• Mustafa Kemal, ilelebet payidardır.
  • 1256 syf.
    ·13 günde·8/10
    Spoiler içerebilir.

    Ne hissedeceğimi şaşırmış bir haldeyim. Öyle ki beğendim mi beğenmedim mi onu bile anlayamadım. Japonlara akıl sır erdirmek kolay iş değil.
    İlginçtir ki kitapta ne anlatıyor deseler aynı Bilbo Baggins gibi 'gittim ve geldim' şeklinde özetlerdim. İşte o üç kelimeyle anlattığımı 1256 sayfa boyunca derinlemesine bir kurguyla derinlemesine bir şekilde işlemek büyük yetenek.
    Çok yoğun bir kitaptı. İçinde yok yoktu. Yazarlardan müzisyenlere, siyasetten fantastiğe, yalnızlıktan doğa olaylarına, aşktan dostluğa, şiddetten gizeme kadar her şey vardı. Bu da yazarın birikiminin ne kadar çok olduğunu gösterir.

    Kitap ilk başta paralel evren konulu gibi gözükse de çok farklı olduğu ilerledikçe anlaşılıyor.

    Herkesin kitaptan çıkarttığı mutlaka bir şeyler vardır. Benim düşüncem ise; hepimizin aradığı, beklediği veyahut istediği bir şeyler var. Sabırla ve inanarak beklediğimiz sürece belli olaylar çevresinde o şey mutlaka bize ulaşır. Little people hayatın devam ettiğini simgeleyen bir sembol sanki. Birileri ölüyor. Birileri doğuyor. Hayat geçip gidiyor. Fakat bizim buna engel olmamız mümkün değil. Ancak bu gerçekleri kabullenirsek ilerleyebiliriz.

    Kitabı okuduğuma pişman değilim, okumasam da olur muydu bilemiyorum ama ilk defa bir kitap hayatıma dahil olmuş gibi hissettim. Yani yazar; karakterleri, onların yaşadıkları olayları en ince ayrıntısına kadar öyle anlatmış ki her karakterin kişilik özelliğini akılda tutmak mümkün. Hayatıma çat kapı giriverdiler.


    Tek hoşuma gitmeyen nokta; ben edebiyat eserlerinin edebi olmasını severim. Her şeyin açık seçik yazılması bana biraz ters geliyor. O yüzden okuyacak olanların bunu göz önünde bulundurmalarını tavsiye ederim. Ayrıca bazı soru işaretlerini sizin cevaplamanız gerekebilir.


    Son olarak bu kitabı okuduktan sonra diğer kitaplarda da aynı doyurucu anlatımı arayacağımı düşünüyorum.
  • 95 syf.
    -Teknik bir inceleme değildir. Sadece kendim için yazmak istedim, kendimi aktardım.-

    Galiba çoğu zaman yazmaya nereden başlayacağımızı bilemiyoruz.. Hadi yazmayı bir kenara koyalım, karşımızda birisi olsa ve ona anlatacak olsak, konuşmaya nereden başlayacağımızı bile kestiremiyoruz. Bizler de bu sebeplerden ötürü hep susmayı tercih ediyoruz.

    Ben de öyle güzel yazılar yazamam aslında bakma şimdi uğraştığıma. Otururum bir defterin başına, saatlerce sayfaları karalar dururum. Anlayacağın kendi yalnızlığıma bile dökemem içimi. Bir konuşsam, anlatsam, saçsam dünyamı ulu orta her yere, birileri gelse, toplamak zorunda kalsa...
    Eminim çok güzeldir, eh pek yaşamadım ama güzeldir diye tahmin ediyorum. Gerçi genelde çok konuştuğum söylenir de aldırma sen onlara, o konuşmak o konuşmaktan değil. Havadan sudan anlatır, içimdeki karanlığı gizlerim çoğu zaman.

    “Lâkin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan. — Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. Duvardan doğru eğilmiş, yazdıklarımı oburca yutmak, yok etmek isteyen gölgeme. İşte onun için denemek istiyorum: Birbirimizi ola ki daha iyi tanırız. Uzun zamandır başkalarıyla bütün bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.”

    Benim de tek korkum ZAMAN.

    Bir şey olacaksa oluyor, bazen farkına varıyoruz elden bir şey gelmiyor, bazen de asla farkına varmıyoruz. Bazı şeyler inceden işliyor insanı.
    Dakika dakika, saniye saniye, giriyor ruhuna, kaplıyor seni. En gizli korkuların, duyguların, hepsi zamanla, yavaş yavaş dolduruyor benliğini.

    Bazen bir hastalık çalıyor kapını. Sen konuşmuyorsun, anlatmıyorsun ama biliyorsun olacakları. Susuyorsun, gülüyorsun, gerçeklerden kaçıyorsun, bununla birlikte etrafını da mutlu ediyorsun belki de, ama zamandan kaçamıyorsun... Sadece kaçtığını sanıyorsun, yanılıyorsun. Misal işte.

    Kitabımızda da karakter deli gibi ölmek istiyor.
    Bazılarımızın ruhu öyle yorgun oluyor ki, ölmeye hali bile kalmıyor. Bence bu ölmek istemekten çok daha kötü.
    Hem ölüm nedir ki? Kurtuluş mu?
    Ah! Kocaman bir saçmalık.
    Eğer ölmeyi bir kere denemiş ve ölememişsen bunun bir kurtuluş olmadığını anlamışsındır, ee bravo sana.

    Ne kadar da saçmalıyorsun sen yine Neslihan. Hayır konuşacağım bu sefer diyerek oturdun şu defterin başına ama yine boş boş doldurdun şu satırları. Hem neyi konuşacaktın ki? Kendinden kaçtığın gerçekleri yazmaya cesaretin var mı senin Sadık Hidayet gibi?

    Ee bir kalem duraksadı tabi, olmadı di mi, ıhıh olmaz olmaz.

    Olmayacaktır da zaten, biz yalnız insanlarız. Alışmışızdır susmaya, öyle ağzımızı da kolay kolay açmayız. Şu kalem mi açacakmış benim ağzımı? O öyle sanmaya devam etsin o zaman.

    Yazar da demiş ki;
    “Kendimden kaçmak istiyorum, böyle bir şey mümkün mü?”

    Bırak abicim sen de kendinden kaçma. Zaten kimsen yok, kendini terk edip ne yapacaksın? Batıyorsa batsın nefesin, konuşuyorsa konuşsun için. Alış, dinle, ses ver, cevap ver.. Bırak kendin kalsın bari sana.

    Herkes her gün düşüyor zaten, -mecaz anlamda bahsediyorum canım tabi- düşüyor da nasıl kalkacağını bilemiyor. İşte yalnız insan düştüğü yerden kalkmasını en iyi bilen insandır! Yahu seçeneği yoktur bir kere. Sağ elini önce koyacak yere, işte onun gücünü alabileceği tek yer doğadır, topraktır, aldın mı gücünü, heh şimdi doğrul işte, mis. Ne yapsın canım adam ya da kadın? İlla gitsin birilerinden yardım mı beklesin? Beklemeyecek tabi. Bilecek en iyi yardımın ona kendisinden geleceğini. Bilmiyorsa da yardım beklerken sürünmeye devam edecek, kirlenecek.

    Hepimizin hayatı eminim bok gibidir. Ya da ben sizlerin hayatınızın da öyle olmasını istiyorumdur. Eminim Sadık Hidayet’in hayatı da öyleydi. Belki benim hayatım da öyledir.

    Yahu nankörlük değil bu bak dinle hemen çat diye yapıştırdın suratıma, anladım ben seni.
    Cidden nankörlük değil, yazıp anlatamam sana ama buna ne nankörlük denir ne de şımarıklık. Kimisinin elinde gerçekten çok sağlam sebepler vardır. Herkesi kendin gibi göremezsin ki. Kimisi sınav stresi yaşar ve bu sebepten ölmek ister. Ee buna basit ya da saçmalık diyebilir misin?
    Diyemezsin, sen bence öyle deme. Herkesin yükü kendisine ağırdır. Herkesin acısı da kendisine göre çok fazladır.

    O yüzden hayatım boyunca kimseyle acı kıyaslaması yapmadım. Bizimki de kendimize en acı geldi.
    Yani anlatamadık, dökemedik, çoğu zaman en yakınımızdan, ailemizden bile sakladık ama olmadı yapamadık işte. Sorguladık, kaybolduk, kaçtık, terk ettik, geri döndük..
    Hepimiz yaptık bunları. Ama saklamasını sadece birkaçımız başardı. Ee iyi bok yedik o zaman o birkaç olarak ne diyim.

    Herkes zamanının kıymetini bilsin. Hepimiz bilelim. Zamandan korkan insan, zamanının kıymetini bilir. Zamandan korkun. Size getireceklerinden de korkun. Mutluluk olsa bile korkun. Sizler sadece mutluluğu, heyecanı, sevinci, aşkı güzel duygulardan sayarsınız. Ben korkuyu da güzellikten sayıyorum. Çünkü onun hep içimde olduğunu biliyorum. Güzelleştirdim onu, eğittim. Etrafıma gülücükler saçıyorum mesela bak şu an bile gülüyorum. Hastaysan, ölüm döşeğindeysen bile kalk gül. Her şeyden kork, bir tek gülmekten korkma.
    Bana diyorlar ki “maşallah ya ne güzel hiç derdin tasan yok gibi sürekli gülüyorsun, Allah herkese senin bahtından versin,” ee ne diyim ben şimdi buna? Bütün insanlık adına beddua ettin ablacım deme öyle şeyler desem anlamayacak, ben de bir daha anlatmak istemeyeceğim. Yine güldüm geçtim. Artık bütün insanlık adına cidden felaketler gelirse bilin sebebi o abladır. Neyse cidden ağır boş yaptım. Kitabı okuyanlar belki yazdığımı anlayacaktır, okumayanlar ise anlamayacaktır. Bana yarattığı kasvetten bir an önce kurtulmak istedim sadece. Çok güzel bir dil, çok güzel bir anlatım.. Bazı yerlerinde kadına duyduğu o derin arzudan rahatsız olmadım değil ama genel olarak bu kitap okuduktan sonra tam intihar etmelik ya da intihar düşüncesindeysen vazgeçmelik. (Üzgünüm.)

    “Gel gidelim içelim,
    Rey şarabından içelim!
    Şimdi içmezsek onu,
    Ya ne zaman içelim?”

    Eğer buraya kadar okuduysan rica ediyorum senden yorum yapma. Çünkü ben kendi kendime konuştum ve bu incelemeyi de kendim için yazdım. Ama bana diyeceklerin varsa özelden belirtebilirsin :)
    Şimdiden teşekkür ederim.
  • 456 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Annesi, babası tarafından hunharca öldürülmüş 16 yaşındaki Cat dedektif Stride'in evine sığınır. Peşinde onu öldürmek isteyen birileri olduğunu söyler. Stride vakti zamanında koruyamadığı Cat'in annesinin ölümünden kendini sorumlu tutmaktadır ve onu koruyacağına söz verir. Olaylar polis, şehrin zenginleri ve Cat arasında ilerler. Çoğu polisiyede olduğu gibi sürpriz sonla biter.
    İlk eleştirim kitabın ismine olacak. Hipnozun kitapta bir değeri, olay akışını etkileyecek bir yeri yok. Ara sıra giren hipnoz seansları kitaba bir sıradışılık katmamış, son derece sığ kalıyor.
    Cinsel sahneler hiç makaslanmadan anlatılmış, buna gerek var mıydı diye düşünmeden edemiyorum ama bu tarzı benimsemeyen yazar da yok denecek kadar az.
    Olay örgüsü okuru bir zeka testine tabii tutmak ister gibi karmaşık verilmiş, yani ben net anlatmıyorum sen zekiysen anlarsın denmek isteniyor gibi bir havası var ki okur olarak böyle bir yönlendirilmeye tabii tutulmaktan nefret ederim.
    Sonuç: Polisiye sevenler okuyabilir, Çoğu polisiyeden daha akıcı ve okunası bir dili var. Bu da kitabın tek artısı zaten.
  • Sizin hiç canlı canlı kolunuzu kestiler mi?
    Hiç elinizi uzattınız mı ocakta yanan ateşin üzerine?
    Demir tokmakları, başınıza başınıza
    indirdiler mi iri yarı adamlar?
    Gözü dönmüş birileri kırdılar mı parmaklarınızı?
    Tel örgülere takıldı mı sırtınız yerlerde sürünürken?
    Birisi gelip kolunuzu kıvırdı mı arkaya,
    zorlayarak "çat" diye kırıverdi mi?
    Çaresizlik denilen; çaresi bulunmayan tek gerçek,
    sarıldı mı boğazınıza?
    Adamın biri gelip iki gözünüze
    iki parmağını sokup, kör etti mi sizi?
    Büyük değirmen taşlarını getirip
    koydular mı üzerinize, sırt üstü yatarken?
    İyice bilenmiş bir bıçağı böğrünüze sokup
    çevirdiler mi 360 derece?
    Ayağınız kayıp yola düştünüğünüzde,
    bacağınızın üzerinden hiç kamyon geçti mi?
    Su diye size uzatılan bardağı kafanıza diktiğinizde
    içinde asit olduğunu fark ettiniz mi?
    Demir bir çubuk boğazınızdan girip
    boyununuzun arkasından çıktı mı hiç?
    Yolda sessiz sakin yürürken, aniden birisi gelip suratınızın
    en ortalık yerine muhteşem bir yumruk savurdu mu?
    Balkondan düşen koca bir saksı,
    tam kafanızın ortasına indi mi?
    Evinizin alev alev ateşler içinde yandığını seyrettiniz mi?
    Bir insanın sel suları içinde çırpına çırpına
    can verdiğini gördünüz mü?
    Veya bütün bunları görmemiş,
    yaşamamış bile olsanız, biraz düşününüz.
    İşte bunların hepsi bir anda, benim başıma geldi.
    19 yıl babalık etmeye çalıştığım, Allah'ın bana emaneti,
    canım, gülüm, hayatım, her şeyim, bir tanem,
    sebeb-i hayatım, evladım, oğlum Nihat, 3 dakika içinde
    yok olası kollarımın arasında ölüp gitti.
    Yapacak hiçbir şeyim yoktu.
    Kapının camı şahdamarını kesmişti.
    Fıskiye gibi kan fışkırıyordu. Kan fışkırıyordu,
    umutlarım, istikbalim, hayatım yerlere dökülüyordu.
    Bana yakın durması gereken ölüm, beni ölmeden öldürüyordu...
    Bugün senden ayrılalı tam 1 yıl oldu.
    365 günün, bir tanesinde bile seni göremedim, elini tutamadım,
    yanağını öpemedim, bağrıma basıp sıkı sıkı sarılamadım.
    Evde tek başıma otururken, kapıda anahtar dönmedi
    ve sen içeriye girmedin.
    Bir tek gece odanın ışığı yanmadı.
    Ben kapını açıp,
    "Yatıyorum, sen yatmıyor musun?" diye soramadım...
    Yaşamak canımı sıkmaya başladı.
    Gül, senin aradığına dair bir tek not vermedi tam 365 gündür.
    Bu kadar çabuk mu unuttun beni diye
    düşünüyorum zaman zaman.
    Ama beni unutmayacağını, unutmadığını biliyorum,
    ben de biliyorum, Halan da biliyor, Enişten de, Ece de.
    Ama oradan bir bağlantı kurulması mümkün değil...
    Günler geçiyor arslanım. Her geçen dakikayı beni sana
    yaklaştırdığı için seviyorum. Eskiden nasıl üzülürdüm
    zaman geçiyor, birgün senden ayrılacağım diye .
    Ama şimdi her şey tersine döndü...
    Her şeye tahammül edebiliyor insan.
    Allah böyle bir sabır vermiş kullarına.
    Ama tahammülü mümkün olmayan bir tek şey var.
    Senin sevginden mahrum olmak. Bunu hissedememek.
    İşte ölmeden bu öldürüyor insanı.
  • sana tüm kalbimi verirdim
    ama birileri onu param parça etti
    ve neredeyse her şeyimi alıp götürdü
    ama eğer sen de istiyorsan, tekrar sevmeyi deneyeceğim
    bebeğim, tekrar aşık olmayı deneyeceğim ama biliyorum ki

    ilk kesik en derinidir, bebeğim biliyorum ki
    ilk kesik en derinidir
    çünkü iş şanslı olmaya gelince, o çok lanetlidir
    iş beni sevmeye gelince, o en kötüsüdür
    ama eğer sevilmekten bahsedecek olursak, o her zaman birincidir
    benim bildiklerim bu kadar

    ilk kesik en derinidir, bebeğim biliyorum ki
    ilk kesik en derinidir

    hala seni yanımda istiyorum
    döktüğüm bu göz yaşlarınının kurumasına yardım etmen için
    çünkü eminim sana bir şans verebileceğimden
    ama eğer sen de istiyorsan, tekrar sevmeyi deneyeceğim
    bebeğim, tekrar aşık olmayı deneyeceğim ama biliyorum ki

    ilk kesik en derinidir, bebeğim biliyorum ki
    ilk kesik en derinidir

    ilk kesik en derinidir, bebeğim biliyorum ki
    ilk kesik en derinidir
    çünkü iş şanslı olmaya gelince, o çok lanetlidir
    iş beni sevmeye gelince, o en kötüsüdür
    ama eğer sevilmekten bahsedecek olursak, o her zaman birincidir
    benim bildiklerim bu kadar

    ilk kesik en derinidir, bebeğim biliyorum ki
    ilk kesik en derinidir
    -------------------------------------------------------
    Cat Stevens - The First Cut Is The Deepest
    https://www.youtube.com/watch?v=aBccr-aLu4I