• 80 syf.
    ·1 günde
    25 Kasım 2019 Pazartesi
    19:14
    Güngör Dilmen okuma etkinliği: #56846731

    Merhaba !

    Sanatımız, sanatçılarımız ve Güngör Dilmen üzerine biraz konuşalım.

    Baştan söylemiş olayım biraz uzun bir inceleme olabilir lütfen buraya kadar okuyanlar beğenip geçmek çözüm değil 10 15 dakikanız varsa alırım yoksa es geçin gitsin.

    Ülkemizde her şeyin "yerli" ve "milli"si var sadece sanatımızın ve tiyatromuzun yok kanımca.

    Bu okuduğum dördüncü kitabı ilk önce yazar hakkında genel bir bilgi almak isteyenler bu iletime bakabilir.
    #56065408

    Milenyum çağının insanları olan bizler sanatın ne olduğunu unuttuk. Toplum olarak tiyatroya körelmişiz, kendi kendimize yabancılaşmış kendimizi daima Shakespeare, Moliere, Gogol, Bertolt Brecht, Samuel Beckett, Moliére, Çehov... ya da biraz eskiye gidersek Sophokles'in eserlerinde arıyoruz.


    Arayalım, bu dünyaca ünlü insanların içinde kendimizi arayalım ama kendi sanatçımıza "ihanet" etmeyelim. Biz kendi sanatçımıza ihanet eden bir toplumuz, yaşarken çoğunu hiç bilmeyiz, öldükten sonra da bazılarına denk geliriz ve bu tesadüfi denk gelişin ufak bir anında "Vay arkadaş bizde varmış tiyatro yazan" deyiveririz.

    Vay arkadaş! Kuma gömülen kafalar azıcık yukarı kaldırıldığında ülkemizde neler varmış neler diyebilmek için bu kumu biraz eşelemek gerekir.

    Dedim ya biz milenyum çağıyız! Kumun altında kalan kafalarımıza"Telefon ve televizyona gömülen nesiller" göre: "Bizim sanatımız "Tik-tok" videoları, bizim sanatçılarımız da internet fenomenleri, Instagram ünlüleri, youtuberlar, bölüm başına 45 bin lira alan artistler, lanet olası bir seviyede olan Recep İvedik serileri ve Cin filmleri yönetmenleri vay arkadaş ne zengin bir sanatımız var bizim öyle!"

    Kumu eşeleyin, bakın neler çıkıyor etrafa mesela şu liste var daha da zenginleştirilmiş halini sunacağım ileride, bakın bakalım; kafanızı kaldırıp baktığınızda bu insanlardan kaç tanesi var sizin Milenyum çağınızda!
    #55936919



    Şu kumu biraz daha eşeleyin bakalım yerli tiyatro yazarlarımızdan kimse herhangi bir kum tanesi olarak çarpacak mi gözünüze çok değil birazını sıralayacağım:

    1. Güngör Dilmen
    2. Başar Sabuncu
    3. Orhan Asena
    4. Recep Bilginer
    5. Haldun Taner
    6. Yılmaz Onay
    7. Sema Göktaş
    8. Vasıf Öngören
    9. Cevat Fehmi Başkut
    10. Turgut Özakman
    11. Cahit Atay
    12. Adalet Ağaoğlu
    13. Ülker Köksal
    14. Turan Oflazoğlu
    15. Oktay Arayıcı
    16. Bilgesu Erenus
    17. Dinçer Sümer
    ...
    ...
    ...

    Kim bu yabancılar söyleyebilir mi? Milenyum çağında yetişenler ve Milenyum çağında körelen büyükler! Velhasıl biz kendi öz sanatçımıza sahip çıkmamış onları bir avuç sanatseverin ilgisine bırakmış, onları dışlamış, yaşarken tanımamış öldükten sonra da hiç anmamışız, biz buyuz kendimizi tanıyalım.


    "Zengin Mutfağı" deyince aklınıza ne geliyor? Aranızda illa ki bilen vardır, Malum ya büyük usta Şener Şen ve ekibi bu oyunla Anadolu turnesi yaptı bu sezon binlerce kişi izledi hemde en ön sıralar yani burjuvazimiz yüzlerce lira verip izledi iyi seyirler size! Ama kim bu eserin yazarını tanıyor genç bir yaşta 46 yaşında ani bir kalp krizi ile ölen Vasıf Öngören'i kim tanıyor, kim oyunlarını okumuş?

    " Rumuz Goncagül" yıllardır Devlet Tiyatrolarında 2017'de sadece Ankara'da iki üç ay kaldı gösterimde binlerce kişi sadece orada izledi ne keyifli bir oyun dimi güldünüz, eğlendiniz onun haricinde birkaç kez filmi de çekildi eskiden çok hoş, çok hoş! Ama yasakların yazarı, her oyununa sansür gelen, baskı yiyen yine de türk tiyatrosuna hizmet etmekten vazgeçmeyen "Oktay Arayıcı'yı" kimse bilmez kitabı ise yok olmak üzere çünkü onu biz yok ettik sadece izledik tiyatro sahnesinin perdesi inince her şey bitti!

    "Kantocu" diyelim mi hayatta olan bir sanatçımızın bu eser hatta ve hatta bir müzikal mükemmel değil mi? İzlemesi cidden çok hoş İzmir Devlet Tiyatrosu öncülüğünde geçen sezon turneye çıktı ama kitabını kimse eline alıp okumaz ne gerek var değil mi gelirse şehrimize izleriz bu kadar kolay. Kantocu kimin derseniz "Haldun Dormen''in...


    "Fazilet Eczanesi" "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" "Keşanlı Ali Destanı" gözlerinizin pasını silmiştir dimi yüzbinler! Tiyatro sahnelerini arşınladı ama Haldun Taner'in basılı eserlerini 80 milyonluk ülkede "yüzler"den başka okuyan olmadı


    "Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe", "Hürrem Sultan" sadece bu iki oyunu 2017'de izlediğim salonlarda bin kişiden fazla insan vardı iki seans ve aylarca sahnelendi ama kimse eline bir "Orhan Asena" kitabı almadı, bu siteye kitaplarını ben ekledim, ilk alıntıları da ben yaptım biz toplum olarak tiyatroyu elimizin üstünde tutarız canım! Biletleri 10 dakikada tüketiriz, bu bilgi doğru Devlet Tiyatrosu biletleri 5-10 dakikada tükenir ama oyunun akşamında 15-20 fotoğraf atarız sosyal medyaya bakın görün ulan ben gayet sosyal bir insanım entel takılırım siz cahiller izleyin de feyz alın! E ama Orhan Asena kim hangi kitabı var sizde acınacak halde olanlar oyununa gidip onu tanımayanlar değil mi geri kalanların zaten öyle bir sanat sıkıntısı yok!

    Yılmaz Onay'ın yazdığı ve çevirdiği eserler yıllardır sahnede Bertolt Brecht tiyatrosunu A'dan Z'ye bize aktardı kimsenin sahip çıkmadığı bir şekilde öldü gitti neden mi biz sadece seyrederiz! Okursak başımız derde girebilir izleyin onun bir oyunu var onu izleyin adı "Bir Sanatçının Ölümü"

    Gelelim artık günün yazarına "Güngör Dilmen" çoğu oyunu geçen sezonlarda sergilendi bu sene Devlet Tiyatrosu "Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını" oyunu ile onu yaşatıyor biz ise ne güzel gidip seyrediyoruz ama kitaplarının yarısının baskısı yok bilmiyoruz çünkü kimse almıyor. Hayatını sanata veren bu insanı da 70 alıntı birkaç paragrafı geçmeyen birkaç inceleme ile "onurlandırmışız" ha bu istatistiklerin yarısı bana ait kalan yarısı herkese!


    "Tiyatro oyununun iki yaşamı var. Sahne üstünde seyredildiği gibi kitap olarak da okunabilmeli. Tiyatro edebiyat değildir di-
    yenler çıkıyor. Ben tiyatronun saygın bir edebiyat türü olduğu inancındayım. Ülkemizde oyun okuma alışkanlığı yok."

    Güngör Dilmen

    Ben sanatçımıza bir konuda katılmıyorum. Ülkemizde yerli yazar okuma alışkanlığı yok oyun okuma alışkanlığı değil. Bal gibi oyun okunuyor bir Shakespeare bakın, Moliére, Gogol'a, Çehov'a, Beckett'e, Brecht'e bakım bakalım! Demek ki oyunlar okunur hadi gidin de kendi ülkelerinde izleyin bu oyunları nasıl oluyorda bizimkileri sadece sahnede izliyorsunuz onları da gidin izleyin biraz burjuvaziliğinizin seviyesi de artmış olur keyifli seyirler!

    "Canlı Maymun Lokantası"

    Güngör Dilmen'in bu oyunu yazmasına vesile olan olay bir canilik geleneğinin varlığı karşısında şok olmasıdır. Şöyle der:
    "1961 yılında Amerika’da Hong Konglu bir üniversite öğrencisi, o ülkede canlı maymunların beyinlerinin yendiği özel lokantalardan söz etmişti.
    "Görüntü çivi gibi beynime saplandı, acı veriyordu. Ondan kurtulmak için bu oyunu yazdım diyebilirim."

    Evet orada bu bir gelenek haline gelmiş ve bu geleneğe zenginliklerinin getirdiği fantazi üretme çabaları sonucu iştirak eden Batı'nın kapitalist patronları ve burjuvazisi büyük paralar sarf ederek bu lokantalara gidiyorlar.


    Canlı Maymun Lokantası Doğu-Batı mistisizm-kapitalizm karşıtlığı üzerine kurgulanmıştır. Sözde gelişmiş Batı'nın küstah istekleri ve Doğu'yu saf dışı bırakan sadece zevk ve süs aracı olarak gören anlayışına eleştiri oklarını yöneltir Dilmen. Oyunun batılı çifti Jonathan'lar gücü parada bulur ve Mistisizmin temsilcisi olan Çinli Ozan'a şöyle seslenir Bay Jonathan: " Ama siz de özgürsünüz... Çeki uzatana kadar"
    Doğu bir çek uzatılışına kadar aşağılanmış bir seviyede seyrederken hem paranın cazibesine kapılma hem de batıyı dışlama ikileminde olan Avcı Çoo bir yerde Bay Jonathan'a şöyle diyecek "Biz medeniyetin doruğunda iken siz mağaralarda çiğ maymun eti yiyordunuz" diye yakınır ama şimdiki Doğu Canlı Maymun Lokantaları açarak binlerce dolar karşılığında Batılılara Maymun beyni sunuyor ve o kadar canileşen insanlar bu insanlık dışı ayinlerinde genelde yavru maymunları seçiyor ve ağızlarını dahi kapatmadan yaptıkları işkencede o masum hayvanın çığlıkları ile zevk duyuyorlar! Evet bu insanlarla aynı dünyadayız!

    Jonathan çiftinin zihinlerinde Hong Kong egzotik bir manzaradan, otantik bir ortamdan öteye geçmeyecek vaziyette ve içinde bir süre kalınıp köşeye buruşturup atılacak, maddi zevklerin uğrak noktası haline gelen bir yer olarak kalacak bu Turistik bilgelik turundan sonra ülkelerine geri dönüp kurdukları maddi dünyada yaşamaya devam edeceklerdir.

    Oyunun başında 7 ortasında 17 sonlarında 27 çocuk sahibi diye gösterilen Mistisizmin temsilcisi Şair Wong Jonathan çifti için yakalanan Maymun'un kaçması üzerine ileri sürülür paranın gücünü bilen Jonathan Maymunlasan Wong'u elde edebilmek için adeta servet sürer ortaya burada Batı'nın maddi gücünün sonsuzluğu karşısında Doğu Mistisizminin direnme noktasını görüyoruz, 27 çocuğunun evde aç gözlerle yemek beklemesinin yanında çağının sorunlarına yenik düşüp duyduğu sorumluluğun altında ezildiği için kurtulma yolu olarak kendini feda etmeye ve içindeki ejderi serbest bırakmaya karar verir lakin bu kararı alırken yüklü miktarda bir çeki de almayı ihmal etmez.

    Biz Doğunun olduğu tarağı temsil eden Wong'un merasim öncesi söylediklerine, acılarına bir bakalım:

    "
    WONG

    "Beni de çağırsanız ya, Mister Jonathan cömert sofranıza eğilip kibarca üstten beynimin çığlık çığlığa bir parçasını ben de dişlesem. Yoo, sözlerime alınmayın rica ederim, siz yine beynimi başdöndürücü halayınıza çeşni katsın diye satın alan bir kralsınız. Her şey mutluluğunuz için Mister Jonathan!"

    WONG

    "Gözlerinizi açın diyorum, Mister Jonathan bakın, kara çanağın içinde sıkıyorum süngeri nasıl fışkırıyor renk renk yağlı sular, koyveriyorum bakın nasıl yutuyor onları yeniden kaç ağzın çiğneyip tükürdüğü salyalı artıkları ne iğrenç bir iştahla emiyor sömürüyor, püskürüyor yeniden. Soğuk şakaklarımın arasında sıkıyorum onu anlamsız görüntüler akıyor, vıcık vıcık karışıyor birbirine, kara çanağın içinde. Kişiliksiz bir çağın ortak beyni bu. Yeter, yeter!"


    WONG

    "Nasıl sessizce oldu bu iş.
    Sessizce mi? O sancılar, baş dönmeleri,
    koridorlarda türküsüz dansedişlerim?
    Piçler gibi, kendinden döllenen soylu piçler gibi bu edinilmiş rahimde, sinsi, nefret dolu
    deri ürperişli uzayda kendi zamanı oldu.
    Zorunlu yargıyı verdi titremeden:
    türkü tadlar, alışkanlıklar demek olan gövdemi yadsıdı, bir bir kopardı sevinç damarlarını özünün kıskanç istemini yarattı, yalnız kendini yaşıyor, beynim düşler fışkırtan bir ejder kesildi, Bay Jonathan.
    Bastığım yer çökünce bir gün dumansı,
    vaktin geldiğini anladım. Vakit?
    Geç kalmışım.."



    Güngör Dilmen'in bir röportajda verdiği bir demeç:

    Bütün mitoslarda dram vardır. Tarih olaylarıiçin de aynı şey
    söylenebilir. Önemli tarih olayları dramatiktir. Tarih bilimsel bir
    bilim değil. Yani hem bilim hem değil. Nasıl oluyor? Tarih bir
    yorum-bilim. Tarih oyunları da kritik durumlarda bütün toplumu
    etkileyecek bir karar verme, bir eyleme girişme sürecinde o ki
    şilerin iç dünyalarına inme çabası. Sözün kısası psikoloji. Ben
    tarih olayları içinde de mitolojide de insanı arıyorum ve bunda
    coğrafya, ülke ayrımı yapmıyorum. Şairimiz Tevfik Fikret: “Vata-nım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer” demiş. (vatanım yeryüzü milletim insanlık) Ben de o meşrebtenim. Ülke ve millet ayrımı yapmadan insanı arıyorum. İşte bu nedenle oyunlarımdan biri, Canlı Maymun Lokantası, hiç gitmediğim Hong Kong’da geçi-yor. Aynı özgürlük duygusuyla İspanyol-Meksika tarihine de eğildim: Ak Tanrılar (Moktezuma) tragedyasını yazdım. Oyunu yazarken hem İspanyol hem Meksikalı oldum. Bu tragedyada tarih ile mitologya içiçe. Yeni kıtada - kime göre yeni? - İspan-yol conquistadorlar ile Meksika kralı Moktezuma’nın karşılaş-ması. İki uygarlığın çatışması. Sürgüne gitmiş, yeniden gelmesi beklenen tanrı Quetzalcoatl (=Tüylüyılan) mitosu, tragedyanın eksenini oluşturuyor.


    Gerçekten insanı evrensel bir açıdan ele alan bu değerli tiyatro yazarımızı okuyalım, okutalım onun gibi niceleri de var. Bir sonraki Güngör Dilmen okumasını "Kurban" ile yapacağım buraya kadar okuyanlar için bir haberim var Toplu bir Güngör Dilmen okuma etkinliği yapalım diyorum bir arkadaşla da konuştuk dün umarım katılım sağlamak istersiniz benden bu kadar bir sonraki incelemede görüşmek üzere edebiyatla kalın!
  • 240 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Tarih: 2009
    Yer: İstanbul, Bakırköy
    Mekan: Caorusel avm Gloria Jean's Coffees, Bahçe bölümü sol sıranın en arka masası.
    İçecekler: Sade şekersiz filtre kahve (ben) ve White chocolate mocha.
    Konu: Farkındalık.
    Katılımcılar: Ben ve bir arkadaş. (ismi lazım değil) Tabii o zamanlar bekarım nerede akşam orada sabah modu:)

    Arkadaşıma dedim ki ''sence farkındalık bir lanet mi yoksa bir lütuf mu'' hemen yapıştırdı cevabı ''eğer farkındalığı kaldırabilecek bir zihin yapısına sahipsen lütuf, değilsen bir lanet''

    O an düşündüm acaba lanetlendim mi yoksa bir lütufla ödüllendirildim mi? Sonra araştırmaya karar verdim ve araştırma sırasında sevgili Krishnamurti ile tanıştım.

    Kris bana farkındalık düzeyinin aşamalarını ve hangi aşamalarda insanın zihninde neler olduğunu anlattı. O'nu okudukça önceden lanetli gibi gelen şeyler bir anda lütuf olarak zihnimde belirmeye başladı. Sanki realitenin kırılmaz kalkanı benim için inivermiş ve yıllardır depoladığım bütün bilgilerim gün ışığına çıkmış emrime amade olarak duruyorlardı gözümün önünde. ( tabii bunu bir tek ben görebiliyordum) Kris'in her hangi bir kitabı ile ilgili bir şey yazmak yerine onun zihin yapısını anlamak kitaplarının hepsi için fikir sahibi olmaya yetecektir. Çünkü düşünce yapısı hep aynı olan bir adamın kitaplarında sadece konular değişir ve her konunun başlığı zaten kitabın adı dır.

    Eminim herkesin dikkatini çekmiştir. Yolda yürürken sadece sesleri duymaya odaklandığınızda bir anda sesler çoğalır ve normalde farkında bile olmadığınız sesleri duymaya başlar sınız. Herkesin dikkatini çekmiştir dedim ama bence çekmemiştir yani herkes yolda yürürken dur şu seslere odaklanayım demez:)) Bazı insanlar hariç onların şu an evet ben dediğini duyar gibiyim. Tabii bu yazıyı buraya kadar okuyan saklı seçilmişler.:)

    Bir de hissiyat olarak farkındalık vardır. Mesela bir insanın samimiyetini ölçer siniz. Gülerken içten mi yoksa o an kendini gülmek zorunda hissettiği için mi güldüğünü anlar sınız. Ya da yalan söyleyen bir insanı anında mimler siniz. Düşünsenize kimse size yalan söyleyemiyor ve bu insanlar sizin bu özelliğinizi fark etse eminim hiç biri sizinle konuşmaz bile.

    Zihinsel olarak bu farkındalığı kaldırabilen insanlar ya asosyal olur (mesela ben) ya da olayı dalgaya alıp sosyal bir insan olarak herkesin yüzüne vurur fark ettiklerini.

    Bu kitabı okuyup anlayabilen ve hayatına uyarlayabilen herkes zihinsel mutluluğun yada farkındalığın tadına bakabilir. Lakin zamansal bir sorun var. Kris'in yaşadığı dönemden yola çıkarak ele aldığı konular o zamanın şartlarına göre uyarlanabilirliliği yüksek fakat şimdi ki zamanda herkesin bir paye olarak tırtıklayarak uyarlaması elzem bir konudur.

    Bir de farkındalık düzeyi yüksek insanlarda şöyle bir zorluk vardır. Düşünsenize bir restoran da çalışıyor sunuz. Yemek molasında farkındalığın dibine vurmuş nirvanaya çıkmış süzülerek aşağıya iniyor sunuz. Ve bir anda bir kart ses ''oğlum şu masayı babam mı toplucak'' ya da '' lan şu bulaşıkları yıka gelmiyim oraya'' gibi:)

    Yine de siz siz olun Farkında olun.

    Keyifli okumalar...
  • Düşünceli bir şekilde kaşlarımı çattım, yalnız cevap veremeden Alexander beni havaya kaldırdı. Dudaklarımız birbirlerini yeniden bulurken, bacaklarımı beline doladım. Onu hissetmek istedim, dilimi onun sixpack'in üzerindeki tepelerine ve ovalarının üzerinden kaydırmak istedim. Aslında mükemmel olan vücudunun üzerindeki yara izlerinin üzerinde.
    En çok da kendimi ona sunmak istiyordum.
    İşte o anda kanepenin yumuşak döşemesinin üstündeydim bile.
    "Oh." Parmağım ile kanepenin sırt döşemesini okşadım. Alexander gerçekten de daha önce hiç sevişmediğimiz bir yer bulmuştu. "Senin köşelere mahsus bir nevi takip cihazın mı var ki beni oralarda mutlak sevmen gereken?"
    "Radarımda var olan tek şey sensin, tatlım." dedi Alexander ve beni tepeden aşağı inceledi, sanki tadıma en iyi şekilde nasıl bakabilir diye düşünür gibiydi.
    "Ve gelelim tüm bu giysilere."
    Alexander öne doğru eğildi ve Jean pantolonumun düğmesini açtı. Reflekse bağlı kalçalarımı havaya kaldırdım ki pantolonu bacaklarımdan sıyırabilsin.
    "Amini çıplak görmeyi seviyorum." Alexander pantolonumu yere bıraktı ve elini bacağımın iç kısmına koydu.
    İtaatkâr bir şekilde bacaklarımı ayırdım. Onun karşısında soyunmak, harika tatlı bir duyguydu ve arzumun nasıl yanan bir şehvete dönüştüğünü hissettim. Alexander'in göz kapakları yarı inikti, pantolonunun içindeki şişkinliğin üzerine dokunduğumda ve aynı zamanda benim parmağımı bacaklarımın arasına nasıl kaydırdığımı izlerken. "Her ne zaman beni bu bakışlarınla aldığında, kendi kendimi becermeyi diliyorum. Senin için."
    "Göster bana." diye emretti Alexander, bir hışımla gömleğini başının üzerinden sıyırarak çıkarttı ve pantolonunu açtı, bakışını üzerimden çekmeden.
    Açgözlülükle ona baktım, içimde hayvansı bir içgüdünün nasıl uyandığını hissettim, parmağımı klitorisimin üzerinde döndürmeyi devam ettikçe. Alexander içimde tanınmayan ham bir şehvaniyeti uyandırmıştı, daha ondan kaçamıyordum. O, beni ele geçiren ateşti, ta ki bedenimin her bir zerresi onun için kendisini yiyip bitirene kadar. Alexander'in gizlenmemiş gücü benim için çok fazlaydı. Ona bakmaya tahammül edemedim; bunun yerine gözlerimi kapattım ve ürperdim, parmaklarım zonklayan klitorisimi okşamaya devam ederken.
    "Bana bak." diye emretti Alexander.
    Başımı salladım, arzumun içinde kendimi kaybettim, buna rağmen ona itaat etmediğim takdirde neler olacağını çok iyi biliyordum. Onu çıldırmanın eşiğine getirmek istedim, şimdiye kadar özenle korumuş olduğu kontrolünü güverteden atarak, üzerimdeki hakkını geçerli kıldırmasını istedim.
    "Kalk ve otur." diye homurdandı Alexander, elini popomun altına itti ve titreyen cinsiyetimin üzerindeki parmaklarımı vurarak uzaklaştırdı. Talimatını yerine getirmemi beklemek yerine, kendisi beni yukarıya kaldırdı, ardından kendisini kanepenin üzerine bıraktı ve penisini yoğurmaya devam etti. Penisinin ucunda anında ışıldayan bir zevk damlası ortaya çıktı. Spontane bir dürtüden dolayı öne eğildim ve o damlayı yalayarak oradan yok ettim.
    "Ağzın o kadar sıcak ve ıslak ki..." diye inledi Alexander, dilimi penisinin başının etrafında döndürürken. Tam onu tamamen ağzıma almak isterken, beni durdurdu.
    "Onu kesinlikle istediğini biliyorum, fakat beni bu şekilde tahrik etmemelisin, bana ait olanı önce göstermek ve sonrasında tekrar geri almak gibi."
    Sızlanarak kalçamı ona doğru uzattım. O kadar yaklaşmıştım ki ama Alexander beni durdurmuştu ve beni tatminsiz özlemin tatlı eziyetine bırakmıştı.
    "Ayağa kalk."
    Ayağa kalktım, tabanlarımın üzerinde bir ileri bir geriye sallanıp durdum ve bacaklarımı birbirine sıkıştırdım, bacaklarımın arasındaki zonklamayı kovmak için. Alexander geriye doğru uzandı ve kendisine masaj yapmaya devam etti, bu arada ben de ıslak ve onun için hazır bir vaziyette ona doğru yaklaştım.
    "Bunu alabileceğini söyledim mi ben sana?" diye sordu Alexander ve bakışlarımı arzuladığım nesneye yönlendirdi, elinden bırakarak ve heybetli aleti ağır bir şekilde karnının üzerine düşmeden önce. Parmağı ile beni çağırdı.
    "Gel buraya."
    İtaat ettim, bunun üzerine kolunu popomun üzerine attı ve beni kendisine daha da yaklaştırdı. Sendeleyerek öne doğru yürüdüm. Alexander bacaklarımdan tuttu ve beni gerisin geriye kanepeye yönlendirdi, ancak beni doğru pozisyona getiremeden, arkamı döndüm ve ellerimin ve dizlerimin üzerine çöktüm, öyle ki popom doğrudan onun yüzünün üzerindeydi. Alexanderen parmakları kalçalarıma gömüldü ve ardından dilinin hassas yarıma nasıl dokunduğunu hissettim. Şehvetin bir dalgası beni içine çektiğinde, gırtlağımdan bir inleme çıktı.
    "Kendini inanılmaz iyi hissetmeni sağlayacağım." diye fısıldadı Alexander ve iki parmağını içime soktu, ardından dudaklarını şehvet tomurcuğumun üzerine kapattı. Alexander parmaklarının ritmini hızlandırırken, şehvet tomurcuğum resmen kurtuluş İçin çığlık atıyordu. "O tatlı amin sadece bana ait."
    "Sana." diye inledim, beni bir kez daha doruk noktasının eşiğine sürerken, sadece son anda kendisini geri çekmek için.
    Şehvetim sadece ona aitti. Kayıtsız şartsız ona teslim olmuştum, fakat aynı zamanda onu çıldırtmak için, yanıp tutuşuyordum. Öne doğru eğildim, aletini okşadım ve onu sonunda ağzımın içine aldım. Onun erkeksi kokusu burnuma kadar geldi ve tek bir düşüncem vardı... Açgözlülükle dudaklarımı aletinin başına kapattım ve ritmik bir şekilde bir yukarı bir aşağı gittim. Aletinin ağzımı tamamıyla doldurmasını istiyordum, Alexander vajinamı ağzıyla şımartmaya devam ederken de, dilimin üzerinde boşalmasını. Nazik bir şekilde Alexanderen hayalarını okşadım, bunun üzerine Alexander dilini daha da sert bir şekilde içime itti.
    Ben onu okşamayı sürdürürken, Alexander popomu kendisine, aşağı doğru çekti ve beni yalayıp öptü. Büyüyen tutkusuna rağmen, Alexanderen her bir hareketi dikkatli bir şekilde yerleştirilmiş ve dozu ayarlanmıştı. Ve onların her biri beni kendimden geçirmeye bir parçacık daha yaklaştırmaktaydı.
    Alexanderen başparmağı yarığımı ıslatması için, yukarıdan aşağı okşuyordu. Saniyeler sonra onun yasaklı girişi nasıl çevrelediğini hissettim. Sıkı halkadan oluşan kaslardan geçerek, kendisini daha derinlere ittiğinde, inledim. Onun merhametine kalmıştım, onun her şeyi kapsayan baskınlığına çaresiz bir halde tabiiydim. İrkildim, kıvrandım, kendimi onun ağzına ve başparmağına aynı derecede ittim. Daha fazlasını istiyordum, daha derin, sürekli daha fazlasını. Alexander kolunu bacağımın üstüne koydu ve beni rahat durmam için zorladı, bu arada diğer eliyle klitorisimin üzerinde çalışıyordu.
    Gırtlağımdan zorlukla bir çığlık çıkıverdi, ağzımın içindeki aletinden dolayı yarı boğuk. Alexander da şiddetli bir orgazmla sarsıldığında, bedenimin içinde minik patlamalar meydana geldi. Onun sıcak lavı damağımı ıslattığında, hepsini açgözlü gibi yuttum ve Alexanderen üzerine yığıldım. Doruk noktası dinene kadar, eli oldukça büyük aletinin üzerine kapanmış bir şekilde duruyordu.
    Alexander bacağımın iç kısmına bir öpücük kondurdu ve popomu okşadı, bu da bana kısa bir an için dinleme fırsatı verdi. Ardından dizlerinin üzerine çöktü, bacaklarımı ayırdı ve kamışını hassas yarığıma itti.
    "Hayır." diye inledim. "Yapamam daha. Ben..."
    "Şııı, tatlım. Durmamı istediğinde ne söylemen gerektiğini biliyorsun.
    Brimstone.
    Benim güvenli kelimem aklıma geldi. Bu kelimeyi aylardır kullanmamıştım, Alexander'in bedenime ve cesaretime karşı olan talepleri büyümeye devam etmiş olsa da. Bu arada korkum azalmış olsa da, Alexanderher zaman sonlandırmak için, bir olasılığın olduğunu açıkça belirtmişti.
    Yalnız ben, bunu hiçbir zaman istemiyordum.
    Alexander, bir kez daha "hayır" diye inlememi bekledi, hatta kalçamı ona doğru uzattığımda ve ona cinsiyetimi sunduğumda bile, bu arada da zevkten sırtımdan aşağı ardı ardına ürpertiler inmekteydi. "İşte böyle. Benim için bacaklarını ayır."
    Alexander beni kollarıyla sıkı sıkı sardı ve santim, santim içime girdi, ardından oldukça yavaş bir şekilde hareket etmeye başladı, ileri ve geri, ileri ve geri. Destek arayarak parmaklarımı pazılarına gömdüm, ancak kayıtsız bir şekilde devam etti. Bakışı beni resmen deliyordu, beni başka bir doruk noktasına doğru sürüklerken. Doyuma ulaştığımı hissettim -sadece onun başarabildiği bir tarzda.
    Cinsel organım kasıldı ve orgazm geldiğinde başımı arkaya doğru bıraktım.
    "Bana bak." dedi Alexander. "Gözlerini açık tut. Geldiğin zaman neler hissettiğini görmek istiyorum."
    Bakışlarımız birbirini buldu ve kendimi hislerime bırakma dürtüsüne karşı durdum. Alexander'in alnında boncuk, boncuk terler parlıyordu ve çene kasları gerilmişti. Alexander tüm irade gücünü toplayarak, kendisine hâkim olmayı başardı. "Aynen böyle, tatlım. Geldiğinde inanılmaz güzeloluyorsun. İçinde olduğumda, ne hissettiğini göster bana. Beni sevdiğini göster bana."
    Alexander, içime daha derin bir şekilde girdi ve aletinin o hassas noktaya nasıl temas ettiğini hissettim, sadece onun ulaşabildiği nokta. Şiddetli bir orgazm beni ele geçirdiğinde, içimden şahane bir haz, sel olup aktı. Alexander'a doğru kemer gibi kabardım, bakışımı onun bakışıyla kavuşturdum, ona çekincesiz varlığımın bütün yönlerini gösterdim.