• 157 syf.
    ·3 günde
    Boşa harcanan zaman ve duymazdan gelinen vicdan, intikamını alıyor. En hafif bedel huzursuzluk ve stres. Mukaddime bölümünde ifade edildiği gibi, "yaşam anlmasız belki ama 'hayat' manasız değildir." Eğitim siteminin on yıllardır yaraladığı nesillere bir umut göstermek amacıyla bu kitabın yazıldığını ifade ediyor yazar.
    "Birisi Veysel Karani'ye gelip nasihat ister. "Kalbim karardı, gaflete düştüm, bir nasihat lütfeder misiniz?" der. "Baban sağ mı?" denilir. Sizlere ömür. Deden? Sizlere ömür. Hazret-i Adem'den bugüne gelene kadar bütün ecdadın ölmüş. Sıra sana gelmiş. Bu sana nasihat olarak yetmiyorsa ben ne diyeyim.
    Ölümü hatırlamak en güzel bir ilaçtır. İnsanın boynunu büker, insanı daha bir insanlaştırır... Kitabımızın adı gibi: Geldik Gidiyoruz. Öleceğini hatırlayan kişi, hiç değilse bazı kötülüklerden el çeker..."(92.syf) denilerek aslında her şey anlatılmıştır...
    Kitapta tasavvufun asıl amacı şöyle açıklanmıştır:
    "Tasavvufu şöyle tarif etmişler. Demiri hamur, hamuru demir yapar. Çok sert mizaçlı olan birini yumuşatır ya da yumuşak tabiatlı bir kişiyi ise çelik gibi yapar. Onu dayanıklı hâle getirir." (142.syf)

    Ateş Gibi:
    Bu bölümde çeşitli beyitler örnek verilerek insanın "aşk" üzerine kurulu tabiatı açıklanmaya çalışılmıştır.

    Gül âteş, gülbün âteş, gülşen âteş, cûybâr âteş
    Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş
    Gğl ateş, gğlfidanı ateş, akarsu ateş. Semender tabiatlı doğalı aşıklara ateşten bir lale bahçesi yeterlidir. Semender, ateşte yanmayan bir hayvandır. Ateşte yanmaması yönüyle aşıklarla benzerlikleri vardır. Aşk da yakıcı bir ateş olmasına rağman, aşıklar tereddüy etmeksizin kendilerini o aşk ateşinin içine atarlar.

    Mayın tarlasına düşmüş bir deliyim, hudutta;
    Gözüm, sekizinci renk ve dördüncü boyutta....N. Fazıl
    Edebiyat ve sanat neden var? Üç boyut bize yetmiyor da ondan. Yedi renkli bşr alem bize yetmiyor da ondan var. Sonsuza kucak açmış bir tabiatınız var. Sonsuzu özleyen bir yapıya sahibiz.

    Dünya Dediğin: Bu bölümde dünya konulu beyitler örnek verilerek bir nevi dünya turu yapılmıştır.

    Ne canlardan geri kalmış misafirhanedir dünya
    Harab ender harab olmuş yatur viranedir dünya
    Şair burada dünyayı bir otele benzetmiş. Gelir yatar gidersin. Sonra başkaları gelir gider. Sahiplenip de boşu boşuna gönlünü bağlama der. İnsan ayrılacağı yere aşık olur mu hiç?

    Tehi- mağzan-ı dehri mahrem-i esrar eder dünya
    Fena bezminde danayı hakir ü har eder dünya (Hersekli Arif Hikmet)
    Boş kafalı olanlara yüksek makamlar verir bu dünya. İrfan sahibi olanları da bu fani alemde ezer, ayak altında bırakır... Eğer rızık akla göre verilseydi hayvanlar aç kalırdı. Rızık akla göre verilmiyor. Hatta durum çoğu kere tersine olur.

    Yakar ehl-i dilin şem'-i şeb-ara- veş ciger-gahın
    Çerağ-ı bezm-i na-dana yanar pervanedir dünya
    Dünya, gönül ehli olanların ciğerini yakar acımazsızca. Ahmaklar meclisine gelince de onlara yaltaklanır. Böyle na-merttir bu dünya, diyor şair.

    Beni En Çok Etkileyen Bölüm
    Olmayacak Şey:
    Adam küçücük kuşu etini pilav üstü yapmak üzere harekete geçtiğinde kuş ona der ki: Sen ne küçükbaş, bğyğkbaş hayvanlar yedin doymadın da benşm şu kadarcık etimle mi doyacaksın? Beni serbest bırak da sana üç nasihat edeyim...Olur, dedi adam...
    Kuşun bazı şartları vardı. Birinci nasihatimi elindeyken, ikincisini pencereye konunca, üçüncüsünü de karşı dala konunca söylerim, der. Olur, dedi adam. Kuş adamın elindeyken ilk nasihatini söyler:
    "Olmayacak şeyi kim söylerse söylesin inanma."
    Adam anladım der ve sonra kuşu pencereye bırakır. Kuş pencerenin eşiğinde ikinci nasihati söyler:
    "Elden çıkan için gam çekme."
    Adam, bunu da anladım der. Kuş daha sonra dala konar...

    "Kaybettin ey akılsız kişi, on dirhem ağırlığında mücevher vardı karnımda. Büyük bir serveti kaçırdın."
    Adam üzülmeye başlar. Kuş bunun üzerine der ki:
    "Olmayacak şeye inanma demiltim, demek ki anlamadın. Elden çıkana üzülme demiştim, demek ki onu da anlamadın. Üç dirhem ağırlığında bir kuşum ben. On dçrhemlik mücevher karnıma nasıl sığsın. Sende akıl yok mu be adam?"

    Adam üçüncü nasihati bari söyle der...
    Kuş üçüncü nasihati de söyler:
    "Bu iki nasihati anlamyan kişiden kafi miktarda akıl yoktur. Üçüncü nasihat boşa gider."
    Ve böylece çevremizde gördüğümüz nice insanı özetlemiş olduk...

    Bana Lazım Değil:
    Nan-ı huşk ile kana'at gibi bir ni'met mi var
    Künc-i istiğna gibi bir guşe-i rahat mı var
    Dünyada kuru ekmekle yetinmek gibi bir nimet görmedim. İstiğna köşesi kadar da rahat bir yer görmedim. Yani aza kanaat ettiğin vakit, senden zengin kimse yoktur. İnsanoğlu yeri gelince "bana lazım değil" diyebilmelidir. Dünya nimetlerine kanmamalıdır.

    Aşk-ı Hakiki:
    Gül ile bülbül aralarındaki hikaye binlerce yıl geçse de bitmez. Çünkü aşkın hikayesi bitmez. Aşığın sözü de derdi de bitmez.
    Bir gülün bin harı bir yarin nice ağyarı var
    Alem-i lahuta baksın özge seyran isteyen
    Bu dünyada bir gül vardır. Bülbül gülün peşindedir. Bin diken var etrafında yani muhalifler var, ağyarı var. Başka bir seyir yapmak isteyen, hakiki, mutlak güzellik görmek isteyen kutsi aleme baksın. Madde aleminin dışına çıksın. İlahi aşkı tatsın. Ağyarı olmayan Allah' tır. Hakiki aşkı ancak Allah'ta bulabilirsin. Diğer aşklar, o aşka ulaşmak için bir basamaktır.
    Gül ve bülbül üzerinden daima aşk anlatılmaz, hikmet de anlatılır. Aşk anlatılırken gül sevgiliyi, bülbül aşığı temsil eder. Ama hikmet anlatılırken gül nimeti, diken de külfeti ifade eder... Gül ve bülbül üzerinden şairler hem aklımızı hem de gönlümüzü beslemişlerdir.

    Ne denli zahm-dar-ı har ise gül bu bağ-ı alemde
    Yine manend-i dağ-ı sine handan gösterir kendin (Nabi)

    Sabırla Koruk Helva Olurmuş:
    Sabrın sonu selâmet,
    Sabır hayra alâmet.
    Belâ sana kahretsin;
    Sen belâya selâm et!
    Belaya selam etme durumu var burada. Çünkü belayı veren Allah'tır. O bize ilaçtır. Belalar bize Allah tarafından gönderilen ilaçlardır... "Sabırla, koruk helva olur." Biz bu sözü oek anlamayız. Koruk çok ekşidir, üzümün ham halidir. O kadar ekşidir ki limona rahmet okutur... Sabırla, koruk helva olur. Eğer beklerseniz o çok ekşi koruk, üzüm olur. Biraz daha bekler ve gereğinini yaparsanız da pekmez olur. Pekmezle ne yaparsınız helva. Yeter ki süreçlere tahammül edilebilsin.

    İçerdeki Düşman: Nefis
    Bu kısımda nefisten söz edilmektedir.
    Bana hiç nefs-i emmarem gibi su-i karin olmaz
    Bu düzd-i haneginin kimse şerrinden emin olmaz (Hami)
    Bana nefs-i emmarem gibi kötü arkadaş yok. En kötüsü o.

    Allah'a aşık olan bir ruh ve ona düşman olan nefis bir araya geliyor ve insan ortaya çıkıyor. Bu çetin harp ölene kadar devam eder. Ölmek de iki türlüdür. Biri herkesin bildiği gibi yatarsın, vefat edersin. Diğeri de ölmeden önce ölmektir. Bu çok zor ve manalıdır bunu yapana da "evliya" deniliyor zaten.

    Nefistir eri yolda koyan yolda kalır nefse uyan
    Ne işin var kimesne ile nefsine kakı boş yürü (Yunus Emre)
    Yunus Emre diyor ki düşman olarak nefsin sana yeter. Sana nefsini söyledim, bütün savaşını git onunla yap... Başkası ile uğraşma. Ömrünü boşa harcama çünkü ömrün kazası yoktur.

    Murada Ermek Nasıl Bir Şey:
    Bu bölümde aşkın tamamen karşılıksız, beklenti olmaksızın yaşanılan bir hal olduğu anlatılıyor. Aşığın beklediği tek şey vardır. O da maşupu tarafından aşkının bilinmesi...Aşık daha fazla beklemez. Yani bülbül gülee aşık diye gülün de bülbüle aşık olması gerekmez. Gülün bülbüle cefalar etmesi lazım olan şeydir zaten.

    Ayna:
    Bir adamı ayna imal ederken gmrseniz haline acır ve şaşırırsınız. Tertemiz camı çamura buladı, camı mahvetti sanırsınız. Halbuki o bir aşamadır. O sayede sıradan bir cam ayna olacaktır. İşte dünyadaki kederler, tozlar ruha bir nevi bu özelliği vermek için, evliya olmak için vardır.

    Yar kendin görmeye ayine icad eylemiş
    Sureti icad-ı alemden bu manadır garaz(Hüseyin Fahreddin Dede)
    Yaratıcı Allah kendi camalini, güzelliğini seyretmek için dinya adında bir ayna yaratmıştır. Bu dünyanın yaratılma sebebi budur. Seyreden de odur, seyredilen de o. Kainat arada bir aynadır sadece.

    Kitap, Hayati İnanç'ın çoğunluğu Divan Edebiyatından beyitleri sohbet etme üslübuyla açıklamaya ve haklarında bilgi vermeye çalıştığı bir kitap. Şiirler Türkçe'den Türkçe'ye anlatılırken zaman zaman şiir doğrudan, bazen bir başka şiirle açıklanmış, bazen de hatıralarla. Hayati İnanç, Divan Edebiyatının inceliklerini, sohbet ediyor gibi anlatıyor.

    Divan Edebiyatını içselleştirerek hayatının parçası yapma yolunda ilerlemiş bir gönül yolcusu Hayati İnanç. Kitaptaki beytler harika. Kitaptaki düşündüren beyitler insanı kendi dünyasını sorgulamasına vesile olmaktadır.
  • 220 syf.
    ·Beğendi·10/10
    TÜRKAV Gaziantep ve Oğuzhan SAYGILI Hocamla sosyal medya üzerinden tanışmamız yaklaşık iki sene önce oldu. Bizi tanıştıran da ikimizin ortak yönü olan “kitap okuma” alışkanlığımız. Yalnız onunla aramızda çok büyük bir fark var. Ben sadece beğendiğim bir kitabı alıyorum, okuyorum. Kitaplığımda saklıyorum.. Öğrendiklerimi gerekirse kullanmak üzere depoluyorum. Ama Oğuzhan Hoca öyle değil. Ya nasıl derseniz.. Anlatayım. Oğuzhan Hoca okuyor, hediye ediyor, okutuyor, anlattırıyor. Bununla da kalmıyor. Okunan kitapların da değerlendirilerek kendisine geri dönüş yapılmasını istiyor. Yani hoca, gönderdiği kitapların okunduğundan emin olmak istiyor. Değerlendirme yapıp geri dönmeyenlere bir daha da kitap göndermiyor.. Hepsinden önemlisi Oğuzhan Hoca “kitaplarla” adeta “söyleşiyor”. Kendisi öğretmenliğin yanında çeşitli dergi ve gazetelerde kitap değerlendirme yazıları yazıyor. Bu değerlendirme yazılarını “Kitaplarla Söyleşi” adı altında toplayıp kitap haline getiriyor.. Kendi kitaplarını ve başka birçok kitabı ücretsiz olarak isteyen herkese ulaştırıyor. Sağ olsun bana da gönderdi. Hem de imzalı olarak..   Konunun detaylarını kitabın sonunda bulunan “söyleşi” bölümünde okuyabilirsiniz..
    Belki emekli olduktan sonra ben de aynı yolu takip edebilirim.. Şimdiden bilgisayarımda Oğuzhan Hoca sayesinde yedi tane değerlendirme yazısı birikti bile..  Tabii ki bu, işin esprisi..
    Hocanın “Kitaplarla Söyleşi 2” adlı kitabı 3 bölümden ve bir söyleşiden oluşuyor. Birinci bölümde ülkemizin 1912-1922 arası savaş yıllarını anlatan kitaplar değerlendirilmiş. Bu kitaplar genellikle, o yıllarda Anadolu’yu gezen yabancı seyyahların, savaşlara katılan yerli veya yabancı askerlerin yazdıkları günlük, mektup ve seyahat notlarından oluşmaktadır. Bu bölümde tanıtılan kitap sayısı 10’dur..
    İkinci bölümde imparatorluktan cumhuriyete geçişi anlatan 8 kitap değerlendirilmiş.. Bu bölümde tanıtımı ve değerlendirmesi yapılan kitapların ekserisi de dönemin ünlü simalarının hatırat, mektup ve günlüklerinden oluşmaktadır..
    Üçüncü bölüm; her biri birbirinden değerli sanatçıların biyografilerinin ya da eserlerinin değerlendirildiği “Söz Sanatçıların” bölümü. Bu bölümde genelde “yazan” sanatçıların biyografi, mektup, hatırat, sohbet, hikaye ve söyleşilerinden oluşan 15 kitabın tanıtımı var..
    Kitabın sonunda ise Elif YAVAŞ Hanımın kitabın yazarı Oğuzhan SAYGILI ile yaptığı söyleşi var. Bu söyleşiye Oğuzhan Hoca kendini tanıtarak başlıyor. Sonra yaptığı çalışmaları tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu yorucu ve meşakkatli işi yaparkenki duygularından bahsediyor.
    Kitap değerlendirmelerinin hemen hemen hepsinde tanıtılan eserden çarpıcı ve ilgi çekici bir bölüm sayfa numarası da verilerek alıntılanmıştır.
    Her yazının sonunda yazarın kendi görüşü ve okura tavsiyeleri vardır..
    Dipnotlarda; bahsedilen konuyla ilgili yazarın görüşü ya da konu hakkında başka bir eserden edindiği bilgiler yer almaktadır.. Dipnotlarda tanıtılan kitabın yazarı veya çevirisini yapan kişi hakkında da bilgiler vardır..
    Değerlendirmelerde tanıtılan kitapların müellifleri hakkında da doyurucu bilgiler mevcuttur..
    Her değerlendirmenin sonunda ; yazarın bu değerlendirmesinin hangi tarihte, hangi gazete veya dergide yayınlandığı da belirtilmiştir..
    Son olarak yazar kitabında sade ve yalın bir dil kullanmıştır. Akıcı ve duru bir Türkçeyle yazmıştır. Cümleler anlaşılır ve nettir. Uzun, karmaşık, anlaşılması zor cümle ve terkipler yoktur.
    Son söz : İmparatorluğun son yılları ile cumhuriyetin ilk yıllarını merak eden ve bilgi sahibi olmak isteyen kitap kurtlarına en azından okuyabilecekleri kitapları seçmek için okumalarını şiddetle tavsiye edebileceğim bir kitap.. Ben şahsen tanıtılan kitaplardan birkaç tanesini sepetime ekledim bile..
    İYİ OKUMALAR…
  • 272 syf.
    ·1 günde
    Kitap birbirini tamamlayan yedi ana bölümden oluşmaktadır.

    Birinci Bölüm:
    Bu bölümde okuryazarlığın ne olduğu, önemi ve sözellik ile ilişkisine değinilmiştir.
    Okuryazarlık toplumsal bir girişimdir. Ve başarılı olabilmesi için okuryazarlığın ne olduğunun yeniden tanımlanması ve okuryazarlığın sağlanabilmesi için uygun bir strateji geliştirmesi gerekmektedir.

    Okuryazarlığa geçen her insan ya da topluluk, öncelikle sözlü dünyanın içinde bir okuma yazma temeli oluşturur bu durum kaçınılmazdır.

    Okuryazarlık kağıda geçirilmiş söz olmanın çok ötesinde bir şeydir. Okuryazarlık, bir ilişkiler ve yapılar toplamıdır, insanın içselleştirerek deneyimlerine aktardığı devingen bir sistemdir.

    "Dil üzerinde akıl yürüten tüm düşünürler tek bir noktada birleşiyor; insan, alet kullandığı için değil, söz sayesinde insan haline geldi. İnsanı insan yapan ne dik yürümek ne toprağı sopayla eşeleyip yiyecek bulmak ne de dövüşmeyi bilmektir; insanı insan yapan konuşmadır." der Nadine Gordimer.

    İnsanlar konuşur. İnsanlar dinler. Ancak yeryüzünde varolmuş sözlü kültürlerin pek azı okuryazarlığa geçmek gibi kökten bir değişim yaşamışlardır. Yani okuryazarlık insanı bir nevi uygar haline getiren bir unsur olmuştur.

    Gerçek bir konuşma, yüz yüze temasın getirdiği yakınlığa muhtaçtır. Sözlü kültürde mimikler ve el hareketleri sözcüklerden ve cümlelerden daha önemlidir insanlar için.

    Sözellik ve okuryazarlık birbirinden tümüyle ayrı iki kadegori değildir. Her ikisi de sesler ve anlamlar üzerine kuruludur. Her ikisi de bir şeyleri anlatmaya çalışır. Uygarlık tarihinde konuşmadan çok sonra ortaya çıkan okuryazarlık, sözellik aracılığıyla beslenir.

    İkinci Bölüm:
    Bu bölümde yazar farklı uygarlıklarda alfabenin kullanılmasıyla başlanan değişikliklerden söz eder.
    Örneğin; böyle bir yenilikle, dil dediğimiz yapı, dünyaya ait şeyleri belleği kullanmadan koruyabilmemizi sağladı. Hatırlanamsı gereken şeyler artık cümlelerin içinde muhafıza edilebildi. Bir dinleyicinin tersine, bir okur kendi hızını belirleyebilir ya da isterse okuduğu metinlerdeki bazı bölümleri atlayarak okuyabilir, sayfa üzerinde sabit kalan cümleler yeniden düzenlenebilir, sıraları değiştirilebilir ve genellikle kişinin ağzından çıkan cümlelere göre çok daha karmaşık biçimler alabilir. Alfabe bu şekilde oluryazar olanlara faydalı özellikler kazandırdığı gibi, alfabe ile ortaya çıkan okuryazarlık, bilen ve bilinen arasında bir ayrılmayı da zorunlu kılar. Okuryazar kişi için gerçek hemen yakınında, istediği an dokunabileceği mesafededir. Bu sözellikte mümkün olmaya bir şeydir. Sözellikte konuşma ve düşünme, cğmleler ağızdan çıkarken, eş zamanlı olarak gerçekleşir. Sözellikte insan, dur ben şunu yüksek sesle düşüneyim diyemez.

    Üçüncü Bölüm:
    Bu bölümde yazar oyunun, okuryazarlık açısından önemine değinmiştir.
    Öğretmenler çocuklarının okul bahçesindeki davranışlarıyla sınıftaki davranışları arasında kesin bir çizgi çizerler.

    Oyun dışarıda oynanır, ders içeride çalışılır. Oysa harflerle yaşayan bir ilişki kurmak isteyen bir çocuğun mutlaka oyuna ihyiyacı olacaktır. Öğretmen dışarıdaki oyun ortamının sınıfa girmesine izin vermek zorundadır. Çocuğun okuryazarlıkla ilişki kurabilmesinin yolu buradan geçer.

    Dördüncü Bölüm:
    "Dil zamanla arılar, balinalar ya da bilgisayarlar arasında gerçekleşen alışverişten farklınbir şey değilmiş gibi 'iletişime' indirgenmiştir. Ayakta kalan bazı şeyler var kuşkusuz ama kanımca bunlar gittikçe çürümekte"... der Ivan Illich.

    Illich'in dilin iletişime indirgenmesi konusundaki sözlerini bir uyarı olarak değerlendirmeliyiz günümüz toplum yapısına bakacak olursak.

    Okuryazar olmanın, cehaletin sonuçları her gün gazetelerde yayımlanıyor ama bu haberlerin içinde cehalet sözcüğü geçmediği için bu olaylar genellikle gözdekaçmakta. Bunu yazar kitapta ABD'de yaşanmış cehalettin somut örnekleri olarak anlatıyor. Ama günümüzün dünyasında bunu hala yaşıyor olmak ve dünyanın her bir köşesinde yaşandığını bilmek bana "insan gözümüzün önünde yok olmakta. Bu bir cinayet romanı değil, ceset hala karşımızda." Sözünü bir kez daha hatırlatıyor.

    Bilgisayardaki çoğu programlar bireye göre oluşturulan ve öğrencikerin öğretmen olmaksızın, doğrudan ekranla iletişim kurdukları eğitimin biçimde okuma yazmanın sınıfta öğretmenle öğrenildiğinden çok daha hızlı bir şekilde öğrenildiğini öne sürüyor. Oysa bilgisayara daha çok yer vermek zamanın ABD'sinde ve günümüz toplumunun yaşadığı " toplumsal_bireysel çöküş" sorununu daha ciddi bir hale getirir. En basitinden içselleştirilmiş metni ellerinden alır ve okuryazarlıklarına zarar veriri...

    Sonuç olarak" Toplumsal Sözleşme" bilgisayarda yazılmamıştır. Bilgisayarla tamir edilmesine de olanak yoktur.

    Beşinci Bölüm:
    ABD'nin cinayet sayısı bakımından dünyada açık farkla birinci sırada gelmesinde şaşılacak bir durum var mı? Ya da okuryazarlık açısından bu kadar alt sıralarda yer almasında?

    Cinayetler ve cehalet birbiriyle ilişkilidir. Pişmanlık ve suçluluk duygularını ortadan kaldıran cehalet, tetiği çekmeyi kolaylaştırıyor. Tabanca, cehaletin kalemi olmuş durumda. İşin uzamanlarını endişelendirecek şey yalnızca cineyetlerin sayısı değil; bu sayının artış eğilimi göstermesi de endişe verici.

    Kitapta anlatıldığına göre; ABD'de o yıllarda beş lise öğrencisinden biri okula silahlı geliyor. Taşıdıkları silahların birçoğu ağır tabancalar. New York ve Washington DC'de bazı okullara havaalanlarındakine benzer metal dedektörleri yerşeltirildi.

    Bu fırsatlar ve özgürlükler ülkesinde okula giden bir genç niçin silah taşıma gereksinimi duyuyor? Düşmanı kim? Herhalde bu düşman sınıf arkadaşı, sokaktan geçen masum insan ya da başka bir çete üyesi değil mi?

    Gerçek düşman gözle görünmüyor ve otomatik bir silahla ortadan kaldırılamayacak kadar da güçlü. Bu, düşman gençleri günden güne bir özden ve gerçeklikten yoksun bırakan şeydir. Düşman artık o denli ayırt edilemez, o denli yaygın hake gelmiştir ki etraftaki her şeye ateş etmekten başka seçenek yoktur. İnsan ne de olsa bir şeylere isabet ettirecektir, bu da yeter...

    İşte aslında bütün bu nedenler ABD'de Crips ve Bloods gibi çetelerin neden ortaya çıktığını açıklamaktadır. Bu kitap çetelerin oluşmasını bir varoluş mu, yaşama isyan mı, yoksa serseri gençlerin anormal davranışları mı olarak görmemiz gerektiğini sorgulamammız gerektiğini hatırlatıyor bize.

    Altıncı Bölüm:
    Çete üyeleri çok kolay adam öldürebilir çünkü, kafalarında gerçek bir cinayet kavramı yoktur. Namlunun diğer ucunda gerçek bir yaşamın olduğunu algılamazlar. Zaten genellikle "cinayet değil, temizlemek ve süpürmak gibi deyişler kullanırlar kendi aralarında.

    Hiçbir şey hissetmeden cinayet izleyebilirler çünkü yaşamlarında suçluluk duygusu ve vicdana yer yoktur. İşte kabile örgütlenmesine böylesine kolayca katılmalarının korkutucu yanı da budur. Vicdan ve suçluluk duygusundan yoksun olmak bir yana, daha da önemlisi, vicdan yaşama yaşana geçiren benlik yoktur onlarda. Böylece başkalarının güç ve kuvvet aldıkları şeylerle karşılaşan çeteciler yalnızca boşluk hissederler. Bu boşluk aynı çaresiz ve korkunç koşula boyun eğmiş diğer gençlerle bir araya gelerek doldurulur.

    Okuryazarlık, ayrı ayrı benliklerden oluşan, her biri bir vicdan tarafından yönetilen ve bir amaca yönelik yaşayan bireylerin meydan getirdiği bir topluluk yaratır. Okuma yazma başkalarının yaşamlarını hayal etmeye zorlar. Okuryazar insanlar sürekli sorgular. Eleştirel düşünceye sahiptir. Çete gençliği ise yalnızca hareket edip düşünmezler mi?

    Şu da unutulmamalıdır ki; çeteler kent merkezlerinde rastlanabilecek pek az olumlu işaretten biridir, en azından bir tür toplumsal bağı temsil eder, çaresizce bir yere ait olmak isteyen insanöardan gelen çaresiz bir haykırış olarak açıklanabilir.

    Yedinci Bölüm:
    Kitabın son bölüminde kitap anlatılan sorunlara bir çözüm sunamayacağını dile getiriyor.

    Okuryazarlık sorununa bir çözüm bulunması beklenemez ve beklenmemelidir. Okuryazarlık, tanımı gereği çevresinden yalıtılabilecek, sınıfta ya da atölyede incelenip tamir edilebilecek, bir bütün haline getirikebilecek bir şey değildir. Okuryazarlık bizim kendi kültürümüze verdiğimiz biçimin temelinde yatan hammaddedir.

    Kökten ve radikal bir değişiklik yapılmadan sorunın çözülmesi olanaksız olacaktır. Herkes; yurttaşlar, eğitimciler, politikacılar, anne babalar bu demokrasinin ayakta kalmasını isteyen herkes okuryazarlığın kurtarılmaya değer bir şey olduğunu anlamalı ve sağlıklı bir okuryazarlığın gelişmesi için gerekli koşulların sağlanmasına doğru kararlı adımlar atmalıdır. Bedeli ne olursa olsun, bu ne denli zorlu bir çaba olursa olsun hepimiz gelecek neslimizi ve şu an ki gençliğin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için elimizi gerekirse gövdemizi taşın altına düşünmeden koymalıyız.

    Genel Değerlendirme:
    Kitap genel anlamda akıcı ama son iki bölümde var olan sorunları tekrarlaması sebebiyle insanı okuma konusunda isteksiz hale getiriyor. Biçim olarak da okuyucuların seviyesine uygundur.

    Kitabın Değeri:
    Bu kitap, okuryazarlık ile sözellik arasındaki bağın yeniden kurulması için bir sesleniş ve bu bağın kurulamaması halinde neler olacağına dair bir uyarıcıdır. Aynı zamanda sözelliğe geri dönme çabasını anlatıyor. Bu konularda bilgi almak ve çözüm arayan kişilere tavsiye edilebilir.

    Yazarla Kitap İlişkisi:
    Kitabın yazarı California, Claremont'da İngiliz Dili ve Düşünce Tarihi profesörüdür. Bu anlamda kitabın da insanı düşünceye, sorgulmaya sevk eden bir kitap olmasına şaşırmamak lazım.
  • 320 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Tim Winton, kendi topraklarında çok çok önemli bir yazar. Hatta kendi topraklarında yaşayan en değerli yüz isimden biri olarak seçilmiş. Tim Winton'u Yüz Kitap sayesinde tanımış oldum. Bu vesileyle de onlara da ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Böyle önemli ve değerli yazarları yazın dünyamıza kazandırdıkları için. Umarım Tim Winton'un diğer eserlerini de okuruz onlardan.

    Dönüş, bir karakterin etrafında çevrelenen değişim anlarını, yaşamın tüm ayrıntılarını yansıtmaya çalışan birbirine bağlı on yedi kısa öyküden oluşan bir kitap. Dokuz öykünün içinde ise karakter Vic Lang'in hikayelerine tanık oluyoruz. Tüm öyküler bir şekilde kitabın yazarı Tim Winton'un gençlik yıllarını geçirdiği gerçek Albany kasabasına benzeyen, kurgusal mekanı "Angelus" kasabasına bağlanıyor.

    Hikayeleri farklı sesler ve bakış açılarıyla anlatmaya çalışmış Tim Winton ve tabii bunu anlatırken de hikayeleri belirli bir kronolojik sıraya bağlı kalınmadan yapmış. Anlatmak istediklerini tamamlamak için karmaşık bir anlatı yapısı olan kısa bir hikaye döngüsüyle tüm hikayeyi metnin içine yedirmiş. Hikaye tekniği olarak da kimi zaman birinci tekil kimi zaman ise üçüncü tekil yapıyı kullanmış. Hikayelerinin ana merkezinde ise ele aldığı konular: Aile ilişkileri, kederleri, yalnızlıkları, dostluklar, tanımı olmayan ilk duygular. Tim Winton, sade bir nesirle karakterlerden uzaklaşmanızı ya da onları affetmenizi değil bu karakterlerin seçimlerine ve koşullarına tanıklık etmenizi ve gelecekleri hakkında kararlarınızı vermenizi istiyor.

    Birbirleriyle eklemli hikayeleri yapboz parçaları gibi oluşturmaya çalıştım okurken. Her eksik parçayı birkaç bölüm sonra yerine koydum. En beğendiğim öyküler ise "Büyük Dünya" ile "Dizlerinin Üstünde" oldu. Bu kadar canlı ve yaşayan öykülere çok nadir rastlarım ve rastladığımda ise defalarca okurum. Bu kitaptaki öyküler benim açımdan öyle oldu. Ayrıca bu kitap ile ilgili ilk incelemeyi yapmaktan da büyük gurur duydum. Yine az bilinen ve değerinin yıllar sonra anlaşılacağı bir kitap olacak. Öykü ile gerek yazı gerekse okuma açısından münasebeti olan her okurun muhakkak okuması gereken bir eser.
  • Kitap birbirini tamamlayan yedi ana bölümden oluşmaktadır.

    Birinci Bölüm:
    Bu bölümde okuryazarlığın ne olduğu, önemi ve sözellik ile ilişkisine değinilmiştir.
    Okuryazarlık toplumsal bir girişimdir. Ve başarılı olabilmesi için okuryazarlığın ne olduğunun yeniden tanımlanması ve okuryazarlığın sağlanabilmesi için uygun bir strateji geliştirmesi gerekmektedir.

    Okuryazarlığa geçen her insan ya da topluluk, öncelikle sözlü dünyanın içinde bir okuma yazma temeli oluşturur bu durum kaçınılmazdır.

    Okuryazarlık kağıda geçirilmiş söz olmanın çok ötesinde bir şeydir. Okuryazarlık, bir ilişkiler ve yapılar toplamıdır, insanın içselleştirerek deneyimlerine aktardığı devingen bir sistemdir.

    "Dil üzerinde akıl yürüten tüm düşünürler tek bir noktada birleşiyor; insan, alet kullandığı için değil, söz sayesinde insan haline geldi. İnsanı insan yapan ne dik yürümek ne toprağı sopayla eşeleyip yiyecek bulmak ne de dövüşmeyi bilmektir; insanı insan yapan konuşmadır." der Nadine Gordimer.

    İnsanlar konuşur. İnsanlar dinler. Ancak yeryüzünde varolmuş sözlü kültürlerin pek azı okuryazarlığa geçmek gibi kökten bir değişim yaşamışlardır. Yani okuryazarlık insanı bir nevi uygar haline getiren bir unsur olmuştur.

    Gerçek bir konuşma, yüz yüze temasın getirdiği yakınlığa muhtaçtır. Sözlü kültürde mimikler ve el hareketleri sözcüklerden ve cümlelerden daha önemlidir insanlar için.

    Sözellik ve okuryazarlık birbirinden tümüyle ayrı iki kadegori değildir. Her ikisi de sesler ve anlamlar üzerine kuruludur. Her ikisi de bir şeyleri anlatmaya çalışır. Uygarlık tarihinde konuşmadan çok sonra ortaya çıkan okuryazarlık, sözellik aracılığıyla beslenir.

    İkinci Bölüm:
    Bu bölümde yazar farklı uygarlıklarda alfabenin kullanılmasıyla başlanan değişikliklerden söz eder.
    Örneğin; böyle bir yenilikle, dil dediğimiz yapı, dünyaya ait şeyleri belleği kullanmadan koruyabilmemizi sağladı. Hatırlanamsı gereken şeyler artık cümlelerin içinde muhafıza edilebildi. Bir dinleyicinin tersine, bir okur kendi hızını belirleyebilir ya da isterse okuduğu metinlerdeki bazı bölümleri atlayarak okuyabilir, sayfa üzerinde sabit kalan cümleler yeniden düzenlenebilir, sıraları değiştirilebilir ve genellikle kişinin ağzından çıkan cümlelere göre çok daha karmaşık biçimler alabilir. Alfabe bu şekilde oluryazar olanlara faydalı özellikler kazandırdığı gibi, alfabe ile ortaya çıkan okuryazarlık, bilen ve bilinen arasında bir ayrılmayı da zorunlu kılar. Okuryazar kişi için gerçek hemen yakınında, istediği an dokunabileceği mesafededir. Bu sözellikte mümkün olmaya bir şeydir. Sözellikte konuşma ve düşünme, cğmleler ağızdan çıkarken, eş zamanlı olarak gerçekleşir. Sözellikte insan, dur ben şunu yüksek sesle düşüneyim diyemez.

    Üçüncü Bölüm:
    Bu bölümde yazar oyunun, okuryazarlık açısından önemine değinmiştir.
    Öğretmenler çocuklarının okul bahçesindeki davranışlarıyla sınıftaki davranışları arasında kesin bir çizgi çizerler.

    Oyun dışarıda oynanır, ders içeride çalışılır. Oysa harflerle yaşayan bir ilişki kurmak isteyen bir çocuğun mutlaka oyuna ihyiyacı olacaktır. Öğretmen dışarıdaki oyun ortamının sınıfa girmesine izin vermek zorundadır. Çocuğun okuryazarlıkla ilişki kurabilmesinin yolu buradan geçer.

    Dördüncü Bölüm:
    "Dil zamanla arılar, balinalar ya da bilgisayarlar arasında gerçekleşen alışverişten farklınbir şey değilmiş gibi 'iletişime' indirgenmiştir. Ayakta kalan bazı şeyler var kuşkusuz ama kanımca bunlar gittikçe çürümekte"... der Ivan Illich.

    Illich'in dilin iletişime indirgenmesi konusundaki sözlerini bir uyarı olarak değerlendirmeliyiz günümüz toplum yapısına bakacak olursak.

    Okuryazar olmanın, cehaletin sonuçları her gün gazetelerde yayımlanıyor ama bu haberlerin içinde cehalet sözcüğü geçmediği için bu olaylar genellikle gözdekaçmakta. Bunu yazar kitapta ABD'de yaşanmış cehalettin somut örnekleri olarak anlatıyor. Ama günümüzün dünyasında bunu hala yaşıyor olmak ve dünyanın her bir köşesinde yaşandığını bilmek bana "insan gözümüzün önünde yok olmakta. Bu bir cinayet romanı değil, ceset hala karşımızda." Sözünü bir kez daha hatırlatıyor.

    Bilgisayardaki çoğu programlar bireye göre oluşturulan ve öğrencikerin öğretmen olmaksızın, doğrudan ekranla iletişim kurdukları eğitimin biçimde okuma yazmanın sınıfta öğretmenle öğrenildiğinden çok daha hızlı bir şekilde öğrenildiğini öne sürüyor. Oysa bilgisayara daha çok yer vermek zamanın ABD'sinde ve günümüz toplumunun yaşadığı " toplumsal_bireysel çöküş" sorununu daha ciddi bir hale getirir. En basitinden içselleştirilmiş metni ellerinden alır ve okuryazarlıklarına zarar veriri...

    Sonuç olarak" Toplumsal Sözleşme" bilgisayarda yazılmamıştır. Bilgisayarla tamir edilmesine de olanak yoktur.

    Beşinci Bölüm:
    ABD'nin cinayet sayısı bakımından dünyada açık farkla birinci sırada gelmesinde şaşılacak bir durum var mı? Ya da okuryazarlık açısından bu kadar alt sıralarda yer almasında?

    Cinayetler ve cehalet birbiriyle ilişkilidir. Pişmanlık ve suçluluk duygularını ortadan kaldıran cehalet, tetiği çekmeyi kolaylaştırıyor. Tabanca, cehaletin kalemi olmuş durumda. İşin uzamanlarını endişelendirecek şey yalnızca cineyetlerin sayısı değil; bu sayının artış eğilimi göstermesi de endişe verici.

    Kitapta anlatıldığına göre; ABD'de o yıllarda beş lise öğrencisinden biri okula silahlı geliyor. Taşıdıkları silahların birçoğu ağır tabancalar. New York ve Washington DC'de bazı okullara havaalanlarındakine benzer metal dedektörleri yerşeltirildi.

    Bu fırsatlar ve özgürlükler ülkesinde okula giden bir genç niçin silah taşıma gereksinimi duyuyor? Düşmanı kim? Herhalde bu düşman sınıf arkadaşı, sokaktan geçen masum insan ya da başka bir çete üyesi değil mi?

    Gerçek düşman gözle görünmüyor ve otomatik bir silahla ortadan kaldırılamayacak kadar da güçlü. Bu, düşman gençleri günden güne bir özden ve gerçeklikten yoksun bırakan şeydir. Düşman artık o denli ayırt edilemez, o denli yaygın hake gelmiştir ki etraftaki her şeye ateş etmekten başka seçenek yoktur. İnsan ne de olsa bir şeylere isabet ettirecektir, bu da yeter...

    İşte aslında bütün bu nedenler ABD'de Crips ve Bloods gibi çetelerin neden ortaya çıktığını açıklamaktadır. Bu kitap çetelerin oluşmasını bir varoluş mu, yaşama isyan mı, yoksa serseri gençlerin anormal davranışları mı olarak görmemiz gerektiğini sorgulamammız gerektiğini hatırlatıyor bize.

    Altıncı Bölüm:
    Çete üyeleri çok kolay adam öldürebilir çünkü, kafalarında gerçek bir cinayet kavramı yoktur. Namlunun diğer ucunda gerçek bir yaşamın olduğunu algılamazlar. Zaten genellikle "cinayet değil, temizlemek ve süpürmak gibi deyişler kullanırlar kendi aralarında.

    Hiçbir şey hissetmeden cinayet izleyebilirler çünkü yaşamlarında suçluluk duygusu ve vicdana yer yoktur. İşte kabile örgütlenmesine böylesine kolayca katılmalarının korkutucu yanı da budur. Vicdan ve suçluluk duygusundan yoksun olmak bir yana, daha da önemlisi, vicdan yaşama yaşana geçiren benlik yoktur onlarda. Böylece başkalarının güç ve kuvvet aldıkları şeylerle karşılaşan çeteciler yalnızca boşluk hissederler. Bu boşluk aynı çaresiz ve korkunç koşula boyun eğmiş diğer gençlerle bir araya gelerek doldurulur.

    Okuryazarlık, ayrı ayrı benliklerden oluşan, her biri bir vicdan tarafından yönetilen ve bir amaca yönelik yaşayan bireylerin meydan getirdiği bir topluluk yaratır. Okuma yazma başkalarının yaşamlarını hayal etmeye zorlar. Okuryazar insanlar sürekli sorgular. Eleştirel düşünceye sahiptir. Çete gençliği ise yalnızca hareket edip düşünmezler mi?

    Şu da unutulmamalıdır ki; çeteler kent merkezlerinde rastlanabilecek pek az olumlu işaretten biridir, en azından bir tür toplumsal bağı temsil eder, çaresizce bir yere ait olmak isteyen insanöardan gelen çaresiz bir haykırış olarak açıklanabilir.

    Yedinci Bölüm:
    Kitabın son bölüminde kitap anlatılan sorunlara bir çözüm sunamayacağını dile getiriyor.

    Okuryazarlık sorununa bir çözüm bulunması beklenemez ve beklenmemelidir. Okuryazarlık, tanımı gereği çevresinden yalıtılabilecek, sınıfta ya da atölyede incelenip tamir edilebilecek, bir bütün haline getirikebilecek bir şey değildir. Okuryazarlık bizim kendi kültürümüze verdiğimiz biçimin temelinde yatan hammaddedir.

    Kökten ve radikal bir değişiklik yapılmadan sorunın çözülmesi olanaksız olacaktır. Herkes; yurttaşlar, eğitimciler, politikacılar, anne babalar bu demokrasinin ayakta kalmasını isteyen herkes okuryazarlığın kurtarılmaya değer bir şey olduğunu anlamalı ve sağlıklı bir okuryazarlığın gelişmesi için gerekli koşulların sağlanmasına doğru kararlı adımlar atmalıdır. Bedeli ne olursa olsun, bu ne denli zorlu bir çaba olursa olsun hepimiz gelecek neslimizi ve şu an ki gençliğin içinde bulunduğu durumu düzeltmek için elimizi gerekirse gövdemizi taşın altına düşünmeden koymalıyız.

    Genel Değerlendirme:
    Kitap genel anlamda akıcı ama son iki bölümde var olan sorunları tekrarlaması sebebiyle insanı okuma konusunda isteksiz hale getiriyor. Biçim olarak da okuyucuların seviyesine uygundur.

    Kitabın Değeri:
    Bu kitap, okuryazarlık ile sözellik arasındaki bağın yeniden kurulması için bir sesleniş ve bu bağın kurulamaması halinde neler olacağına dair bir uyarıcıdır. Aynı zamanda sözelliğe geri dönme çabasını anlatıyor. Bu konularda bilgi almak ve çözüm arayan kişilere tavsiye edilebilir.

    Yazarla Kitap İlişkisi:
    Kitabın yazarı California, Claremont'da İngiliz Dili ve Düşünce Tarihi profesörüdür. Bu anlamda kitabın da insanı düşünceye, sorgulmaya sevk eden bir kitap olmasına şaşırmamak lazım.
  • 280 syf.
    ·10/10
    Mimoza Sürgünü kitabı altı yedi aydır elimdeydi. Bitmesini istemediğim için ara ara okudum. Tadına vara vara da diyebilirim.

    Kitab dört bölümden oluşmuş. Birinci bölümün adı Kalp Sathı. İsmi gibi kalbe dokunan, şiir tadında lirik denemelerden oluşmuş. Hepsi birbirinden güzel de, “Bir Romandan Ayrılmanın Acısı” hepsinden güzel. Bir yazarın dramını anlatıyor. Yazarın eserini yayınevine teslim etmesiyle başlayan dramını. Sanki bir âşığın sevgilisinden ayrılışını anlatır gibi yazmış. Dört yıldır beraber olduğu, zamanını, mekanını, kişilerini oluşturduğu metin artık onun elinden çıkmak üzeredir. Bir romanın önce ismi kopar yazarından. Sadece kendisine ait biriciği olan sözler artık herkeslerin olmaya daha yakındır. Eser, “son hali” diye editöre teslim edilir. Gider gelir editörle yazar arasında. İnce mizanpajdan sonra “son okuma” diye yazara son kez gönderilir. Artık yazar “ince mizanpajı” bozmamak kaydıyla belki bir iki kelime metne müdahale edebilir. Bazı sayfalarda bir noktanın bile mizanpajı bozduğunu kabul edersek, yazarın işi o kadar da kolay değildir. Yazarın düne kadar her yerine müdahele ettiği esere artık müdahale edememesi trajiktir. “Sendeleyerek çıkarsınız bir romanın bittiği kapıdan. Her şeyi orada bırakarak evinize dönersiniz. Ev bomboştur oysa. Boş gözlerle bakarsınız her zamanki duvarlara. Teneke hazine sandığınıza ne kadar uzansanız da hiçbir fotoğraf açılmaz artık.” “Bir defterin kapağı kapanırken bir kitabın kapağı açılır. Bir roman, kapağını, okuyucuya açtığı andan itibaren yazarına kapatır..”

    Kitabın ikinci bölümünün adı, Defter Kağıdı. Bu bölümde yazarın birçok hatıraları var. Yine deneme tadında. Bazılarına belki kısa öykü de diyebilirim. Yazar defterini karıştırdıkça neleri hatırlamıyor ki. Altı yıl birlikte yan yana oturduğu sıra arkadaşını, ortaokuldaki sınıf arkadaşını, okuduğu romanlardaki silik simaları, Aşk-ı Memnu’daki kesik kesik öksüren Beşir’i, Sergüzeşt’teki Dilber’e umutsuzca âşık olan Gevher Ağa’yı, Çalıkuşu’ndaki Şeyh Yusuf’u anlatır. Bu bölümde beni bir öğretmen olarak en çok etkileyen yazısı “Otuz Yıl Kaftan”ı oldu. Öğretmenliğinin otuzuncu yılında kendisine verilen Plaketi alırkenki heyecanını anlatıyor. Otuz yıl geçmiş, ama yazara sorarsan "Beşinci, taş çatlasa altıncı yılımdaymışım" gibi diyor. Diyor ama, yazıya da “Zaman ne çabuk geçiyor Mona” diye başlıyor. Otuz yıl, altı yıl gibi geçmiş. Teşekkür ediyor kürsüde: “Beni, bunca uzun bir süre boyunca hata ve sevaplarımla, doğru ve yanlışlarımla, düşmelerimle ve kalkmalarımla sahiplenen, varlığımı olduğu gibi benimseyen fakülteme teşekkür ediyorum. Ama en çok da öğrencilerime. Hiç kuşku yok, onlar olmasa böyle olmazdı.” “Zaman diye bir şey yok, evet. İlk günün cehaletinde, beceriksizliğindeyim fazlasıyla. Ömrü hayatımda almak için sahnesine çıkmaya cesaret ettiğim tek plaketi, kürsüde unutup yerime dönüyorum.”

    Bu bölümde dikkat çeken yazılardan bir tanesi de “Başka Türlü Bir Mezuniyet Yazısı”ydı. Uzun yıllar öğrencilerinin mezuniyet törenine katılan yazarımız bu sefer anne olarak bir mezuniyet töreni yaşıyor. Ve soruyor: “Size gözümün nurunu, canımın ta kendisini emanet etmiştim ben. Onu geri almaya geldim. Emanetime iyi baktınız mı?” Okunası güzel bir yazı.

    Kitabın üçüncü bölümünde seyahatleri var. Rusya'ya, İran’a, Gürcistan’a, Kudüs’e, Mekke’ye gidiyor. Dostoyevski’nin ömrünün son yıllarını geçirdiği Karamazovlar’ı yazdığı eve gidiyor. Dostoyeski'nin özel eşyalarını, kitaplarını, kalemlerini, defterlerini yakından görüyor. Mezarını ziyaret ediyor. Mezardaki kırmızı karanfiller arasına, Osmanlı lalesi işli bir mendil bırakıyor. Sonrasında Tolstoy’un yaşadığı Yasnaya Polyana’ya gidiyor. Burada müzenin katı kuralları var. Kafana göre gezemiyorsun. İlle bir rehber eşliğinde ve ille de bir gurupla gezeceksin. Yazarımızın şansına bir okul gurubu düşüyor. Rehber göstermekten çok, konuşuyor. Sonrasında Tolstoy’un da mezarını ziyaret ediyor. Bu mezar Dostoyevski’nin mezarına göre daha sade. “Topraklarının, ormanlarını, göllerinin ortasında, ulu ağaçların dibinde, sık yapraklardan süzülen güneş ışığının altında, hayatta gördüğüm en güzel ve en sade mezarda yatıyor. Çimenli, yüksekçe bir toprak yığını. O kadar. Başında bir heykel, bir yazı, bir taş bile yok.” -Burada anlatmamış ama yazarın da içinde bulunduğu yayıncılar ve yazar gurubuyla 2005’te Kahire Kitap Fuarı bağlamında Mısır seyahatimiz var-

    Dördüncü ve son bölüm Dünya Yüzü adını taşıyor. Bahçesiz evlere eleştirisi, gecekondu evlerine sırf bahçesi olduğu için güzellemesi var. Hikmetten yoksun mühendisliğe, mimarlığa itirazları var. Kestanekarası fırtınasını anlatışı var. “Allahım Ben Razıyım, Sen de Razı Ol” dediği arama kurtarma ekiplerine teşekkürü var. Biri saldırmaya, biri korumaya kodlanmış kurtla kangalın hikayesi var. Ve hayvan haklarıyla ilgili dört beş yazısı daha var. En sonunda da kendisinin sineğe, sineğin kendisine yazdığı iki ironik yazısı var.

    Kitabın bende bıraktığı izleri yazdım. Belki sizde çok daha farklı izler bırakacaktır kitap. Okumanızı tavsiye ederim.
  • Rıleyev, başını saHayarak onu doğruladı. "Olacak," de- di. "Önümüzdeki yıl olacak. Fransızlardan otuz yedi yıl geride olabiliriz, ama bu yüzden kimse bizi suçlayamaz.
    1826, tarihe Rus Devrimi'nin yılı olarak geçecek.”
    Jasper Kent
    Sayfa 31 - Can ️
  • Alibaba'nın bu sayısı ile Markopaşa'nın 1.dönemi kapanacaktır. Bir yılı az geçen bu dönemde Markopaşa 23, Merhumpaşa 4 , Malumpaşa 5 ve Alibaba 4 sayı çıkabildi. 55 haftanın 36'sında çıktığına göre, 19 hafta gazete engellerle karşılaştı, yayımlanamadı. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947'de içeriye girdi. Gazete üzerinde hükumetin, sıkı yönetimin, polisin baskısı vardı. Matbaacılar basmaktan çekinmekteydiler. Orhan Erkip'in aynı gazeteleri tersyüz çıkarması okuyucuda şaşkınlığa yol açmıştı. Kağıt ve dağıtım konusunda da türlü engellemelerle karşılaşıyorlardı. Olayların Alibaba'yı çıkaranlardaki tepkisi panikti. Bu durumda Alibaba'yı kapatmaktan başka bir çözüm kalmamıştı.



    BAŞLARINA GELENLER

    Alibaba 1 6. 1 2 . 1 947 günlü 4. sayısıyla kapandı. Üç gün sonra Sabahattin Ali teslim oldu ve içeriye girdi. Aziz Nesin zaten içerideydi. Rıfat Ilgaz gazetenin yönetim yerinde yatıyordu. M. Uykusuz da zaman zaman orada yatıp kalkıyordu. Her ikisinin de evleri yoktu. Mustafa Uykusuz henüz bekardı. Rıfat Ilgaz'ın eşi başka yerde oturuyordu. Kiralar da pahalı olmadığı için Haluk Yetiş, Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz herhangi bir yayın yapmadan Asmalımescit'teki yerde uzun süre kaldılar. 1 948 Nisanı dolaylarında burayı olduğu gibi bıraktılar. Nisan ayı içinde Rıfat Ilgaz, Haydarpaşa'daki İmaniye Hastanesine yattı. Haluk Yetiş, Mayıs 1948'de askere gitti. Sabahattin Ali 31 Aralık 1947 tarihinde tahliye edildi fakat ortalıklarda görünmüyordu. Parasal sıkıntısı alabildiğine artmıştı. Amerika'dan gazete çıkarmak için getirttiği ve gümrük masraflarını veremediği baskı makinesini Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren sattı ve borçlarını ödedi. Kızı, babasının bu 'dönemine ilişkin olarak şunları söylüyor:

    ". . . Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak..."



    Sabahattin Ali 28 Mart 1948 tarihinde eşine ve Cimcoz'lara mektup yazdı. Rasih Nuri İleri'ye verdi. Sınırı geçip geçmediğine ilişkin imli kart, R.Nuri'ye gelecek; geçtiyse R. Nuri mektupları postaya verecekti. Kart, "geçti" imi ile geldi ama Sabahattin Ali sonradan öğrenildiğine göre 2 Nisan 1 948 tarihinde Kırklareli' nin Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarında öldürüldü. Doğrusu hangi tarihte, nerede, nasıl ve kim/kimler tarafından öldürüldüğü tam olarak belli olmadı. Ölüsü, 16 Haziran 1948 tarihinde Çoban Şükrü tarafından bulundu. Ali Ertekin adlı şahıs, 28.12.1948 tarihinde, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü belirterek katillik görevini üstlendi. Ölüsü 3 ay sonra bulunmuş, 9 ay sonra da cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu teşhis edilmişti. Ancak katilliğini birisi üstlenmiş olsa da gerçeğin perdesi o gün bu gün yine de aralanmış değildir. Şu kesin ki tam bağımsız bir Türkiye için emperyalizme karşı verilen savaşımda Cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul yazarı" Sabahattin Ali olmuştur. Bir başka açıdan Markopaşacılar her tür baskıyla karşılaşmış; en son, manga komutanı için Markopaşa "sonun başlangıcı" olmuştur .



    "... Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki , mürteci idareciler "Marko Paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok ettirmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar... [Nazım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4. Baskı, Adam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 238.]



    Kimi öldürülmüş kimi hastanede kimi içeride kimi askerde... Tam anlamıyla ortada kalan biri vardı: Mustafa Uykusuz. O da uzun süre boşta gezdi. Kolay kolay işe bile almıyorlardı . Geçinebilmek

    için zorunlu olarak 13- 14 takma ad kullanarak çeşitli gazetelere [Bu gazetelerden birisi Geveze'dir. Geveze'nin 12.06.1947 tarihinden başlayarak 1 3/1, 28, 30, 35 ve 37. sayıları elimizdedir.] karikatürler çizdi.



    Alibaba'nın son sayısının ardından giz kokan suskunlukta Sabahattin Ali'nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk, 1948 Ağustosunun son haftası Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Eylül 1948'de de Rıfat Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı "Yaşadıkça" Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz'ın, dört yıl önce "Sınıf" adlı şiir kitabı ve bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı.



    Aziz Nesin hapisten çıktıktan bir süre sonra 09.07.1948 tarihinde Başdan gazetesini çıkardı. İlk sayısındaki "Özümüz ve Sözümüz" başlıklı başyazısında başlarına gelenlerin bir kısmını okuyucuların bildiklerini vurgulayarak şöyle diyordu: "Bütün eski hesapları sildik. Al baştan yapıyoruz. Ve işte yeni (BAŞDAN) konuşmaya başladık." Başdan gazetesi Markopaşa'nın borçlarını da üstlenmişti:



    Başdan'da Mim Uykusuz karikatürlerini sürdürdü. Rıfat Ilgaz da 8. sayıdan başlayarak yazılar yazdı. Gazetenin sahipliğini birkaç sayı Orhan Müstecaplı yürüttü. 14. sayıdan sonra elimizdeki 27. sayıya kadarı sahibi ve neşriyatı fiilen idare eden" Rıfat Ilgaz, kurucusu ve sekreteri Aziz Nesin'dir.



    MARKOPAŞA'NIN II. DÖNEMİ

    Sabahattin Ali'nin ölümü ile Markopaşa cephesi yıkılmıştı kuşkusuz. Rıfat Ilgaz da hastanedeydi. Yine de bir sınav daha verilemez miydi? Sonucu ne olursa olsun başarılı bir deneme vardı ortada. Halk, Markopaşa'yı tutmuştu. Tam 10 aylık bekleme dönemini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ( ... ) Bir mizahçı olarak ilk denemelerimi yapmış, kendime güvenim artmıştı. Sabahattin Ali'yle birlikte, Aziz Nesin içerideyken, hazırladığımız Kırk Haramilere karşı Ali Baba, pek başarılı olmasa da, gene de olumlu bir atılımdı. Genellikle bu dergi için yaptığımız özeleştiriden, herkesten çok ben yararlanmıştım. Aziz Nesin'le ara sıra buluşuyor, tatlı bir anı gibi Markopaşalardan, Merhum Paşalardan, Malum Paşalardan konuşuyorduk. Hayır, böyle durmak olmaz, bir atılım daha gerekirdi. Gel gelelim Markopaşa'nın da imtiyazı Orhan Erkip'te kalmıştı. Alibaba'nın imtiyazı bendeydi ama, Alibaba Sabahattin Ali'yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi. Ortam tam mizahlık, dergilik ortamdı. Halk Partisine karşı direniş arttıkça önce Saraçoğlu gitmiş, yerine gelen Recep Peker bizim birinci dönem Markopaşa'nın çıkardığı patırtının tozundan toprağından kurtulamamıştı. İşsizlik yeniden kıskaçları arasına almıştı bizleri . . . Bütün acımazlığıyla sürüp gidiyordu. Validebağ Prevantoryumunda

    yattığım sürece aylığımın çoğunu eve bırakabilmiştim. Ne var ki şimdi Asmalımescit'in bir yıllık aylıklı süresi de sona ermişti. Evin bütçesine bir şey katacak yerde evden götürrneye başlamıştım ...

    ( ... ) Ben böyle evsiz barksız hastanelerde mi ömür tüketecektim! Hafta içinde Aziz Nesin'den bir mektup almıştım. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyoruz. Orhan Erkip'le imtiyaz için anlaştım, diyordu, bize geri veriyor, imtiyazı senin alman koşuluyla ... Gazetenin sahibi de sen olacaksın, sorumlu müdürü de!

    Buna karşı o da ortak olacaktı bizimle. Ne kazanırsak beraber diyordu Aziz. Hemen kabul ettiğimi bildirmiş, başlamıştım yazı yetiştirmeye. 1. sayı o günlerde çıkmıştı."



    Rıfat Ilgaz kalemine güveniyordu. Bu güveninin köklü bir gelenekten mayalanarak toplumcu gerçekçilik anlayışıyla yoğrulan bir nedeni de vardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul'da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz'de, orta oyunlarında adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi, bizlere "hödük" demekten geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korku ile binip inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul'un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler,

    Anadolu'dan gelenler, hödükler, bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp onlara çevirmekti benim mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da. Bizleri küçük

    görenlere karşı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız...( ... ) Sözcük, deyim zenginliği ve ses uyumu bakımından Kastamonu çok zengin bir yerdir. Bugün kaba maba diye alay etmeye

    kalkıyorlar. Markopaşa'daki yazıları yazarken esin kaynağım hep Kastamonu oldu. Halkımın dili yani..."



    Markapaşa · 29 Ekim 1948 · Sayı: 1 (35)

    On ay aradan sonra çıkabilen II. Dönem Markopaşa' nın sahip ve yazı işleri yönetmenliğini, Aziz Nesin'in mektubunda söylediği gibi Rıfat Ilgaz üstlendi. Aziz Nesin de "müessis ve sekreteri" idi.

    Adresi, Kumkapı, Derinkuyu Sokak, No: 4; dizildiği ve basıldığı yer Osmanbey Matbaası'ydı. Başlıkta "Sayı: 1 (35)" denilmişti. Bu, Paşalar dizisinin I. Dönemde 35 sayı çıktığı anlamındadır. Ancak l l sayıda "Sayı: l l (36)" şeklinde düzeltilmiştir.

    İlk sayıda " Yeniden Çıkarken" başlığı altında şunlar açıklanmıştı:

    "Bundan evvel muhtelif isimler altında ancak otuz beş sayı çıkarabildiğimiz mizah gazeteleri yüzünden neler çektiğimiz milletçe malumdur. Bunları sayıp dökmeyi lüzumsuz buluyoruz. İşte yeniden dostlarımızın ve düşmanlarımızın karşısındayız. Markopaşa, mizahı, halk hizmetinde bir vasıta sayar. Bu münasebetle 25 Kasım 1946 senesinde çıkan ilk sayımızdaki sözü tekrarlamayı yeter buluyoruz. "Markopaşa'da okuyucularımız alışılmış olandan ayrı bir mizah bulacaklardır. Maksadımız, sadece gülmek için değildir. Gülerek düşünmek ve faydalı olmaktır."

    Tanrı encamımızı hayreyleye! ..



    Bu sayının en belirgin özelliği, ilk kez Sabahattin Ali'nin başyazısının yokluğudur. Karikatürler yine M . Uykusuz'undur. Aynı köşe adları, aynı mizah . . . Örneğin " Şakalar" köşesinin konusu "Mukaddes Zincirlerimiz. . ." Başından sıkça geçtiği için büyük olasılıkla Rıfat Ilgaz'ın yazmış olması gereken yazının birinci paragrafını okuyalım :

    "Bu memleketin insanları, başka memleketlerin insanlarına benzemez. Bizim onlardan eksiğimiz yok, fazlamız var; zincirlerimiz onlardan fazlamızdır. Zincirli doğup zincirli ölüyoruz. O kadar alışmışız, o kadar alışmışız ki zincirlerimize, artık bu zincirler elimiz kolumuz, kaşımız gözümüz gibi, vücudumuzdan ayrılmaz bir uzvumuz olmuş. Et tırnaktan, biz de zincirden ayrılamayız. Devletlu efendilerimiz tarafından elimize kolumuza, ayağımıza, dilimize vurulan bu zincirler, artık vücudumuzun bir parçasıdır...



    Markopaşa'nın bu sayısından dört gün sonra aynı yazarlarca çıkarılan Başdan gazetesinin 02.11.1948 günlü 13. sayısında Markopaşa ile ilgili bir duyuru vardır:

    1----MARKOPAŞA İki defa basmak mecburiyetinde kaldığımız Markopaşa'nın ilk sayısı kalmamıştır. İkinci sayısı Cuma günü çıkıyor."

    Bu sayının satışı ile ilgili olarak Rıfat Ilgaz anılarında şunları söyleyecektir "... Bu kez ilgi daha da artmıştı. Duman ediyorduk ortalığı. Kimse kurtulmuyordu kalemimizin sivriliğinden. İçeridekilerle yetinmiyor, dışarıdaki kralları da benzetiyorduk...



    Markopaşa · 5 Kasım 1948 · Sayı: 2 (35)

    Bu sayının birinci sayfasında ilk olarak "Markopaşa'nın Amerikan Milyarderlerine Mesajı" başlıklı yazı göze çarpmaktadır. Amerika'nın Türkiye'ye kazık atmaya başlamasının üçüncü yıldönümü münasebetsizliği ile, Markopaşa Truman'a ve Amerikan milyarderlerine hitaben aşağıdaki mesajı, deliğe girerim korkusu ile gönderememiştir: "Bu hava seferleri çağında ve bu atom devrinde, fenni tenakillerin iki memleketi birbirine yaklaştırmak için, Türkiye'nin altına uskur takılarak yüzdürülmek sureti ile, yahut tepesine pervane takılıp uçurulmak sureti ile, çok yakında Amerika'ya getirileceğine hiç şüphemiz kalmamıştır. Harp artığı eski ve yırtık otomobil lastiklerinden yaptığınız Kovboy cikletlerini Türk milleti evde sokakta, vapurda, trende çiğneye çiğneye demokrasi gevişi getirmekte ve Türk gençliği ağızlarında şişirdiği çiklet balonlarını şerefinize patır patır patlatmaktadır. Çiklet namı adı altında yutturduğunuz eski kamyon lastikleri çiğnemekten Türk milletinin konuşmaya vakti kalmamıştır. Bu ciklet nam demokratik icadınızla halka konuşmak fırsatı vermediğiniz için, hükümetimiz namına size teşekkürlerimizi sunarız.



    Birinci sayfaya bir de "Markopaşa" imzalı teşekkür konmuş: Gazetemizin yeniden intişara başlaması dolaysı ile matbaamıza kadar gelerek bizi tebrik eden sayın okuyucularımıza ve bu arada aynı zahmete katlanan Şükrü Saraçoğlu, Hasan Saka,

    Recep Peker, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Cevdet İnce Kerimdayı, Şükrü Sökmensüer gibi sabık okuyucularımıza ayrı ayrı teşekküre imkan bulamadığımızdan burada alenen, kendilerine teşekkürü bir vecibe biliriz. Markopaşa



    Son sayfadaki " Komünizm'le Mücadele" başlıklı yazıdan da bir bölüm okuyalım:



    "... Eve bir kağıt bırakmışlar: "Vatandaş! Memleketimizi saran kızıl tehlikeye karşı açtığımız mücadeleye sen de katıl!" Madem ki tehlike varmış, ister kızıl olsun, ister lacivert, katılalım. İkinci kağıt gelmiş: "Vatandaş! Mücadelemize uzaktan bakma, Allah aşkına sen de katıl!" Bir Pazar günü kağıdı getiren delikanlı yine gelmiş. Geçtik karşı karşıya, konuşmaya başladık. Nerede o eski günler diye lafa başladı ... (. .. )

    - Fikir. gafada olmaz mı? Biz de gızılların gafasına gafasına, gırbaçlen vuracağız.

    - Affedersiniz, kafaları gaf. .. yani çok gaf yapıyorsunuz.

    - Gızıldenizi haritalardan silip, gayfe rengi deniz yapacağız.

    Bütün gızılbaşları yeşilbaş ördek yapacağız. Gızılderililere ilanı harp edip derilerini yüzeceğiz. Gızıltoprak'ı baştan başa patlıcan rengine boyayacağız. Gızılcık ağaçlarına karşı amansız bir mücadele açacağız. Gızılayı, Alaya çevireceğiz. Gızılırmağı mora boyayacağız. Tutarsa tutar, tutmazsa badana edeceğiz. Gızılcahamam'ı, Gızılcakcak'ı tarumar edeceğiz. Gızıl tehlikeyi yeşil tehlike yapacağız. Gızıl ve gızamık hastalığına yakalananları paramparça edeceğiz.



    Markopaşa · 11 Kasım 1948 · Sayı: 3 (35)

    Markopa;a'nın bu sayısında birinci sayfadaki "Efendimiz Köylü" başlıklı yazı şöyle: Sesler karıştı:

    Büyük adamlar köye gelmişlerdi. Köy odasında karşılarına birkaç köylü alıp konuşmaya başladılar. Biri "Köyü kalkındırmak için evvela yol lazım", biri "hayır, evvela mektep lazım", bir başkası "bataklıkları kurutmak lazım" gibi birbirini tutmayan fikirler ileri sürüyorlardı. Konuşma çok kızışmıştı. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes bildiğini okuyordu. O sırada köy meydanından anırma, kişneme gibi hayvan sesleri duyulmaya başladı. Köylülerden biri kalkarak,

    - Efendiler dedi, teker teker konuşun, sesler birbirine karıştı. ( . .. )



    Babanız Recep Peker, zaman-ı sadaretinde, her nasılsa yolu bir yetim okuluna düşmüş. Tertip edilen törende, yetim öğrenciler adına konuşan bir çocuk,

    - Sayın Başbakanım, biz yetimlerin dertlerini unuttunuz, der. Recep Peker derhal şu cevabı verir:

    - Bu memlekette yetim yoktur. Vatan ananız, biz de babanız.

    Biraz sonra bir köylü arkadaşına Recep Peker'i göstererek:

    - İşte, dedi, anamızı ağlatan adam.





    "Şakalar" köşesinde, Markopaşacılar kendilerini konu edinmişler: "Artık derbeder hayatımı ve ondan daha perişan olan kitaplarımı tanzim ettim. Doğrusu evimi aramaya gelen polislere acıyordum. Bavullar, çuvallar, sandıklar içindeki kitapları karıştırır, aralarken çok zahmet çekiyorlardı. Şimdi bütün kitaplarım, yazılarım, notlarım hepsi raflarda muntazam duruyor. Fişleri, listeleri, kayıtları var. Haftada bir evimi aramadan yapamayan polisler, elleri ile koymuş gibi beğendikleri kitapları, yazıları alıp götürecekler. Günlerimi de tanzim ettim. Hafta başı olan pazartesiyi sorguya ayırdım. İstanbul basın savcısı Hicabi'den, sorgu için beni pazartesileri çağırmasını ve programımı bozmamasını rica ederim. Salı günleri de polise ifade vereceğim. Çarşamba günleri evim aranabilir. O gün polislere kabul günümdür. Başka günleri rahatsız etmemelerini rica ederim. Perşembe ve Cuma günlerini de mahkemelerde geçirmeye karar verdim. Cumartesi ve Pazar günleri de, polisi, savcıyı ve mahkemeleri boş bırakmamak için gazete çıkaracağım. Ölüm hiç aklıma gelmiyor, adeta ölmeyeceğim gibime geliyor. Bir gün ölürsem, arkamdan şöyle söyleyecekler: Oldukça kabiliyetli, müstait, eli kalem tutar bir adamdı. Eğer polisten, mahkemelerden arama taramalardan, sorgulardan vakit bulabilseydi belki yazı da yazıp iyi bir muharrir olacaktı.





    Üçüncü sayfadaki "Ata Sözleri'"' köşesine de bir göz atalım:

    Yakası Açılmadık Laflar

    • Bülbülün çektiği dil belasıdır, halkın çektiği dilsizliğinin belasıdır.

    • Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, fakat dünya dokuz köyden ibaret değildir.

    • Ayvazoğlu kardan gelir, eşeği satar yaya kalır. Amerika'dan borç alır, ziyafet çeker aç kalır.

    • Misafiri Amerikalı olanın memleketinde pasta kalmaz.

    • Gün doğmadan şeker fiyatları yükselir.

    • Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı nutuktur.



    Son sayfada da bir satın alma duyurusu var: Cerrahpaşa hastanesi satın alma komisyonundan:

    1- Veremliler için iki tabut çürük yumurta satın alınacaktır.

    2- Yumurtalar yemek için değil, hastaların yumurta tokuşturup eğlenmeleri ve kırılanların da hastaneyi istila eden kedilere verilmesi içindir.

    3- Yumurtalar kapalı göz ve açık tavsiye mektubu usulu ile satın alınacaktır.





    Markopaşa ·19 Kasım 1948 · Sayı: 4 (35)

    Bu sayıdaki siyasi yergiler arasında, İstanbul eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir yine konu edilmiş:

    Kitabe-i seng-i mezar

    Allah gecinden versin, eğer bir gün Ahmet Demir aramızdan ayrılırsa, kelepçe, bukağı ve zincirle süslenecek ve ısırgan otundan çelenkle örtülecek olan mezar taşına, aramızdaki samimi münasebet dolayısı ile şu kıt'a tarafımdan naçiz bir hediyedir:



    Sopasından titredi millet

    Kazık atmaya etti niyyet

    Kalmadı lakin kahpe dünya

    Gümledi gitti Demir Ahmet



    Eski emniyet müdürü konu edilir de polis edilmez mi? Okuyalım:



    Ne mühim adamlarız. Doğrusu polise şaşarım. Kurye çantasına altınları doldurup, yabancı memleketlere para kaçıranları serbest bırakır da, bizim ardımıza adam koyar. Amerikan bankalarına para yatıranlar eli kolu serbest gezerlerken,

    tutar da bizi takip eder. Karaborsacılar, hava parası kahramanları dururken, bula bula takip edecek bizi bulurlar. Bizim neyimizi takip ederler, neyimizi öğrenmek isterler bilmeyiz.. Ne kaçıracak altınımız ne aparacak paramız, ne hava

    parası alacak apartmanımız var. Bir arkadaşla bunları konuşa konuşa giderken yine arkamıza polisler düşmüştü. Pek sinirlenen arkadaşıma,

    - Şimdi anladım, sinirlenme, biz. ne kadar mühim adamlarız ki, polis bile bizim izimizden geliyor, dedim.





    "Ata Sözleri" köşesinden de bir alıntı yapalım: "Ağaç yaşken, insan dalkavukken eğilir."



    Şimdi sözü, hastanede yatan sorumlu müdür Rıfat Ilgaz'a verelim:

    "... Gazetenin kırk bin basıldığını sevinerek öğreniyordum. Dördüncü sayının satışa çıktığı günlerde, Asistan Cemal'le bir mektup göndermiştim Aziz Nesin'e. Bu arada bir de on lira istemiştim. Henüz gazetenin para getirmediğini, gönderdiği on lirayı da birinden ödünç aldığını yazıyordu Aziz. Üzülmüştüm, gazetenin para getirmediğine. Yazıları biraz daha vurgulayalım diye yazmıştım ona. Sorumlu müdür ben değil miydim! Ha Cerrahpaşa'da yatmışm, ha Sultanahmer Cezaevi revirinde! Ne değişirdi. .. ... Ali Karcı hastaneye gidip geliyor, yazılarımı alıyor, on beş, yirmi kadar da kendi gazetemizden getiriyordu. Bunları hastanenin Adembabalarına verip kendi hesaplarına sattırıyordum.

    Hastalar arasında ilgi bile olağanüstüydü. Verem pavyonu için haberler, yazılar eksik olmuyordu. Belediye Başkanı Yardımcısının yeğeni, özel odaya nasıl yatırılır, nasıl özel bir tedavi görürdü? Bu

    ve buna benzer yazılar nasıl okunmazdı hastalar arasında! Bizim Türk yumurtası gazeteye geçince, nasıl altüst olmazdı ortalık! Servis doktoru Sami Bey pek oralı değildi ama, Başhekim özel

    olarak çağırtmıştı beni. Halk Partisi il Başkanıydı, Başhekim Esat Duru aynı zamanda. Eğer ayağımı denk almazsam, taburcu edileceğimi de açıklamakta bir sakınca görmemişti. Tedavi için yatan bir hastanın kendini yormaması gerekirdi en azdan..."



    Yeniden Rıfat Ilgaz'a dönelim ve Ali Karcı ile ilgili olarak Kemal Bayram'a verdiği aynı kaynaktaki yanıtını dinleydim:

    - ... Ali Karcı hastaneye gelip giderdi. Bana gazeteden Aziz'in gönderdiklerini getirirdi. Ben yazdığım yazıları onunla Aziz'e yollardım. Basılmış gazeteleri getirirdi. Gelip gittikçe benim herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorardı.

    - Bu Ali Karcı, sonraları Türkiye İşçi Partisi'nin İstanbul Milletvekili oldu galiba. O Ali Karcı mı sözünü ettiğiniz?

    - Tamam, tamam, işte o! ( . . . ) yayın işlerine merakından olacak, ben hastanedeyken Aziz Nesin'i buluyor. Hastanede tanışıyorum onunla ... Bir ay sonra beni hastaneden çıkardıklarında anlıyorum ki, anık matbaayı, kağıdı, dizgiyi, baskıyı da öğreniyordu, işimize yarıyordu yani. Orada yatıp kalkardı.

    - Markopaşa'nın idarehanesinde?

    - Evet. Güneyden yeni gelmiş, evini köyünü yerli yerine koymamıştı daha. Sobayı yakardı ...



    Henüz dört sayı çıkan Markopaşa yeniden dikkatleri üzerine toplamaya başlamıştı. Nitekim, bu sayı polis tarafından toplatılmış, toplatma nedeni belli olmamıştır.



    Markopaşa · 26 Kasım 1948 • Sayı: 5 (35)

    Markopaşa'nın bu sayısındaki yazılar arasında biri "prenses", biri de "krallar" ile ilgili iki yazı yayımlandı. Her ikisi de Markopaşa'nın başına çok işler açtı. İlkin, birinci sayfadan verilen "Pamuk Prenses Elizabet doğurdu" başlıklısını okuyalım: (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güç bela duyulmuştur)

    - Üstünde güneş batmayan, fakat müstemleke insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk Prensesi Elizabeth, Eminönü meydan saati ayarı ile dün gece saat üçü on bir buçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kınalı yumurcağın haşmetli validesinden hurucu esnasında,

    İngiltere'nin İçişleri Bakanı dünya kapısında, Dışişleri Bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı.

    Doğum münasebeti ile, yol girmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, Bakan uğramaz köylerimizde davullar, zurnalar çalınacak, ricali umut ve ehli kuburun [ölülerin] da etekleri zil

    çalacaktır. Şahane kral kurusuna şimdiden dalkavukluk için [okunamadı] edenlere emir verilmiştir.



    Prensesle Prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra dünyaya gelmesi de İngilizlerin ne kadar sözünün eri olduklarını dünyaya

    bir kere daha ispat etmiştir. Yaşasın kral kurusu.



    Gazetenin üçüncü sayfasında yayımlananı da "Dünya Kralları İşi Azıttılar" başlığını taşıyor:

    "Son günlerde dikkat eniniz mi, Krallara ve Kraliçelere bir azgınlık arız oldu. Kimi evleniyor, kimi boşanıyor, kimi doğuruyor ... Biz de dünyaya demokrasi gelecek diye, ha babam avucumuzu yalıyoruz.

    Bir zamanlar İran Şahı evlenecek oldu. Sanki el malı ile gerdeğe biz girecekmişiz gibi düğün bayram ettik. Zavallı Türk halkı, bir Pazar olsun seyrana gidemezken İran Şahının düğününe giren baha hediyeler gönderdik, gazeteciler, muharrirler, bölük bölük askerler gönderdik. Sözüm ona biz cumhuriyetiz de, hani İran da Krallık. Ne oldu, ne bitti bilmeyiz, İran Şahının karısı, Mısır Kralının

    da kardeşi güzel Fevziyecik, Şahın burnunu mu beğenmedi, her ne oldu ise, kocasına Dıran Dedenin düdüğü gibi, Şahlık asası elinde sipsivri Tahran sarayında bırakıp, ağabeysi Mısır Kralının yanına kaçtı. Şimdi öğrendik ki boşanmışlar. Biz Cumhuriyetiz, bize ne değil mi? Yooo ... Bizimkilerde bir ahi figan, gazetelerimiz, radyomuz iki gözü iki çeşme kan akıyor. Derken arkadan Kral Faruk da, galiba İran Şahını kıskanmış, o da karısı Prenses Ferideyi boşamışmış. Resimlerine bakılırsa, hani Feride de Feride... Nasıl kıydı bilmem? Sebep olarak da Feride'nin hep kız doğurduğunu, oğlan doğuramadığını ileri sürüyormuş. Bu da gösteriyor ki Kralların gözünde kadın, hala kuluçka makinesinden başka bir mal değildir. Bizim köyde erkek evladı da, kız evladı da yapan erkektir. Kral Faruk geniş bir araziyi, paha biçilmez mücevheratı, muazzam malları hep Prenses Feride'ye bağışlamış. Bağışlar ya ... Bu malı mülkü kazma sallayıp, kafa patlatıp kazanmadı ya. Bu yeni zevce erkek doğurursa ne ala, doğurmazsa yallah ... Ona beş on çiftlik, haydi yenisi. Amasya'nın bardağı, bir olmazsa bir daha ... Mısırda arazi mi yok, yoksa karı mı yok. .. Zavallı Mısır fellahının da Nil bataklıkları içinde iki hurma çekirdeğine anası

    ağlasın dursun. Bir yandan haşmetli Mısır Kralını, bir yandan daha haşmetli İngiliz imparatorunu beslesin. Biz Cumhuriyetiz, Mısır Kralından bize ne değil mi? Yooo... Baksanıza gazetelerimiz, radyomuz, ajansımız iki gözü iki çeşme ağlıyorlar. Mısır Kralı, İran Şahını kıskanıp karıyı boşadı. Şimdi ister misin, Türkiye Cumhuriyeti Krallığının da prensleri öbür krallara özenip de karılarını dehlesinler. Sen o zaman gör curcunayı, mahkemeler boşanma davasından adam almaz. Çünkü

    Mısırda, Iranda Kral bir tane, halbuki bizde şahlar, şahbazlar, krallardan geçilmiyor. Şefler, şefierin kuyruğu, kuyruğunun kuyruğu, şeker kralları, pirinç kralları, hepsi de küçük dağları ben, büyüklerini de o yarattı diyor. Vallahi bu günlerde krallar azdı, başlarına galiba bir gelecek var.





    Markopşa'nın dördüncü ve beşinci sayıları polis tarafından toplatıldı. Toplatma olayını 10.12.1948 gün ve "7 (35 )" sayılı Markopaşa'nın üçüncü sayfasındaki bir haberden öğreniyoruz:

    Gazetemiz toplatıldı (Bu haber ciddidir) - Gazetemizin dördüncü ve beşinci sayıları İstanbul polisi tarafından toplattırılmıştır. Memleketimizdeki demokrasi icabı olarak bize bir toplatma emri gönderilmemiş olduğundan, hangi makamın emri ve hangi sebeple toplatılmış olduğunu bilemiyoruz. Herhalde bir zülfiyar meselesidir. Gazetemizin bu sayılarının, her sayıda olduğu gibi mevcudu kalmadığından, maalesef kendilerini memnun edemedik. Koleksiyon için idarehanemizde bulunan altı yüz kadar gazeteyi teslim ettik. Okuyucularımızın bilgi edinmesi ricası ile bu haberin ciddi

    olduğuna yemin ederiz.



    Bu toplama olayı Bakanlar Kurulu Kararına dayanmaktadır. 08.12.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplamısında "3/8379" sayı ile Markopaşa'nın 5 ve 6. sayılarının dağıtımının yasaklanması ve elde edilenlerin toplattırılması kararı alınmıştır. Devlet başkanlarına hakaret edildiği iddiasıyla İngiltere, Mısır ve İran elçilikleri, Dışişleri Bakanlığına başvurdular. Dışişleri Bakanlığının Adalet Bakanlığını haberdar etmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, gazetenin sahip ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz ile Aziz Nesin hakkında dava açtı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin "Krallar"a ilişkin yazılardan dolayı 5 Ocak 1949 tarihinde tutuksuz olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşmaya çıktılar. Davanın bu ilk duruşmasıyla ilgili olarak 11.01.1949 gün ve 23 sayılı Başdan şu haberi geçmektedir:

    "... Saat l0'da, yazıların muharriri Rıfat Ilgaz ve yazıların muharriri olduğu iddia edilen Aziz Nesin ve avukatları Esat Adil Müstecabi mahkemede hazır bulunuyorlardı. İddianamenin okunmasını müteakip, esas hakkında sorgulara geçilmeden evvel, avukat Esat Adil söz isteyerek, "Bu davanın açılabilmesi

    için, hakaret diye sevk edildiğimiz ceza maddelerinin, İngiliz, Mısır, İran ceza kanunlarında da aynen bulunması gerektiğini, savcılığın ancak bu ciheti işaret ettiği takdirde böyle bir davanın açılabileceğini" anlam ve "İngiltere hakkındaki yazının Prenses Elizabet'e ait olduğunu, Prensesin ise devlet reisi olmadığına göre, bu davanın diğerlerinden tefriki sureti ile derhal bir karara bağlanması lüzumunu" ileri sürdü. Yargıç savcıdan mütalaasını sordu. Savcı da: "Bu hususta mevzuatı tetkik etmemiş olduğunu söyleyerek müsaade istedi. ( .. . ) 20 dakikalık bir aradan sonra verilen ara kararında "müşteki devletler ceza kanunlarında mütekabiliyet esasının mevcut olup olmadığının Dışişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına ve Prenses Elizabet hakkındaki İtirazın ise unsuru cürmiye taalluku bakımından

    hüküm sırasında nazara alınması" tekerrür etti.





    İddianamede, mezkur yazıların Aziz Nesin tarafından yazıldığı iddia olunuyor ve delil olarak da üslubu ileri sürülüyor ve beş şahit gösteriliyordu. Bu beş şahit Aziz Nesin'in evinde arama yapan birinci şube

    komiser ve memurları idi. Aziz Nesin bu iddiayı reddetti. Sorgusu yapılan Rıfat Ilgaz da,

    - Bu yazıları ben yazdım. Mahkeme dolaysıyla beni sanatoryumdan çıkardılar. Bu yazıları yazdığım vakit, yatak arkadaşlarıma okudum. Onlar yazıların bana ait olduklarına şahittirler, dedi.

    Şahit olarak gelen beş sivil polis şu yolda ifade verdiler:

    - Biz arama için saat 11.00'de Aziz Nesin'in yazıhanesine gittik. Kapıdan girince, Aziz Nesin bize,

    - Artık valilerle uğraşmıyoruz, bundan sonra krallar, kraliçeler, şahlar ve imparatorlarla davalaşacağız, hem de davanın Lahey adalet divanında görülmesini isteyeceğim, dedi.



    İstenilen yazı müsveddelerini bulamadık. Fakat Aziz bize, 'bu yazıları ben yazdım amma, iş resmiyete dökülünce, "Rıfat Ilgaz yazdı, derim" dedi. Şahitlerin bu iddiaları üzerinde savcı ve avukat arasında uzun tartışmalar oldu.

    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'in gösterdikleri müdafaa şahitlerinin dinlenilmesi ve Adaler Bakanlığı'ndan cevabın gelmesi için mahkeme 12 Ocak Çarşamba günü saat 09.30'a bırakıldı.



    Markopaşa · 3 Aralık 1948 · Saya: 6 (35)

    Bu sayıda daha çok Markopaşa'nın niteliğine uygun yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen bir mektup ve Markopaşa'nın yanıtı şöyle:

    "Afyondan Bekir Erer isimli okuyucumuz soruyor:

    Halk Partisi'ne çatıyorsunuz, Demokrat Partiye vuruyorsunuz, Millet Partisine atıp tutuyorsunuz. Peki amma Paşam, siz hangi partidensiniz?

    Markopaşa - Sevgili okuyucum, size bir kıssa anlatayım, siz hisse çıkarın. Vakti ile bir vilayette Ali Kıran baş kesen zalim bir vali paşa varmış. Bu vali paşa halktan o kadar çok vergi toplamış ki, artık halkın vergiye verecek ne ipi kalmış, ne de kuşağı.

    Halk içinden üç beş kişi gidip, Vali paşaya,

    - Aman paşam, halk nerede ise ayaklanacak Bereket versin ki, sayenizde ayaklanmaya mecali yok.

    Vali paşa ferman etmiş:

    - O halk dediğiniz ne idüğü belirsiz basit giyimliler, falan gün, falan saat, falan meydanda toplansınlar.

    Memurin-i devler [devlet memurları] , rical-i umur ve ekabiran-ı kiram, halkın vali paşayı linç etmesinden korkarak, muhalefet etmek istemişler. Fakat vali paşa dinlememiş. Ferman edilen saatte halk toplanmış. Biraz. sonra da vali paşa, muhafızları arasında gelmiş.

    - Ey ahali demiş, şu kadar senedir ben sizin valiniz bulunuyorum. Buraya geldiğimiz. zaman dört tane boş tenekernden başka bir şeyim yoktu. Elhamdülillah bunun üçünü sizden aldığım altunlarla doldurdum. Dördüncü tenekenin dolmasına da iki parmak kaldı. Gelin, mırın kırın etmeyin de şu iki parmaklık yeri de tatlılıkla dolduralım. Halk galeyana gelmiş. Bu sefer vali,

    - Ey ahali demiş, şu anda elinizdeyim. Fakat düşünün ki, beni öldürürseniz. yerime bir başkası gelecek ama dört boş teneke ile gelecek.

    Bilmem, şimdi neden hiçbir partiden olmadığımızı anlatabildik mi? Mesele hep küp ve lüp meselesidir.



    Son sayfadan seçtiğimiz üç tane ilanı da okuyalım:

    Mühim İlan

    Lazım gelen makam ile yaptığımız gizli anlaşma gereğince, Tarlabaşında kapatılan evimizin yerine, bu defa Parmakkapıda daha lüks ve modern bir ev açmış olduğumuzu sayın zampara müşterilerimize bildirmeyi ticaret namına bir vazife biliriz..

    MADAM KATARİNA



    Çalar saat alınacak

    Milli Eğitim Bakanlığından:

    1- Bakanlığımızın umum müdürlerini uyandırmaya elverişli, büyük çıngıraklı çalar saatler satın alınacaktır.

    2- Saatlerin alaturka ve ezani saate göre ayarlı olması şarttır .



    Bir kadın aranıyor

    Tahtıma varis olacak bir erkek çocuk doğuramadığından karım Ferideciği talakı selase ile boşadım. Şimdi bir erkek çocuk doğuracak müceddet bir kadın ve yedek parçaları satın alınacaktır.

    Aranan şartlar:

    l - Evvelce bu işte çalıştıklarına dair bonservis.

    2- Muvaffakiyetlerini gösterir belge.

    3- Eski işlerine dair iyi hal kağıdı.

    Bu şanları haiz olanların dört cepheden çekilmiş anadan doğma resimleri, vücut ölçüleri, sağlık raporu ve diğer vesikaları ile sarayıma müracaatları.

    KRAL FARUK



    Son yazıdan dolayı Mısır kralına hakaretten sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında yeni bır dava açılır. 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki dosya, diğer " krallara hakaret davası" ile birlikte sonuçlandırılacak; Rıfat Ilgaz yedi, Aziz Nesin beş ay hapse mahkum olacaktır:

    . .. [Basın savcısı Hicabi Dinç] bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu müdürdüm. Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi. Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti. "Ben yazdım!" diye diretiyordum. "Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın, şairsin sen! .. " "Görüyorsunuz ki yazıyorum! .. " "Beni kandıramazsın! .. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım! .. " "Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya! .. " Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede yattığım yerden yazıyordum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanmamış, polisleri göstermişti de Cerrahpaşa'ya yatağımın içini bile aratmıştı. "Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi

    polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma-yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?"

    "Ne yaptınız?"

    "Salıverdim! .. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim

    vallaaa! .. Sen de söyle ... Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!"

    "Ben yazmadım, diyemem ki..."

    "Neden diyemezmişsin?"

    "Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur-yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum."

    Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz'i de sıkıştırıyorlardı. Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin'in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

    "Ben yazdım o yazıları," demekte bir sakınca görmemişti.

    Sen misin böyle diyen! . . Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler. Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin'e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi.

    Aziz, bu süreyi günü güne doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuştum.



    Markopaşa · 10 Aralık 1948 · Sayı: 7 (35)

    Altıncı sayının çıkışını izleyen günlerde dördüncü ve beşinci sayı toplatıldığı için gazetenin bu sayısında "Markopaşa" başlığının üstünde "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi"

    yazısı dikkati çekmektedir.



    Toplama olayı, birinci sayfada sağ üst köşede yergi masasına "Açık Teşekkür" başlığıyla yatırılmıştır:

    - Açık teşekkür -...--

    Paramız olmadığı için gazetemizin reklamını yapamadığımız cümlenizin malumudur. Bu eksik tarafımız gözünden kaçmayan Basın Savcısı Hicabi Dinç, gazetemizin mevcudu kalmayan nüshalarını toplatmak sureti ile gazetemizin bedava reklamını yaparak bizden devamlı şekilde yardımlarını esirgemiyor. Kendisine alenen teşekkürü bir borç biliriz.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "iki Canbaz" başlığıyla ünlü Basın Savcısı Hicabi Dinç yine konu edilmiş: "Bazen okuyucularımızdan mektuplar alırım. Bir kısmı küfürler savurur, bir kısmı da layık olmaya çalıştığım iltifatlarını esirgemezler. Bu mektupların sonunda, "sadık okuyucunuz", "devamlı okuyucunuz" gibi bir söz vardır. Halbuki benim en devamlı, en dikkatli ve en sadık okuyucum İstanbul Basın Savcısı Hicabi'dir. Yazılarımı, kelimesi kelimesine, virgülüne, noktasına kadar dikkatle okur ve hiçbir harfini bile kaçırmaz. Her satırın, her kelimenin, hatta her harfin altını kırmızı kalemle çizer. Basın savcılığına yolladığımız gazeteler, gelincik tarlasına döner. Hatta gazetenin sayısı, tarihi bile kırmızı ile çizilir. Hicabi Dinç Ceza Kanunu, Matbuat Kanunu önünde "nereden yakalayacağım, neresinden tutacağım" diye kıvranır, ben nereden açık vermeyeyim diye uğraşırım. Şimdiye kadar hiçbir iş yapmamış bile olsam, Hicabi Dinç'i, sosyalizme ait Türkçeye tercüme edilmiş birkaç sahife okutmak mecburiyetinde bıraktığım için övünebilirim. Benim en sadık okuyucum Hicabi Dinç'tir, hatta şu anda bu satırların altını kırmızıya boyamakla meşguldür.



    Üçüncü sayfada da bir ilan var:

    Bir müteahhit aranıyor:

    Aşağıda yazılı evsafı haiz namuslu müteahhit müessesemiz tarafından aranılmaktadır:

    1- Hastalar için vereceği kireçli suyu halis süt diye yutturacak maharet.

    2- Veremlilere yedirilecek sığır sinirini taze kuzu eti diye sürecek marifet.

    3- 100 kilo odunu, beş yüz kilo olarak deftere geçirme kabiliyeti.

    4- İçyağını günlük tereyağ olarak kazıklama bilgisi.



    Bu şerahi haiz [koşulları taşıyan] müteahhitlerin, evvelce resmi dairelerle bu yolda yaptıkları işlere dair bonservisleri ile birlikte her akşam kerahat vaktinde sürecekleri pey akçeleri ile birlikte apartmanımıza gelmeleri. 2681



    Mim Uykusuz'un birinci sayfadaki karikatürü de Markopaşa mizahına uygun düşmüş.





    Markopaşa • 17 Aralık 1948 Sayı: 8 (35)

    Gazetenin birinci sayfasında bir duyuru var:

    -Okuyucularımıza-

    Pek netameli bir ay olan Aralık ayının 13ünde gazetemizin sekreteri Aziz Nesin'in evinde ,

    idarehane ve gazetemizin sahibi Rıfat Ilgaz'ın yatmakta olduğu ve Cerrahpaşa hastahanesinde yapılan aramada yazılar ve notlar alınmış bulunduğundan gazetemizin bu sayısını zamanında yetiştirmek kaygısı ile istediğimiz mükemmellikte çıkaramadığımızdan özür dileriz.



    Olayı bir de Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... siyasal yasalarla, yasanın uygulayıcıları peşimi bırakmıyorlardı. Bir gün Cerrahpaşa hastanesinin Verem Pavyonunu motosikletli polisler sarmıştı. Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler, etajerimi aradılar ilkin. Ne aradıklarını bilmiyordum ama dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Beni yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp

    silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu:

    - Nerede, yazdığın yazılar?

    - Yazdıklarım gitti, yazmakta olduklarım da şunlar işte! .. dedim.

    Az önce bakılanlara bir göz daha attıktan sonra:

    - Yazdıklarının müsveddeleri nerede? ..

    - Müsveddesiz yazarım ben yazılarımı!

    Anlaşılıyordu artık, çıkmış olan yazılardan birini kimin yazdığını öğrenmek istiyorlardı. Ama hangi yazıydı bu? Ben mi yazmıştım, Aziz Nesin mi, bilmiyordum ki... Onlar, bulamadan gidiyorlardı ama ben gene de üzülüyordum gerçekten. Eğer bu yazıyı ben yazdıysam, bulamadıklarına göre Aziz'i suçlayacaklar demekti. Eğer yazıyı o yazdıysa ben nasıl olsa Sorumlu Müdür olarak okkanın altına gidecektim!



    Bu arama Markopaşa'nın 5 (35). sayısının üçüncü sayfasında çıkan "Krallar" yazısı yüzündendi. Markopaşa' nın bu sayısında, Cerrahpaşa Hastanesinde yatan Rıfat Ilgaz'ın odasında yapılan

    arama ve polisin buldukları da konu edilmiş:



    Neler bulundu Cerrahpaşa hasranesinde yarmakta olan Rıfar Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmişrir. Bilhassa aşk mektupları, genç memurlar tarafından büyük bir

    heyecanla okunmuştur. Masanın üstündeki kırmızı etiketli ilaç şişeleri, Basın Savcısı

    tarafından incelenmek üzere istenmişse de, bu şişeler "esrar-ı hastane" olduğundan dışarı çıkarılmasına doktorlar tarafından müsaade edilmemiştir. Yapılan aramada bir hayli basile [mikrop] rastlanmışsa da,

    bu basillerin memleketimize has, kökü içeride ve milli olduğu anlaşıldığından üremelerine müsaade edilmiştir.



    "Krallar" yazısı yüzünden İngiliz kraliçesine, İran şahına ve cumhurbaşkanına hakaretten kovuşturma açılmıştı. Rıfat Ilgaz, Markopaşa soruşturması yüzünden Cerrahpaşa Hastanesinden atıldı:

    "... Yalnız şu var ki, Markopaşa yüzünden Cerrahpaşa'dan atılınca bu kazancımızın kırıntılarını bir araya getirerek Heybeli'ye taksit yatırdık"



    Markopaşa · 24 Aralık 1948 • Sayı: 9 (35)



    Birinci sayfada çeşitli yergi yazıları arasında "ikamet Memuru" başlıklısı şöyle:



    İstanbul'da oturması, Sıkıyönetimce yararlı görüldüğü için bir taşra kasabasında ikamete memur edilmişti. İlk gittiği gün,

    - Vazifeniz? dediler.

    - İkamete memurum, diye cevap verdi.

    Ev sıkıntısı çeken kasaba halkı, ertesi gün, evinin etrafını sardılar:

    - Biz ikamet memurunu göreceğiz, diye bağırıyorlardı.







    Markopaşa'nın sayılarında şiirsel yergiler de var. Bu sayıda da

    "Köylü Böyle Diyor" başlığıyla bir yergi verilmiş:



    Köyde heç biri şeker ne soyhadır bilmiyor,

    Gıçında galmadı don, dal daban gezilmiyor,

    İrezillik diz boyu hepisi yazılmıyor

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Cıbıllıhtan döllerin bit yürüdü gaşına,

    Uyuı ite döndüler hep gaşına gaşına;

    Bu gidişle mezerin guşlar işer daşına!

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?



    Açlıktan ışılarken köyde milletin gözü

    Tahsildara gaptırdık buğdağıyı, oküzü.

    Çok desen tıhıyorlar, söyletmezler ki sözü!

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Sıhdık dişimizi de galdık bir gemik deri,

    Boş gopanla örtülmez, insanın edep yeri,

    Çıra yahtık arıyak çayır yenen günleri.

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?





    Üçüncü sayfadaki "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki "Neresi Yırtılacak" yazısından, Yusuf Ziya Ortaç'ın Markopaşa'ya sataştığı anlaşılıyor:



    "Yirmi küsur yıllık bir mizah gazetesi, ikinci baskımız halinde, kullanılmış nüktelerimizi aktarma ederek, tekrar piyasada boy gösterdi. 6. sayımızdaki "muhalif tavuk, muvafık tavuk" fıkramızı, baş makalesinde tekrarlıyor. Hikaye şu: İki tavuk bir bakkal dükkanı önünden geçerken, biri ... [okunamadı) iri yumurtaları arkadaşına gösterip,

    - Bak der, on beş kuruşa satılan bu iri yumurtalar benim.

    Öbür tavuk cevap verir:

    - Benim horozum bana, hiç nafile beş kuruş için kıçını yırtma, dedi.

    "Oranı yırtma" diye nezaket eseri gösteren Yusuf Ziya Ortaç yazısının sonunu şöyle bitiriyor:

    "Hiçbir siyaset bakkalına beş kuruş değil, beş para ... [okunamadı) kazanması için kendimizi yırttıracak değiliz."

    İlahi! Ayol senin yirmi şu kadar yıldır yırtılacak neren kaldı ki... ?

    Not: Aynı fıkrayı yeni çıkan Tan gazetesinde bir de Ferdi Tayfur yazmış.



    Son sayfada yer alan bir ilana da göz atalım:



    Başdan gazetesinin 11.01.1949 tarihli 23. sayısında belirtildiğine göre, bu sayı yayımlandığı günün sabahı, saat sekizde toplatıldı. Toplatma nedeni belli olmadı.







    Markopaşa · 31 Aralık 1948 · Sayı: 10 (35)

    Gazetenin üçüncü sayfasında ve ikinci sayfayla birleşen orta kısmında, yan olarak dikine, sayfa boyu yazılmış bir yazı ile Markopaşa'nın çıkış sırası verilmiş: İlk sayısı 25 Kasım 1946 yılında çıkardığımız Markopaşa muhtelif isimlerle yayınlanmıştır. Bu yayınların tarih sırası ile kolleksiyon numaraları şöyledir: 22 sayı Markopaşa, ı sayı Merhumpaşa, 5 sayı Malumpaşa, tekrar Markopaşa 1 sayı, tekrar

    Merhumpaşa 3 sayı, 4 sayı Alibaba, Markopaşa Neşriyarının birinci devresi olan bu gazetelerin yekunu 36 sayıdır. Bu 36 gazetenin tam kolleksiyonu elimizde kalmamıştır. Kolleksiyonları ARKADAŞ YAVINEVi'nden tedarik edebilirsiniz.

    ARKADAŞ YAYINEVİ Ankara caddesi No. 59 İstanbul.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert dinliyor" köşesinde bir mektup ve verilen yanına şunlar yazılı:

    İzmir'de Bay H. T. yazıyor: Evlenmek istiyorum. Sık sık karakola götürdükleri için, bir gözüm kör, bir kulağım sağır, bir ayağım topaldır. Üç tane büyük binam var. İstediğim zaman girer çıkarım; biri Kemeraltındaki karakol, biri memleket hastanesi, birisi de cezaevidir. Benimle evlenmek isteyen bir kadın arıyorum. Markopaşa: Sizdeki şartlar, bizde de var. O kadından bir tane de bize lazım. Kim evvel bulursa, birbirine haber versin.



    Bu yazı yüzünden Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmış, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında kovuşturma açılmıştır. 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sonucunda Rıfat llgaz üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Toplatma olayıyla ilgili olarak Başdan gazetesinin 04.01.1949 günlü 22 sayısında şu haber yayımlandı:







    Toplatma olayıyla ilgili olarak ayrıca Başdan gazetesinin 11, Ocak 1949 günlü 23. sayısında şu döküm verilmektedir:



    Toplatma Hadisesi

    Markopaşa'nın 5 ve 6. sayıları neşirlerinden bir hafta sonra toplatılmıştır. (Başdan) gazetesinin 21 inci sayısı, neşrinden üç gün sonra toplatılmıştır. Markopaşanın 9 uncu sayısı neşredildiği günün sabahı saat sekizde toplatıldı. Markopaşanın

    10. sayısı, neşrinden on saat sonra toplatıldı. Bütün bu toplamalar, son yirmi gün içinde olmuştur. Bu sayının toplatılması ile ilgili olarak Markopaşa' nın 07.11.1949 günlü 11 (36). sayısında da manşetten "Maşallah! Maşallah! .. "

    başlığıyla şu bilgi verilmiştir:

    "Bir gazete çıktı mı, yirmi dört saat içinde, resmi makamlara verilmek mecburiyeti vardır. Fakat resmi makamlar, Markopaşa için yirmi dört saat dayanamazlar. Daha gazete okuyucunun eline geçmeden, matbaaya adamlar yollayarak, gazete aldırırlar. Kaç defa zahmet etmemelerini, kanuni mühlet içinde gazeteyi göndereceğimizi söyledik. Fakat gazetenin hasretine dayanamıyorlar işte! Temiz iş altı ayda çıkar, diye bir ata sözümüz vardır. Fakat bu memlekette, temizi şöyle dursun, altmış altı yılda bile bir iş çıkmadığı bellidir. Hatta, et, süt, ekmek, okul programı, anıt-kabir ve saymakla bitmez, öyle işler vardır ki, yirmi beş yıldır tamamlanmış değildir. Bu kaplumbağa gidişi ile tamamlanacağı da yok. Markopaşanın toplatılmasında gösterilen akıllara durgunluk veren çabukluk, artık bu memlekette işlerin sürat ile yürüdüğüne bir alamet sayılmalıdır. Markopaşanın geçen sayısını toplattılar. Sabahın saat sekizinden itibaren toplamaya başladılar. Ne zaman aldılar, ne zaman okudular, ne zaman suç buldular? Öyle anlaşılıyor ki, artık bu memlekette işler sürat ile yürümeye başlamıştır. Bundan dolayı takdirlerimizi sunarız. Kırk bir buçuk maşallah!

    NOT: Demir Ahmet Polis Müdürü iken şahsıma yaptığı hakaret ve işkenceden dolayı iki sene evvel mahkemeye vermiştim. Hatta tahkikat da yapılmıştı. işler hızını almışken, bu arada şu davayı da çıkarıversek fena olmaz.





    Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: l l (36)

    Hür Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın 11 (36)". sayısı ile HürMarkopaşa'nın 1. sayısı çıktı. Markopaşa'nın sahibi ve yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'nın ise Arif O. Erkip idi. Her iki gazetedeki yazı, fotoğraf ve karikatürler aynıydı. Hür Markopaşa, Markopaşa'nın kopyasıydı. O kadar ki, Hür Markopaşa'nın kimlik bölümünde "Hür"ü bile konmamış, iki ad dışında yapılması gereken değişiklikler unutulmuştu:

    Bu sayının başyazısı "Bize Değil Sizin Arkanıza Polis Lazım" başlığını taşıyor:

    Yüreğimiz. ağzımızda, kalbimiz küt küt çarpıyor.

    - Geldiler mi?

    Yüzümüz. sapsarı, bir çıtırtı, bir patırtı olsa,

    - Aman bakın onlar mı?

    Beş adam birden hızla gelse,

    - Buyurun, aradıklarınızı biz size verelim, ne istiyorsunuz siz. zahmet etmeyin.

    Kapı birden açılıp bir tanıdık girse,

    - Ay ödümü patlattın, polis zannettim.

    İki arkadaştan biri hızla konuşsa,

    - Şişşşt ... Yavaş, arkandaki sivil polistir.

    Ne oluyoruz., ne yapıyoruz., nerede yaşıyoruz.? Aramalardan, taramalardan, nezaretten, müdüriyetten bıktık usandık artık ...

    Bu memlekette gece hırsızları, kasa soyguncuları, namuslu bir gazeteciden daha rahat.. Bu memlekette, karısını kızını, anasını avradını bir saat içinde, pırasa gibi doğrayan azılı katiller bir fikir adamından daha serbest . .. Bu memlekette, Ankara canavarları, İstanbul kurtları, Beyoğlu itleri, bir inkılapçı münevverden daha mesut ...

    Her gün gazetelerde beş on tane randevu evi kapandı diye okuyoruz., fakat bir türlü bitmiyor. Öyle sanılır ki, İstanbul'da randevu evinden başka ev yok ve randevu evleri, gazete idarehanelerinden

    daha faal. Hele yabancı bankalara altın kaçıranların, hele yüz binden yukarı çalanların, hele çantasında para kaçakçılığı yapanların, hele millet namına tetkik seyahatine gidip de, karıları, metresleri namına kürk, mücevher, parfüm kaçıranların üstelik itibarı, şerefi de var. Sevda tellallarının, eroincilerin sayısı düşünen insandan pek çok.

    Fakat biz. ... Nedir suçumuz.? Milletimizi sevmek ve onun hayrına olduğuna inandığımız fikirlerimizi söylemek mi? Hırsızlığa, dolandırıcılığa, fuhşa, cinayet ve rezalete müsait bu muhit, demek bir fikrin yayılmasına müsait değildir. Elbette öyle olacak; hastalık ve aşı yan yana bulunamaz. Fakat hakikat şu ki, bizim değil, sizin arkanıza polis lazım . . Mim Uykusuz'un bu sayıda da çokça karikatürü yayımlanmış. Toplumsal içerikli karikatürleri günümüz için çizilmiş gibi.



    Markopaşa ve Hür Markopaşa'nın 7.1.1949 günlü aynı olan sayılarının üçüncü sayfasından da bir yazı seçelim: Devlet su yolları Umum Müdürünün beyanatı: Tıbbiyeden tüccar olarak mezun olup, mühendislik yapmakta iken, ziraat işlerinde gösterdiği başarıdan ötürü, kendisine haklı bir edebi şöhret temin eden memleketimizin tanınmış kimyagerlerinden ve şimdi de ihtisasına bina en devlet sudan işler ve su yollarının başına geçen umum müdür, dün Ankaradan şehrimize gelerek, gazetemize şu beyanatta bulunmuştur:

    - Devlet su yollarının bozuk olduğu malumdur. Nasıl düzeltileceği hakkında henüz malumatım yok. Çok rica ederim, bana esrarı hükümete ait bir şey sormayın

    .

    M im Uykusuz'dan iki karikatür daha inceleyelim:





    Markopaşa'nın bu sayısında ikinci sayfada yayımlanan "Al Sözünü Geriye" başlıklı yazı, Markopaşa ve yazarlarının yolunu yine adliyeye düşürecektir. Önce yazıyı okuyalım:

    "Bir perdelik manzum piyes

    Perde açıldığı zaman bir kongre topluluğu görülür. Solda muhalifler, sağda muvafıklar, daha sağda münafıklar oturmaktadır. Reis kürsüsünden:

    Açtım oturak aleminin celsesini

    Çok söyleyenin patlatırım ensesini

    (Soldan bravo sesleri)

    Sağdan bir ses - Patlatamazsın.

    Reis - Patlatırım.

    - Çatlatamazsın.

    Reis - Çatlatırım.

    Hep bir ağızdan ve makamla:

    Patlatamazsın patlatırım

    Çatlatamazsın çatlatırım

    Atlatamazsın atlatırım

    Reis - (Zil çalarak):



    Perde kurdum, şema yaktım gösterem zıllu hayal.

    Benden evvel eylemiş halt eyleyen, yoktur vebal.

    Sendedir söz kürsüden çık perdeye yavrum Celal.

    (Celal Bayar, ağır adımlarla kürsüye çıkar.)

    Celal Bayar -

    Milletindir söz yeter!

    (Bir müddet düşünür ve sonra)

    Böyle başlar, böyle biter.

    (Ve kürsüden iner, Sağdan ıslık, ayak vurmaları, soldan alkışlar.)

    Kürsüye muhaliflerden biri çıkar ve söyler:

    Yirmi beş yıldır nutku eyledik irat

    Demokratız, demokratız, demakratız demokrat

    Soldan sesler - İn kürsüden aşağı, yanıma gel yanıma ...

    (Muvafıklardan biri kürsüye çıkar.)

    Başka bir muvafık oturduğu yerden:

    Millet dediğin vermelidir, vermelidir, vermelidir

    Biraz durduktan sonra, Altıoktur, altıoktur, altıoktur, altıok

    Altı üstünden beterdir, üstü altından beter.

    (Oturdukları yerden)



    - Al sözünü.

    - Alamam.

    - Al diyorum.

    - Alamam, alamam, alamam.

    Koltuktan biri fırlayarak ileri atılır:

    Protesto ederiz, patlatırız gözlerinizi

    İşte yumrukla kabul etmiyoruz sözlerinizi.

    Kongre birbirine girer, yumruk, tokat, sille birbirine karışır.

    İlk sözü söyleyen ağlayarak tekrar kürsüye çıkar:

    Demedim, söylemedim, söylemedim

    İşte bin bir kere aldım geriye

    Böylece hem tükürür hem yutarız

    Mide sahipleri gelsin beriye. (Perde iner)



    Bu yazı üzerine yine Rıfat Ilgaz hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yapılan yargılamada Rıfat Ilgaz beraat edecek, boş yere kırk gün yatmış olacaktır. Markopaşa'nın başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim: "CHP İl Başkanı olan Başhekim, sağlık durumum hiç iyi olmadığı halde hemen taburcu edilmemi servis doktoruna bildirmişti...Kış ortasında paketimizi elimize alıp çıktık Verem pavyonundan! Nereye? Doğru Cağaloğlu'ndaki Mahmudiye Oteli'ne! Aziz Nesin'e bir yardımcı gerekti ama, bana kim yardım edecekti? Bir gün sorumluluktan çekinip de yarıda bıraktığı bir yazısını

    gördüm masanın üstünde. "Güzel başlamışsın! dedim. Neden bitirmedin?" Tahtakılıç'ın Meclis'te yediği bir tokadın taşlamasıydı bu yazı. Gazetelere geçen bir olay, neden bizim Markopaşa'ya geçmezdi?

    Hele parantez içine, "Bu olay bir iktisat kongresinde geçmiştir." dedikten sonra kim duracaktı üzerinde? Başladık baş başa verip fıkrayı yeniden yazmaya. Meclis'te üç parti vardı artık. Biz biraz da kafiyeli olsun diye, muhalifler, muvafıklar, münafıklar demiştik bu gruplara. Fıkramız, çok neşeli bir yazı olmuştu. Önce okuyup okuyup güldükten sonra koyduk Markopaşa'ya . . .



    Basın Savcısı gazetemizi toplatmak için vesile arıyordu o günlerde. Sevildiğini, okunduğunu bilen savcı, bizi parasal bakımdan da çökertmeyi düşündüğünden, satışa geçmeden toplattığı bile olurdu gazetemizi. Hurda makinelerde gazetemizi zor basıyor, baskı sayısını bile bilmiyorduk. Gündüzleri biz veriyorduk kapıdan dağıtıma, geceleri makineciler pencereden veriyorlardı, kendi hesaplarına ... Osmanbey Basımevinin baştan kara gittiği yıllardı. Ne başı belliydi, ne kuyruğu! İktisat kongresinden söz eden sayımız da bu talihsiz sayılardan biri olmuş, sıcağı sıcağına toplatılmıştı. Osmanbey Matbaasındaki yönetim odasına gelen bir sivil polis beni savcılığa çağırmıştı. Basın savcısı, hastanelerden kolay kolay aldıramıyordu beni; doktor çıkmama izin vermediği için. Eh, bu kez dışarıda yakalamıştı. "Eeee Rıfat Bey!" dedi, odasına girer girmez, " Bakalım nasıl kurtulacaksın elimden bu sefer?" Hastalığımı göz önünde tutarak yer göstermişti. Oturunca sağımda kalan uzunca masada ellerindeki kırmızı kalemle üç dört stajyer bayanın, gazeteleri tarayıp satırların altlarını çizdiklerini

    gördüm Demek en sadık okuyucularımız. bu hukukçu bayanlardı. Tek satır kaçırmadan okuyorlar, kuşkulandıkları bölümlerin altını çizerek Basın Savcısı Hicabi Dinç'e sunuyorlardı. Onlar, hem

    vefalı okurlarımızdı, hem ilk suçlayıcılarımız.. Ama bugün nedense pek çekici bulmuyorlardı işlerini, bizi dinlemek istiyorlardı. Her ne kadar satırların üstlerinde kırmızı kalem dolaştırıyorlarsa da,

    durumu kurtarmak içindi çabaları. Önce yazıyı okumuştu Hicabi Bey, kaşlarını çatarak:

    " Meclisteki olay anlatılıyor bu yazıda, değil mi?" diye ilk suçlamasını yapmıştı.

    "Bu olayın nerede geçtiği, yazının üstünde belirtiliyor" dedim.

    "Yani iktisat kongresinde geçiyor. Öyle mi? Peki iktisat kongresinde muhalifler, muvafıklar, münafıklar olur mu?"

    Önce yazıyı ben üzerime almalıydım:

    "Ben olabilir diye düşünmüştüm yazarken!" dedim.

    "Hayır olamaz. ... "

    "Yazının başında açıkça belirttiğime göre de başka yerde geçtiği nasıl düşünülebilir? Bu yazı iktisat kongresinde geçmiştir, Meclis'te değil!"

    "Hayır Meclis'te geçen bir olay anlatılıyor burada. Meclis'te geçmiştir, bilindiği gibi!"

    "Yani Meclis'te muvafıklar, muhalifler, münafıkların üçü de var mı demek istiyorsunuz.?"

    Birden yüzü karmakarışık olmuştu:

    "Kim kimi sorguya çekiyor! Bu yazı Mecliste geçmiştir, o kadar! Konu herkesçe bilinen bir olaydan alınmış, kesin! Amacınız. da meclisi tahkir!" "Bu olay Meclis'te geçmemişrir, iktisat kongresinde geçmiştir. Hele amacım değil Meclis'i, kongredekileri bile tahkir değildir."



    "Yaz kızım. Sanık Rıfat Ilgaz'a soruldu. Bu yazının Meclis'te geçtiği açıkça ortada olduğuna göre, iktisat kongresinde geçtiği açıklansa bile bu davranışı suçun gizlenmesi anlamına gelip gelmeyeceği sorulduğunda ... Buyurun. Söyleyin, o anlama gelmez mi bu?"

    "Bu tokat Meclis'te atılsa bile ben yanlış anlayışları önlemek için açıklamışım, kongre demişim. Siz ne amaçla ısrar ediyorsunuz anlamıyorum!"

    "inkara kalkmayın, bu olay Meclis'te geçmiştir çünkü ... "

    "Hayır efendim. Kongrede ... Açıkladığıma göre Meclis düşünülemez."

    "Mecliste geçmiştir. Çünkü bu üç parti de vardır Mecliste! .. "

    Stajyer bayanların kalemleri satırlar üzerinde yürümez olmuştu.

    Direnişim biraz da onların hoşuna gidiyor gibi gelmişti bana.

    Belki de kırmızı kalemin yaptığı kazanın, tatlıya bağlanmasını istediklerindendi. Vicdanlarının ufak bir zorlaması sonucu . . . Bir anda onları tedirgin ermek isteği geçti içimden:

    "Efendim! dedim. Bu olayın Meclis'te geçmesini neden bu kadar ısrarla bana kabul ettirmek istiyorsunuz? Eğer Meclis'te geçmesini gerekli görüyorsanız sizi yormak istemem ... Bu olay

    Meclis'te geçmiş olabilir." Karşı masada bir kırmızı kalem birden havaya kalkıp indi.

    Gerçekten tedirgin olmuştu bayan stajyer. Hayır, onu bu kadar üzmeye hakkım yokru. Gel gelelim Hicabi Bey bu son sözüme sıkı sıkı sarılmışa benziyordu:

    "Yaz!" dedi. "Sanık Rıfat Ilgaz olayın Mecliste de geçebileceğini söylemek sureti ile, tevile bile kaçmadan itirafta bulunmuş, böylece olayın Mecliste geçtiği gerçeğini kabul etmekle hakaretin de Meclis' e müreveccih olduğu sonucuna varılmıştır."

    Kapıda dikilen Amber Bacı'ya sözün burasında bir kahve söylemesi gerekirdi. İçmeyeceğimi düşünerek sadece sigara paketini uzatabilirdi bana da . . . Aldanmamıştı, ciğer hastaları sigara içmezdi. Ama savcılar böyle başarılı anlarında kendilerini bir kahveyle mutlaka ödüllendirirlerdi.

    "Eveet ..." dedi, "Neden üzersin adamı! Böyle olacak işte! Olay bal gibi Meclis'te geçmiştir!"

    "Efendim bir dakika!" dedim, "Sözümü bitirmemiştim henüz. Eğer bu olayın mutlaka Meclis'te geçmesi gerekiyorsa, bu Meclis Ceza Yasası'nın kapsamı dışında kalan Belediye Meclisi'nde geçmiştir. Bu üç partinin de bulunduğu Belediye Meclisleri yok değildir. İşte İstanbul Belediye Meclisi . . . "

    Stajyerler masasından tek heceli, çocukça bir gülüş duyuldu. Hicabi Bey'in başı tam o yana hışımla çevrilmişti ki: "Sayın Savcı!" dedim, "Son sözlerimin olduğu gibi tutanağa geçmesini rica ediyorum. Sözlerimi olduğu gibi yazdırın, lütfen!" Soruşturma bitmiş, gene de dosyam Ağır Ceza'ya verilmişti.

    Davanın başlaması için önce tutuklanmam gerekiyordu, yürürlükteki yargılama yöntemleri yasasına göre. Oteldeki odam sıcak değildi. Havalar da çok kötü gidiyordu. Hemen her gün kar yağıyordu İstanbul'a. Giyeceklerim de bu soğuğa hiç elverişli değildi. Ateşim otuz sekizden aşağı düşmediğinden

    olacak, daha da üşüyordum. Parayla olsun yaracak bir hastane bulamaz mıydık? Otel parasına beş on lira eklenirse bir hastane bul