• 264 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Baştan kesin kesin söylemeliyim ki muhteşem bir kitap.Hayatımda bu tadı bir Jean Christope Grance kitabında aldım bir de bu kitapta.Bir grupta okuyan birisi paylaşım yapmıştı şöyle yazıyordu :
    "-Kitapta sayfa sayısı yok.Onun yerine çeşitli nedenlerle ölen kadınların isimleri var."
    İşte bu yazı beni başta bu kitaba çeken neden oldu ve o an okumayı çok istedim.O kadar çok istemişim ki Allah gönlüme göre verdi 🤗🤗

    Gelelim kitabın özetine :

    Rıza gizemli ve kendi halinde bir kişiydi.Komşularıyla bile ilişkisini kesen ve kendi kabuğuna çekilen biriydi.Hayatında görüştüğü sadece iki kişi vardı;biri Mustafa,diğeri ise genç bir kız olan Burcu idi.Mustafa ile dostlukları polisiye roman okuyup katilin kim olduğunu bulmayla geçen bir süreçti.Burcu ile olan ise okul bursunu yatırmaya dayanıyordu.Diğer tarafta ise Ankara Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliğine atanan Aslı vardı.Aslı tam bir kıvrak zekalı bir kadın.Her sorunu çözebilecek akla sahip biri.Problemlere karşı harika bir karşı çıkışı var.Şubeye geldiği ilk andan bunu müdüre ve Salih komisere ispatlamıştı bile.Derken Aslı iyice işine odaklanmıştı.Ardı ardına cinayetler oluyor ve bir türlü bu cinayetleri kimin yaptığını bulamiyorlardı.Bu nedenle Salih komiser, dedektif Buket Hanımı yardıma çağırmıştı.Olaylar iyice sarpa sarıyor ne ölen kişiler arasında bir bağlantı bulabiliyorlar ne de katil ile ilgili bir ipucu.Yine bir cinayet haberi aldıklarında olay yerine giden Salih Komiser ve Aslı,Dedektif Buket'i olay yerinde bulurlar.Herkesten önce orda olduğu için buna şaşırsalarda fazla üzerinde durmadılar fakat daha sonra olay yeri incelemelerinde bulunan delillerden birinde dedektifin parmak izleri çıkınca biraz gerginlik oluşur ve kafalarda soru işareti bırakır.Bu soru işaretleri en çok Salih Komiserde vardı.Yine bu yoğun bir zamanda katilin ölmüş bir kadının kimliğini kullanınca Salih komiser bunun peşine düşer ve puzzle parçaları yerine oturmaya başlar.Katilin arabası kiralandığı için de kiraladığı yere attığı maili araştırır.Her şey ortaya çıkmaya başlar ve artık katil bulunmuştur.Tek yapılması gereken yakalayıp tutuklamak.Fakat bu katil şubede öyle bir yumruk etkisi yaratmıştır ki herkes hala inanamıyordur.Ekipler katilin evine gidince bir de ne görsünler katil intihar etmiştir.Sizce bu roman burda biter mi?Bence bitmez asıl yumruk etkisi bundan sonra başlıyor.Ay şuan özetlerken bile heyecan doluyor içim.Tabiki ben her zamanki gibi en heyecanlı yerinde özeti bitiyorum.Daha fazla ipucu veremem .
    Ki zaten bu özetimde her ayrıntıyı yazmadım.Hele ne ayrıntılar var bir bilseniz.O yüzden bu ayrıntıları ve gerisini size bırakıyorum 🤗🤗🤗
    Emeğinize,yüreğinize sağlık hocam.Kesinlikle bu kitap benim baş tacım.
  • --DELİLER--
    Çocukluğumuzda, o zamanlar deli dediğimiz fakat simdi düşündüğümde deliler miydi yoksa çoğumuzdan akıllı mı karar veremediğim insanlar vardı etrafımızda. Eskiden deliler toplumdan dışlanmaz, toplumun içinde ömürlerinin sonuna kadar hayatlarını sürdürürlerdi. Her mahallede olan bir çeşit gizemli şahsiyetlerdi. Bunların sayısı bazen ikiye, üçe çıkabilirdi. Onlara tüm o küçük mahallelerde sahip çıkılır, bir o kadar da ahalinin alaylarıyla muhatap olurlardı. Derken zaman geçti ve birden kayboldular.
    Sahi nereye gittiler, ne oldular?
    Sanki seksenleri güzel kılmak için Allah tarafından özel görevle dünyaya gönderilmiş gibi, görevlerini yaptılar ve çocukluğumuzu şenlendirip yok oldular.
    Öyle değişik hikâyeler vardı ki;
    Köyden bir amcamız anlatıyor: “Bir yaz günü sokakta etrafta tüyleri olmayan tavukların koşturduğunu gördük... Ne oldu diye kısa bir araştırmadan sonra bunun köyün delisi Şükrü’nün işi olduğu ortaya çıkmıştı. Kendisi sıcaktan o kadar bunalmış olacak ki tavukların da bunalacağını düşünerek tüylerini yolmuştu.”
    Bam Teli programında bir deli eline geçirdiği poşetleri taşa bağlayıp kuru ağaç dallarına atıyordu. Tayfun Talipoğlu, “neden böyle bir şey yapıyorsun?” diye sorduğunda:”Ama bu ağaçlar kurumuş, meyve veremiyorlar ki, yazık onlara, ben de meyve yerine bu poşetleri ağaca asıyorum” demişti.
    Sahi kim deli kim veli?
    Bir gün Maltepe Caminde bir cenaze namazına katılmıştım. Okul müdürü olan arkadaşım: “namazda saf tutan şu deliyi görüyor musun? “ demişti. “Maltepe camisinden kalkan tüm cenazelerde saf tutmuşluğu vardır. Hatta cemaat arasında deli kılığında olan veli olabileceği konuşulur” diye de eklemişti.
    Yine başka bir deli hikâyesi de Deli Süleyman’ındır. Günlerden bir gün küçük bir kasabanın imamı yatsı namazının ardından ağır adımlarla evine doğru giderken uzaktan çok güzel sesli birinin Yasin Suresi‘ni okuduğunu duyuyor. Etrafına bakınıyor kimseler yok. Açık olan kahvehaneye bakıyor. Orada da ocakçıdan başka kimse görünmüyor. Ses oradan da gelmiyor. Sesin geldiği yeri araştırırken, uzakta bir taşın üzerinde Deli Süleyman‘ı görüyor. O tarafa doğru yönelince Yasin Suresi‘ni Deli Süleyman‘ın okuduğunu anlıyor. Uzaktan takip ediyor. Yanına gidip Süleyman‘ı rahatsız etmek istemiyor. Deli Süleyman Yasin Suresi‘ni okuyup bitirdikten sonra sanki etrafında kendisini dinleyen birileri varmış gibi, "Ey insanlar şimdi size bu okuduklarımın mealini aktaracağım" diyerek başlıyor mealini anlatmaya. İmamın halini varın siz düşünün.
    Başka bir hikâyede ise;

    Ağanın biri, köyünde büyükçe bir konak yaptırmış. Konağın açılışı için, köyde yaşayan herkesin katılacağı bir ziyafet tertip etmiş. Çoluk-çocuk, kadın-erkek, akıllı-deli herkesi davet etmiş. Deli, lafın gelişi değil; gerçekten deliyi de davet etmiş ağa. Çünkü hemen her köyde olduğu gibi, o köyün de bir delisi varmış. Lakin o köyün delisi de farklıymış; deli-veli denirmiş ona. Sofralar kurulmuş, hep beraber yenmiş, içilmiş, muhabbet kaynatılmış. Akşama doğru ziyafet tamamlanmış. Köyün ağası, verdiği muhteşem ziyafetten daha farklı bir ağalık daha yapmak istiyormuş. Ahali, konu-komşu ayrılırken; ağa, adamlarını çağırmış, "Şu bizim deli-veliye sorun, bu konaktan ne istiyorsa alsın!" demiş. Adamlar, ahalinin ortasında nara atarcasına müjdeyi vermişler deliye. Ahali bu iş nereye varacak diye yeniden toplanmış konağın büyük avlusuna? Delinin gözü, bahçede bağlı duran beyaz ata takılmış ve "Bu atı istiyorum" demiş. O at da meğer ağanın gözdesiymiş. "Hayır!" demiş ağa, "Başka bir şey istesin." Deli ısrar etmiş, illa da bu beyaz at, diye diretmiş. Ağa da inat mı inat, "Hayır!" demiş; başka bir şey dememiş. Ağa inat, deli ağadan daha inat? Deli bakar ki, inatlıkta ağa kendisinden daha deli; sözün bittiği yerdeyiz, haydi bana eyvallah demiş, meclisten ayrılmış, yola koyulmuş. Ancak melül ve mahzunmuş deli, bir şeyler de konuşuyormuş kendi kendine.
    Ağanın dikkatini çekmiş bu hâli ve "Varın, dinleyin bakalım, ne diyor." demiş adamlarına. Deli-veli şunu tekrar edip duruyormuş: "Sen isteseydin verirdi, ağa da kim oluyor ki? Sen isteseydin verirdi, ağa da kim oluyor ki? " Adamları, ağaya söylemişler delinin dediklerini? Delinin bu okkalı laflarıyla biraz da ürpermiş ağa. Geri çağırın ve verin istediği atı, demiş bu defa. Deliye beyaz atı vermişler. Deli, atın yuları elinde, tebessüm ederek konaktan ayrılırken; yine aynı şekilde hâlâ söylenmeye devam ediyormuş. Ağa, adamlarına "Bu defa ne diyor, gidin dinleyin." demiş. Deli-veli, bu defa şunu tekrar ediyormuş: "Sen istedin de verdi, ağa da kim oluyor ki? Sen istedin de verdi, ağa da kim oluyor ki?"
    Söylendiğine göre, bir insanın oturduğu muhitteki tanınırlığı "mahallenin delisini tanıması" ve dahası "mahallenin delisi tarafından tanınması" ile paralellik gösterirmiş.
    Küçükken mahallenin delisine yakalanmadan bakkala gitmek için değişik stratejiler geliştirmek zorunda kalan çocuklardık biz.
    Türk filmlerinde elinde direksiyon olan delilerimiz vardı. Dün gibi hatırlarım.
    Birisi şöyle bir hikâye anlatmıştı. Bizim mahallede 3 tane vardır bunlardan üçü bir araya gelince tadından yenmez, ortalık bayram yerine döner tam seyirlik olur. Bir keresinde aralarında şöyle bir diyalog geçmişti.
    1. deli - Olum adam gibi durun lan bütün millet bize bakıyo delirdiniz mi?
    2. deli - Ben nabıyım olum sizin gibi manyaklar yüzünden oluyo .
    3. deli - Ya Allah’ını seven alsın şu delileri başımdan
    Aynı zamanda çok tatlıydılar ama o yaşlarda biz bunun farkında değildik hep korkardık.
    Dükkân dükkân gezinir, karnını her daim eşraf doyurur, özgürce oradan buraya koştururlardı. Hem esnafın gerginliğini alırlar, hem insanları neşelendirirlerdi. Şimdi mahallenin delilerinin hepsi ya apartman dairelerine sıkıştırıldı, ya da hastanelere…
    Hrant Dink Agos gazetesindeki köşesinde anlatmıştı mahallesinin delisini:” Anadolu kültüründe her kasabanın, her köyün, neredeyse her mahallenin muhakkak bir delisi vardı. Tıpkı bizim Malatya’nın “deli gaffar”ı gibi. Eski tren yolu çevresine yayılmış, Çavuşoğlu ile Salköprü mahallelerinin ortak delisiydi o. Garibanı alır önce bir güzel giydirirdik. Giyinince kendine süzüle süzüle bir bakardı ki, deme gitsin. Boşuna giydirmezdik ama... Asıl derdimiz ona giysilerini yırttırmaktı. “ulan gaffar o geydiğin ölü malı” dememizle başlardı üstünü başını yırtmaya... Ortada anadan doğma kalırdı öyle... Biz giydirir salardık komşuya, onlar yırttırırdı, komşu giydirir salardı üstümüze, biz yırttırırdık. Böyle, eğleşirdik işte.
    Yalnızlıkları, hastalıkları sıradanlaşmıştır mahallelinin gözünde. Kimse gerçek anlamda dinlemezdi onları. Çocuklar bile alay ederdi çoğunlukla.
    Küçükken bizim mahallede vardı bir tane. Sevdiği kızı vermedikleri için delirdiğini söylerlerdi hep. Başka bir mahalledekinin ise çok zeki olduğu, 6 basamaklı rakamları bile kafadan çarpabildiği ama babası annesini öldürünce delirdiği anlatılırdı. Sepetçi bir deli vardı sırtında sepetle dolaşırdı sürekli, sepetiyle bir şeylerinizi taşımak isterdi, hayır dediğinizde ise sıralardı küfürleri. Deli kadın vardı, elinde bir torba anahtar işyerlerinin kapılarını açmaya çalışırdı, burası benim çıkın dükkânımdan derdi. Başka bir deli bağırarak küfür ederdi, görüşeceğiz seninle derdi sürekli. Bulunduğu yerdeki yere atılmış ve parke taşlarının arasına sıkışmış sigara izmaritlerini toplardı. Yalnız bu işlemi yaparken yere izmarit atanlara fena küfrederdi.
    Herkes tanırdı bu insanları ve gülümser geçerlerdi.


    Alıntı
  • "belli belirsiz ve kara profili damların hayli üzerinde görülen uzak bir binanın bir penceresinde ışık görüyordu.

    Orada da uyumayan biri vardı.


    .
  • Belki de kazanmaya çok ihtiyacımız vardı.Tıpkı uçuruma düşen birinin bir tutam ota sarılması gibi.Kabul edersiniz ki uçuruma düşmeyen biri ağaç dalı diye ota sarılmaz...
  • Faraday çok az eğitim almıştı. Londra yakınlarında yaşayan fakir bir demirci ailede doğdu ve on üç yaşında okuldan ayrılarak bir kitapçıda getir götür işlerine bakmaya ve ciltçi olarak çalışmaya başladı. Orada geçen yıllar içinde, bakımını üstlendiği kitapları okuyarak ve boş zamanlarında basit ve ucuz deneyler yaparak bilim öğrendi. Sonunda
    büyük kimyager Humphrey Davy’nin laboratuvarında asistan olarak iş bulmayı başardı. Faraday yaşamının kalan kırk beş yılını burada geçirdi ve Davy’nin ölümünden sonra onun yerine geçti. Faraday’in matematikle sorunu vardı ve hiçbir zaman kapsamlı olarak
    öğrenemedi; bu nedenle laboratuvarında gözlemlediği tuhaf elektromanyetik fenomenin kuramsal resmini kavramak için çok çabalaması gerekti. Yine de başardı. Faraday’in en büyük entelektüel icatlarından biri kuvvet alanlarıdır.