekler. (sf. 107)

    ***

    5- Yahudi olmanın zorunluluğu ve imkansızlığı üzerine.

    Yahudi olmak, diye düşündüm daha sonra, benim derin huşu içinde hissedebileceğim bir şey değil; ben ancak korku ve öfke içinde Yahudi olabilirim: Haysiyetini kazanmak için öfkeye dönüşen bir korku içinde. (sf. 132)

    (Metis yayınları - 1. baskı - Cemal Ener çevirisi)

    --- spoiler ---

    Kitabın yazarı Jean Amery (Hans Meyer) intihar ederek yaşamına son vermiştir.
  • Prof. Dr. Nevzat Tarhan
    Kaleme aldığı yazıda İstanbul sözleşmesinin satır aralarını okuyalım tavsiyesinde bulundu. İşte Tarhan’ın kaleme aldığı yazı;
    Eğer toplumsal cinsiyet eşitliğini “kadın erkek biyolojik olarak eşittir” olarak anlıyorsanız yanlıştır. Çünkü kadın ve erkek yasalar ve fırsatlar yönünden eşittir ve eşit olmalıdır. Biyolojik olarak eşit değildir çünkü genleri farklıdır. Psikolojik olarak eşit değildir çünkü duygu ifadeleri farklıdır.
    “Kadın ve erkek beyinleri farklı çalışır”
    Kadın beyni dişildir, üstün tarafı şefkat kahramanı olmasıdır, empati yönünden erkekten üstündür, duygusal okuryazarlığı daha yüksektir, korkuya direnci azdır, bu nedenle anneliği daha iyi yapar, çocuğunu daha iyi korur, konuşma becerisi gelişmiştir bunun için çocuğu daha iyi büyütür. Estetik algıları üstündür çünkü sosyal çeşitliliği kadın beynine borçluyuz. Müzik, sanat, resim yetenekleri daha öndedir. Sonuçtan çok süreci düşünür. Üzüntüsünü doğrudan ağlayarak daha kolay ifade eder. Aşk denildiğinde romantizmi görür.Erkek beyni erildir, mantık, muhakeme, analiz ve hesaplama yönünden kadın beyninden bir adım öndedir. Bunun için daha atak ve atılgandır. Süreçten çok sonuca odaklı çalışır. Benmerkezci çalışmaya yatkındır, hemen çıkar hesabı yapar. Üzüntüsünü öfkelilik olarak ifade etmeye yatkındır, aşk denildiğinde erotizmi öncelikler.
    Eril ve dişil beyinler yaş ilerledikçe ve kişiler istedikçe ön beynin güçlenmesi ile olgunlaşır. İki bakış birbirini tamamlamaya göre çalışır. Duygu ve mantık dengelenir, sonuç ve süreç algısı gelişir, kişiler biz bilinci geliştirirse iyi bir takım olurlar. Anne, baba, eş ve iş insanı rollerini öğrenirler. Çünkü rol paylaşımı biyolojik değil sonradan öğrenilmedir. Çünkü kimlik duygusu, etnik, sosyal, kültürel veya cinsel olsun kimlikler sonradan öğrenilir doğuştan ve içgüdü değil öğretidir, edimseldir.
    Eşleşme biyolojik, evlilik kültüreldir.
    Biyolojik cinsiyet doğuştan, cinsel kimlik kültüreldir. Rekabetçilik ve tamamlayıcılık sonradan öğrenilir. Eğer tarafların yetiştiği ortam kadın erkek ilişkisini rekabetçi bir ilişkiye çevirmişse bir arada yaşayamazlar. Kadın erkek ilişkisi kadın ve erkek savaşlarına dönmüştür. Feminizm eğer kadının özgürleşme hareketi ise doğru ve faydalıdır, eğer kadın erkek rekabeti ise kapital sistemin rekabetçiliğinin aileye yansımasıdır ve aileye zarar vermesine neden olur. Kadın erkek ilişkisinin tamamlayıcı ilişki olduğunu savunan kültürlerde mutlu aileler orta çıkar.
    Tuzak kavramlar ve Aile içi şiddetin çözümü
    1-İstanbul Sözleşmesinde kadın erkek eşitliği kavramı tanımlamamıştır
    2-İstanbul sözleşmesi Kadın kavramını 18 yaşın altındaki kızlar için de kullanarak, halen anne babanın doğal vesayetinde olan gençlerde ‘rastgele cinselliği’ teşvik etmesi bizim doğrularımız olamaz.
    3-Eş yerine partner kelimesini kullanarak evlilik ve nikah karşıtı ideolojileri desteklemiştir bu bizim doğrularımız olamaz.
    4- Şiddet kavramını erkek cinsiyet kimliğine indirgemektedir. Toplumsal cinsiyete dayalı, kadına yönelik şiddet nedir? Kıskançlık paranoyası şiddeti, patolojik aşk şiddeti, ‘Kriminal’ kişinin şiddeti, klinik vakaların şiddeti, hepsini “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” veya erkek
    şiddeti olarak tanımlamak İstanbul sözleşmesinin tarihi yanılgısıdır. Erkek karşıtlığını destekleyen bir sözleşme adaleti sağlayamaz.
    5-Eşi evden uzaklaştıran tavsiyeler yerine öncelikle zorunlu tedavi ve rehabilitasyon yapan yasalar ve yöntemler önerilmeli idi. Kadın ve erkek ilişkisini hak ve özgürlük odaklı değil güç odaklı olduğunu savunan kültürlerde aile bağları ve değerleri zayıflar, şiddet olayları ve boşanmalar artar, çocuklar mutsuz yetişirler.
    6-Şiddeti fiziksel, cinsel, ekonomik ve psikolojik şiddet olarak ayrı ayrı belirtip tanımlamasının yapılmaması bulanık bir kavram olarak aile içi ilişkilere zarar vermektedir. Sorunların çözümünde ‘ombudsmanlık’ anlamında ‘aile hakemlik kurumunu’ teşvik etmeyip kutsal kitabımızda olan bu kavramı, bir seçenek olarak sunmaması bizim değerlerimize aykırıdır. Çünkü boşananların %20 si geri dönmektedirler. Sonuç olarak evlenmekten korkan insanlar artmakta ve batı kültüründe çok yaygınlaşan %50 nin üzerine çıkan, nikâhsız beraberlik ve çocuk sahibi olmak gizlice teşvik edilmektedir.
    7-Şiddetle mücadele için kimlik savaşları önerilmesi yanlıştır. Şiddetle mücadele şiddete şiddetle karşılık vererek olmaz uzman yardımını artırmakla olur. Aile kutsal değil birey kutsaldır diyen kişiler evlenmemeliler. Çünkü kimse kutsal ve değişmez değildir. Çünkü evlilik takım çalışmasıdır. Güç ve kişilik çatışmasını hızlandıran feminizm öğretisi ailenin en büyük düşmanıdır. Bu öğreti bazen pembe bazen yeşil renkte ortaya çıkabilir, yani kültürel rengimize girip bizi içerden yaralayabilir.
    8-Kadın ve erkek biyolojik cinsiyet olarak farklı genetik yapıdadır. Taraflar sosyal ve cinsel kimlik olarak kültürün öğretisine sahiptirler. Kültürümüzü değiştirme kararı verenler sonuçlara razı olmalıdırlar.
    9-Aile içi şiddetin kök nedeni araştırıldığında ego savaşları, sorun çözme yöntemi geliştirilememesi ve bağımlılık gibi etkenler vardır. Bununla ilgili hiçbir çalışmayı önermeyen sadece ceza yöntemlerini sözleşmenin %80 ine yazan batı değerlerini bize dayatan bir sözleşme yeni doğrulara da uymamaktadır. Bu nedenle değiştirilmesi için Avrupa Parlamentosu genel sekreterliğine, teklif yazılmalıdır.
    10-Rol paylaşımı bozuluyor mu?
    Eğer küresel ideoloji olarak toplumsal kimlik eşitliği adı altında kadın ve erkek kimlik öğretilerimizi değiştirirsek önümüzdeki on yıllarda aile bir arada tutan rol paylaşımı bozulacağı için evlilikler hızla dağılacak insanlar evliliği ayak bağı olarak görecekler ve dünya nüfusunun artışı duracaktır. Ancak toplumun yapı taşı ve güvenli alanı yani sığınağı olan aile dağıldığı için toplumun ruh sağlığının bozulması mukadderdir.
    11-Eğer toplumda ve ailelerde kadına ve çocuklara yönelik şiddet artıyorsa bunun çözümü kadın erkek ilişkisini düzeltmek mi yoksa erkek karşıtlığı ile rekabeti artırmak mı? Namus algısının erkek zulmünü artırdığı doğrudur, ama namusun erkek ve kadın için eşit önemde olduğunu savunmak yerine anayasal bir kavram olan ırz ve namus karşıtı söylemler oyuna gelmektir. Aile içi şiddetti önlemek amacı ile çıkarılmış bu sözleşme Ceza yasası niteliğindedir, bu konuda namus algısı ile ilgili eğitim ve toplum bilgilendirme ikinci planda kalmıştır.
    12- Enset, pedofili, eşcinsel evlilikler sosyal öğretilerdir, her kültür kendi kimliğinde özgür olmalıdır, onaylamama haklarını önlemek hiledir. Homofobi cinsiyet ayrımcılığıdır doğru ama evlilik karşıtlığı olan heterofobi de cinsiyet ayrımcılığıdır bunu da görmemek sinik felsefedir, hesap içinde olmaktır. Yerel olmadan evrensel olamayız yerelliğimizi korumak zorundayız.
    13- Her türlü şiddet lanetlenmelidir, şiddeti hak arama ve sorun çözme yöntemi olarak öneren öğretilerle mücadele etmek yerine şiddet sadece erkek kimliğine indirgeme algısı oluşturmak adil değildir, erkeklerin niyetini okuyarak şiddet uygulayabilir diye potansiyel suçlu olarak gören anlayış “kadının beyanı yorumsuz şekilde yeterli gören anlayış” adil değildir.Erkek beyanının da aynı şekilde yeterli görülmemesi masuniyet karinesine aykırıdır. Bu sebeplerle toplumsal cinsiyet eşitliği küresel bir ideolojidir, kabul edip etmemek sosyal politikaları belirleyenlerimizin sorumluluğundadır ve vebalindedir.
    Lütfen İstanbul sözleşmesinin bize dayattığı toplumsal cinsiyet eşitliği kültürel psikolojik savaşının sonucunu görelim. Cinsiyet eşitliği değil cinsiyet adaletini savunalım. Bu nedenlerle İstanbul Sözleşmesi değiştirilmesi için Avrupa Parlamentosu Genel sekreterliğine, teklif yazılmalıdır. Sözleşmenin 72. Maddesi bu yetkiyi ülkelere vermektedir. Sözleşmenin faydalarını muhafaza ederek toplumumuzu koruyan bir yöntem olarak bu öneri göz önüne alınmalıdır. Aile bütünlüğüne önem veren politikalar geliştirmezsek torunlarımız bize iyi gözle bakmayacaktır tabi eğer ortada toplum kalırsa.
  • Ücretli işçi ile köle arasındaki fark, işçinin, ken­di çalışma kapasitesini kullanmaları için başkalarına izin vermek üzere "özgürce" bir sözleşmeye girmesiydi. Kölenin tersine, üc­retli işçi kendisinin ve kapasitelerinin sahibiydi; çok küçük ölçekli de olsa bir mülk sahibiydi. Macpherson'a göre, bu yalnızca bir hile değil talihsiz bir gerçektir."Piyasa toplumunda birey, kendi kendisinin mal sahibi olarak 'insan'dır. Başka türlü olmasını ne kadar isterse istesin, insanlığı, başkalarıyla kişisel çıkara dayalı söz­leşme ilişkileri dışındaki her ilişkiden azade olmasına dayanır. (Macpherson 1962:275)
    Anne Phillips
    Sayfa 48 - Metis Yayınları
  • İstanbul Sözleşmesine göre şiddetin kaynağı: Cinsiyet

    İstanbul Sözleşmesi, bir sözleşme değil bir manifestodur. Kadına karşı şiddetle mücadele gibi, hepimizin vicdanen rahatlıkla kabul edeceği bir çıkış noktasını kullanarak, şiddetin kaynağı olarak cinsiyet ayrımını gösteriyor. AB uyum yasaları çerçevesinde bize dayatılmış bir sözleşme olmasının ötesinde, detaylı okumalar sonucunda farkettiğim ve cidden tedirgin olduğum bir mevzuyu sizinle paylaşacağım:

    Feminizm ve LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüel) düşüncelerinin ideolojik kavramsallaştırmalarıyla yapılandırılmış bir metindir. Tüm dünya ülkelerine, kadına yönelik şiddetle mücadele ismi altında empoze ediliyor oluşu maskesinin altında, kadın ile erkek üzerinden kurulmuş varoluş ve insanlık bilgisini değiştirmek, bozuma uğratmak hedefindedir. Özgür bireyin kendi bedenine istediği gibi şekil vermesi ve bedeni hakkında karar vermesi şeklinde güncelleşen bu itiraza göre; cinsiyet kavramı, sadece kalıplaşmış bir önyargıdır! Kadın veya erkek olmak bir klişeden ibarettir.

    İstanbul Sözleşmesi’nin ideolojik bir metin olarak, ilk insandan bu yana aşina olduğumuz ‘’insan’’ kavramını yok edip, insanı yeniden inşa etme girişimi olarak okumak mümkün. Çünkü metin, insanların kadın ya da erkek oluşlarını, şiddetin ve tüm kötülüklerin kaynağı olarak göstermektedir.

    İstanbul Sözleşmesinin tekrarlar halinde ortaya koyduğu sekans kavram, hatta metnin ana fikri; ‘’toplumsal cinsiyet’’tir (gender) ve sosyolojik bir kurgu olduğu kadar ideolojik bir tanımlamadır. Yani insanlar aslında kadın ya da erkek değildir; toplum, kültür, gelenek ve din insanları kadın ya da erkek olarak ayırmıştır ve şiddet işte bundan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden bu inançların hepsinin ‘’kökü kazınmalıdır’’...

    Sözleşme boyunca ‘’toplumsal cinsiyet’’in (gender) bilinçli olarak, fıtri olanın, yani ‘’cinsiyet’’ (sex) kavramının yerine ikame edildiğini görürüz. Sözleşme, toplumun cinslere yüklediği farklı görev yüklerinin yol açtığı eşitsizliği eleştirir gibi yaparken, feminizme has yapı-bozum tekniğini kullanarak, aslında fitri olanı yani kadın veya erkek oluşu eleştirmektedir.

    Cinsel kimliğin doğuştan gelen bir özellik olmayıp, içinde yaşanılan kültürün ve sosyal çevrenin dayatmalarıyla şekillendiği varsayımına dayanarak, her çocuğun ve gencin cinsel tercihini yapabilme özgürlüğünü savunan Sözleşme, “toplumsal cinsiyet eşitliği” hedefiyle bu amaca ulaşmayı öngörmektedir

    Toplumun cinslere yüklediği ‘’cinsiyet rolleri’’nin (gender role) eşitsizliğe yol açtığı fikri sözleşmeye hakimdir. Sözleşme; kadın veya erkek tanımlamalarının aslında varoluşsal bir durum olmadığını, toplumun faraziyesi olduğunu söyler. Bunun sonucu olarak şiddetin ve eşitsizliğin; kadın ve erkek şeklindeki rol ayrımından kaynaklandığı neticesine varılmaktadır. Sözleşme, fıtri ve doğal olan kadın veya erkek oluşun yerine, ‘’cinsiyetsizliğin’’ ikame edilmesini dayatmaktadır.

    Sözleşmedeki dikkat çekici bir diğer ifade ise ‘’gender stereotype’’tir. Cinsiyet hakkında kalıplaşmış yargılar, genellemeler şeklinde tanımlanan bu kavram çerçevesinde sözleşmenin ana gayelerinden birisi olarak; ‘’non stereotyped gender roles’’ hedeflenmektedir. Bu noktada sözgelimi bir öğretmen kız öğrencisine kızım, erkek öğrencisine oğlum şeklinde seslenemeyecektir. Sözleşmeye göre bu ayrımcılık ve şiddettir.

    Sözleşmedeki ideolojik terimlerden bir diğeri ‘’sexual orientation’’ yani ‘’cinsel yönelim’’dir. Burada kişinin birey olarak kimliği değil, kişinin cinsel isteklerinin esas alınması söz konusudur. Kadına şiddeti önlemek amacıyla hazırlanan bir yasada, cinsel eğilim, cinsiyet kavramının önüne geçirilmektedir. Sözleşmeye göre cinsiyet tehlikeli, cinsel eğilim ise tehlikesizdir.

    Sözleşmenin terminolojisinde dikkat çeken bir diğer ifade; ‘’domestic violence’’ (ev içi şiddet)in, bizim dilimize ‘’aile içi şiddet’’ olarak geçirilmiş olmasıdır. Sözleşmenin Türkçe metni, aileyi şiddet mekanı, şiddetin doğduğu yer olarak tarif etmektedir.

    Sözleşme hakkında tartışmaların serin kanlı bir şekilde sürmesini beklerken, tartışmaya katılan büyük sermaye grupları ve uzantıları, meselenin küresel kısmı hakkında bize fikir verebilir. Koro halinde bir ezber var: ‘’Bu sözleşme kalkarsa şiddeti önleyecek bir şey kalmaz elimizde’’ diyorlar. 2014’ten beri yani Sözleşme yasalaştığından beri azalıyor mu şiddet? Şiddetin önüne geçebilmek için yeni yasalar acilen yapılmalı elbette. Hatta kadına yönelik şiddet en ağır derecede cezalandırılmalı, ama bu, nesli ifsad ederek, kadın ve erkek genleriyle oynayarak düzeltielecek bir iş değil. Hukuk, bir yaşam kültürü olduğu taktirde, yaşayan hukuka dönüşür.

    Sibel Eraslan
  • 136 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Demokrasi ve ötesi!

    “Niyetim insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekler gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmaktır.” Diye başlıyor Rousseau. Toplumu en küçük yapısından ele almaya başlayarak, genişlete genişlete kompleks ilişkiler içine girmiş egemen güç- hükümet- birey odaklı toplum sözleşmesinin çeşitli devlet organizmalarını (bilhassa yasama ve yürütmeyi) gözümüz önünde kıyafetlerinden soyuyor. Anadan üryan kalan kurumları, kuruluşları, terimleri, ilişkileri suratlarında maskeler olmadan görebildiğimiz için önyargısız ve en temel halleriyle hangi anlamlara geliyorlarsa o anlamlarda bize sunuyor. Yani demek istediğim toplumu, bir elmayı algılayış biçimimizdeki yargılamadan uzak oluş ile inceliyoruz. Bu elma şuranın elması, şu kişinin elması, şu kadar senelik bir ağaçtan demeden elmayı elmaya olarak ele aldığımız gibi toplumu da bu minvalde inceliyoruz .

    Bireyin doğasında özgürlük olmasına rağmen, nasıl olup da bir sözleşme ile toplumsal bir kimliğe bürünebildiğini çok güzel açıklıyor Rousseau. Ama birkaç kere de “gerçek demokrasinin gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını” ifade etmeden geçmiyor. Hak veriyor insan. Zira insanların kurduğu ve kuracağı her yapı, sonunu içinde barındırıyor. İnsan insanın kurdu olmakla kalmıyor, insan aynı zaman da kendi kurduğu düzenin de kurdu oluyor.

    Rousseau anlattıkça sırça fanusta şekilleniyor demokrasi. Prematüre bir demokrasi bu. Dışarıdaki dünyaya, gerçeklere en basitinde bize, insana karşı bağışıksız bir demokrasi modeli. Toplumsal sözleşme ile evcilleşen değil, ehlileşen insanı baz alan bir demokrasi modeli.

    Rousseau’nun dediği gibi insan hep iyiyi istiyor ama her zaman iyinin ne olduğunu kestiremiyor. Çünkü insan Rousseau’nun ideal demokrasi modeline inanıyor ama biliyor ki pratikte yeri olmadı-olmuyor ve olmayacak. Bu yüzden kitabın öğretisi ütopik kalıyor.

    Okurken her ne kadar mükemmel bir demokrasi hülyası ile efsunlansam da Rousseau’nun vardırdığı mantık silsilesinde de toplum düzeninin en temel ilkesi mülkiyet çıkınca biraz canım sıkıldı. Çünkü sahip olmak eksilmektir dedi bir yanım. Rousseau gözlerime demokrasinin süslü perdesini gersede, içimdeki küçük esnaf modunda takılan haylaz anarşik yanım ‘tamam ammaaaa unutma, en temeli madde olan bir düzen bize göre değil, hadi Allah versin başka kapıya diye mırıldanın durdu’. Ne yapalım içimizdeki sesler bizim bir parçamız, ya da biz onların bir parçasıyızdır kim bilir?

    Bugüne kadar insanlar ve ilişkileri üzerine olan iç muhasebelerimde, metalaşmış ilişkiler, insan ilişkilerini ve çok daha fazlasını “şeylere” indirger endişesi vardı hep, sağolsun Rousseau amcam daha da körükledi. Ama ossun, vatan sağolsun!

    Nessee lafı fazla geveledim. Velhasılı kelam keşke daha önce gökten kafamıza Rousseau’nun toplum sözleşmesi yağsaymıştı da ben de daha önce okusaymıştım.