• "Bireysel psikoloji ile sosyal psikoloji ya da kitle psikolojisi arasında ilk bakışta bize son derece önemli görülebilecek çelişki, biraz daha yakından incelendiği zaman keskinliğini büyük ölçüde kaybeder."
  • Çocuklarımızı nasıl eğiteceğiz? Bu belki sosyal yaşamımızın en büyük, en önemli sorusudur. Bireysel psikoloji bu konuya katkı yapacak yoğun çalışmalar içindedir...
  • 320 syf.
    ·Puan vermedi
    SIRADAN BİR İNSAN NASIL ZALİMLEŞİR?

    1-Nazi Almanya'sında HİTLER'in zulüm politikasının belirlenmesinde önemli katkıları olan ve "Yahudi Uzmanı”, diğer deyişle "Soykırım Uzmanı" adı verilen Alman subayı Adolf Eichmann'ın hayat hikayesinin bu günlere bakan bir yönü var.

    2- 26 yaşında Avusturya Nazi Partisi’ne üye olan Adolf Eichmann 14 ay askeri eğitim aldı. 1934 Eylül ayında Himmler’in SD (Güvenlik Servisi)’ni açmasıyla kendini gösterme fırsatını yakaladı.

    3-1935 yılının başında Yahudi problemi ile yakından ilgilendi. Avusturya’nın Almanya ile birleşmesinden sonra Viyana’dan çıkış izni verilen Yahudileri Almanya'daki toplama kamplarına aktarmadaki başarısı ile dikkatleri üzerine çekti

    4-Başarılı ve gayretliydi. Kendisine verine emirleri fazlasıyla yerine getiriyor. Asla sorgulamıyordu. Çalışkanlığı ile taktir topladı ve Gestapo’nun Yahudi sorunu bölümünün başına geçti. 6 yıl boyunca “Nihai Çözüm” projesinin karargahının sorumluluğunu yürüttü.

    5-Nihai Çözüm, Yahudi nüfusun kitleler halinde yok edilmesini amaçlayan projenin kod adıydı. 1941 yılında toplama kamplarının yenilenip elden geçirilmesi, yeni kampların açılması, gaz ve tren sistemlerinin geliştirilmesiyle bizzat ilgilendi.

    6-20 Ocak 1942 yılında artık o “Yahudi Uzmanı”, diğer deyişle "soykırım uzmanı" haline gelmişti. “Nihai Çözüm” projesinin uygulayıcısı olarak yıllardır Yahudi sorunu ile yakından ilgilenmişti.

    7-Himmler’den sonra gelen en büyük "Yahudi uzmanı"ydı. Himmler Eichmann’a dozajı arttırma emrini verince hiç tereddüt etmeden Mobilize Ölüm Birlikleri’ni kullandı.

    8-Binlerce insanın ölüm emrini veren Eichmann aslında fazlasıyla normal bir insan sıradan bir devlet memuruydu. İyi bir aile babasıydı. Eşi ve çocuklarına düşkündü. Sakin bir özel hayatı vardı.

    9-Dünyanın en sıra dışı cinayetlerinden sorumlu olan bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ile işlemişti.

    10-Nitekim Soykırım sırasında Gestapo Yahudi ofisi yöneticisi olarak Avrupa'nın her tarafından getirilen Yahudileri toplama ve imha kamplarına nakletmekle görevli olan Eichmann mahkemede kendisini "Ben bana söyleneni yaptım" diyerek savunmayı tercih etmişti.

    11- Mahkemede yaptığı kanlı zulümleri "Ben emir kuluyum ben sadece bir enstrümandım, kararları ben vermedim', "Ben sadece üstlerimin bana verdiği görevleri yerine getirdim" diye savunması üzerine Hakim "Siz bir sekreter miydiniz, yoksa bir Nazi subayı mı?" diye soracaktı.

    12- Bu yargılamaları izleyen Politik Teorisyen Hannah Arendt, Eichmann'ın savunmasından ve hayatından yola çıkarak "zulüm dişlilerinin ve zalim idarecilerin" emirlerini yerine getiren diğer görevlilerin ruh halini şu cümleler anlatır:

    13-"Kötülüğün sadece zalim ruhlu insanlar tarafından yapılan bir fiil olmadığını,şartları sağlandığında ve yeterli motivasyonla sıradan insanların da korkunç zulümleri soğukkanlılıkla yapabilecek potansiyele sahiptir.

    14-Nazi toplama kamplarından sağ çıkanlardan biri olan yazar Simon Wiesenthal , ‘İntikam değil Adalet’ adlı kitabında, Eichmann’ın yaptıkları ve savunması ile dünyanın, ‘masa başı zalimlerinin de varlığının farkına varmasına yardımcı olduğunu’ yazar.

    15-Eichmann'ın kanlı eylemleri "Zulmetmenin ve zalimliğin, psikopatlara, fanatik sadistlere özgü olmadığını verilen kanunsuz emirleri sorgusuz sualsiz yerine getiren sıradan bir insanın da zalim olduğunu göstermiştir.

    16-Eichmann’ı yönlendiren ana düşünce aslında Nazi ideolojisi değil, profesyonel kariyer endişesi ve terfi beklentileri, amirlerinin gözüne girme isteğiydi.

    17-Çevrenize biraz dikkatli baktığınızda bu ruh halinde binlerce insanın otoritenin buram buram zalimlik ve zulüm kokan emirlerini uygulamak için nasıl gayret ettiğini göreceksiniz.

    18-Eichmann, mahkemede sadece emirleri yerine getirdiğini ve böylece sadece emirlere değil kanunlara da uyduğunu dile getirerek, yaptığı zulümlerden sorumlu tutulamayacağını zannetti.

    19-Küçük kişisel çıkarlarına odaklanmış, terfi derdindeki insanlar, nasıl büyük bir zulmün dişlisi haline geldiklerini fark ettiklerinde genellikle çok geç kalmış olurlar.

    20- Bireysel olarak zararsız ve normal bir hayat yaşadıkları halde, topluluk olarak ahlaksız ve zalimce bir yıkıcılığın parçası olabilen insanlar için kullanılan “Little Eichmanns (Küçük Eichmann’lar)” tabiri de sosyal psikoloji literatürüne Eichmann’a atıfla girmiş oldu.

    21- Unutmadan hatırlatalım ki "Profesyonel kariyer endişesi ve terfi beklentileri, amirlerinin gözüne girme isteğiyle...." insanlara zulüm yapanlar ve binlerce insanın hayatını karartanlar soykırım ve işkence suçlarında zaman aşımı yok.

    22- Peki sıradan insanların nasıl zalimleştiğinin somut bir örneği olan Adolf Eichmann'a ne oldu...

    23-Savaşın üzerinden ikinci dünya savaşının üzerinden 15 yıl geçtikten sonra 11 Mayıs 1960'de sahte kimlikle Buenos Aires üzerinde Ricardo Klement adına düzenlenmiş sahte kimlikle yakalandı.

    24- Nihai Çözüm’ün mimarlarından ve Yahudi Soykırım Uzmanı unvanlı Adolf Eichmann İkinci Dünya Savaşının üzerinden 17 geçtikten sonra 31 Mayıs 1962’de Ramla Cezaevi’nde asılarak idam edildi.

    25- Adolf Eichmann'ın MOSAD tarafından yerinin belirlenmesi ve kimliğinin deşifre olmasında oğlu Klaus'un kız arkadaşına babasının Nazi maceralarını övünerek anlatması etkili oldu. Bilmediği nokta ise kızın ailesinin 1938’de Almanya’dan göç eden yarı Yahudi bir aile olduğuydu.

    26- AİLESİNE daha iyi bir hayat sağlamak için otoritenin bütün emirlerini büyük bir özveri ile yapan ve zalimleştikçe zalimleşen Eichmann'ı idama götüren bilginin ailesinden çıkması da ilginç bir aneknot olarak kaldı tarihin sayfalarında...
  • 192 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği


    Ulaş Başar Gezgin


    Ekim Devrimi öncesinde bilim-kurgu romanlarına da ütopya yazınına da bir ilgi oluşmuştu; ancak ütopyanın bilim, teknoloji ve felsefenin yarı-gerçekçi sacayağına oturtulup bir gelecek umuduna çevrilmesi çabası en çok da, sosyalist bir bilim insanı olan Aleksandr Bogdanov’un (1873-1928) 1908 tarihli ‘Kızıl Yıldız’ adlı romanında görülüyor. Günümüzde bilim-kurgu anlatıları, çoğunlukla, varolan olguların aşırılığa doğru uzatılmasıyla, örneğin insanların daha uzun yaşamaları, daha hızlı yolculuk edebilmeleri, yemek yemek yerine hap içilmesi vb. ile öne çıkarken, ‘Kızıl Yıldız’ gibi az sayıdaki siyasal bilim-kurgu anlatılarında siyasal düzenin bir bütün olarak değişimine tanık oluyoruz. Kimilerinde kötüye giden ve okuru/izleyiciyi “tehlikenin farkında mısınız?” diye uyaran ve hatta korkutan ya da varolan dünyanın aslında ne kadar iyi olduğuna okuru/izleyiciyi ikna etmeye çalışan distopyaların (kabus ülke anlatıları) yanında okura/izleyiciye gelecek güzel günler olabileceğini (“güzel günler göreceğiz çocuklar” misali) muştulayan, ama onları boş umutlarla oyalamayan ütopyalar da (düş ülke anlatıları) bulunuyor.[ Bkz. önceki bölüm. ] Bu distopyalar-ütopyalar bağlamında, ‘Kızıl Yıldız’ örneğine bakalım.


    Anlatıda Ortam-Kişilik-Olay Formülü

    Başkahramanımız gizli bir bilim topluluğuna davet edilip Mars’a yolculuk yapar. Uzay mekiği, sanki bugün yazılmış kadar gerçekçi bir dille kaleme alınır. Hatta Dünya’nın uzaydan nasıl göründüğüne ilişkin betimlemeler, insansoyu uzaya çıkmadan önce kitapta yer aldığı için önem taşıyor.

    ‘Kızıl Yıldız’ kurgusal açıdan başarılı bir yapıt. Bu türde sık görülen yanlışlara düşmüyor:

    “Ütopik yapıtlar, ortamı anlatmaya ağırlık veriyor; ancak, bu ağırlık, olay sayısının az olmasıyla birlikte geldiğinde, belgesel ve ansiklopedi tadında bir sıkıcılık ortaya çıkabiliyor; kişiliklerin yüzeysel olarak ele alınmasında ise, ‘uzay operası’ olarak adlandırılan, uzaya ilişkin Brezilya dizilerine dönme riski bulunuyor. Bu uzay operası riski, yapıtlarda daha az görülse de, ekranda, bol efektli ve bol ikili ilişkili sabun köpükleri olarak karşımıza çıkıyor.” (Gezgin, 2013)

    ‘Kızıl Yıldız’daki Marslı kişilikler derinlikli bir biçimde veriliyor. Metin, Menni’nin, Netti’nin, Sterni’nin, Letta’nın, Enno’nun ve Nella’nın kişilik özelliklerini birbirlerinden rahatlıkla ayırt edebilmemizi sağlıyor. Sabun köpüğü türünden ikili ilişkiler ise, romanda nadiren yer alıyor. Ortam anlatımından çok toplumsal yaşantının betimlenmesi öne çıkıyor. Gerçi, bunun tersini ileri süren araştırmacılar da var (örneğin, Adams, 1989, s.4). Onlar, ütopyaların bol bol ortam anlatımıyla okuru sıktıklarını; ilgi uyandırmak içinse, kurguya aşk, cinayet, bunalım vb. gibi melodramatik öğeler kattıklarını öne sürüyorlar. ‘Kızıl Yıldız’da bu üçlü kullanılsa da, ortam, belgesel doğrudanlığında verilmiyor; onun yerine, toplumsal ilişkilere yediriliyor. Başkahramanın dediği gibi:

    “Mars’taki kendine özgü bitki ve hayvan türlerini ya da Mars’ın temiz ve berrak, nispeten seyreltik ama oksijen bakımından zengin atmosferini ya da zayıflamış bir Güneş’in ve küçük ay’ların, iki büyük ve parlak akşam ve sabah yıldızının, yani Venüs ve Dünya’nın yer aldığı yeşile çalan bir renkteki derin ve karanlık gökyüzünü anlatmaya burada zaman ve yer ayıramıyorum. O zaman garipsediğim ve yabancıladığım, şimdi ise rengârenk anılar içinde hoşuma giden ve değer verdiğim bu şeylerin anlatacaklarımla sıkı bir ilişkisi yok. İnsanlar ve insanların ilişkileri benim için her şeyden daha önemli; ve bütün bu fantastik ortamda en masalsı, en gizemli olanlar asıl bunlar.” (s.59)


    Mars da Sorunsuz Bir Yer Değil!

    Marslı çocuklar, yaparak öğrenme yaklaşımıyla eğitim görüyor. Yaş grupları birbirlerinden ayrılmıyorlar; birbirlerinden öğrenme ilkesi sözkonusu (s.72-82). Mars’taki üretim planlamasına tanık oluyor (s.64-72), sanat müzesini geziyoruz (s.82-87). Marslıların uyaklı şiirleri dolayısıyla, şiir anlayışının tartışmaya açıldığını görüyoruz (s.88-89). Mars’a sosyalizm gelmiştir ama ‘insanlığın’ trajedisi bitmemiştir. Sınıf savaşları bitmiş olsa da; Marslıların doğayla savaşımı çetin bir biçimde sürmektedir. Marslıların geldikleri ileri düzey, onları aynı zamanda doğal kaynakları tüketme noktasına getirmiş ve onları çeşitli ikilemlere sürüklemiştir (s.89-93). Dolayısıyla, aslında kitaptaki ütopya tam anlamıyla bir ütopya değildir. Marslılar mutludur ama başka türden bir mutluluktur onlarınki. Hatta Enno, kahramanımıza, Dünya yolculuğundan birkaç gün önce, yaşamına son verme noktasına bile geldiğini söyler (s.92-93). Yeni toplumda akıl hastaları vardır (s.95). Mars’ta şiddet de son bulmamıştır; ancak insanlar, sınıflar ve devletler arası savaşlar son bulmuştur. Dolayısıyla, yazarın, ütopyada bile, doğal kaynaklar sorununu ve bireysel sorunları göz ardı etmeyecek kadar gerçekçi bir toplum betimlemesi yaptığını söyleyebiliriz. Onunki, ne bir ajitatif propaganda anlatısı ne de pembe panjurlu bir ev vaadi...

    ‘Kızıl Yıldız’da ölüm döşeğinde olanlar, güzel manzaralı, bol sanatlı odalara alınıyorlar ve ötenazi hakları var (s.97). Ötenazi biçimindeki özkıyım, yaşlılarda yaygın; gençlerde ise özkıyım az görülüyor, fakat yine de var (s.98). Enno’nun yaşamına son verme girişimini az önce anmıştık (s.127). Yazarın bir kez daha bireysel sorunların tümünün toplumsal sorunların çözümüyle kendiliğinden ortadan kalkacağı biçimindeki kolaycılığa ve iyimserliğe düşmediği görülüyor. Kuşkusuz, bu, bireysel sorunların çoğunu çözecek ama hepsini değil.

    Başkahramanımız Lenni, Mars’ta psikolojik olarak rahatsızlanıyor ve uzun bir iyileşme sürecine giriyor (s.106-114). Bu süreçten bir aşkla çıkıyor. Sevdiğinin uzay yolculuğu için gerekli kaynaklarla dolu Venüs’e giden ekibe katılmasıyla gelen ayrılıkla birlikte, Lenni, Mars’ta bir proleter gibi yaşamaya karar veriyor ve bir giysi fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlıyor (s.119-124).


    ‘Kızıl Yıldız’, Ütopya mı Distopya mı?

    İlerleyen sayfalarda kitap, ütopyadan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor. Başkahramanımız Lenni, Marslıların 30 yıl sonra kaynaklarının tükeneceği gerçeğiyle karşı karşıya olarak iyimser ifadeyle “Dünya’ya mı Venüs’e mi göçelim?”, kötümser ifadeyle ise “Dünya’yı mı Venüs’ü mü ele geçirelim?” sorusu üstünden hummalı bir tartışma yürüttüğünü öğreniyor (s.139-160). Dünyalıların tümünün Marslıların Dünya’ya yerleşebilmesi için yok edilmesi söz konusu ya da onlara sosyalist ilkeler ışığında Marslı gibi yaşamanın öğretilmesi... Yani “ya yok ol ya da bana benze” taktiği... Sosyalizmin Dünya’nın kendi sınıfsal dinamikleriyle değil Marslıların zorlamasıyla getirilmesi gibi uçuk bir çözüm ileri sürülüyor. Neyse ki sonuçta etik nedenlerle (bunları Netti temsil ediyor) ve teknik nedenlerle (bunları ise Menni temsil ediyor) Venüs’te karar kılınıyor (s.160), sonraki bir gelişmeyle herşeyin tersine dönme olasılığı belirene kadar (s.166).

    Başkahramanımız Lenni, son bölümde kendini Dünya’da bir akıl hastanesinde bulur. İyileşmesi aylar hatta yıllar sürecektir. Bu arada devrim olmuştur; köylülerin desteğini alamayan bir işçi devrimidir bu ve bu nedenle zikzaklı ilerlemektedir (s.176-177).

    Para, zorunlu çalışma ve tüketim kısıtlamalarına bu ütopyada yer yok (Wegner, 2002, s.104); ancak bu üçlü çok üstünkörü geçiliyor. Ütopyanın bir dünyayı ele geçirme planına evrilme olasılığı, onu Dünya’nın geleceği olmaktan da çıkarıyor (Wegner, 2002, s.108). Tam da bu bağlamda şu soru sorulabilir: Bogdanov’un bu romanı yazmaktaki amacı neydi? Rus devrimcilerine ve işçi sınıfına nasıl bir sosyalizm kurulabileceğine dair bir model sunmak mı? Öyle ya, Mars düzeni, üretim araçlarının ortak mülkiyeti gibi birçok sosyalist öğeyi taşıyor. Ama aynı zamanda, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu düzenin de başka gezegenleri ele geçirmeyi düşünecek kadar büyük bir kaynak kıtlığı ya da daha güncel bir ifadeyle sürdürülemezlik barındırdığını görüyoruz. Marslıların mutlu olmasını bekliyoruz ama öyle değiller. Dahası, Lenni’nin ancak gizlice ulaşabildiği tartışma kayıtları örneğinde olduğu gibi, ‘devlet sırrı’ gibi durumlar da gözlemleniyor (Ferns, 1999, s.163). Sosyalizm düşmanı mıydı öyleyse Bogdanov? Değildi, sosyalizmin ötesinde insan uygarlığının yarattığı çeşit çeşit soruna (bunlara bugün “endüstri-sonrası toplumu sorunları” diyoruz) dikkat çekiyordu; bu anlamda sosyalist ütopya yazınını ileri bir noktaya taşıdığını söyleyebiliriz (Graham, 1984, s.241-242).

    Öte yandan, Bogdanov’un ‘Kızıl Yıldız’ı kaleme aldığı yıllarda çokça Mars kitabı ve bilim-kurgusu yayınlandığını da gözden kaçırmamak gerekiyor (Adams, 1989, s.5). Yazar, Wells gibi yazarları izliyor olmalı; ancak Bogdanov’a kadar olan bilim-kurgularda siyasal bir bilinç göremiyoruz ve ağırlık, ilgi çekmeye yönelik. Bu yönüyle, Bogdanov’un kendisinden sonra gelen çeşitli bilim-kurgu yazarlarını etkilediği düşünülüyor.


    ‘Kızıl Yıldız’ın Sosyal Psikolojisi

    Mars ütopyasında hiyerarşi yok denecek kadar az. Ancak başka gezegenlere gözlerini diktiklerinde bu eşitlik ortadan kalkıyor. Diğer bir deyişle, bizcil (iç-grup) bir eşitlik anlayışı var; kapsayıcı kimlik inşası sözkonusu değil. Ayrıca, ‘Kızıl Yıldız’da adı konulmadık bir sosyal psikolojik yorum var: Dünyaya yönelik bir Marslı işgalinde tüm insanların kendi aralarındaki farkları unutup tek bir güç olarak direneceği gerçeği (Wegner, 2002, s.109). Bu ‘ortak düşmana karşı tek vücut olma olgusu’nu ‘Kızıl Yıldız’dan çok sonra gün yüzü gören ‘Maymunlar Cehennemi’, ‘Kovboylar ve Uzaylılar’ ve ‘Çocukluğun Sonu’ gibi filmlerde de görüyoruz (bkz. Gezgin, 2016b).

    ‘Kızıl Yıldız’daki bir diğer sosyal psikoloji izleği ise, şaşırtıcı bir biçimde kültürlerarası ilişkiler ve uyum(suzluk) olarak karşımıza çıkıyor. ‘Şaşırtıcı bir biçimde’ diyoruz çünkü Marslı sosyalistler Dünyalı sosyalistin Mars sosyalizmine kolaylıkla ayak uydurabileceğini düşünüyorlardı ve öyle olmadı. Lenni, Marslılara Dünya’yı anlatmak yerine Mars’ta işçi olmayı yeğliyor. Ancak, bu, onun hem yalnızlaşmasına yol açıyor hem de işçilere gönül vermekle birlikte asla bir işçi ol(a)mamış bir küçük burjuva olduğu gerçeğiyle yüzleşmesine. Mars’ta yaşarken, Dünya, onun geçmişi oluyor, bu durum, Dünya’yla iletişiminin olmamasıyla da pekişiyor; Mars ise, geleceği... Ama tam da bu geçmiş-gelecek terazisi onu bunalıma sürüklüyor. Dolayısıyla, ‘Kızıl Yıldız’, gurbet, sıla, göçmenlik, kimlik, aidiyet vb. gibi kavramlar üzerinden yorumlanmaya açık. Zaten sonuçta ortaya çıkan da, Mars sosyalizminin Dünya’nın geleceği olmadığı ve Dünya’nın sosyalizminin daha farklı olacağı oluyor. Dahası, kitabın 1924 baskısına eklenen ve Dünya’da mahsur kalmış bir Marslı’nın ağzından yazılmış olan şiir de kültürel farklar ve bizlik algısı açısından bol bol malzeme sağlıyor.


    Sonuç

    ‘Kızıl Yıldız’ın Ekim Devrimi öncesinde de sonrasında da çok sayıda baskı yapması, onu incelenmeye değer kılıyor. Yapıtı yapısal olarak çözümlediğimizde başarılı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Ütopya yapıtlarında sıkça rastlanan hatalar, ‘Kızıl Yıldız’da görülmüyor. Kitap, endüstri sonrası toplumların sorunlarını öngörmesi ve bireysel sorunları toplumsal sorunlara indirgememesi dolayısıyla türünün sonraki örneklerinden ayrılıyor. Diğer bir deyişle ‘Kızıl Yıldız’ tek bir nedenle değil çok sayıda nedenle türünün öncüsü niteliğini taşıyor. Ütopyayla distopyanın bir süre sonra içiçe geçtiği metinde, ütopik sosyalistlere özgü ‘hayaller alemi’nde yaşayıp güncel gerçeklerden kaçmak söz konusu değil; çünkü Bogdanov’un ütopyası distopik öğeler taşıyor. Son olarak, ‘Kızıl Yıldız’ın grup oluşumu ve gruplararası ilişkiler ekseninde sosyal psikolojik açıdan yorumlanmaya açık bir metin olduğunu da belirtelim.[ Bu yazıda ‘Kızıl Yıldız’ın devamı ya da kurgusal olarak öncülü niteliğindeki ‘Mühendis Menni’ye değinilmedi; bunun temel nedeni, bu yapıtın ütopik/distopik olmaktan çok kurmaca-tarihsel bir nitelik taşımasıdır.]



    Kaynakça

    Adams, M.B. (1989). “Red Star”: Another Look at Alexandr Bogdanov. Slavic Review, 48, 1, 1-15.

    Bogdanov, A. (2015). Kızıl Yıldız (3. basım). Rus.çev. Ayşe Hacıhasanoğlu. İstanbul: Yordam Kitap.

    Ferns, C.S. (1999). Narrating Utopia: Ideology, Gender, Form in Utopian Literature. Liverpool: Liverpool University Press.





    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • bireylerin ruhsal yaşamlarına şaşmaz ve değişmez bir biçimde bir örnek, bir obje, bir yardımcı veya bir rakip olarak başka insanlar da dahil olur; dolayısıyla da en başından beri, bireysel psikoloji, kelimenin genişletilmiş fakat haklılığı kesinlikle su götürmeyecek bir anlamında aynı zamanda sosyal psikoloji kimliğini de taşır.
  • 208 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap adı: Ruhun İnşası
    Alt Başlık: Sıra dışı Psikoterapi Vakaları
    Yazarı : Mustafa Gödeş
    Yayınevi: Kanon Kitap
    Baskısı :1. Baskı / Eylül 2019 / 206 Sayfa
    Barkodu: 9786058051041

    Kitap inceleme yazılarımı okuyanlar hatırlayacaklardır. Kitaplardan alıntı yapmıyorum ve özet çıkarmıyorum. Kitabı neden okumanız gerektiği üzerinde duruyor, bu niyetimi gerekçelendiriyorum.
    Kitaptan yakaladığım ruhu, atmosferi sizlere aktarmaya çalışıyorum. Genel anlamda konuya ilgi duyanlar, konularına göre bölümlere ayırdığım “Kitap İnceleme Yazıları” adlı kitabımı okuyabilirler.
    Bu kitapta birbirinden farklı sorunlar için psikoterapi desteği almak isteyenlere uygulanan, beş farklı vakanın terapi süreçleri incelenmiştir.
    Öncelikle, “bu tür kitapları neden okumalıyım” sorusunun cevabını aramaya çalışalım. Öncelikle kendi davranış sorunlarımızı, algı hatalarımızı, törpülenecek, güncellenecek, izole edilecek bilgi ve bilinç yapımızı tespitte bize yardımcı oluyor. Sabırlı, tahammüllü, özverili, öngörülü, mantıklı,olgun, empatik bir yaşam tarzının kapısını aralamanın yolu, bu tezgâhtan geçiyor.
    “Psikoterapi, narkozsuz bir ameliyattır” yazıyor kitapta. Demek ki tedavi için bilincimiz açık olacak, bizi duygu ve düşünce dünyasından uzaklaştıran, uyuşturan nesne ve söylemlerden uzak duracağız.
    Psikoloji kitabı okumakla terapist, sosyoloji kitabı okumakla sosyolog, felsefe kitabı okumakla filozof, hukuk kitabı okumakla hukukçu mu olacağız? Elbette hayır. Okuma çeşitliliğimizi genişleterek, anlam, mutluluk ve aidiyet arayışımızı daha sağlam bir zemine oturtarak, iletişim sorunlarımızı asgariye indirebiliriz.
    “Atın ölümü arpadan olsun” “batan gemi yan gider” “nereden ince ise oradan kopsun”
    “her koyun kendi bacağından asılır” gibi toplumsallaşma çabalarını zehirleyen, bireysel mutluluk bile sunamayan sözlerin ne kadar gereksiz olduğunu tespit etmiş olacaksınız.
    İdol, kurtarıcı, lider, bilge, büyük sanatçı ve benzeri abartılı tanımlarla bize kalıp davranış ve düşünce dayatıldığını, bireyselleşme ve bilimsel düşünceyi, hür yaşam alanını ne kadar kısıtladığını gözlemlemiş olacaksınız. Başarı, sorumluluk, hata, övgü, övünç, ceza ve sınırlamanın; istisnasız tüm insanlar için aynı şartlarda ulaşılması/uygulanması gereken olgular olduğunun idrakine varacaksınız.
    Kırk yıldır kitap okuduğum ve yazdığımı belirtsem de son on yıldır okuma çeşitliliğimi artırınca
    ne tür gerçeklerden mahrum kaldığımı üzüntü ile belirlemiş oldum.
    Bu okuma çeşitliliği psikoloji ile başladı. Sosyoloji, felsefe, mantık, hukuk, edebiyat, tarih, kalite ve kurumsal gelişim kitapları ile devam etti.
    Psikoloji kitaplarından, yerli yabancı eserlerden fazlasıyla istifade ettim. Tercüme eserlerin, bizzat yazarın duygusunu, algısını, gözlemini, vurgusunu yansıtması mümkün değil. Kültür, medeniyet, coğrafya, dil, imge, anafor, mecazi anlatım farklılıklarımız var çünkü. Her ne kadar tercüme edenler, bilime vakıf insanlar olsa da yerli bir yazardan aldığınız/ sağdığınız duygu ve düşünceyi karşılayamıyor.
    Ruhun İnşası kitabının apayrı bir dili, üslubu, mantığı, akıcılığı var. En çok bilgi edindiğim, mantık yakaladığım, duygularımı beslediğim, samimi bulduğum, gerekli ve akıcı bulduğum kitapların arasına girdiğini belirtmem gerekiyor. Kitaptan beklediğimden fazlasını buldum. Sayın yazarın 36 yaşında bize yansıttığı edebi dili, mantık kurgusu, sabrı, mesleki deneyim ve prensipleri, tutarlı gözlemleri; ayrıca bilimsel tez, akademik araştırma ve merak konusu açıkçası.
    Eğer bu konuda bir istatistik çalışması yapılmıyorsa, Sağlık Bakanlığı’na bir öneri sunmak istiyorum.
    Resmi ve özel çalışan tüm psikoterapist, psikiyatrist, psikolog ve psikolojik danışmandan, anlık vaka verileri alınarak istatistik bilgileri hazırlanmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
    Danışanların kişisel verileri ve mahremiyetleri kesinlikle ihlal edilmemelidir.
    Şehir ve coğrafi gölgelere bazında, aylık ve yıllık olarak, psikoloji biliminin çalışma, tedavi ve araştırma alanına giren; tüm davranış bozukluğu, duygu durum bozukluğu, akıl ve ruh sağlığı istatistiklerini görmek istiyorum.
    Bu konu tüm ekonomik yatırımlardan, siyasi söylemlerden, teknolojik gelişmelerden, ideolojik vaatlerden çok çok önemlidir. Toplumun yapı taşı, vatanın sahibi, sorumluluk, hak ve ödevleri olan
    bireylerin ruh ve bilinç cevherinin nereye doğru evrildiğini görmek en doğal hakkımızdır.
    Ve bu veriler, vakaların kaynağının neler olduğu, çözüm önerileri; daha önce eserlerimde önerdiğim
    “Ulusal Sosyal Bilimler Şurası” türü bir toplulukta masaya yatırılmalıdır.
    Hatta bu çalışma Dünya Sağlık Örgütü öncülüğünde tüm dünya ülkelerinde yapılmalıdır.
    Hastanede/klinikte muayene edip, ilaç vermekle, bu tür sorunların tam çözülemediği gözlemlense de
    koruyucu, önleyici hekimlik, sosyal bilimler kapsamında, ön tedbirler alınmalıdır.
    Bir yurttaş olarak da ben, bilgi edinme hakkımı kullanarak, nasıl bir toplumda yaşadığımı öğrenmek, yaşadığım toplumun duygu durum, algı, acı, sevinç, bilinç ve zihinsel grafiğini, coğrafik dağılımı hakkında bilgi edinmek istiyorum.

    Samsun, 20.07.2020
    Ali Rıza Malkoç
    http://www.arm.web.tr
  • 240 syf.
    ·66 günde·Puan vermedi
    "Bireysel psikoloji" Adler'in psikolojisinin adı. Genelde 4-5 yaşlarında edinilen yaşama amacını bununla birlikte diğer insanlarla ilişkiler kurmaya başlamasıyla insanda oluşan aşağılık-üstünlük duygusu ve kendisini dengede tutmaya hedeflediği toplumsallık duygusu söz konusu edilmiş. Yazar yetersizlik duygusu içinde takınılan tavırları ortaya koymuş, bunun düşlerle-anne baba etkisi ile-çocukluk hatıraları ile alakasını inceleyip bu duygunun vücut pozisyonlarına ve yaşam tutumlarına etkisini incelemiş. Sonuçta bu yetersizlik duygusunun patolojik görünümlerini sıralamış:
    - eğitimde sorunlu çocuklar
    - yasaya aykırı davranışlar
    - sevgi ve evlilik sorunları
    - cinsel sorunlar

    Kitap Adler üzerine Oliver Brachfeld tarafından yazılan bir önsözle başlıyor Brachfeld Adler'in Freud ve Jung’un dahil olduğu “derinlik psikoloğu” sınıfında olup olmadığını tartışır. Bu konudaki görüşü şu şekildedir: “Aslında Freud'un psiko analizi, Jung'un analitik, Adler'in bireysel ve toplumsal psikolojisi her şeye karşın aynı ruh ve zekanın ürünüdür.” (sy 10)

    “Freud'un psikoanalizinin büyük kent insanına Jung’un analitik psikolojisinin henüz doğadan kopmamış taşra sakinleriyle ilkel yaşam üzerindeki kimselere, “lise öğretmenleri için bir psikoloji” sayılan Adler psikolojisinin ise orta ve küçük kentlerde oturanlara hitap ettiği söylenmiştir.” (sy 10)


    Organların yetersizliği üzerine çalışan Adler yetersiz organların zamanla güçsüzlükleri dengelemekle beraber olağanüstü başka fonksiyonları sağladığı görüşüyle Darwin’in egemen fikirlerine muhalif bir görüş sardetmiştir. (sy 13)


    Adler toplumsallık yasası ile yetersizlik duygusu arasındaki çatışmayı konu edinmiştir ve bu çatışmada erken çocukluk döneminde edinilen “yaşam amacı” fikri önemli bir etki gösterir. Saygınlık eğilim ve çabası insanın güvensizlik ve yetersizlik duygusunu yenme denemesi; nevroz ise bu denemenin başarısızlığa uğramasından ibarettir.

    Kolektif aşağılık kompleksine karşı savaştığını ifade eden Henry de Man, Adler’in “asabi karakteri”ni genişletip bir insan tablosuna dönüştüren Sartre, hatta Prof. Robert W. White’a göre Freud Adler’den etkilenen kimselerdir.

    “Freud 1911'de Adler'in “güvenlik eğilimleri” kavramını kabul etmeye yanaşmamışsa da aynı kavramı 1912 de “savunma mekanizmaları” adıyla alıp benimsemiştir. Öte yandan Adlerin “iç güdünün tersine dönüşümü” Freud’da “tepkisel oluşum”a Adler'in “temel doğrultu”su Freud!da “ben ideali”ne Adler'in “saldırı içgüdüsü” Freud’da “ölüm içgüdüsüne” dönüşmüştür.” (sy 19)

    1. Bölüm Bireysel Psikolojinin ilkeleri

    Bireysellik psikolojisinin insanın gelişme, çaba harcama, iş görme eylemi ile ortaya çıkan “gizemsel yaratıcı gücü” kavrama arzusundan bahseder. Bu yaratıcı güç amaca yöneliktir işte yaşamsal terslikler ve engeller karşısında varlığını korumaya çalışan bu yaşam gücü bir amaç düşüncesini yansıtır. Adler bu amaç düşüncesinin erken çocukluk döneminde belirlendiğini ve bu amacın yaşam boyunca belirleyii olduğunu ifade eder Amaç yaşamın yararlı tarafında kullanılırsa yararlı olacak, yaşamın zararlı tarafında kullanırsa zararlı olacaktır

    Adler anne baba etkisiyle ilgili olarak “hiçbir şımarıklığın sonsuza dek sürmeyecek” olmasından bahisle şımartılmış her çocuğun sonunda kendisinden nefret edilen çocuğa dönüştüğünü ifade eder.

    Çocukların doğum sıralarının psikolojilerini etkilerini ifade eden Adler'e göre ilk çocuk ikinci çocuk dünyaya gelir gelmez tahtından edilmiş hisseder, çevresinde bir rakibin bulunmasından rahatsızlık duyup rekabetten korkup çekinir ve iyi gelişemez. İkinci doğan çocuk baş kaldıran eğilim gösterir güç ve otorite dinlemez

    2.Bölüm: Kısıtlamaların Yenilmesi

    Aşağılık duygusunun belirtilerini ele alan yazar şu ifadeleri sıralar: “Zaman zaman bir insanın güçlüklerin altından kalkana kadar beklemeyi başaramadığı için sabırsızlandığını görürüz, ne zaman sürekli hareket halinde bulunan, bu arada şiddetli ruhsal çalkantı ve tutkulara konu olan kişilere görsek onların kendilerinde güçlü bir aşağılık duygusunu barındırdıkları söyleyebiliriz. Güçlükleri göğüs gerebileceğini bilen bir insan sabırsızlığa kaptırmaz kendini.” (sy 57)

    Bu minvalde değişik kişilik tiplerinden örnekler veren yazar içe kapanık bir insanı örnek göstererek. Böyle bir insanın kendisi için yarattığı ideali kaybetmemek için dar çevresinde çok şey başararak, sonunda üstünlük amacına ulaşmayı uman bir zaafla ma’lul olabileceğine işaret eder. Bu kişi bu sebepten ötürü diğer insanlardan ve çevrelerden uzak kalmak istemektedir.

    Yine güçlü bir aşağılık duygusu içinde yaşayan çocuklar, kendilerinden güçlü çocukları çevrelerinden uzaklaştırır, söz geçirebilecekleri çocuklarla oynamayı tercih ederler.

    Bu duygu durumunu “aşağılık kompleksi” söz öbeğiyle değil “aşağılık duygusu” ifadesiyle adlandırmanın daha doğru olacağını söyler yazar. Zira bu hal kişiliği baştan ayağı saran daha köklü bir haldir.

    Böyle kimselerin tedavi yönteminin “kendilerini teşvik edip cesaretlendirmek, asla morallerini bozmamak” şeklinde ifade eder.

    3. Bölüm Aşağılık ve Üstünlük Kompleksi

    Esasında bu iki duygu arasında bir çelişki değil bilakis bir tamamlama ilişkisi olduğunu ifade eder Adler.

    Son bulmayan bir üstünlük çabasından bahseden yazar. Hayat boyunca bahanelere sığınan insanlar bu yönde bir duyguyla kendilerini aslında görünenden daha akıllı-güçlü olarak gördükleri ama şartların onları engellediği yönünde bir duyguya hapsetmişlerdir. Yine suça yatkın insanların de duyguları kendilerinin başka insanların gözünde kahraman olduğu yönündedir.

    “Bir katil kendisine kahraman gözüyle bakarsa bu onun özel görüşüdür. Gerekli cesaretten yoksundur böyle bir kişi çünkü durumu öyle ayarlamak ister ki yaşamsal sorunların çözümü için kendisine yapacak iş kalmasın. Dolayısıyla suça yöneliklik, ilk çocukluk yıllarından kaynaklanan köklü bir bozulmanın belirtisi değil, bir üstünlük çabasının ürünüdür” (67)

    “Korkular içinde yaşamını sürdüren depresif insanlarda da aynı durumla karşılaşırız. Korkularını bahane ederek insan soydaşlarının başına zorba kesilirler. Oysa gerçekte başkalarına hükmetmek için korkularını alet ederler çünkü nereye gitseler çevrelerinde insan görmeden duramazlar. İnsan soydaşlarını kendi istekleri doğrultusunda bir yaşam sürmeye zorlarlar.” (67)

    Yazar kendilerini güçsüz hisseden çocukların ve erişkinlerin topluma yüz çevirmesini üstünlük kurma amacına yönelik insanın doğasına ait bir özellik olarak ele alıyor.

    4. Bölüm - Yaşam Üslubu

    Yaşam üslubu kişilerin alışkanlıkları, davranışları, yaşam kalıplarıdır. Yaşam üslubunun belirlenmesinde “insan tipleri” çalışmalarını yetersiz bulan Adler, her insanın kendine özgü olduğu üzerinde durur. Yaşam üsluplarında da temel paradigmasından ayrılmayan yazar birçok örnekle yaşam usluplarının da bize “üstünlük edinme” güdüsüyle ilgili bilgiler vereceğini söyler. Hastaya sorulacak “Ailenin birinci çocuğu musun, ikinci mi yoksa üçüncü mü?” sorusuna verilecek cevabın bir çok şeyi baştan aydınlattığını ifade etmiş.

    5. Bölüm İlk Anılar

    Yazar bu bölümde 4 ya da 5 yaşında gelişen yaşam üslubuyla geçmişe ilişkin anılarla şu andaki eylemler arasında var olan ilişkiye incelemiş.

    Bir kimsenin çocukluk anılarını hatırlamaması ya da hatırlamada duraksaması çocukluk döneminin hiç de hoş geçmediğinin işareti sayılabilir.

    Yazar ilk anıların bugünki eylem ve tutumların nedenleri değil yine amaca yönelik oluşturulan idealin göstergeleri olarak görmektedir. İlk anılar bu yaşama amacını/üslubunu gösteren iz ve işaretlerdir.

    6. Bölüm Vücut Devinimi ve Pozisyonları

    “Vücut pozisyonları kişinin tutumlarını yansıtır; en azından sıkı sıkıya bağlıdır onlara; beri yandan belli tutumlar da yaşam karşısında toplu tutumun dışavurumudur ki bunu da biz yaşam uslubu olarak adlandırıyoruz” (118)

    Adler burada ayakta duruş şeklinden yaslanmaya, uzaklık ve yakınlığa kadar beden posizyonları ile cesaret ve korkaklık, kıskançlık, erkeksel protesto, cinsel güçlükler başlıkları altında farklı tutumları değerlendirmiş.

    Örneğin baston yutmuş gibi aşırı dik yürüyen hakkında görünmek istediğinden çok daha az büyük ve güçlü hissettiği söylenebilir.

    “Örneğin hep desteklenmek isteyen bir çocukla ilgili bazı deneylere başvurabiliriz. Diyelim annesini sandalyeye oturtur, sonra çocuğu odadan içeri salarız. Söz konusu çocukların böyle bir durumda odadaki kimsenin yüzüne bakmadan doğru annesine gidip, ya annesinin oturduğu sandalyeye ya da annesine yaslandığını görürüz. Böylece çocuğun desteklenmek istediği yolundaki yargımız kesinlik kazanır.” (119)


    7. Bölüm Düşler ve Yorumlar

    Burada rüyaların insanın psikolojisini yansıtma özellliğine dikkat çeker yazar. Rüyalar da yine yaşam amacının birer göstergesidir. Örneğin;

    “Bir kimsenin yaşamın sorunlarının çözümünden kaçmak gibi bir amaç izlediğini bilirsek onun sık sık yere yıkıldığı düşler göreceğini de kestirebiliriz. Böylesine bir düş uyarı niteliği taşıyıp anlamı da şöyledir: "Daha çok ileriye gitme, eline yenilgiden başka bir şey geçmeyecektir." (136)

    8. Bölüm Eğitim ve Sorunlu Çocuklar

    Bu bölümde yazar “çocuklarımızı nasıl eğitiriz?” sorusunu soruyor, eğitimde aileden kaynaklanan etkileri ele alıyor. Akademik başarı gösteren ve ilgiye mazhar olan çocukların yanlış yaklaşımlardan ötürü toplumsallıkta yaşadığı sorunlara dikkat çekiliyor. Çocukların kardeşlerine göre doğum sırasının onun psikolojisine olan etkileri konu ediniyor.

    9. Bölüm Hatalı Yaşama Üslubu

    Burada üç yaşam sorununa değiniyor yazar: birincisi sosyal sorun, ikincisi meslek sorunu, üçüncüsü ise sevgi ve evlilik sorunu. Bunları birbiriyle ilintili olarak irdeliyor.

    10. Bölüm Yasalara Aykırı Davranış ve Toplumsallık Sorunu

    “Herkeste bir aşağılık duygusu bulunur, herkes başarı ve üstünlük peşinde koşar, gerçekte ruhsal yaşamı yapan da budur. Bazı insanlarda söz konusu komplekslere rastlanmayışının nedeni,onlardaki aşağılık ve üstünlük duygusunun toplumsallık duygusu, cesaret ve sağduyu mantığıyla sosyal bakımdan yararlı alanlara kanalize edilmesidir.” Buna göre yasalara aykırı davranış bu duyguların “kötü alana” taşınmasıyla ilgilidir.


    11. Sevgi ve Evlilik

    “Günümüzde evlilik yaşamına doğru dürüst hazırlanmış pek fazla kimseye rastlamayışımızın nedeni, insanın bir başkasının gözleriyle bakmasını, kulaklarıyla işitip, kalbiyle hissetmesini asla öğrenememesidir.” (202) savında bulunan yazar her insanın çocukluk günlerinden başlayarak karşı cinsiyetten ideal bir insan imajını yaşattığını söyler. Eş seçiminin de yine komplekslerin etkisiyle gerçekleştirdiğini söyler.

    “Sevgi ve evlilik sorularının içinden ancak sosyal uyum sağlamış kişiler çıkabilir. Bu alanda işlenen hataların büyük bölümü toplumsallık duygusunun eksikliğinden kaynaklanmakta, böyle bir eksiklik de ancak insanların kendi kendilerini değiştirmeleri durumunda giderilebilmektedir.” (213)

    Yazar evliliğin gerçekte toplumsal bir kurum olduğunu ileri sürmektedir.

    12. Cinsellik ve Cinsel Sorunlar

    Yazar yine bu alandaki sorunları da komplekslerle ilişkilendirip cinsel anomalilerin altında aşağılık-üstünlük duygusunun yattığını ileri sürer.

    “Cinselliğe aşırı önem veren, poligamiden, arkadaş evliliğinden ve bir süreliğine evlilikten söz eden kimseler cinsellik sorununun sosyal çözümünden kaçarlar. Sosyal uyum sorununu erkek ve kadının çıkarlarının dengelenmesi ilkesinden yola koyularak çözümlemekten yoksun bulunur, dolayısıyla bir takım hayali çözüm önerilerine kaçıp sığınırlar. Ne var ki en çetin yol, bazen en kısa yoldur.” (227)

    Adler toplumsal uyumu reçete göstererek kitabını bitirir.